Hipnozun Yapısı

Tahir ÖZAKKAŞ

Hipnotik fenomenlerin hepsinin olmasa bile, çoğunun günlük hayatta arasıra görüldüğünü ve onları herkesin tekrar tekrar yaşadığını hatırlamakta fayda vardır. Bilinçli beklenti sensoryal uyaranlar yaratabilir veya miktarlarını artırabilir. Dövülen çocuk elin vuruşunu gerçek temastan önce hisseder, dişçi sandalyesinde kıvranan şahıs, dönen matkabın dişine temasından önce ağrı duyar. Aksine derin konsantrasyon sensoryal uyaranları azaltabilir veya yok edebilir. Radyo ve televizyonu farketmeyecek kadar düşünceye dalabilirsiniz.

Kendisini tamamen yarışa vermiş bir atlet, müsabaka bitene kadar ağrılı bir yaranın farkına varmayabilir. Ağrılı bir planter verrüsü olan genç bayan, kendisini büyüleyen erkek arkadaşının kollarında neşeyle dans ederken lezyonun hiç farkında değildir, ancak aynı lezyon çalışırken dayanılmaz derecede ağrılıdır. Bu sebeple, bilinçli düşünceler sensoryal uyaranların şiddetini etkileyebilir, fakat hipnotik durumdaki bilinçaltına yönelik düşünceler ve telkinler kadar etkili olamaz.

Aksine, hipnoz sırasında telkinle semptomlar meydana getirilebilir, hemen ortadan kaldırılabilir. Hipnozdaki bir şahıs uygun telkinlerle bilinçaltının güçlü kaynaklarıyla bağlantı kurabilir ve normal bilinçli durumda imkansız olan mental ve fiziksel başarılar gösterebilir. Hasta uzak geçmişte saklı olayları yeniden yaşayabilir veya kasların ve organların gücü üstünde şaşırtıcı hareketler yapabilir.

Kalp ve solunum hızları, kan basıncı, peristaltik hareketler, terleme, mide sekresyonu, mizac değişiklikleri, deri sıcaklığı, menstrüel siklus vs. gibi bazı fizyolojik aktiviteler, doğrudan veya dolaylı telkinle değiştirilebilir. Reaksiyonun kesin şekli hasta hipnozdayken mevcut ruh durumu veya yaklaşım şekline bağlıdır. Örneğin, korku kendisini öfkeden daha değişik şekilde açığa vurur. Bazan, bir analizin yapıldığı esnada, hasta ard arda değişik ruh durumları gösterebilir. Bu, hipnotik durumun dinamik yapısını iyice gösteriyor.

Bir şahıs hipnotik transtayken bilinçaltı hassaslaşır ve etkilenerek harekete geçirilebilir. Hemen göze çarpan temel özellik, şahsın telkine karşı artmış cevabıdır. Hipnoterapinin başarısı hipnoterapistin mantıklı telkinler yapmadaki ustalığına ve yeteneğine bağlıdır. Deneğin bir otomat olmadığı daima akılda tutulmalı ve emirle yöneltilmemelidir.

Hipnotik telkin iki yolla çalışır, semptomlar meydana getirilebilir veya kaybedilebilir. Hemen göze çarpan temel özellik, şahsın telkine karşı artmış cevabıdır. Hipnoterapinin başarısı hipnoterapistin mantıklı telkinler yapmadaki ustalığına ve yeteneğine bağlıdır. Deneğin bir otomat olmadığı daima akılda tutulmalı ve emirle yönetilmemelidir.

Hipnotik telkin iki yolla çalışır, semptomlar meydana getirebilir veya kaybedilebilir. Post hipnotik telkinle normal bir denekte kaşıntı meydana getirilebilmesi ilginçtir. Denek hipnotik transta bir telkin yapıldığında apaçık hatırlar ve çok saçma olmasına rağmen, denek genellikle gerçekten kendisinde kaşıntı olduğunu ve kaşınmaya mecbur kaldığını büyük bir hayretle görür.

Yaptığı fenomenleri hipnozun nasıl ve niçin meydana getirdiğini çok az izah edebilmekteyiz. Birçok teoriler teklif edildi ancak hiçbiri genel kabul görmedi. Birçok psikolojik faktörler işe karışır ve fizyolojik faktörlerin önemli bir rol oynadığı (Muhtemelen bazı kortikal beyin değişiklikleri olduğu) konusunda pekçok kanıt vardır.

Kanıtlar, hipnozun subkortikal aktiviteyi ve diğer korteks sahalarında bağımsız olarak çalışabilen bazı korteks sahalarını ilgilendirdiğini gösteriyor.

A. TEMEL HİPNOTİK ÖZELLİKLER

Hipnotik durum, normal uyanık durumda görülmeyen pekçok farklılıklarla karekterizedir. Bazıları, değişen derecelerde olmak üzere herzaman görülür ve bazı belirtiler de indüksiyon şartlarına ve hipnotize edilen şahsın kişiliğine bağlı olarak olabilir veya olmayabilir.

Bu özelliklerden bazıları şunlardır:

1. Telkine yatkınlık

2. Gevşeme

3. Letarji ve yorgunluk

4. Azalmış ilgi

5. Parastezi

6. İnhibisyonlarda azalma.

1. TELKİNE YATKINLIK:

Normalde hiç ilişki kurulmayan veya direnç gösteren şahıs bile hipnotik durumdayken telkinlere karşı önemli bir yatkınlık gösterir. Telkine yatkınlık, kolay aldanabilme şeklinde yanlış değerlendirilmemelidir. Şahıs daha sonra isteseydi direnmesinin mümkün olduğunu ve sadece kooperasyon gösterdiğini iddia edebilir, fakat telkinleri takiben söylediği fikirlerin önemi yoktur. Bu telkinleri takiben kendiliğinden ortaya çıkan aradığımız etkidir ve şahsın bu noktadaki motivasyonu tamamen ikinci plandadır. Sıradan hasta, ilk seanstan sonra, ona trans esnasında verilen herbir telkini yerine getirmek için kuvvetli bir zorlama hissederek şaşırdığını söyler.

Telkine yatkınlık hipnoz için elzemdir, aksi takdirde en hafif hipnoz safhaları bile oluşturulamaz. Fakat hekim her hastanın, telkinleri birkaç gün çok iyi kabul ettiğini, geri kalan günlerde ise onlara direnç gösterdiğini izler. Hastaların çoğunun telkine yatkınlığı seanstan seansa giderek artar, sonunda bir platoya ulaşır. Fakat herhangi bir hasta bazan herzamanki normundan farklı bir varyasyon gösterir.

2. GEVŞEME

Gevşeme, hipnoza karşı karakteristik cevaptır. Gözlemcinin daima dikkatini çeker ve pratik olarak daima hipnotize şahısta görülür. Ancak az bir kısmı, ilk seans esnasında, gerçekten gevşediklerine inanmayabilirler. Bunlar genellikle ya çok heyecanlı tiplerdir veya hipnotik transta yaşayacakları hisler konusundaki ön yargıları çok mübalağalı olanlardır. Transın bitiminden hemen sonra bunların trans sırasındaki hislerinin bir tartışması yapılırsa, genelde böyle hastalar gerçekte, başlangıçta düşündüklerinden çok daha fazla rahatladıklarını doğrularlar. İlk hipnotik indüksiyonun heyecanı solunum ve nabız hızında geçici bir artışa sebep olabilir. Fakat, bu durumun birkaç dakikadan fazla sürdüğü çok nadirdir. İlk seansın geri kalan kısmında ve müteakip seanslarda bu oranlar azalır ve öncelikle indüksiyon sırasında doğrudan veya dolaylı olarak telkin edilen gevşemeden dolayı sakinleşme meydana gelir.

3. LETARJİ ve YORGUNLUK:

İndüksiyon ilerledikçe hasta giderek artan ölçüde letarji ve yorgunluk gösterir. Bu durum seansın bitiminden sonra en az birkaç dakika sürer. Transı sona erdirmesi istendikten sonra, hastanın tamamıyla hareketsiz kalması ve sonra bir süre rahatsız edilmeden tedavi odasında kalmayı istemesi nadir değildir. Seans sonunda reaksiyon, anksieteden muzdarip hastaların özelliğidir ve hastanın etkili hipnoterapi için çok elverişli bir denek olduğunun iyi bir göstergesidir.

4. AZALMIŞ İLGİ

İndüksiyon ilerledikçe hastanın ilgi sahasında sürekli bir daralma olur. Odaklaşma proçesinin nihai sınırları büyük ölçüde indüksiyon tekniğine bağlıdır. Fakat, genelde tedrici olarak, hipnotistin sesi ve onun telkin ettiği gerçek veya hayali hisler dışında bütün dış ve iç uyaranlarla ilgisini keser. İndüksiyon için görsel uyaran kullanılmasıyla, doğal olarak, önce öteki hissi reaksiyonlarda bir azalma olur, sonra görme sahası sadece indüksiyon cismini görecek kadar daralır ve sonra onun da silinmesiyle trans başarılır. Trans esnasında, hasta normalde onu rahatsız edecek veya taciz edecek uyaranlara ya çok az cevap verir veya hiç cevap vermez. Derin hipnotik durumdaki bazı iyi deneklerde ilgi azalması o boyuttadır ki, ateşli silah patlaması, amonyak buharına maruz kalma, gözlerine kuvvetli ışıklar tutulması gibi güçlü uyaranlara karşı bile hiçbir reaksiyon göstermezeler.

5. PARASTEZİ:

Bazı yaygın hisler hipnotik durumun karekteristiğidir. Özel his, değişik şahıslara, onların kişilik yapılarına ve geçmişteki tecrübelerine bağlı olarak değişir. Karıncalanma hissi, vücutta hafiflik veya ağırlık hissi, hareket ediyor gibi olma hissi, veya akıl vücuttan ayrılıyormuş hissi hastalarım tarafından ençok bildirilen yaygın hislerdir. Ancak başka tiplerin olması da mümkündür.

6. İNHİBİSYONLARDA AZALMA:

Hastanın inhibisyonlarında değişen derecelerde azalma olur. Her hasta, uyanık durumdayken pek uygun bulmayacağı postürler alır. Birçoğu ağzını açar, az bir kısmı sesli sesli ve kuvvetli nefes alıp verir ve diğer bakımlardan çok rahat davranır.

İnhibisyonlarda azalmanın başlangıçtaki spontan belirtilerine ilaveten, şahıs telkinlere cevap verir ve uyanık durumda direnç gösterebileceği veya reddedeceği meseleleri tartışır. Bilinçli durumda relatif olarak muhalif, saldırgan, ilişki kurulmayan birçok hastalar hipnotik transta, dost, cana yakın ilişki kurulabilir olurlar.

B. DİĞER HİPNOTİK ÖZELLİKLER

Hastanın özel psikodinamik dengesine ve indüksiyon tekniğine veya verilen telkinlere göre bir seanstan bir sonrakine değişebilen derecelerde olmak üzere her zaman görülen öteki özellikler şunlardır:

1- Analjezi ve anastezi

2- Katalepsi

3- Poshipnotik telkine yatkınlık

Hipnotik bir seansta gözlemciyi etkileyecek bir özellik hipnozun en hafif safhasında bile hasta tarafından gösterilen dikkat çekici duyarsızlıktır. Hasta seans boyunca en uygunsuz pozisyonu, ne o anda ne da daha sonra en ufak rahatsızlık belirtisi göstermeden sürdürür. Aynı zamanda indüksiyonun başlangıcında mevcut olan diş ağrısı veya başağrısı gibi bir ağrı, seans sırasında kısmen veya tamamen kaybolur. Bu iyileşme seanstan sonra da devam edebilir.

Katalepsi hipnotik durumun bir başka özelliğidir. Hastanın kasları hareketsiz kalır ve postürü bilinçli durumda, imkansız olan bir süre boyunca; zıt bir pozisyonu rahatsızlık reaksiyonu göstermeksizin sabit tutar. Genellikle katalepsi bütün seans boyunca devam eder. Bazan indüksiyon prosesinin başlamasıyla birlikte yavaş yavaş gelişebilir ve seans sonuna kadar devam edebilir, veya bir ya da birkaç geçici olmayıştan sonra daha hızlı görülebilir.

Posthipnotik telkine yatkınlık değişen birbaşka özelliktir. Telkine yatkınlık, tedavi ilerledikçe artar ancak en stabil hastalarda bile ani ve önceden kestirilemeyen değişimler olur. Bazı hastaların hipnotik bir seans sırasında verilen direkt telkinlere direnebildikleri halde, aynı seansta posthipnotik telkinleri hiç direnmeden yerine getirmeleri ilginçtir. Diğer taraftan, hekim bazan, trans sırasında istekle yerine getirilen, posthipnotik telkinlerin (Trans sonrası) yerine getirilmesine direnildiğini görebilir.

C. ORTA VE DERİN HİPNOTİK TRANS ÖZELLİKLERİ

Tedavi işlemi sırasında gerektiği zaman bazan uzman hekim tarafından meydana getirilen birtakım hipnotik feromenler vardır. Genellikle orta derecede veya derin hipnoz durumu gerekir. Bu feromenler şunlardır;

1- Kaybolmuş hafıza bilgilerinin hatırlanması (= Hipermnezi)

2- Yaş gerilemesi (= Age regration)

3- Yeniden yaşatma (= Ekmnezi)

4- Rüya ve fantazi yer distorsiyonu (=İndüksiyon)

5- Zaman, Şahıs ve yer distorsiyonu

6- Hissi hallüsinasyonlar

7- Otomatik yazma ve çizme

8- Somnambulism (Uyur gezerlik)

1- Kaybolmuş hafıza bilgilerinin hatırlanması derin hipnozdaki en etkileyici ve aynı zamanda en kolay meydana getirilen fenomenlerden biridir. Sadece direkt telkin vasıtasıyla geçmişteki olayların dakika dakika ayrıntıları gösterilebilir. Baskılayıcı bir proçesin sonunda kaybedilen hafıza bilgileri de canlı ayrıntılarla hatırlatılabilir. İkna ve öteki psikolojik yaklaşımlar da hekim tarafından sık sık kullanılır.

2- Analitik çalışmada, yaş gerilemesi veya hastanın geçmişteki tecrübelerinin veya yaşının yeniden yaşatılması genelde faydalıdır.

3- Yeniden yaşatmada, hasta daha erken bir yaşa ait olayları, şimdi oluyorlarmış gibi ve orijinal olayın bütün duygusal etkisiyle beraber yeniden yaşar.

4- Derin hipnozda, rüya ve hayal indüksiyonu kolay meydana getirilir ve çok sık olarak hastanın davranışlarını, ihtiyaçlarını, hırslarını ve karşılaştığı zorlukları tayin etmek için kullanılır. Direkt telkin; rüyalar ve hayaller meydana getirir. Seçilen şahıslar, yerler, durumlar, mevkiler, şartların gerektirdiği tedavi ihitiyaçlarına göre en uygun olacak şekilde gerçek veya hayali olabilir.

5- İlk üç fenomenle çok yakından ilgili bir başka husus, zaman, şahıs ve yer distorsiyonudur. Bu, hergünkü rüyalara benzer. Hipnotik durumda, saatler süren hafıza bilgileri veya halusinatuvar tecrübeler dakikalara sığabilir. Aynı zamanda, olay yeni durum icaplarına uygun olarak değişebilir. Hasta mevcut olmayan bir şahsın kişiliğine bürünebilir.

Zaman, şahıs ve yer distorsiyonu şunları sağlar:

1. Ego’nun korunması

2. Bilinçaltına semptom değiştirme veya ortadan kaldırma fırsatı

3. Bilinçaltına bir probleme veya engelleyici duruma karşı kendi çözümünü geliştirme fırsatı,

4. Bilinçaltına iyileşmenin meydana geleceği tarihi önceden tayin etme fırsatı,

Örneğin, bazı rahatsız edici semptomlar için semptom değiştirme olup olmadığını tayin ederken, hipnotik transta yer veya zaman distorsiyonu sırasında, hastaya şöyle sorabilirim;

“Senin bilinçaltına, kaşıntı için, fiziksel eksersizi tam olarak yeterli veya memnuniyet verici bir çıkış yolu ya da semptom değiştirici olarak kabul edip etmeyeceğini soracağım. Şayet bilinçaltın bu değiştirmeyi kabul ederse, sağ işaret parmağını kaldıracak, etmezse sol işaret parmağın kalkacak”. Alınan cevapların, bilinçli durumda alınan cevaplarla ilgisi yoktur ve doğru oldukları nadiren ıspatlanır. Bu durum, memnuniyet verici bir semptom değiştirme elde edmede zaman kazandırır.

6- Hipnoz altında her türlü hissi halüsinasyon mümkündür. Hem pozitif hem negatif hallüsinasyonlar kullanılır. Pozitif halusinasyonlar, hastanın görme, işitme, dokunma, koklama ve tad almayla ilgili gerçekte mevcut olmayan uyaranları algılamasına neden olur. bu hayali bir şahıs, nesne veya durum olabilir. Negatif hallüsinasyonlarda, gerçekte mevcut şahıs, nesne veya durum hastada cevap uyandırmaz. Hafif hipnotik safhalarda bile sıcak, soğuk, hareket, dönme, uçuyor gibi olma vs. gibi hallüsinasyonlar kolaylıkla meydana getirilebilir.

7- Otomatik yazma veya çizme nadiren kıymet taşır. Telkine cevap olarak, hasta otomatik olarak ve farkında olmadan yazar veya çizer. Bu, başka türlü edinilmesi mümkün olmayan materyali sergileyebilir.

8- Uyur gezerlik. Hastanın yorgunluktan muzdarip olma durumu veya tam rahatlamanın vereceği şifanın sağlanmasını gerektirecek kadar ani rahatsız olma durumunda, sonraki tedavinin psikolojik yaklaşımlar ile etkili biçimde tedavi amacı dışında, uyurgezerlik hipnotik trans sırasında nadiren istenerek meydana getirilir. Çok az sayıdaki duyarlı bir kısım hastalar hipnoterapi sırasında, hipnotik seansın etkinliğini değiştirmeden kendiliklerinden uyurgezerlik durumuna geçerler. Böyle kendiliğinden oluşan uyurgezerlik, genellikle hastanın iyileşmesinin ilerlediğinin ve çok memnuniyet verici olduğunun sevindirici bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.Devamını okuyun

Hipnoz Öğretim Uygulamaları İçin Alternatifler

Dr. Corydon HAMMOND Ph.D.

Aşağıda net olarak belirtilen uygulamalar, eğitimcilerin değerlendirmesi için telkinsel seçenekler olarak sunulmuştur.  Sizin kullanacağınız uygulamalar doğal olarak dersin konusuna, mümkün olan zaman, değişik prosedürler ve tekniklerle sizin çalışma rahatlığınıza ve kişisel tecrübelerinize ilintili olacaktır.

Hipnotik indüksiyon uygulamaları

Öğrenciler için değişik türde hipnotik indüksiyon modellemek faydalıdır.  Yazar genellikle göz sabitlemesi, artan rahatlama, katalepsi ve imgelem indüksiyonlarını göstermeye çalışır.  Direnci en aza indirgeme metodu olarak, daha önce hipnotize edilmiş birinin gönüllü olmak isteyip istemediğini sorabilirsiniz.  Bu tarzda gönüllüleri sormak genellikle istekli ve yetenekli süjeleri ortaya çıkartır. Başta sadece belirli sayıda indüksiyonu modellemek ve her biri için kullanılabilecek sözlerin yazılı olduğu kağıtları dağıtmak yardımcı olur.  Üç değişik eğitim görevlisinin kendi tekniklerini göstermesi faydalı olur, böylece öğrenciler stillerin farklılığını görebilir.  Bir sonraki derste ya da aradan sonra, öğrencileri küçük gruplar oluşturarak uygulama yapmaları için zaman tanınabilir.    Yazar yeni başlayan öğrencilere uygulamalarını göz sabitlemesi rahatlamanın arttırılması ve imgelem örnekler (kol düşmesi, göz açılması ve kapanmaması ve Chiasson indüksiyonu, bozuk para tekniği, sözsüz ve şaşırtıcı indüksiyon şeklinde önerilerde bulunur.  İndüksiyon teknikleri hakkında yayın dağıtılır ve süpervizyonu uygulama için daha fazla zaman tanınır. 

Bir sonraki derse gelmeden önce, öğrencilere indüksiyon teknikleri hakkında çalışmaları tavsiye edilir.  Çocuklarla hipnoz çalışan bir uzmanının da katılımcılardan birinin çocuğu ile tekniği göstermesi faydalı olur.  Öğrencilerin kayıt cihazı getirerek uygulamayı ve modellemeleri kaydetmeleri önemlidir.

Uygulama ile ilintili olarak,  öğrenciler için dramatik bir denetimleme yaşatma paha biçilmezdir.  Yeni öğrenciler, ilgilerine rağmen, genellikle şüpheci bir yaklaşıma sahiptirler.  Hipnotik açıdan yetenekli bir gönüllü bulduğunuzda transı derinleştirmek ve eldiven anestezisi yapmak isteyebilirsiniz.  Hatta bunu bir tırnak törpüsü ya da iğne ile gösterebilirsiniz.  Yazar, genellikle katalepsi indüksiyonunu gösterir ardından da bu tekniğin detaylarını tartışır.  Daha sonra öğrencilerden yanlarındaki kişi ile birkaç dakikalığına uygulama yapmaları istenebilir.  (Katalepsi İndüksiyonu)  Tekniğin detaylarını özetleyen ve uygulama için gerekli olabilecek cümleleri içeren rehber dağıtılabilir.  Kaldırma indüksiyonu öğretirken de benzer bir prosedür uygulanabilir:  Uygulama, uygulamanın ilerlemesi; çalışmak için indüksiyon cümlelerinin özeti ve son olarak, öğrencilerin küçük gruplara ayrılarak bu indüksiyonun uygulanması.

Hipnotik Olgunun Uygulaması

Hipnotik olgunun üretimini gösteren videokasetler vardır.  Kişisel bir uygulama, esasında öğrenciler için daha ikna edicidir.   İyi bir süje değişik şekillerde seçilebilir: 1)Öğrencilere Harvard Hipnotik Yatkınlık Ölçeğini verip sonra da yüksek yatkın süjeleri (Puanları 11-12 arası olan) seçmek.  2) Harvard ölçeğini (muhtemelen de ardından Stanford Ölçek Form C’yi) psikoloji giriş sınıfına uygulamak ve sınıf uygulaması ve öğrenci deneyimlemeleri için yetenekli öğrencileri gönüllü olarak seçmek.) sınıftan herhangi bir testten geçmemiş gönüllülerle çalışmak ve yetenekli gözüken ile değişik hipnotik olguları çalışmak.  3) yatkın olduğu bilinen bir meslektaşı ya da sekreteri sınıfa getirerek uygulama.

Aşağıdaki hipnotik fenomenler yeni ve orta seviye öğrencilere göstermek için önemlidir; amnezi, eldiven anestezisi, otomatik hareketler ve kompülsiyonlar, gevşek katılık, hareket edememezlik, zaman çarpıtması, çocukluktaki güzel bir şeye yaş geriletmesi, uyanmadan transta gözlerini açmak ve muhtemel pozitif ve negatif halüsinasyonlar.

Gayri Resmi Grup Yatkınlık Testi

Sınıftaki daha yatkın kişileri belli edecek, ikna edebilir limitli bir deneyim içeren başka bir grup aktivitesidir.  Öğrencilerden gözlerini kapatmaları, kollarını omuz hizalarında öne doğru uzatmaları istenir.  Sol kollarına onu daha da hafifletecek uçan balonlar bağlandığını ve sağ koluna da ıslak kumla dolu ağır bir kova verildiğini hayal ettirin.  Bunları net olarak hayal etmelerini isteyin ve sağ kol daha da ağırlaşırken, sol kolun daha da hafiflediğini söyleyin. İki dakika sonra, sınıftan kollarını oldukları yerde uzatmalarını ve gözlerini açmalarını isteyin.  Birçok kişinin iki kolu arasında fark olacaktır.  Bu imgelemin hipnozda nasıl kullanıldığını göstermek için kullanılabilir.  Bir alternatif prosedür ve öğrencilerden avuçları birbirine bakar şekilde kollarını omuz hizalarında tutmaları istenir ve sonra da ellerini birbirine çeken iki mıknatıs olduğunu hayal etmeleri söylenir.

Sarkaç ile Ideomotor  sinyaller oluşturmanın uygulaması

Genel Ideomotor tekniklerinin uygulanmasından sonra, belirli sinyaller oluşturmak için sarkaç kullanma uygulaması öğrenciler için etkileyicidir.  Süjeye sınıfa ya da çalışma grubunda problemi hakkında hiçbir şey açıklamayacağını söyledikten sonra bir gönüllü seçilebilir.  Tekrar, diğer  öğrenciler etrafında toplanır ve böylece süjeyi net olarak görebilirler.  Süre: 5-10 dakika.

Alternatif İhtiyaç Tatmini Uygulaması

Genellikle, Ideomotor araştırması uygulaması yapılırken, süjenin problemi doğal olarak bilinçdışı ile işbirliği gösterebilir.  Diğer vakalarda, eğitmen bunu ayrı bir uygulama olarak göstermeyi de tercih edebilir.  Genellikle, yazar bu tür bir uygulama için 15-30 dakika ayırıyor.

Yaş Geriletme Uygulaması

Yaş geriletme, riski olmayan bir tekniktir.  Bu yüzden, kişisel yanılsama ve negatif deneyimlerin olasılığı sebebiyle, gerilemeyi geçmişteki güzel bir anı canlandırma ile sınırlandırılmalıdır.  Bir süjeye hipnozdan önce ilkokulunu  sevip sevmediği sorulabilir.  Eğer cevap olumluysa, birinci ya da ikinci sınıftaki anıları ile ilgili bilgi alın.  Hipnotik indüksiyonu takiben, hastanın bilinçdışına, ideomotor sinyaller aracılığı ile, birinci sınıftaki bir deneyimine gerilemenin uygun olup olmayacağını sorun.  Uygun bir cevaptan sonra, hasta sınıfına geriletilebilir ve etrafı hakkında bilgi toplanabilir; duvarlar, değişik sıralardaki arkadaşlarının isimleri, nesneler, öğretmenin adı.  Hipnozdan önce hatırlananlarla, gerileyince ortaya çıkanlar daha sonra karşılaştırılabilir.  Gözlemlenenler hakkında yorum ve sorular için iki- beş dakika izin verin.  Toplam gerekli zaman 30 dakikadır. 

Olumlu Affect Köprüsü: Bir yaş geriletme uygulaması

Affect & Somatik köprü tekniği hakkındaki bir dersi takiben [ ders notu kısmına bakın], eğitimci bu tekniğin daha ileri bir uygulamasını olumlu bir süjeyle gerçekleştirmek isteyebilir.  Gönüllü süje kendini çok rahat, mutlu ve huzurlu hissettiği yakın zamandaki bir olaya geriletilebilir. Bu olumlu hisleri tekrar deneyimledikten sonra, hasta şu anki durumda ayrıştırılabilir ve olumlu hissin affect köprüsüne yaş geriletilir. “ Bu şekilde hissettiğin ilk zamana geri” tahmini gereken süre 20-30 dakikadır. 

Dolaylı Yaş Geriletmenin Grup Uygulaması

Deneyimlerin gösterdiğine göre, bir grup ile yaş gerilemesi yaparken, kontrolün daha az olmasından dolayı dikkatli olunmalıdır.  Aslında yazar, öğrenciler için oldukça bilgilendirici ve eğlenceli olan hipermnezinin kısa bir uygulamasını başarılı bir şekilde kullanmıştır.  Kısa bir (3-5 dakika) indüksiyonu takiben aşağıdaki telkinler verilebilir: “ Çocukluğuna gerilemesi rahat olacaklar,  bilinçdışınızın sizi çocukluğunuzdaki mutlu anılara ve mutlu deneyimlere geri götürmesine izin verebilirsiniz…  Sadece kendine zamanda gerilemesi için izin vererek, daha genç ve daha genç yaşlara… bilinçdışın seni olumlu, mutlu anılara ve deneyimlere geri götürürken…  Ve tam olarak senin ne hatırlayacağından emin değilim.  Fakat muhtemelen eski bahçenin ya da oyuncaklarının mutlu anılarının keyfini  çıkartacaksın……..   Mutlu şeylerin olumlu anıları ve deneyimleri zihninde süzülürken, birkaç saniyeliğine tam gözükebilirler, sanki daha fazla zaman geçirmiş gibi.  Muhtemelen tatildeki ya da en iyi arkadaşlarınla olan mutlu zamanları hatırlayacaksın…  Ya da, ailenin bir araya geldiği zamanlara ait anılar olabilir, ya da bayram sabahlarına ya da küçüklerin büyüklerin ellerini öptüğü o bayram günlerine…. Ya da, bazı güzel doğum günülerine doğru….   Geri gidip gitmediğini merak ediyorum, ya da belki de en sevdiğin televizyon programını hatırlayacaksın….  Küçük yemek pişirme anıları olabilir ya da uyku  zamanı masalları ya da hikaye kitapları….    ya da saklambaç, misket, ya da futbol, evcilik oyunları, ya da çata pat sesleri…  Sadece imgelerin zihninde uçuşmasına  izin ver, mutlu imgeler, çok eski zamanda… belki pamuk şekeri ya da oyuncak silahlar ya da sek sek…. ve bu anılardan şu anki hayatında ihtiyacın olan özel bir şeyi hatırlayacak mısın merak ediyorum.  Belki bir bakış açısı ya da his ya da daha fazla ihtiyacın olan bir şeyin farkına varmak. Ve bu deneyimden onu alabilirsin.  İstediğin kadar zamanın var, sahip olduğumuz kısa zamanda, sonra kendi liderliğinde ve hızınla, kendine uyanması için izin ver, çok çok iyi hissederek.  Bu uygulamadan sonra, sınıf üyelerinin deneyimlerini paylaşmaları için 5-10 dakika süre tanıyın.  Bu uygulama olumlu bir his anlamında ve aynı zamanda öğrencileri hipnotik yaş geriletmenin gücü konusunda ikna etme konusunda, oldukça etkili bir araçtır.  Öğrencilerin hatırladıkları şeyler genellikle onların hoşuna gitmiştir, uzun süredir akıllarına gelmeyen şeyleri hatırlamışladır.

Ego güçlendirme telkinleri modelleme için grup indüksiyonu

Yazar, genellikle 5-10 dakikalık bir grup indüksiyonunu takiben, ego güçlendirme prosedürlerini kullanır.  Huzur yeri kendini bir grup uygulamasında iyi gösteren tekniktir.  Direkt telkinler önerilebilir, öğrencilerin hipnotik çalışmalara karşı artan güvenlerini hızlandırmak için şekillendirilmiştir.  Yazar, sıklıkla dolaylı ego güçlendirme prosedürünü kullanıyor.  Örneğin, süjeyi nasıl konuştuğunu ve okuduğunu hatırlaması için gayri resmi geriletilerek.  İlerleyen zamanlarda,öğrenciler daha önceden başarısız olduklarını düşündükleri konularda, şimdi daha başarılı olduklarını fark ederler.   ve yeni hipnotik yeteneklerini sayesinde geçmişteki zorlanmalarını hatırlamayacaklardır.  Ego güçlendirici metaforlar, grup indüksiyonunda kullanmak için uygundur.

İleri Düzey İndüksiyon Telkinlerinin Uygulanması

Yeni başlayan öğrencilerinkine ek olarak, orta seviye kurslar katalepsi ya da kaldırma indüksiyonlarını görmek (ders notu toplamak)    açısından faydalıdır.  Birçok öğrenci temel seviyede bu prosedürleri tam olarak öğrenmemiştir.  Bir önceki transı, indüksiyon tekniği olarak çağırmak; sorularla birincil indüksiyon uygulamak; Erickson’un direnç için çift taraflı indüksiyonu; ilerleyen anestezi indüksiyonu ve fazla sözel, interaktif bir hipnotik indüksiyon göstermek çok faydalıdır.

Derinleştirme Tekniklerinin Uygulanması

Hipnotik bir halde tüm indüksiyon tekniklerinin aynı zamanda derinleştirme tekniği olarak da kullanılabileceği öğrencilere açıklanmıştı.  Yazar aşağıdaki derinleştirme yöntemlerini modellemeyi  bazı uygulamaların içinde kullanmayı tercih ediyor:  sözelleştirme ve sesin kullanımı (ör., “daha derine” derken sesin alçaltılması);  bağımlı telkinler; vurgulu yönergelerin kullanımı; bölmeler; hasta motivasyonlarını ve ihtiyaçlarını serpiştirmek; aşağı hareketinin kullanımı (ör.merdiven, yürüyen merdiven, asansör); tekrar hızlı indüksiyon için post hipnotik bir ipucu; sessizlik aralıkları; nefes ve sayma teknikleri; ikili görevler ( aşırı yükleme);  görsel imgelem; eli hastanın omzuna koymak (verilen telkinlerle birlikte) ve nazikçe süjeyi daha da derine çekmek (nefes veriş sırasında); otomatik hareketlerin indüksiyonu; sözsüz ve çevresel uyaranların kullanımı (“hızlandırma ve yol göstermek”); katalepsi ve kaldırma.

Grup İndüksiyonları

Gruplar, indüksiyonları genellikle eğlenceli ve öğretici bulurlar.  Aslında, temel bir kursun ilerleyen bölümlerinde, kullanılmaları tavsiye edilir (orta düzey ve ileri düzey basamaklarda da).  Grup uygulamalarını eğitimin ilerleyen zamanlarında kullanma fikri, öğrencilerin deneyimledikçe çözülen korkularını ve şüpheciliklerini ortadan kaldırmak içindir.  Göz açma ve kapama taktiği, artan rahatlama, nefes ve sayma ve izin verici imgelem grup uygulamalarında oldukça kullanışlıdır.  Gruptaki öğrencilerin doğal yeteneklerindeki farklılık ve tercihlerinden dolayı, izin verici indüksiyon yaklaşımları genelde daha da hoş karşılanır.  Grup indüksiyonu sırasında kendi kendine hipnoza girmenin yöntemi için post hipnotik telkin verilebilir.

Hipnotik Yatkınlık Ölçeğinin Uygulanması

Daha fazla araştırma odaklı kurslarda, eğitmen gönüllü bir bireye Stanford Ölçeğini uygulamak isteyebilir.  Alternatif olarak, bütün sınıfa Harvard Grup Ölçeği uygulanabilir.

Ideomotor  Araştırmanın Uygulanması

A) Bu tekniği göstermek için bilinçdışı sinyallerin kurulmasına izin vermek isteyen bir gönüllü var mı diye sorun.  Süjeye sadece sinyallerin kurulacağından ve araştırma yapılmayacağından bahsedilinebilir.  Geri kalan öğrencilerden daha yakına gelmeleri istenir, böylece uygulamayı ve cevapları daha iyi gözlemleyebilirler.  Kısa bir uygulamadan sonra tekniğin cümleleri üzerinde tartışılabilir ve ders notu dağıtılabilir.  Gerekli süre:5-10 dakikadır.

B) Başka bir seçenek olarak, kişisel bir problemi ya da meseleyi araştırmak isteyen bir gönüllü var mı diye sorulabilir.    Doğal olarak, kişisel uygulamada eğitmenin de bilmediği problemin üstünü örttüğü bazı riskler olabilir.  Yazar bir gönüllüye ihtiyaç olacağını ve bu yüzden sınıf üyelerinin bu tür bir uygulamaya  gönüllü olmak isteyip istemediklerini sormayı tercih eder.  Daha sonra, bir aranın ardından, gönüllüler istenebilir.  Riski azaltmanın bir yolu, her gönüllüye halen izleyicilerin arasında otururken, araştırmak istedikleri problem hakkında biraz bilgi vermelerini istemektir.  Daha sonra eğitmen, altında yatan başka problemler olmayan sınırlı ve ilginç bir problemi seçebilir.  Bu tür bir uygulama sırasında, “ söylemek istemiyorum” için de bir sinyal kurduğunuzdan emin olun, ve bu sinyalin ne zaman isterse kullanılabileceğini ve grup  önünde açıklamak istemediği bir şeyde başvurulabileceğini belirtin.  Gerekli süre: 20-30 dakikadır.

Ego-Güçlendirme prosedürlerinin bireysel uygulaması

Öğrenciler, grup indüksiyonu kullanmaya ek olarak, ego-güçlendirme ve telkinler hakkındaki bireysel prosedürleri izlemekten çok keyif alıyorlar.  Bu yüzden biz genellikle bükülmüş bilek tekniğini sıklıkla gösteririz ve metaforik ve direkt telkinlerin kullanımını gösteririz.

Acı Dindirmeye Hipnotik Yaklaşımların Uygulanması

Hipnoz ve acı üzerinde ders verirken, istisnasız mutlaka ağrısı olan bir öğrenci gönüllü olacaktır.  Ağrısı olan biri ile uygulama yapmak genellikle izleyici için etkileyicidir.

Bireysel İmgelemin Değerini Uygulamak

Sınıfa gözlerini kapamalarını ve baş ağrıları  olduğu zamanı hatırlamalarını söyleyin.  Acılarının neye benzediğini hayal etmelerini isteyin, şekli, rengi, boyutları.  “Zihninizde acınızı sembolize eden bir imge yaratın.”  Bir dakika sonra, bu imgeyi kendilerini daha iyi hissetmek için nasıl değiştirebileceklerini sorun.  Bir dakika daha sonra, öğrencilerden gözlerini açmalarını ve deneyimlerini diğer arkadaşları ile paylaşmalarını isteyin.  Bu egzersiz hızlı bir şekilde imgelemin farklılığını gösterir ve onlara başka imgeler empoze etmektense kendi imgelerini yaratmanın önemini belirtir.  Ayrıca, tam bir hipnotik indüksiyon olmamasına rağmen ağrılarının geçtiğini söyleyen öğrenciler de çıkacaktır.

Dirençli bir Süje ile Hipnotik İndüksiyon

Orta ve ileri seviye kurslarda, daha  önceki denetimlemelerde hipnotik duruma gelemeyen bir öğrenci  ile eğitmenin çalışmasını gözlemlemek, öğrenciler için öğretici olacaktır.  Direncin sebeplerini araştırırken bir sarkaç kullanmak da faydalı olabilir.

Rüya ve Yaş İlerletme Uygulamak için Grup İndüksiyonu

Kurs içeriğinde indüklenmiş rüyalar ve yaş gerilemesi varsa grup üyelerine kişisel deneyim yaşatmak için grup çalışması yapılabilir.   Kişisel bir problem ya da sorunla ilgili rüyalar telkin edilebilir, rüyanın onlara çözümle ilgili içgörü  kazandıracağından bahsedilebilir.  Esasında,  yazarın deneyimlerine göre, indüklenmiş rüyalar oldukça zordur ve sınıfın sadece bir kısmı ilginç rüyalar görebilir.  İndüklenmiş rüyaları uygulamak için daha  derin bir trans gereklidir.

Aslında, bir çok öğrenci yaş ilerletme ya da zihinsel gözden geçirme prosedürlerini deneyimleyebilirler.  Yazar sıklıkla öğrencilerine ilerde sahip olmak istedikleri kişisel bir değeri ya da başarmak istedikleri bir şeye odaklanmalarını söyler.  Hipnoz sırasında öğrencilerden arzu ettikleri değerleri gösteren ya da başarmayı istedikleri bir model hayal etmeleri istenir.  Daha sonra, kendilerini istediklerini başardıkları zamanda ilerlerken hayal ederler.  Şunu hatırlatmamız gerekiyor ki ileri depresyonda olan öğrenciler sadece rahatlama kısmının keyfini çıkartmalı ve ilerleme kısmına katılmamalıdır.  Bu, depresyonda olan öğrencilerin geleceği çok olumsuz olarak yansıtmalarına ve daha da ümitsiz ve depresif olmalarına karşı bir önlemdir.

Derin Trans Eğitimi ve Olgusunun Uygulaması

Öğrenciler aşırı isteksiz bir şekilde derin trans olgusunun uygulamasına karşıdırlar.  Yazar genellikle uzun indüksiyon uygular ve derinleştirme ve sonra şu sıraladıklarımızı gösterir: yaş geriletme , kompülsiyonlar, hastayı transtayken konuşması için eğitmek ve gözlerini açması ve transta kalması, pozitif ve negatif görsel halüsinasyonlar, tadsal ve işitsel halüsinasyonlar, zihinsel çarpıtmalar (ör. Resimdeki birinin yumuşakça onlarla konuşması ve bir resimdeki başka birinin ağlaması), zaman çarpıtması ( zaman içinde hızlanmak ve yavaşlamak) amnezi ve otomatik yazım.

Büyük Buluşmalar

Gerçek hastalarla olan çalışmaları gözlemlemek öğrenciler için oldukça etkileyicidir.  Orta ve ileri düzeylerde bazı uygulayıcıları kendi hastaları ile çalışmaları için davet edebilirsiniz.  Daha sonra, öğrenciler soru sorabilirler ve hastalar gittikten sonra yapılan iş üzerindeki mantık konuşulabilir.

Çiftlerde Hipnozun Uygulanması

Konulardan birisi çiftlerin hipnoterapisi olan ileri düzey kurslarda, öğrencilerden birisinden çift hipnoz uygulaması için eşini getirmesi istenebilir  Eşlerden biri sıklıkla öğrenci olan, önce hipnotize edilir.  Hipnotik durumu derinleştirdikten sonra, öğrenci halen transta iken eşini hipnotize etmesi istenir.  Her iki eşi de eğitmen ile iletişim halinde tutacak telkinler verilir ve eğitmen çiftlere birbirlerinin hipnotik seviyesini derinleştirmeleri için yönergeler verir.  Hipnoz sırasında birbirine çok adanmamış olan ilişkideki eşlerle çalışırken, eğitmenin dikkatli olması gerekir çünkü bu deneyimde duygu karışıklıkları olabilir.Devamını okuyun

Hipnoz Hakkındaki Mistik ve Abartılı Düşüncelerin İzahı

Tahir ÖZAKKAŞ

Hipnozun tabiatı açısından genellikle bir çok yanlış ve batıl inanç vardır. Bu bölümde bunların bir kısmına değinerek, kafamızdaki sualleri gidermeye çalışacağım

1. Kendimi ve Kontrolümü Kaybedeceğim Düşüncesi

* Önceden de bahsedildiği gibi hipnoz bir uyku değildir. Onun için hipnotik trans esnasında iken asla benliğinizi kaybetmezsiniz. Öylesine rahatlar iç düşüncelerinizle ve deneyimlerinizle o kadar bağdaşırsınız ki, çoğunlukla farkında olduğunuz ümitsizlikleriniz, dalgınlıklarınız önemsiz olur. Bununla birlikte eğer acil bir ihtiyaç varsa veya ele almak zorunda olduğunuz gerçekten önemli bir şey hatırlarsanız normal düşünce şeklinize derhal geri dönersiniz.

İki yüz yıllık bilimsel hipnoz çalışmalarında hipnotik tedavinin başarıları ile ilgili olarak kolayca vazgeçilemeyecek  deliller mevcuttur. Hipnotik trans altında insanların benliklerinin kaybolacağı korkusunu doğrulayacak veri yoktur.

Hipnotik transtan YAŞAYAN BEN İLE DİKKAT EDEN BEN diye iki ayrı şahsiyetten söz edilebilir. Hipnotik transta  tam bir anestezi sağlanabilmektedir. Bu esnada bireyde iki BEN vardır. DİKKAT EDEN BEN, YAŞAYAN BEN’e hipnozun zihinsel hareketleri ile kaynaşma özgürlüğünü vererek her an denetimini sürdürmektedir . Fakat DİKKAT EDEN BEN’e ihtiyaç duyulduğunda, YAŞAYAN BEN’in kontrolünü alarak, görevi ondan devr alır. Cerrahi yöntemlerde hasta cerraha o kadar güvenmelidir ki; operatör bizzat sanki DİKKATLİ BEN gibi hareket eder. Çoğu durumlarda hasta operatörün hareketlerini gönül rahatlığıyla razı olur.

* Hipnozu kullanan bütün insanlar kendi zihinleri içerisinde yaşayan ben ile dikkat eden EG0 arasında zihinsel yarıklıkla ilgili bazı şeyleri tecrübe ettiklerini kabul ederler. Dr. Hilgard öanceden de bahsedildiği gibi normal insanların çeşitli derecedeki zihinsel yarıklıklarından haberdar olduklarını belirtmiştir. Bu nedenle önemli bir konuşmayla meşgul iken, önünüzdeki gün yapmak zorunda olduğunuz bir şeyi hatırlayabilirsiniz ve bunun zihinsel bir notunu alırsınız. Önceden imkansız görünen ve buna benzer şeylerin olabileceğini o anda anlarsınız. İçinizdeki gerçeklik, dışınızda sizi saran gerçekliği yenmişter. Zihninizin ve konsantrasyon gücünüzün aracılığı ile kendinizi bilinçaltı dürtülerin gerçekliğine verirsiniz.

Tanımlamalarınızın son iki ögesini (harici gerçeklerden sıyrılma ve zihin ile meşgul olma) kişilerin uyarıcı anlayışının hayalinden bahsetmenizin vurgulanması.Hipnoz;zihinsel operasyonlarda ve fiziksel fonksiyonlarda çok kısımlı değişiklikler olduğu zaman vuku bulur.Bu değişiklik L yöntemi düşüncesinden, R yöntemi düşüncesinedir.Bu doğrudur fakat ayrıca dıştaki gerçeklerden ve yine bunlara bağlanmaktan kişinin hayal gücünün hareketlerinedir.Esas itibariyle düşündükleriniz ile o kadar çok meşgul olursunuz ki,en azından şimdilik,hiçbirşeyin gerçekten ehemmiyeti kalmaz.Hipnoz tanımlamalarımız son derece karışık  şuura akseden olayların basit gerçeklerini tarif etmek niyetindedir.Hipnozdaki ilk incelemelerden biri hiçbir tanımlama evrensel olarak kabul edilmemiştir.Bu nedenle bizim hipnoz anlayışımız olduğu hakkindaki tanımlamalarımız olabilecek insanla hem fikir olmuştur.Özünün tanımını yapmak için hiç bir teşebbüse girilmemiştir.

Şu andan itibaren hipnozun doğasını anlamış bulunuyoruz.Şimdi onun yaygın bir şekilde görülen yanlış kavranmasına bir göz atalım.Hipnotik trans farklı derecelerdedir.Hipnotik seanslarda bu dereceler tecrübe edilmiştir.Fakat günlük olarak da  hepimiz tarafından bu tip trans olayları yaşanır.

Hipnotik trans altında,insanların işledikleri karışık şeylerin yapılması için zorlandıklarını ve istemeyerek hipnoz altında başkaları tarafından suça itildiğini işitmiş olmalısınız.Mahkeme dahilinde sona erdirildiği halde,bu bazen kurbanın tamamen suçsuz olmadığını göstermez.Avrupa ülkelerinde bazı durumlarda kişi,işleyeceği suçla ilgili olarak   ,haklı çıkma ve sebeb olarak hipnozu kullanmak için planını önceden yapmıştır bile.Hipnoz büyü değildir.Olanlar için sorumluluğunuzu veya ne yapmaya karar verme yeteneğinizi yok edemez.

Kuşkusuz hipnoz,herhangi bir insanın birbirini etkilemesi gibi kötüye  kullanılabilir.Dinleyicilerine hile yapmak için önemsiz korkutmalar yapan yüksek derecede satıcılar ve dolandırıcı insanlar tarafından örnek teşkil edildiği gibi suç için bir alet olarak görülebilir.Hile başarılı olduğunda hipnozun yanısıra diğer bir çok faktörlerde karışmış olur.Bu kadar çok tutumla ilgili durumlara ve birbirini etkileme olaylarına karıştığından beri hipnozu bir suçlu olarak ayırmalıyız.

Bir kez daha üzerinde durmalıyız ki;cinsel problemleriniz için hipnoterapi çalışmaları yaptığınız zaman,daima konrol altında sınızdır.Unutmayınız ki;kendinize  hipnoza girmek için bizzat kendiniz izin veriyorsunuz ve bu nedenle alıştırmanızı (hipnozu) istediğiniz zaman durdurabilirsiniz.Hatta başka biri sizi hipnoz ettiği zaman daima önerilenleri reddedebilir ve ihtiyacınıza uymak için onları (Önerileri)  değiştirme özgürlüğüne sahipsinizdir. Bu özgürlüğü “Bağımsızlık Beyannemesi”  olarak isimlendiriyoruz.Böyle bir beyanname hipnoterapi hastalarımızdan L. tarafından yapılmıştır. Hastamız L’ye enürezis noktürna tedavisi için hipnotik seanslar uyguladığımız esnada,çeşitli imajlar vererek hayali sahneler yaratıyorduk.Bu sahneler sonuçta bazen bizim istediğimiz tipte sahneler değilde hastanın istediği tipte sahneler oluyordu. Bu da gösteriyor ki; hasta ne kadar transta olursa olsun bilinç altından gelen düzenleyici etkilere her zaman açık bulunmaktadır.

Konu ile ilgili literatürden derlediğimiz diğer bir vaka örneği Tack idi. Konu ile ilgili şöyle bir bilgi veriliyordu. ” TACK evvelce başka birisi tarafından hipnotize edildiğini bize söyledi.TACK’ın bir müzisyen olduğunu bildiği  hipnotizma için müziği düşünmekten hoşlanacağına inanıyordu ve ona bir konserde en sevdiği müziği dinleme hayalini gerçekleştirmesini önerdim.Daha sonra ona,her bir aletten gelen zengin seslere yoğunlaşmasını söyledim.Mamafih,o gün TACK müziğe hazır değildi.Bu nedenle,güzel sesler hakkında onunla konuşuyorken,Tack kendisini bir sanat müzesinde hayal etmeye başladı.Zihninde kendisini koridordan koridora hareket ettiği,heykellere,tablolara ve sanat eşyalarına hayran olduğunu gördü.Bu bizim mücadelemizi destekleyen yaygın olaylardan birisidir.”Hiçbirkimse hipnoz altında kontrolünü kaybetmez veya kaybolmaz.İnsanlardaki hipnotizma araştırması yaptıkları bağımsızlık duygularını beyan etmişlerdir.

2. Hafızamdaki Kötü  anılarla Temasa Geçeceğim , Onlar Hakkında Düşünmesem Iyi Ederim

Bilakis,hipnoz vasıtasi ile istenmeyen düşüncelerle üzülmemeyi öğrenebilirsiniz.Gerçekte kendi kendini  hipnotizma ile (Selfhipnozis) geçmişinizi düzeltmeyi bile öğrenebilirsiniz.

Kendi kendine hipnoz ile geçmişinizi,şimdiki bilgi,diğer amaç ve tecrübeleriniz ile uyuşturabilirsiniz.Geçmişteki tecrübeler,hareketler ve olaylar hatıranızın yalnızca bir parçası olduğu için,istediğiniz herhangibir şekilde düşünebilmek için kendi kendinize hipnozu kullanabilirsiniz.Belkide geçmişte eski olayların anısından rahatsız olmuşsunuzdur.Zihnininzde geçmişinizdeki mutsuz tecrübeleri yeniden yaşayarak,bununla uyan olumsuz düşünceleri başlatırsınız.Fakat kendi kendine hipnoz ile daha sonra öğreneceğiniz gibi geçmişinize dönebilir.Şimdi ki kuvvet ve aklınızla onları düzeltebilirsiniz.

Konu ile ilgili literatürden aldığımız bir vakayı burada nakletmekte yarar var.

“Sonny,hipnoz kullanarak geçmişini düzeltebilen bir insan örneğidir.Korkunç olay olmadan önce,Sonny geçmişindeki büyük bir olaydan dolayı pişman olmayan,iyi,uyumlu mutlu bir insandı.Maria ile sağlıklı bir aşk hayatından hoşlanarak onunla ciddi bir şekilde flört ediyordu.Bir gece onunla sevişmeye başladı ve o kadar heyecanlandıki hemen hemen kendisini kontrol edemiyordu.Sevişmeye başladıktan sonra,ona coitusu denediği zaman ilk önce bunu çok zor buldu.Fakat bunu üsteledi.Bir dakika sonra doyuma ulaştı.Memnunluk verici bir yorgunluk ve doymuş bir hisle yana devrildi,ondan sonra kavga başladı.Maria doyuma ulaşamamıştı ve kızgındı.Sonny’ye son iki veya üçüncü sevişmelerinde bencil ve saygısız olduğunu söyledi. Onun,eskiden çok saygılı ve sevecen olduğunu fakat son günlerde bu halin değiştiğini hissetti.Sonny,Maria’nın birdenbire parlamasından şoke olmuş ve incinmişti.Kızgın ve gücenmiş bir erkeğin gurur ve kibriyle,Maria’nın evinden hiddetten köpürerek çıktı.Ertesi gün korkunç olay olmuştu.Sonny onu bir daha görme şansı olmadan,Maria bir araba kazasında öldü.

Hipnozu kullanarak Sonny zihni ile temasa geçmeye başladı ve güçlülük duygusu ile yüzyüze gelmeyi becerebildi.Birlikte geçirdikleri son gece hakkında bu kadar çok suçluluk hissetmeseydi,Maria’nın ölümünü kabul edebileceğinin ve hayatının geri kalan bölümünü iyi geçirebilmenin yolunun,Maria ile bitirilmemiş işini tamamlamak olduğunu anladı.Hipnoz altında özellikle yaşadıkları son olayı tekrar oynadı.Zihninde,kızgın bir şekilde hiddetlenme yerine ondan özür diledi ve Maria özürünü kabul etti.Daha sonra,yavaşça ve şefkatle,Maria doyuma ulaşıncaya kadar seviştiğini hayal etti.Suçluluk duygusundan kurtulabilmek için,sadece mantıklı ve objektif tarafını yeniden cezalandırdı ve kendisini affedebildi.Zihninde hayatını mahvedeceğini tehdit eden hatırasını değiştirdi. ”

Diğer bir vaka örneği nde ise ilginç  bir hatıra yatıyordu;

” Margia,hipnoz vasitası ile geçmişini düzeltebilen 54 yaşında bir kadındır.Bir gece,Margia 8 yaşında iken,çok sevdiği büyük babası,evse kimse olmadığı için ona bakıyordu.Televizyon seyrederek birbirlerine sarılmışlardı.Margia büyük babasının kendisini okşadığını hissettiği zaman,ilk önce korkmuş ve ne yapacağını bilmemişti.Daha sonra büyükbabasının dokunmasının kendinde memnunluk verici ve bilmediği duyguları harekete geçirdiğini anladı.Korkmuş ve şaşırmıştı.Her nasılsa büyükbabasının yanlış birşey yaptığını biliyordu.Sıçradı ve ileriye oturdu.Büyükbabası ona tekrar dokunmayı denemediği halde,ona bu olay hakkında birine birşey söylerse onu artık sevmeyeceği şeklinde uyardı..Margia bu olayı mümkün olduğu kadar gizledi.Margia aşk hayatına girinceye kadar ve hiç doyuma ulaşmadığını anlayıncıya kadar o gece hemen hemen unutulmuştu.

Margia evlendi ve iki çocuğu oldu.Fakat uyarıldığı an boyunca kendisini doyuma ulaşacağı noktada sıkıyordu. Sorununu çözmek için bir çok psikoterapi metodlarını denedi ise de hiçbir sonuç alamadı.Daha sonra  hipnozu denedi.İlk önce zihninde olayı tekrar yaşadı.Genç bir kız iken yaşadığı olayları ve duyguları anlamaya başladı.Korku,suç ve zevk karışımı hayatını kaplayarak ayrılmardığını şimdi görmüştü.Hazır olduğunu hissettiği zaman,çocukluk hafızasında kendi kendine yeni bir karakter oluşturdu.Şimdi olgunlaşmış bir kadın olmuştu.Ondan hemen sonra Margia her zaman o vakayı hatırladı ama aynı zamanda o olaydan kurtulduğunu da düşünürdü.Çocukluk döneminde başından geçen bu rahatsız edici olaydan 40 yıl sonra bu olayı iyi yönde değiştirebiliyordu.Margia hisleri ve hatıraları ile anlaşmaya varması ile aşktan ve cinsel ilişkideki heyecandan hoşlanmak için kendi kendine yavaş yavaş söz verebiliyordu. ”

Size şunu söz verebiliriz ki,hipnoz yardımı ile eğer sorunlarınızı yani istenmeyen hatıraları atmaya hazır olduğunuz zaman hipnoz ile onlara kolaylıkla göğüs gerebilirsiniz.Hipnoz ile her zaman kontrol altında olursunuz.Ve hipnoz size hafızanızda olan sorunlardan nasıl kurtulacağınızı öğretir. Bu tip kötü anıların etkisi altında olan bir çok hasta bize başvurarak yardım talep etmiştir.Özellikle çocukluk döneminde geçirilen ve kimse ile paylaşılmayan hatıralar bir çok mutsuz evlilik yaratmıştır.

3.Hipnoza Girdikten Sonra Hipnozdan Çıkamayacağım

200 yıldan bu yana hipnoz ilmi meydana getirildi ve milyonlarca insan hipnoz edildi.Milyonlarca insan da self hipnozu kullanmaktadır.Hipnoseksi kullanmaya başladığınız zaman,başlamadan önce bir limit koymak isteyebilirsiniz.Hipnotik durumdan yavaş yavaş uykuya geçmek için bir kaç dakika  hafif uyku almadan sonra pratiğinizi bitirmek için karar vermiş olabilirsiniz.Diğer bir deyişle zihni bir noktaya toplamakla hipnoz edildiğinizi istediğinizden daha uzun hatırlamayacaksınız.Sizin zihin saatiniz öylesine kusursuz olacak ki, uykunuzu istekli bir şekilde istediğiniz dakikada uzaklaştırabileceksiniz.Tecrübeli bir hipnolog insanları basit düşüncelerden dönderir ve onların ne zaman ne yapacağını öğretir. Hipnozda en kolay şey,hipnozdan çıkmaktır.

Akıllı bir hipnologun eli içinde hipnoz  hoş ve çok eğlenceli olabilir.

4.Hipnozitörün Elinde Oyuncak Oluyor muyum?

Bu tip bir kuşkuyu taşımakta elbette haklısınız. Hele hele ülkemizde şarlatanca hipnoz uygulamalarını gördükten sonra… Bilindiği gibi bir bilim olan hipnoz, ülkemizde üniversitelerin dışına atılmıştır. Üniversite dışındaki bir kısım insanlar, hipnozun bazı fenomenlerini kullanarak insanları etkilemek istemişlerdir. Hipnotik indüksiyon tekniklerini çok iyi kullanan, bu özel yetenekli şahıslar sık sık şovlara çıkmaktadır. Bu şovlar esnasında seyirciler arasında fiziksel ve mental olarak uygun gördükleri kişileri seçerek, onları hipnotik transa sokmuşlardır. Bu sujeler üzerinde akla gelmeyecek şaklabanlıklar yaparak, seyircileri gülmekten kırıp geçirmektedirler.  Erkekleri kadın cinsiyetine sokmak, kadınlara erkekçe davrandırmak,sujelerin vücut organlarını kaybettirerek onların şaşkılığını seyretmek,isimlerini unutturmak ve bebeklik dönemlerine göndermek izleyiciler için oldukça ilginç ve enteresan olsa gerek.

İşte bu olumsuz gözlemleri taşıyan sujeler, hasta olarak gittikleri hipnologlarında kendilerine bu şekilde davranacağını düşünerek ileri derecede rahatsız olmaktadırlar.

Bilim çerçevesinde insanlara yardım ve hipnotik fenomenlerin bilimsel araştırmasını yapan gerçek hipnologlar için böyle bir şey elbette söz konusu değildir.

5. O Kadar Güçlüyüm ki; Beni Kimse Hipnotize Edemez

Eğer hayal görebilirseniz, hipnotizmadan faydalanabilirsiniz. Fakat daha önce belirtildiği gibi istemeniz gerekir. Hal ve hareket ve motive olma İ.U.T.Y. için gerekli özellikleridir. Hipnotizma hakkında olumlu ve açık bir tavrınız olmalıdır ve sıkı çalışmak için motive edilmeniz gerekir. Eğer çok güçlü iradeli ve mümkün bir şekilde hipnotizma edilemeyeceğinize inanıyorsanız o zaman haklısınız. Hipnotizma için uygun bir aday değilsiniz. Daha çok geleneksel hipnotizmanın, bazı taraftarları hala bazı insanların kolaylıkla hipnotizma edilemeyeceklerini söylüyorlar. Yine de son zamanlardaki araştırma, kişinin hipnotizma olabilmesinin konuyla ilgili olmadığını ve hipnotizmanın başarısının bir dereceye kadar hipnotizmacıya bağlı olduğunu tasdiklemişlerder. Hipnotizmacı hipnotizmayı öğretme hünerine sahip midir? Hipnotizmacı kişinin ihtiyaçlarıyla düşünme tarzını birleştirebilecek kadar yetenekli midir? Eğer hipnotizmacı bu ölçüleri karşılıyorsa, normal zekalı ve sağlak bir zihinsel sağlığa sahip herhangi bir kişiye hipnotizmayı kullanmayı öğretebilir.

Bazı insanlar hipnoz edilmekte direnirler. Çünkü onlar tasavvur etme kabiliyetinden mahrumdurlar. Bu iddiayı yapan insanlar, genellikle tasavvur etmeyi kişinin kafasında açık açık bir şeyler görmek anlamına geldiğine inanırlar ki; bir kuruntu gibi onun gerçekten oluştuğuna yemin edecekler. Bu da bizim tasavvurla anlatmak istediğimiz şey değildir. Oturma odasında değilken orayı ayrıntılarıyla tarif edebilirmisiniz? Mobilyaların nereye yerleştirildiğini izah edebilirmisiniz? Duvarın, döşemenin, tavanın rengini söyleyebilirmisiniz? Kapılar, pencereler ve hipnotizmanın bir çok yararlarını görebilirsiniz. Eğer diğer yandan oturma odanızı aklınızın gözüylü gözden geçirirseniz siz oturma odanızı düşünürken biz aklınıza gelen duyguları,sesleri, kokuları tadları araştırabiliriz. Her insanın benzer bir şeyin bahsine karşı bir tepkisi vardır. Konu ile ilgili hafızasında bir hatırası vardır. Bu hafıza acı, tatlı veya nötr olabilir.  Diyelim ki onu söylerken akla gelen şey; sevdiğiniz, rahat sandalyedeyken sahip olduğunuz rahatlamış ve gevşemiş bir duygudur. Bunun hepsi sizin hayal etmenize yardımcı olmak için bize gereken şeylerdir. Biz kendinizi rahat duygunun içine sokmanızı , üzerinde elinizin basıncını hissederek, sandalyeye dokunarak onun hakkında düşünmenizi söyleyeceğiz.  Diğer bir deyimle bize verdiğiniz ilk işaretle mümkün olduğu kadar çok dokunarak sizin, diğer iç duygularınız ortaya çıkarmanıza yardım edeceğiz. Siz yumuşak sandalyede kendinizi ne kadar dinlenmiş hissettiniz, bahsettiğiniz ve biz bu esnada diğer duygulara geçtik; Görerek, duyarak ve koklayarak hayalin özel bir kullanımı olan hipnotizma, hayalı gerektiren zihnin diğer görevleri kadar doğaldır.

Hafıza diye adlandırdığımızın şeyin ç,oğu  sizin hayal etmeyi kullanıdığınıza bağlıdır. Arabayı park ettikten sonra onu nereye park ettiğinizi gösteren zihinsel bir fotoğrafa güvenmeden onu bulamazsınız. İnanıyoruz ki öğrenmeye istekli herhangi bir kişi hipnotizmayı kullanabilir. Hipnotizma deneyiminde ve onu harekete getiren motive olmada, güveniniz olduğu sürece. Marquis de Puysegur’unda dediği gib hipnotizmayı öğrenebilir ve faydalanabilirsiniz.

6. Korkarım Hipnotizma İrade Gücümü Zayıflatacak

Bu iş önceden bahsedilmiş olan kontrol kaybetme korkusuyla ilgilidir. Aslında bunun tam tersi doğrududur. Hipnoz vasıtasıyla daha çok kontrol kazanmanıza yardımcı olan yeni bir akıl kullanma yöntemini öğreneceksiniz. Bu daha önce yapamadığınız bir şeyin, nasıl yapmanız gerektiğini  öğreneceğiniz büyük irade gücü ve kontrolun bir işareti değil midir? Bu hipnotizmayla olan şeydir. Dişçiden korkan kişi diş etini ve dudağını bu uygulamayla uyuşturduğu için sakindir veya senelerdir kendi erken boşalmasından korkan kişi şimdi aşkın her çeşidinden zevk alabiliyor. Hatta bir zamanlar bir problem olan şeyi düşünmeyerek ve aşkı hissi ve fiziksel olarak yaralayıcı bulan kadın şimdi vücudunda daha önce tasavvur etmediği duyguların her ince detayından zevk alıyor. Ne kadar sık hipnotizmayı kullanırsanız o kadar kolay bir şekilde hayatınızın diğer bir çok alanlarını kontrol edebilirsiniz. Nasıl dinleneceğinizi, sizin aklınızı, her yerde nasıl rahat olabileceğinizi öncekinden daha çok hayatınızdan nasıl zevk almanız gerektiğini öğreneceksiniz.

Hayattan zevk alma kabiliyetinizi maksimuma çıkararak ve herhangi bir endişe olmaksızın aşktan zevk almanızı sağlayacak olan enerjiyi  vererek hipnotizma sizi güvenle dolduracaktır.

7. Hipnoz Dinime Aykırıdır

Bir çok kilise, hipnozu lanetlemiştir ve haklı olarak doğrudur. Çünkü onların uygun görmedikleri durum burada kullanıldığı gibi hipnotizma değildir. Fakat geçmişin büyülü (sihir ile yapılan) hipnotizmadır. Svengali tedavileri ve şuuru kaybetmelerini merak etmektedir. Ve hiçbir bilinçli dini lider, bireye kendi bilgisini nasıl ilerleteceğini ve hayattan tamamen nasıl zevk alacağını öğreten bir disiplini red edemez. Hipnotizmanın günümüzde geçerli olan tarafı karşılaştırıldığında hep tarafsız dini liderler onun hakkında daha çok bilmek için bir istek ve ilgi göstermişlerdir. Hipnotizma kelimesinin bir çok olumsuz çağrışımları olduğunu tesbit ettik. Bundan dolayı belki de onun yerine kullanılabilen diğer terimler vardır. Bu kelime yine de yanlış manalara gitmektedir. Çünkü hipnotizma (Yunancada hipnosdan gelen) uyumak (uyku) anlamında değildir. Diğer tanımlayıcı terimler daha doğrudur ve olumsuz çağrışımlar tarafından daha az manasından ayrılmıştır. Hayalden, dinamik tasvirden uyanarak önderlik edilmiş tasavvurlardır. Bazı ülkelerde özellikle Türkiyede tedaviye ilişkin kullanımı değiştirilerek hipnotizmayı eğlence dünyasına göndermek için bir çaba bile harcanmaktadır.

Bütün dinler, özellikle de islamiyet mensuplarının akıllarının karıştırılmasını elbetteki istemez. Burada çok önemli bir husus mevcuttur. Bıçak kasabın elinde uygun yararlı bir alet iken, bir kaatilin elinde  kötü emeline ulaşması için bir vasıta olacaktır.

Hipnotik transta telkin alabilme kaabiliyeti oldukça yükselmektedir. Bireyin fıtri duygularını gözönüne alan bir hipnolog, kişiyi istediği yönde eğitebilir. Veyahutta, sujenin kişiliğine uygun çeşitli imajinatif senaryolar ile kötü şeyler yaptırabilir.

Bu durumda yapılacak tekşey, birey hipnologunu seçerken, inançlarına uygun birini seçip ondan sonra teslim olmalıdır. Burada bilimsel gayret gösteren ve hastalarına şifada yardımcı olan tüm hipnozitörlerin çalışmalarını saygı ile karşılıyorum.

Ancak; hastanın spesifik problemlerini tedavi etmekten öte, onu bireysel dini inanç ve kabullerini değiştirme konusunda telkin yapabilecek kişilerin de olabileceğini hatırlatmakta yarar  görüyorum. Çünkü bireysel inançların zıddına, beyin yıkama niteliğinde verilecek telkinler kişide büyük çatışmalar doğurarak, bireye büyük zararlar verebilir. Sorumluluk, hipnozitörünü seçen bireydedir. Devamını okuyun

Gerçek Kendiliğin Gelişimi

Sık sık, bir insanın karakterini tanımlamanın en iyi yolunun, kişi karşılaştığı zaman kendini en derin ve yoğun biçimde aktif ve canlı hissettiği belirli zihinsel ve ahlaki tutumu arayıp bulmak olacağını düşünmüşümdür. Bu tip anlarda içeride konuşan ve “Bu gerçek benim!” diyen bir ses vardır.

Karısına bir mektupta William James, 1878

 

Gerçek Kendiliğin Gelişimi

James F. Masterson

Kendilik kavramı uzun zamandır gündemdedir. Şair ve filozoflar kendilik kavramını ele almışlar ve antik çağlardan beri düşünceli erkek ve kadınlar kendi gerçek doğalarını ve yaşamlarının amacını her durup düşündükçe bu konuyla ilgili yazmışlardır. Freud uygulama yapmaya başladığından beri psikologlar ve psikanalistler en az yüz yıldır kendiliği analiz ediyorlar; ve geçen yüzyıl içinde özellikle Freud ve Jung’un psikodinamik teorileri kitleselleştirmeleri, kendiliğin temel psikolojik unsurları tartışmasının popüler literatüre girmesine izin vermiştir. Geçen 25 yıl içinde kendilik kavramının neredeyse ulusal bir obsesyon haline gelişini izledik. 1960’ların “kendine ait olanı yap” öğüdünden 1970’lerin Bencil Kuşak’ına, Christopher Lasch’ın deyimiyle “narsisizm kültürü” tüm alanlarda popüler düşünce oldu. Kendilik ifadesi, alternatif yaşam tarzı, yeni video teknolojileriyle gelen artistik patlama, 1980’lerin “yeni çağ” dönüşümsel terapileri bize sıkça Polonius’un Leartes’e verdiği “kendine dürüst ol” öğüdünü hatırlatır.

Kendilik üzerine bir çok aldatmacadan sonra bu konuda ikinci bir kitaba ihtiyacımız yoktur diye düşünülebilir. Eğer insanlık tarihindeki herhangi bir kuşak kendiliğin amacı ve doğası hakkında bir uzman ortaya çıkaracaksa bu bizim kuşağımız olmalıdır. Ancak şairler, filozoflar ve hatta birçok psikoterapist kendiliğe klinik açıdan yaklaşmıyorlar. Onlar kendiliğin kökenleri, gelişimi ve kapasiteleri açısından analitik olarak çalışmamış olsalar da çalışmaları ilham verici, poztif ve motive edici olabilir. Analistler teorik ikna ediciliklerine bağlı olarak, kendiliğin psikolojik karmaşıklığını, erken çocukluktaki gelişimini ve kişilikteki işleyişini incelemek pahasına kendiliği küçümsemek ya da önemle vurgulamak eğiliminde olmuşlardır.

Psikoanalistlerin babası olarak Freud, bu alandaki erken öncülere sadece kaba hatlarıyla kendilikle ilgili çalışamaları cesaretlendirecek yolu açmıştır. Freud başlıca içgüdüsel dürtülerle –cinsellik ve agresyon- ilgilenmiş ve kendilik konusunu az çok hafife almıştır. Normal gelişimdeki ve nevrozların gelişimindeki ödipal çatışmanın ve kastrasyon kaygısının etkileriyle ilgili çalışmaları sırasında Freud pre-ödipal gelişiminin ana hatlarını belirlemiş ve bu yüzden kendiliğin pre-ödipal gelişimini kabataslak tanımlamıştır; ödipal safhasını inceleme araştırmaları enerjisinin büyük bir kısmını almış ve kendiliğin erken gelişiminin ileri ve daha derin araştırmaları başkalarına kalmıştır.

İlk psikoanalistler Freud’un yolunu kendilik üzerine dolaylı olarak çok şey söyleyerek ve yazarak takip etmişler, ancak nasıl yapılandırıldığını ve nasıl işlediğini anlamakla ilgili net olarak odaklanmış bir çalışma yapılmamıştır.

Psikoanalist nesillerinin kendilik konusunun çok dışına çıkmalarına yol açan bir faktör de, yakın zamanda Bruno Bettelheim tarafından işaret edilen talihsiz gerçek, Freun’un “ruh” diye adlandırdığı kendilikten bahsettiğinde bu terimin çeviride anlam kaybına uğramış olmasıydı. Onun ünlü “… ruhun üç yetki alanı,” daha uygar terimlerle ben, o, ve ben-üstü, ego id ve süperego olarak tercüme edilmiştir. Freud’un ”ruhun yapısı” olarak adlandırdığı “zihinsel aygıt” ve “zihinsel organizasyon” ibaresi “ruhsal organizasyon” olarak tercüme edilmiş ve tüm bunlar Freud’un insan ruhunun gizemi üzerine değil insan zihninin mekaniğiyle alakadar olduğu izlenimini beslemiştir1. Terimin on yıllar içinde kaybolmuş olması ironiktir, çünkü kendi psikoanaliz sisteminin anlaşılması için kişinin ruh veya kendilik açısından düşünme zorunluluğu Freud inancıydı.

Freud “kendilik” ile ilgili konuşurken ich kelimesini iki anlamda kullanmıştır: Bütün insan olarak kendilik ve basitçe zihnin egosu veya temsilcisi olarak kendilik. Bu iki kavram, kendilikle ilgili psikoanalitik felsefesinin iki ayrı okulunun oluşmasına ilham ederek bugüne kadar gelmiştir. İki kavram arasındaki fark, 1912’de Freud ve Carl Jung’un arasındaki klasik bölünmede göze çarpan bir biçimde tanımlanmıştır.

Her ikisi de insanın psikozu neden ve nasıl geliştirdiğine ilgi duymuş, ancak hayatın erken dönemiyle ilgili farklı problemleri hedef almışlardır. Freud’a göre psikotik, ödipal evreye ulaşmış ve sonra ödipal çatışmanın –anneye olan cinsel düşkünlük ve ardından gelen baba ile rekabet- fazla tehditkar olduğunu keşfederek çatışmadan kaçınabileceği pre-ödipal evre öncesine regrese olmuştur. Jung, diğer bir taraftan psikotiğin kendiliğinin hiç bir zaman ödipal düzeye ulaşmadığını, gelişimin kendiliğin asıl kaygısının anne ile kendi kimliğinden meydana gelme girişiminde bulunduğu pre-ödipal evrede tıkandığını hissetmiştir. O zamanlar, Jung büyük olasılıkla gerçeğe Freud’dan daha çok yakındı.

Jung kişinin birliğe, bütünlüğe ve en üst insani emellere olan gereksinimini ifade eden kendiliği ilksel imge veya arketip olarak vurgulamıştı. Bütünlüğe olan bu odak, psikoanalitik felsefenin holistik (bütüncül) okulunun ne halini alacağını tanımlamıştır ve Jungcular için intrapsişik esastan, ego, id ve süperegonun ve onların çatışık rollerinin öneminden başka bir yöne doğru değişimi başlatmıştır. “Bütün insan” genel kanısının eşiğinde olunduğu zamanlarda, bütün kendilik kavramı erken dönem gelişimin bilinçdışının içeriğine katkısını küçümsemiştir. Bu, bireysel insanın özgün intrapsişik yapısından bir şekilde bağımsız olarak çalışan kolektif bilinçdışını birincil öneme yerleştirerek, bilinçdışını kişisel ve kolektif bilinçdışı olarak ayırmıştır. Böyle yaparak Jungcular, tüm insanların ortaklaşa paylaştığı bilinçdışı yapılarına karşı bireysel bilinçdışının derinliğini önemsiz göstermişlerdir.

Diğer taraftan Freudcular, zihnin bir temsilcisi olan ego olarak ich üzerine konsantre olmuşlardır. Onların kendilik kavramı, soyut bir teşekkül ya da neredeyse kişinin bireyselliğinden kopmuş bir dizi mekanik prensiplerle çalışan bir temsilci gibi olmaya eğilim göstermiştir2.

Yakın zamanlarda Hartmann ve Jacobson gibi Freudcu ego psikologları arasındaki bir akım, bu can alıcı kanıyı yeniden canlandırarak ve id, ego ve süperegonun klasik teorisi bağlamı içine yerleştirerek, kendilik fikrini Freudyen kurama tanıtmıştır. Bununla birlikte, vurguları hala kendiliğin daha özel, yaratıcı yönleri üzerine odaklanmış değildir.3

Gerekli olan, Freudyen okulun vurgusunu erken dönem gelişimin intrapsişik yapılar (ego, id, süperego) üzerindeki karmaşık etkilerini, kişisel sübjektifliğin ve daha holistik (bütüncül) teorilerin yaratıcılığının tanınmasıyla birleştiren bir yaklaşımdır. Daha bütün bir kendilik -benim adlandırmamla gerçek kendilik- kuramı, Freudyenlerin azımsadığı (başarılı terapinin esasının bir parçası olarak değil ikinci derecede olan getirileri olarak değerlendirdiği) bireyin yaratıcılık ve öznel deneyim yönleri kadar Jungcuların gözden kaçırdıkları intrapsişik derinliği de hesaba katmak zorundadır. Bütün insanı vurgulamak için ne egonun öneminden çekinmemizin, ne de yaratıcılığın serbest bırakılışınının terapinin başlıca bir sonucu olabileceğini tanımak için intrapsişik yapıları ve aralarındaki çatışmaları azımsamamızın gerekliliğine inanmıyorum. Yaratıcılık terapinin bir yan ürünü olmaktan ötedir; o doğrudan bir sonuç olabilir. İntrapsişik vurgu kendiliğin tecrübeye dayanan özgün gelişimleri içinde bir yer tutmaya devam ederken bilinçdışının derinliklerine inebilir. Gerçek kendilik kavramı bütün insanın intrapsişik ve özgün bireysel yönlerinin her ikisini de içerir.

Nesne ilişkileri teorisi perspektifinden gerçek kendilik, kendiliğin ve önemli başkalarının intrapisişik imgelerinin toplamının yanısıra, o imgeler tarafından rehberlik edilen ortam içindeki eylem kapasitelerinin beraberinde o imgelerle ilintili duygulardan oluşmuştur. Gerçek kendiliğin imgeleri genellikle gerçeklikten ve daha küçük bir ölçüde fantezilerden –kişinin ne olduğunun yanısıra ne olmak istediğinden- türemiş ve güdüleri psişik dengeyi sağlamanın bir yolu olarak gerçeklik görevlerinin hakimiyetine doğru yöneltilmiştir. Diğer yandan, sahte kendilik genellikle çocuğa özgü fantezilerden türemiştir ve güdüleri gerçeklik görevleriyle başa çıkmak için değil, savunmacı fantezileri yerine getirmek içindir: Örneğin, kendilik aktivasyonunun, sonrasında “iyi hissetme”nin bir yolu haline gelen gözetiliyor olma fantezisini geliştirmesini önleme. Sahte kendiliğin amacı uyumla değil, savunmayla ilgilidir; acı dolu duygulara karşı korur. Başka bir deyişle, sahte kendilik gerçekliğe hakim olmak için değil, acı dolu duygulardan kaçınmak için hareket eder, bu gerçekliğin hakimiyeti pahasına ulaştığı bir hedeftir.

Gerçek kendilik genellikle, bireyin ve dünyanın imgelerini ve temsillerini yaratan, çeşitli imgelerin sürekliliğini ve ilintililiğini sağlamanın yanısıra, eşşiz bireysel isteklerimizi belirleyen ve onları gerçekliğin içinde ifade eden bilinç olarak görülebilir. Gerçek kendilik tüm kendilik imgelerimizden ve ayrıca onları birbirleriyle bağlantılandırma ve özgün bir birey oluşturken onları tanıma becerisinden meydana gelir. Bu kendilik imgeleri kendimizle ilgili sahip olduğumuz özel zaman ve belirli durumlara ait imgelerdir. Bunlar, ister bilinçli veya bilinçsiz, ister gerçekçi veya çarpıtılmış olsunlar vücut imgelerimizi de içerirler. Gerçek kendilik, kişinin kendi içindeki, mekan ve zaman aracılığıyla sürüp giden, türlü parçalarının nasıl değiştiği ve dönüştüğüne bakmaksızın eşsiz bir varlık olarak devam eden o özel “birisi”ni fark etmesine izin verir.

Gerçek kendilik ve ego kavramlarını tamamen ve açık bir biçimde ayırmayı denemek karmaşıklığa yol açabilir. Sadece Freud’un kendisi bu ayrımı yapmamış değil, tanımlar da teorik perspektife göre değişiklik gösterirler. Ego psikolojisi perspektifinden, gerçek kendilik ve fonksiyonları “ego” terimi içine alınmıştır. Nesne ilişkileri perspektifinden gerçek kendilik, egoyu değil, egonun geri kalan kısmı ego psikologları tarafından tanımlanmış olan geleneksel fonksiyonlarını yerine getirirken, bazı ego fonksiyonlarından onun görevini yerine getirmek için faydalanarak paralel partneri olarak fonksiyonları kapsar.

Ego savunma mekanizmaları aracılığıyla, id, süperego ve gerçeklik arasındaki içsel etkileşimi düzenleyerek intrapsişik denge sağlar. Buna ek olarak, gerçek kendiliğe görevleri konusunda da yardımcı olur. Örneğin, gerçeklik alıgısı bir gerçeklik görevini devam ettirmek için gereklidir. Kendilik, ego fonksiyonlarının temsili yönlerine sahip olmanın yanısıra, kişinin özgün arzularını tanımlayan ve ifade eden kendine ait gündeme sahip olduğu için, egonun temsili partneri olmaktan daha fazlası olmakla beraber, egonun temsili partneri olarak düşünülebilir. Ego, ayrıca id ego ve süperego arasındaki dengeyi sağlaması yüzünden, kendiliğin idari kolu olmaktan daha fazlası olmakla beraber, kendiliğin idari kolu olarak düşünülebilir.

Erik Erikson’un kalp ve akciğer anolojisi, egonun otomatik düzenleyici rolü olan bilinçdışını anlamada yardımcı olmuştur. Kalp ve akciğerlerimizin fiziksel dengemizi sağlamak için biz farkında olmadan otomatik olarak çalışması gibi, ego savunma mekanizmaları da bizim onları bilinçli olarak aktive etmemize gerek bırakmadan psişik dengemizi sağlar. Her gün her dakika, her eylem ve duyguyu düşünüp taşınmaktan kurtaran, nihai olarak bizim gerçek dünyada anlamlı işlev görme becerimizin önünü kesecek olan, depolanmış intrapsişik anıların ve alışkanlıklar haznesine güvenebiliriz. Erikson her kişisel kimliğin, kendi deyimiyle ego yönü ve kendilik yönü olduğunu ayrıca izah eder. Kendilik yönü (veya kendilik kimliği), ego yönü (veya ego kimliği) bireyin psikososyal deneyimlerinde oluşan çeşitli kendilik imgelerini başarılı bir biçimde bütünleştirdiğinde ve sentezlediğinde ortaya çıkar4; daha basit terimlerle, bir ilişki veya bir görevi kendinize ait özgün stilinizi kullanarak başardığınızda, deneyim kendi kendilik imgenizi sağlamlaştırmak için bütünleştirilir.

Gerçek kendilik, kendilik imgelerinin ve davranışların kendimize ait olduklarını ve kendimizin dürüst ifadeleri olarak tanıyabilelim diye, onların nasıl bağlantılı olduğunu görmemize izin vererek çeşitli alt imgelerin birbirine bağlı olmasını sağlar. Kimliğimizin sürekliliğini ve özgünlüğünü ifade etmeye devam edebilmemiz ve “gerçek” hissedebilmemiz için gerçek kendilik, temel, ayrı, özgün kimliğimizin farkında olmamızın devamlılığını sağlar ve durumların değişmesine yaratıcı bir şekilde uyum sağlamamıza izin verir.

Bizler daha çok, biçim, motif ve komposizyonlar oluşturan ve geliştiren renkli cam parçaları gibi, parçalar aynı kaldığı halde her daim değişen, kendilik imgelerimizin bir kaleydeskopu gibiyizdir. Her ne kadar değişirsek değişelim, içimizdeki temel birşey var olan durumunu koruduğunu öne sürerek, yer değiştiren motifler her zaman birbirlerine benzerler ve birbirlerinin çeşitlemeleri gibidirler. Hayatımızın kaleydeskopundan görebileceğimiz kendilik imgelerine ek olarak başka bir kendilik daha vardır: Parçaların düşmesine ve yeniden bir araya gelmesine ve yeni motifler oluşturmasına izin vererek, boruyu ısığa doğru tutan ve akıbeti değiştiren bir kendilik. Bu, gerçek kendiliğin yaşamımızın motiflerini dışa vuran, düzenleyen ve gözlemleyen işlevsel yönüdür.

Malcolm Cowley anılarını 85 yaşında yazdığında, “Ben kimim?” sorusuyla değil, “Ben kim idim?” sorusuyla ilgilenmiştir. Keşfettikleri her zaman umdukları değildi, ama kendi hayatını ve anılarını kağıda dökme işleminin ona, “muhtemelen gerçek ben olan kişiyi”5 göstereceğini umdu. Bir otobiyografi veya anı yazarak ya da yaşantımıza ciddi biçimde her dönüp baktığımızda, kendimizin bir çok rolden, olaydan, insandan, davranışlardan, fikirlerden, umutlardan, hayal kırıklıklarından ve başarılardan oluşan tek bir hayatın kaleydeskopik bir görüntüsüyle karşılaşırız. Gerçek kendiliğin hakiki yansımaları olarak, her biri aynı mıydı? Hangi yönlerde “aynı” veya değil di? Ve bugün olduğumuz özgün bireye katkıda bulunan, süregiden uslüpta hala gerçekler mi?

Kendi hayatınıza geriye dönüp bakarak veya durup o anda nerede olduğunuzu ve nereden geldiğinizi düşünerek, intrapsişik gerçek kendiliğinizi yansıtan çeşitli ayrı kendilik imgelerinin farkına varabilirsiniz. Bunların çoğu ilişkilere dayalıdır: Erkek evlat, kız evlat, erkek kardeş, kız kardeş, koca, karı, ebeveyn, arkadaş, komşu, düşman. Birçok kendilik imgesi işimiz ve hobilerimizden türer: Doktor, sekreter, avukat, öğretmen, satış elemanı, poker oyuncusu, koşucu, şair, sanatçı, yüzücü. Ayrıca, şimdi ya da önceden üyesi olduğumuz kulüpler, organizasyonlar ve enstitüler de gerçek kendiliğimizi tamamlar: Cumhuriyetçi, Demokrat, Katolik, Musevi, Elk Gençler Ligi Üyesi, İzci. Her birimiz bir çok şapka takarız, birçok rol oynarız, birçok köprüyü yeniden ve yeniden geçeriz. Kişisel ve mesleki kendilik imgelerimiz vardır, bazıları sadece bizim ve en yakınımızdakiler tarafından bilinir, diğerleri açıkça herkesin görebileceği biçimde sergilenir.

Gerçek kendiliğin rehberliğinde yıllar içinde değişen bireysel isteklerimizi tanımlayabilir ve hayatlarımızda onlara ulaşmak için gerçekçi yollar keşfedebiliriz. Gerçek kendilik, uygun iş, yaşam biçimi veya eşi bularak, gerçek dünyadaki bireysel yerimizi oluşturmak için atılacak adımları atmaya izin verir. Hayatlarımız o zaman intrapsişik gerçek kendilik ile dış çevre arasındaki uyumlu bir etkileşimle –ilintili bir etki olarak özsaygımızın devamlılığını sağlayarak- karakterize olur.

Gerçek kendilik çeşitli, hatta çelişkili olan kendilik imgelerini kabul edebilir ve ayarlayabilir ve herhangi göze çarpan, geçici karışıklığı çözebilir. Hayatlarımızın türlü yönlerini bir bütün oluşturmak için kaynaştırabilir. Davranışımızın birçoğunu güdüleyen yolgösterici sistemi haline gelir ve o davranışı uygun bir rotada tutar. Gerçek kendilik, anılarını yazan kişi olduğu kadar, geçmişteki olmuş olduğu çeşitli kişilerdir de. Gerçek kendilik hepsini bütün bir yaşam, bütün bir kendilik oluşturmak için nasıl ilişkilendireceğini bilir. Gerçek kendilik bugünkü bizim, yıllar içinde bize uygun hale getirilmiş birçok kendilik imgelerini düzenlemiş olan, durmadan değişen rollerin, davranışların ve koşulların bir ürünü olduğumuzu anlar. O zaman bize uygunlardı ve gerçek kendiliğin bilgeliğinden bakıldığında, bugün de uygunlar.

Yaklaşık 25 yıl öncesine kadar, psikolojik gelişim hakkındaki bildikleriminiz birçoğu, terapide çocukluk deneyimlerini hatırlayan ve aktaran hastalardan derleniyordu ve konu olan anılardaki kaçınılmaz boşluk ve çarpıtmaların sıkıntısını çekiyordu. Margaret Mahler’in belirttiği gibi, normal gelişimle ilgili bilgimiz genelde hastaların yanlış gidenlerle ilgili anlattıklarından çekip alınmış olanlardı. Daha da iyisi, Mahler’in normal küçük çocuklar ve anneleriyle birfiil yüz yüze çalışmaları sayesinde öğrenirken, “doğru gidenin ne olduğu”nun bir resminin parçalarını birleştirmemizdi.

1950ler’in sonunda Mahler ve diğerleriyle başlayan, normal sağlıklı 2 ve 3 yaşındaki çocukların anneleriyle gerçek hayat olayları içinde gözlem çalışmaları, çocuğun anneden fiziksel ve psikolojik olarak ayrışma ve ayrı, özerk bir gerçek kendilik geliştirmede başarılı girişimleriyle ilgili olan süreçleri anlamamıza çok büyük katkı sağlamıştır. Çocuklar ve anneleri üzerine uzun yıllara yayılan gözlemlere dayanarak, psikoanalistler ve psikologlar gelişimin, bir çocuğun hayat boyu kendiyle kalacak başa çıkma örüntülerinin birçoğunu oluşturarak gerçek bir kendilik geliştirdiği ve onu kendi özgün kişiliği aracılığıyla ifade etmeyi öğrendiği çeşitli evrelerini tanımlamışlardır.

Gerçek kendiliğin yapı taşlarının, biyolojik yapıdan (bugüne kadar araştırmalar, bu yapı taşlarının tam olarak neden meydana geldiğini veya hangi dereceye kadar kendiliğin gelişimini etkilediğini ortaya çıkaramamış olmasına rağmen), çocuğun kendi vücudundan propriyoseptif ve duyusal duyuların deneyimlerinden, çevreyle baş etme ustalığını artırmaktan aldığı hazdan meydana geldiğini öğrendik. İlk yıllarda gelişim, anne veya asıl bakıcıyla etkileşimler aracılığıyla meydana gelir. Mahler’in açıklayış biçimiyle, “Buraya kadar bebeğin benlik algısının gelişimi anneye bağımlılık bağlamında meydana geldiğinden, sonucu olan benlik algısı annenin bakımının damgasını taşıyacaktır.”6

Yeni doğmuş bir bebeğin başlıca bir tek hedefi vardır: Rahatlık, yani, haz arayışı ve acıdan kaçınma. Her insan organizması gibi bebek de, açlık ve iç rahatsızlık olarak dolu idrar kesesi veya dış hoşnutsuzluk olarak havasız, fazla sıcak çocuk odası gibi, içeten ve dıştan kaynaklanan çeşitli tiplerde rahatsızlıklar deneyimler. Çocuk dolu idrar kesesinin çaresine bakabilir ve bakar da; fazla ısıtılmış oda onun araçlarının ötesindedir. Hassas bir anne veya baba, elbette odanın sıcaklığını düşürecek veya pencereyi açacaktır.

Uzun yıllar boyunca, ilk üç ay boyunca bebeğin ebeveynlere göre davranan pasif bir boş sayfa olduğu düşünüldü.7 Son yıllarda ikinci bir bebek gözlem araştırmacı dalgası, yeni araştırma teknikleriyle araştırmalarını bu üç ay üzerine odakladılar ve bulguları boş sayfa teorisini şiddetli bir biçimde değiştirdi. Bebeğin algısal kapasitelerinin çok erken ortaya çıktığını tespit ettiler: Dört haftalıkken bebek anne ve babası için özel bir tepki geliştirdiğini ve yedinci haftadan itibaren bebeğin görsel gözlemleri düzenleyebildiğini. Böylelikle, bebek gelişiminin en başlarında bakıcılarıyla aktif bir diyalog aracılığıyla çok daha aktif bir partner haline gelir. Bir çok çağdaş insanın bir önceki kuşaklardaki taydaşlarına oranla ebeveynlikle çok daha fazla ilgilenmesi ve yer alması gerçeğine rağmen, bir çok ailede anne özellikle bebeğin hayatının ilk aylarında hala esas bakıcıdır. Belirli deneyim ve duygular arasındaki nitelendirme sebebiyle bebek iki ebeveyni de bağlıyordur. Öyleyse bu diyalog kendiliğin ortaya çıkışında hayati önem taşır hale gelir.

Hayatın bu noktasında, bebek anneye hala “kaynaşık” hisseder. Henüz ‘’ben’’ ve “ben olmayan” algısı yoktur. Doğum işlemi bebeği anneden fiziksel olarak ayırmıştır, fakat bebek kendini ve annesini intrapsişik olarak algılıyor olduğundan henüz bir ayrılık gerçekleşmemiştir. Bebeğin bakış açısından, o ve anne hala tektir ve çevredeki herşey onun ve annenin bir parçasıdır.

Bununla beraber, iki veya üç ay sonra bebek kendi tenini fark etmeye ve yavaşça kendi sınırları olduğunu öğrenmeye başladıkça işler değişmeye başlar. “İç” ve “dış” kavramları henüz bulanık olmasına rağmen, annesi de dahil olmak üzere bazı şeylerin kendi dışında olduğunun farkındalığını geliştirmeye başlar. Bu algı geliştikçe, çok ilkel bir düzeyde bazı ihtiyaçların sadece anne tarafından karşılandığını, hoş duyguları getirenin ve hoş olmayanları rahatlatanın bebek değil anne olduğu fark eder. Bütün bunlara rağmen, anne onun yörüngesinde gidip geldiği için, aslında artık bedensel bir parça olmasa bile henüz kendinin bir parçası olarak algılanır.

O bebeğin gizemli bir parçası, kendisinden farklı olan diğer yarısı, mutlak güce sahip bir partneri veya işleri düzenleyen ve kendi ihtiyaçlarını ister süt, ister bezinin değiştirilmesi veya ister rahatlatan bir kucaklama olsun karşılayan kendi varlığının bir kutbudur. Bebek giderek kendi esenlik duygusu için annenin vazgeçilmez olduğunun farkına varır. Bebeğin anne ve annenin eylemleriyle kendini özdeşleştirir hale ulaşması için anne her algının, eylemin, kavrayışın ve her bilgi parçasının aracılığını yaparak onun hayatının ana düzenleyicisidir; ve çocuk kendi iç düzenleyicisini geliştirene kadar çocuk için düzenlemeye devam edecektir.

Bu ikinci ve üçüncü ay süresince bebek annesinin yüzüne daha anlaşılır şekilde bakacaktır ve annenin gözlerine daha yakından odaklanacaktır. Sonunda dördüncü ve beşinci ayda, sadece anne için yüzünde beliren belirli gülümsemeyle onunla olan özel bağı ifade eder. Bu dönemden önce, bebek belirli olmayan, hemşirelerden büyükanne ve büyükbabalara kadar herkesi cezbeden sosyal bir gülümseme kullanır, ancak kabul etmekten nefret etsek de, bebek bununla kişiye özel birşey anlatmak istemez. Anne için olan özel gülümseme, bununla birlikte farklıdır. Birşey anlatır. Anne odaya veya görüntüye girdiğinde, bebek anneyi bu özel sevinç gülümsemesiyle onurlandırır ve böyle yaparak, onunla ve sadece onunla olduğunu anlamaya başladığı eşsiz ilişkiyi onurlandırır.

Gelişimin bu evresinde bebek uyanıkken daha çok tetiktedir. Dikkat daha net bir biçimde dışarıya doğru çevreye doğultulmuş ve daha sabit, daha süreklidir. Bebek tetikte oluşun bir içine bir dışına birkaç hafta önceki kadar çekilmez. Kendisiyle daha az meşgul görünür. Etrafındaki dünyaya daha çabuk ve daha tahmin edilir cevaplar verir. Altıncı ayda bebek annesinin ağzına yiyecek koymaya çalışarak, onun saçlarını, burnunu, gözlüklerini, kolyesini çekiyordur. Artık anne bazen bebeği kucakladığında, bebeğin annenin daha iyi bir görüntüsünü elde edebilmek için vücudunu katılaştırıp uzağa itmeye çabalayacağını fark ederiz. Yeni doğduğunda bebeğin sembiyotik olarak anneyle kaynaşmış hissettiğini gösteren metaforik bir duruşla bebeğin vücudu annenin vücut ve kollarının şeklini kolayca ve rahatca alıyordu.

Artık o birşey(ler) daha ister. Annenin yüzünü ve vücudunu, hatta ikisinin etrafındaki çevreyi annesinin kollarında güvenilir ve emniyetli stratejik noktasından tarayarak anneyi dikkatle izler. Çok geçmeden körpe insanın ‘’ben‘’ algısı ‘’anne’’ ve ‘’dünya’’dan farklıdır. Doyrulmanın, ağlamanın, kucaklanmanın ve üstüne titrenmenin bu gün ve gecelerinde, çocuğun kendilik algısı etrafındaki dünyadan ayrılacak ve hayatı boyunca devam edecek bir kendilik ortaya çıkmaya başlar.

Bebek öncelikle bu yeni kimliği, kendini hissederek, kendinin orada olduğundan emin olarak kendi parmaklarına, ellirine, kollarına ve ayak parmaklarına daha çok dikkatini vererek fiziksel bir yolla bulur. Hareketlerini bir aynada izler. 12–18 ay itibariyle bebek aynadaki imgenin kendisi olduğunu tanır. Onu gösterir ve kendi adını söyler veya kişisel bir zamir kullanır ya da henüz konuşmuyorsa, aynayı ve sonra gururla kendisini gösterir.

Onyedinci veya onsekizinci aylardan çocuk yaklaşık bir buçuk yaşına gelene kadar olan evrede, gerçek kendilik dünyanın harikalarını keşfetmenin sonsuz deneysel girişimleri tarafından aktive edilir; ve gerçektende, dünyadaki herşey aslında harikadır. Çocuk dik oturmayı, kaçmayı, emeklemeyi ve yürümeyi öğrendikçe, çocuğun ‘’hayatla aşk ilişkisi” olur. Oyuncaklarla oynar, dokunur ve ağzına götürebileceği her şeyi tadar. Kendi kendine dik oturdukça, bir sandalyeye veya bir mobilyanın bir bölümüne tutunarak ayakta durdukça ve yürümeyi öğrendikçe, dünyanın yeni bir görsel perspektifini elde eder.

Bu ortaya çıkan kendiliğin keşiflerinde annenin ilgi ve coşkusuyla yakıtlanarak, çocuk eşzamanlı olarak, daha sonra gerçek kendiliğin kapasiteleri -kendilik aktivasyonu, kendilik ifadesi ve yaratıcılık- halini alacak olan psikolojik becerilerin olduğu kadar, o keşifleri yapmak için gerekli olan motor becerilerinin alıştırmasını yapar. Bu evrede, anneliğin niteliği çok önemlidir. Annenin, çocuğun ortaya çıkan kendiliğinden gelen ipuçları ve sinyalleri algılama yeteneği, kendilik ifadesinde ve yaratıcılıktaki serbestliği, hayal gücü –bütün bunlar- çocuğun gerçek kendiliğinin büyüdüğü ve geliştiği bereketli toprağı oluşturur.

Çok geçmeden çocuk kendi başına ilk adımını atar. Gerçekten kendi başına yürüdüğünde, kendi ve annesi arasına daha çok fiziksel mesafe koydukça dünya daha büyük bir arena halini alır. Narsisizm doruktadır. Çocuk oyuncakları arayabilecek, eşyaları kendi başına kaldırabilecek, onları hissedebilecek, tadabilecek ve büyüklere götürebilecektir. Omnipotent, neredeyse güçle sarhoş, kendi sınırlamalarından habersiz, keşifleriyle ve annenin sınırlayıcı dünyasından kurtuluşuyla meşgul ve kıvançlıdır. Düşmeler ve çarpmalar veya diğer hüsranlar bile onu durduramıyordur.

Ve henüz küçük kâşif görünebileceği kadar korkusuz değildir. Dünya istiridyesi olabilir, ancak anne hala üssüdür. Çocuk anın heyecanında kaybolarak kaçar, ancak sıksık anneye geri döner. Çocuk basit bir şekilde onun bacaklarına kısaca dokunmak veya eteğini kavramak için geri gelebilir. Muhtemelen topu veya legoyu veya çıngırağı kucağına atmak istiyordur. Tekrar tekrar duygusal yakıtlanma, annenin hala orada olduğu güvencesi için geri döner.

Çok eski bir oyun olan cee eğlenceden fazlasıdır. Oyun, gerçek kendilik ikileminin mini–draması haline gelir. Aslında anneyle gerçekten kaynaşık olmamasına sevinerek çocuk oyunda bir şeyin arkasına saklanır ve geçici olarak annenin imgesini kaybeder; ve henüz çok fazla ayrılığa henüz tahammül edemiyormuşcasına, çarçabuk annesinin yüzünün yeniden belirmesini sağlar. Çocuk hayatın geri kalanı için önemli olacak can alıcı görevlerin alıştırmasını yapıyordur: Ayrı olup yine de diğerlerinden yakınlığı ve uzaklığı aşmak, uzaklaşma ve geri gelme, yalıtıma tahammül etme (hatta zorlama) ve eş bulma, yalnız ama sosyal olma, kendi ve başkaları için olma becerisi.

Sadece fazla uzağa kaçmadan annenin onu kollarına alması için annenin kendi peşini bırakmamasını sağlamak amacıyla, nereye gittiğine aldırmadan anneden uzağa kaçmanın basit numarasını örnek olarak alalım. Neredeyse numara üzerinde karşılıklı anlaşmaya varılmış gibi, çocuğun tümüyle kaçmaya niyeti yoktur. Annenin onu kurtarmak ve henüz farkında olmadığı gerçek çevresel tehlikelerden olduğu kadar çocuğun kendinden korumak için orada olacağını öğreniyordur: Bahçenin sonundaki işlek caddeden, bodrumun en üst basamağından, kırılabilir nesnelerle dolu alçak sehpadan.

Cee gibi bu, kaybetme ve bulma oyunudur, kaybetmek ve anneyi ve özgürlüğü tekrar kazanmak. Bir anlamda, bir oyundur; ama diğer bir anlamda, bireyin başkalarına bağımlı olma ihtiyacını özgürlük ve bağımsızlık isteğiyle dengelemek zorunda olduğu hayatın bir çok durumuna ciddi alıştırma yapmaktır. Bu ayrıca ayrılık endişesiyle başa çıkma kapasitesini geliştirecek bir araçtır.

Çocuk kendiliğin ortaya çıkması için duygusal “kaynaklara” ihtiyaç duyar ve annenin çocuğun merak ve oyun aracılığıyla gösterdiği kendilik ifadesi ve başarıların özgün gösterilerini onayı ve desteği şeklinde bunları almak için anneye sürekli olarak dönecektir. Ama hayatının ikinci yılının sonuna yaklaşınca annenin nerede olduğuyla ilgili artan, ancak odaya dalarak ve sevinçle geri kaçarak anneyi bırakmayı ve ona dönmeyi alıştırma yaptığı zamanki daha önceki aylardaki kadar yoğun ve dikkat çekici olmayan bir endişe geliştirir. Gerçekte, yeni endişe hiç de alıştırma gibi gözükmez. Ciddi bir iştir. Bunu çocuğun yüzünde görebiliriz -kaygılı, incinmiş, huysuz, hatta bazen paniğe kapılmış görünür.

Hatta yürüme yeteneği ve dünyaya hükmetmesi arttıkça, çocuğun tamamen kendi başına olmadığının güvencesine ihtiyacı da artar. Çocuk büyüyen bağımsızlığını, annenin onun hayatını paylaştığı ve anneden ayrı olarak kendi çabası sonucunda ayrı, özerk bir birey olarak gelişmek için mücadele eden gayretlerini desteklediği güvencesiyle dengelemek zorundadır. Çocuk hem annenin yüreklendirici varlığına, hem de ondan uzakta alana ihtiyaç duyar. Dünyayı kendi başına keşfetme isteği anneyle tekrar birleşme arzusu tarafından kuvvetlendirilir ve hatta bu arzu bile anne tarafından yutulma korkusu tarafından kuvvetlendirilir. Hayat artık, anneyi görsel olarak ”gölgeleme”, anneyi görüntüde tutma ve ondan uzağa savrulma arasında gidip gelen bir çeşit dans halini alır. Hatta başka bir odada yalnız veya bir oyun arkadaşıyla oynuyorken bile, çocuk annenin nerede olduğunu bilmeye ihtiyaç duyar ve aslında anneden yeniden yakıtlanmak, üsse dokunmak için geri koşuşturabilir. Bu ilerleme ve geri çekilme etkileşimi aracılığıyla, çocuğun tarafında sembiyotik olarak anneyle kaynaşık olmanın orijinal fantezisi kaybolur.

Güvenceye olan artan ihtiyaç, çocuğun gerçekten anneden ayrı olduğu kavrayışına paralel olur ve kavrayışı güçlendirir. Fiziksel anlamda, kendisi ve annesi arasına artan miktarlada mesafe koymayı öğrenir; ve intrapisişik düzeyde, kendisini, annesi olarak görmeyi öğreniyor olduğu nesneden ayrı bir nesne olarak deneyimler. İntrapsişik ayrılma meydana geldikçe ve gerçek kendilik ortaya çıktıkça, çocuk kendinin, kendi anne imgesinden tamamen ayrı bir imgesini geliştirir.

Çocuk artık kendi gerçek kendiliğini geliştirmenin önemli bir yol ayrımında duruyordur. Çocuk, kendi yeni embriyonik kendiliğinin ‘’yutulacağı” -anne tarafından egemen olunacağı- ve yokolacağından korkarak anneye olan ihtiyacıyla ilgili ambivalanttır. Tomurcuklanan kişiliği artık, diğer çocuklarla alışveriş içindeyken, oyuncaklarını bulurken, yetişkinler ve yabancılarla ilişki kurarken, ihtiyaçlarını giderebilecek olanlara bildirirken kendine özgü biçimlerle kendini ortaya koymayı öğrendikçe ortaya çıkıyordur. Cee’nin aksine, kaybetme ve bulma çabuk ve ani değildir. Engellenmiş durumdadır ve bir zamanlar yüksek ve şüphe edilemez olan engellenme toleransı artık daha düşüktür. Olaylar onu rahatsız eder, her zaman kendi yolunu bulamaz, yere düşer ve canı acır. Ve gerçekle bu yeni karşılaşmalarda “korkunç iki yaş (sendromu)”ı niteleyecek olan öfke nöbetlerinin kökenleri yatar.

Bu evre süresince bir çocukla yaşamak çok kolay değildir. En canayakın ve anlayışlı ebeveynlerin sinirlerini zorlayabilir. Böyle olduğu halde, bu ambivalant ve ikircikli davranışı kabul edebilen ve çocuğun ortaya çıkan gerçek kendiliğini destekleyebilen ebeveynlerin koruyucu itinası altında çocuğun gerçek kendiliğinin ortaya çıkacağı aylar bu aylardır. Kişilik gelişiminin önemli bir eşiğinde bocalar, çelişen ihtiyaçlar ve istekler tarafından hırpalanır. Yeni yürümeye başlayan çocuk annesinin yokluğunda dünyayla başa çıkmayı, ayrı olmak öğrenmek zorundadır ve bunu yapmayı öğrenme temkinlice dışarıya çıkmayı ve ayrı olmayı gerektirmektedir.

Bu ilk yıllar boyunca, çocuğun gerçek kendiliğinin gelişiminde baba önemli bir rol oynar. Çocuk başlangıçta annesiyle paylamış olduğu kaynaşmış sembiyotik birlikten annenin imgesini ayırmak zorundayken, babayla böyle bir iş gerekli değildir. Tersine baba imgesi her zaman ayrı ve uzak olmuştur, Mahler’in dediği gibi, adeta uzaydan gelerek; baba, çocuk kendisi dünyayı görmek için ilk önemli arayışına giriştiği zaman çocuğun farkına vardığı parlak zırh içinde bir çeşit şövalyedir. Tam da çocuk ona ihtiyaç duyduğunda, baba, tamamen anne-ve-çoçuk-dışı olan engin ve heyecan veren bir dünyayı temsil ederek görüntüye birden bire girer ve çıkar. Babanın belirmelerinin ve aktivitelerinin birçoğu anneninkilerle aynı olabildiği halde, çocuğu anne imgesine biricik bağımlılığından “kurtarır”. Oyuncaklar dünyası ve evin diğer büyülü odaları gibi, baba da üzerinde alıştırma yapılması gereken biridir. O farklıdır ve anne-dışı deneyim yerine geçer. Gerçekliği onun aracılığıyla keşfetmenin özel nitelikli bir çoşkunluğu vardır.

İntrapsişik düzeyde, çocuk anneninkinden uzak ve ayrı olarak, babayı ortaya çıkan kendilik imgesini sınamak için kullanabilir. Anneyle, çocuk sık sık korkutucu ve yutan bir biçimle annenin yörüngesinin içine geri emiliyor hissedebilir. Bununla birlikte, çocuk yutulma korkusu olmadan babayla kendi ötekiliği ve bireyselliğini deneyimleyebilir. Baba, kaynaşık sembiyotik bölge yerine gerçekliğin dış dünyasından gelerek sembiyotik korkuları tetiklemez. Baba, hem dünyevi gerçekliğe neşelendirici bir serüven ve çocuğun o gerçeklikle ilgili kendi intrapisişik algılarını sınayabileceği güvenli bir cennet olarak sımsıkı yerleştiğinde, çocuğun kendi bireyselliğini ve anneden önemli psikolojik ayrılmayı başarmaya devam edebileceğine ve gerçek kendiliğin güvenle ortaya çıkacağına oldukça emin olabiliriz.

Anneden psikolojik olarak ayrılmanın çapraşık sürecinde, çocuk kendi imgesini anneninkinden ayırırken, “iyi” imgeleri de “kötü” imgelerden ayırır. Süreçte, kendi “kötü” kendilik imgesini kendi “iyi” kendilik imgesinden ve taşıdığı “kötü” anne imgesini “iyi” anne imgesinden ayırarak sonlandırır.8 Çocuk iyi hissetiği –sıcak, karnı doymuş, rahat, güvenli- zamanlar süresince “iyi” bir kendilik imgesi çıkar. Kötü hissettiği -aç, yorgun, rahatsız, korkmuş- zamanlar, “kötü” bir kendilik imgesi geliştirir. Bu imgeler, iki ayrı imge olarak ayrılarak ayrı tutulur. Gerçek kendilik, daha önce işaret ettiğimiz gibi, çeşitli kendilik imgelerini bir arada tutmakta bir ustadır ve ilk görevlerinden biri, çocuk üç yaş civarındayken kendiliğin iki paralel imgesini kaynaştırmak ve bir arada tutmaktır.

Aynı çabaya, iki anne imgesi açısından da girişilmek zorundadır. Her çocuk kendinin ve annesinin iki paralel imgesini taşır: Annenin memnuniyet, rahatlık, sıcaklık, şefkat sağladığı deneyimlerden oluşan bir “iyi” anne imgesi; ve çocuğun dürtülerini engellediği, hoşnutsuzluk gösterdiği, cezalandırdığı veya aslında fiziksel olarak zarar verdiği veya çocuğa acı verdiği deneyimlerden oluşan bir “kötü” anne imgesi. Normal gelişimde gerçek kendilik bu iki anne imgesini tek olarak kaynaştırır. Zamanla çocuk hem kendi hem de annesini tam, sürekli bireyler olarak algılamayı öğrenmek zorundadır. İki kendilik, iki anne, bir iyi bir kötü yoktur. Bu fantezi çocuk kendini anneden farklılaştırdıkça ve ayırdıkça baş gösterse de, devam etmez. Ayrık nesneler tamlar olarak kaynaşırlar ve çocuk onların sürekli olduğunu öğrenir.

Tamlığın ve sürekliliğin bu kavrayışı, hayatın kendisinin muğlak, katı beyaz ve siyahtan ziyade grinin tonlarında renklenmiş olduğu kapsamlı bilginin bir parçasıdır. Küçük bir çocuk için dünya gerçekten öngörülemez ve kaleydeskopiktir; nesnelerin bir arada tuttuğu, azarlayan anneyle sarılan annenin aynı olduğu, lambayı kıran kendilikle yemeği kaşıkta dengelemeyi ve başarılı olarak ağıza götürmeyi öğrenen kendiliğin aynı olduğu gerçekçi algıyı kazanmak muazzam bir marifettir. Hayat hem ödüllendiren hem de engelleyendir. Anne de böyledir. Kendilik de.

Açıkça, çocuğun taşıdığı annenin, babanın, kendisinin ve dünyanın imgeleri genel olarak çarpıtılmış, eğilmiş ve noksan olabilir. Çocuğun fiziksel çevre algısını örnek olarak alalım. Oda, içindeki eşyalarla çok büyük görünür, yemeğin hazırlanışı gizemli ve büyülüdür, babanın sabahları gittiğinde kaybolduğu yer keşfedilmemiş bir bölgedir ve Rönesans haritalarındaki keşfedilmemiş topraklar üzerinde işaret edilmiş olduğu gibi “canavarlar burada”dır. Mesele çocuğun annenin, babanın veya dünyanın temsilinin gerçekte ne kadar doğru ve tamam olduğu değildir; her çocuğun psişik temsil grubu öznel ve noksandır. Bu dönemde önemli olan onların bütünlüğüdür. Anne ve baba imgelerimizi tamamlamak hiçbir zaman amacına ulaşmamaya mahkum hayat boyu süren bir iştir. Ancak bütünlük ayrı bir konudur. Gerçek kendiliğin hayatın bu erken yaşında nesnelerin bütün olduğunu ve hem iyi hem de kötü yönlerini bünyesinde topladığını öğrenme becerisi vardır, ancak güçlükle. Bir kendilik ve bir anne vardır.

Bölme iyileşirken aynı zamanda, çocuk, anneyle özdeşleşme aracılığıyla, fonksiyonları kendi için yerine getirecek kadar egosu gelişmeden önce annenin onun için yerine getirdiği fonksiyonları içselleştirir. Şimdi kendi ego fonksiyonları üzerinde kontrolü üstlenmeye başlar. Daha iyi gerçeklik algısı, engellenme toleransı, dürtü kontrolü ve ego sınırları geliştirir.

İmgelerin iyi ve kötü bileşenlerinde bölünmüş kalmayı sürdürmesine izin vermek yerine, çocuk negatif yönleri bilinçdışına bastırmayı öğrenir. Kişilik gelişimi bastırmaya bağlıdır, çünkü bastırılmış olan itki ve duygular bilinçdışına yüceltme için girerler. Yaratıcılığın hammaddesi, doktor, avukat, anne, baba olma isteklerimize yakıt sağlayacak enerji havuzu haline gelirler. Eğer kişi bastıramazsa, kişi yüceltemez, çünkü hayata yaratıcı ve başarılı biçimlerde karşılayacak psişik enerji yoktur.

En iyi aile durumlarında, deneme ve yanılma –çocuğun tarafında olduğu kadar ebeveynlerin tarafında da-, aşama aşama çocuğun, dünyanın ne tamamen tehdit eden ne de tamamen keyif veren bir yer olmadığı, belirsiz bir yer, zıtlıkların arenası olduğu güvenini inşa eder: Güvenlik ve tehlike, başarı ve başarısızlık, konfor ve acı, güç ve çaresizlik, arkadaşlık ve yalnızlık. Engellenme ve keder zamanları kadar, mutluluk ve sevinç anları olacaktır. Hepsinden önemlisi, çocuk annesinin de iyi ve kötü nitelikleri barındırdığını öğrenir. Bazı zamanlarda ödüllendirir ve memnun eder; diğer zamanlarda mesafeli, uzakta, cezalandırıcıdır. Ama çocuk, annesinin onu ne olursa olsun onun ortaya çıkan ve ayrışan kendiliğiyle sevdiğini ve dünyayı keşfetmesini ve gelişmesini ve kendi özgün tarzıyla büyümesini içtenlikle istediğini keşfeder. Ve böyle yaptıkça, gerçek kendilik ortaya çıkar ve hayatla başarılı bir şekilde baş edebilme kapasitelerini geliştirir.

Gerçek kendilik üç ila dört yaşları arasında intrapsişik olarak sabitleştirilir, ancak yolculuk bitmekten uzaktadır. Aslında henüz başlamıştır. İntrapsişik sistem yerini aldığı halde, çocukluk yılları bu sistemi dış ortamda işler hale getirmeyi öğrenmekle geçer -nasıl giyinileceğini, yeneceğini, diğerleriyle geçineceğini öğrenmekle; ilgi alanları ve yetenekler keşfetmek ve bunları doyurucu aktivitelere nasıl ilerleteceğini öğrenmekle.

İlkokul yılları süresince çocuklar, birçoğuyla hobi ya da eğlence olarak yoğun bir şekilde meşgul olacakları, birçoğunu başka birşeye girişmek için bırakacakları çok sayıda ilgi alanları ve aktivitelere açıktırlar. Bu aşamada hayatın olasılıkları, zor ve hızlı kararlar ve sözler vermek için fazla zengin ve çeşitlidir. Körpe çocuğa büyüdüğünde ne olmak istediği sorulduğunda, “ya kamyon şöförü ya da astrofizikçi” cevabını verebilir. Her ikisinin de aynı bireye çekici gelmesinin olasılık dışılığı, gizlilik dönemi olarak anılan yıllar boyunca çocuğun hangi aktivitelerin gerçek kendiliği güçlendirdiğini anlamak için beceri ve ilgi alanlarını sınıyor olduğunu hatırladığımızda açıklanır. Soruyu cevaplarken, körpe çocuk, hangi mevkinin onu en çok kendi gibi yapacağını ve özgün karakteristiklerini ifade etmesine izin vereceğini henüz keşfetmediğini gerçekten söylüyordur.

Ergenlikte gerçek kendilik, fırsat ve zorunlulukların büyüyen dünyasında kendini açık biçimde ifade etme yolları bularak cinsellikle başa çıkma ve ebeveynlerden özgürleşme becerisini sınar. Bu yıllar içinde gençler kendi gerçek kendilikleri hakkındaki sorulara cevap arayarak kişisel ve cinsel ilişkilerin keşfedilmemiş alanına cesaret edip girer.

Delicesine aşık olmalar, aşk maceraları, darbeler ve ‘’en iyi arkadaşlar’’, kendi kimliklerini sınamak ve anlamak için engellemeleri ve bütünleştiricileri ararlarken gelip gidebilirler. Dışarıdan, arkadaş ve tanıdıklarını onların kişilik özellikleri, değerleri, cinsel tercihleri ve uyumlulukları için denetliyor görünebilirler, ancak içeride kendileriyle ilgili daha çok şey öğrenme arayışı içindedirler.

Birçok insan için, hayatın tümü, büyüme ve gelişme, deneyimleme ve sınama, deneme yanılma yoluyla gerçek kendiliğin intrapsişik yapısının kendini fiziksel dünyada ilişkiler ve iş aracılığıyla ifade etmesine izin verecek ahenkli yollar arama sürecidir. Tüm meseleler ergenliğin sonuna kadar çözüme kavuşmuş olmazlar. Birçok insanın yirmili yaşların başında kendi gereksinim ve ilgi alanlarına ilişkili olarak bazı kesin neticelere varmış –olduğu biçimiyle çeki düzen vermiş – ve kariyer ve ilişkilerine yerleşmiş olduğu doğru olmakla birlikte, belki boşanarak ve yeniden evlenerek veya kariyerlerini değiştirerek meseleleri orta yaşta yeniden düşünmeleri ender değildir.

Çocuk ve genç yetişkinler olarak, iki ayağımızın üzerinde fiziksel ve psikolojik olarak durmayı öğreniriz ve böyle yaparak, problemler ve zor durumlarla başa çıkmakta içsel yolgösterici sistemi olarak hizmet eden duygu ve düşünce örüntülerini geliştiririz. Bu örüntüler, ilişkileri ele alış ve işte ve diğer meşgalelerde kendimizi ifade etme biçimini şekillendiriren, gerçek kendiliğin belirli güç ve kapasitelerini birleştirir. Devamını okuyun

Çekirdek Çatışmasal İlişki Teması

Lester LUBORSKY

Marna S. BARRETT

Kişilik değerlendirmesinin eski bir hedefi -merkezi ilişki kalıbı için güvenilir bir ölçme sistemi tasarlamak- 1970’lerin ortasında gelişmeye başladı.  Tedavi seanslarının detaylı incelemeleri, merkezi bir ilişki kalıbının ortaya çıktığı durumları aramak için yürütüldü.  Merkezi ilişki kalıbı fikriyle ilgili olan ilk makalelerin (Luborsky, 1976, 1977) Çekirdek Çatışmasal İlişki Teması’nın (ÇÇİT) temel unsurlarını içerdiği bulundu (Luborsky, 1998a, 1998b).

ÇÇİT değerlendirmesi ve farklı klinik popülasyonlarla olan ampirik çalışmaların her ikisindeki gelişmeler, yeni bir ÇÇİT rehberi (Luborsky & Crits-Christoph, 1990, 1998) ve onun yararlılığının güncellenmiş bir incelemesini gerektirecek kadar büyük olmuştur.  Bu bölümü bu kitap için revize ederken amacımız (1) psikoterapi seanslarında apaçık ortada olan merkezi ilişki kalıbını ölçmek için daha açık ve daha düzenli birtakım kurallar sunmak ve (2) ÇÇİT’nin, hasta-terapist değişimini detaylı bir şekilde incelemek ve anlamak için bir model olarak nasıl hizmet edebileceğini göstermektir.

KAVRAMSAL ÇATI

Psikoterapi, merkezi ilişki kalıbını incelemek için bugün sağlam bir ölçüte sahip: ÇÇİT. ÇÇİT metodu için temel prensip, ilişki anlatıları arasındaki tekrarlamaların, merkezi ilişki kalıbını değerlendirmek için iyi olduğudur. Bu, her bir kişinin, ilişki etkileşimlerinin nasıl yürütüleceği hakkındaki kısmen bilinçli ve kısmen bilinçdışı olan bilgi yapısının altında yatan bir şemayı yansıtır.

1973’ten başlayarak,  Luborsky merkezi bir ilişki kalıbı çıkarsamaya götüren kendi ipuçlarının izini sürdü: (1) hastaların ilişki örüntüsü diğerleriyle ve kendilikle olan ilişkilerdeki istekler ve tepkiler hakkındaki anlatılara odaklanmaktadır ve (2) merkezi ilişki örüntüsü en iyi şekilde, yaygın olan isteklerin, diğerlerden tepkilerin ve ilişki epizotları arasındaki kendilik tepkilerinin bir kombinasyonu olarak belirlenir. Diğer bir deyişle, ÇÇİT isteklerin ve tepkilerin, bu bileşenlerin her birinin yaygınlığıyla birlikte karmaşık bir etkileşimini temsil eder. Örneğin, 2. vakada, Bayan Roberts bir çalışma arkadaşı ile olan ve karşılıklı değişimin bildirildiği, şu iletişimini anlatır:

//Aslında bir kız bugün beni delirtti//.Ve ağlamak istedim//Ona bence kendisinin bir psikiyatriste gitmesi gerektiğini söyledim// ve bazen insanlar çılgınca davranır. Dedim ona// bundan utanmadığımı.//

Bu ilişki epizodu, istekleri (kendine güvenmek ve kabul edilmek), diğerinin tepkisini (eleştirmek) ve hastanın tepkisini (kırgın değil, kızgın olmak) içerir. Farklı insanlarla olan bu ilişki değişimlerinin birkaç tanesini inceleyerek, örüntüler ortaya çıkar, öyle ki terapist hasta için ilişki çatışmasını belirleyen merkezi temayı fark edebilir.

Üzüntüde azalma ve diğer semptomatik gelişme ölçümleri terapi için yararlı bir sonuç gösterirken, tedavi yararları aynı zamanda ÇÇİT’teki değişiklikler aracılığıyla da belirlenebilir. Örneğin, yararlar (1) ÇÇİT örüntülerindeki değişiklikler (Crits-Christoph & Luborsky, 1998a), (2) ÇÇİT bileşenlerinin yaygınlığında azalmalar (Cierpka vd., 1998), (3) yorumun doğruluğundaki artışlar (Crits-Christoph, Cooper, & Luborsky, 1998) ve (4) merkezi ilişki örüntülerinin hakimiyeti (yani, duygusal oto-kontrol ve entelektüel kendilik-anlayışı) (Grenyer & Luborsky, 1996) tarafından gösterilebilir.

Klinik vaka formülasyonlarını yönlendirmek için ÇÇİT’yi kullanırken, dört temel varsayımda bulunulur. İlki, değerlendirilecek test birimi seanslar süresince ilişki epizotları hakkında anlatılan anlatılardır. Anlatı istekleri, diğer insanlardan tepkileri ve/veya kendilik tepkilerini içerir. İkincisi, ÇÇİT belirlenen ilişki olaylarından güvenilir bir şekilde seçip çıkarılabilir.  Üçüncü bir varsayım, ÇÇİT’nin yaygınlığa -ki bu her ilişki bileşeninin sıklığının incelenen ilişki olayı sayısına bölümüdür- dayandığıdır.  Dördüncüsü, ÇÇİT çeşitli ilişki etkileşimleri arasında açıkça meydanda olan merkezi bir örüntüdür.

Kuramsal bir perspektiften, ÇÇİT metodunun her bir varsayımı kişilerarası ve kişi içi çatışmalar üzerine olan nesne ilişkileri perspektifiyle uyumludur.  Diğer bir deyişle, öteki ve kendilik ile olan çatışmalar ilk ilişki kurma örüntüleri ile tanımlanmıştır.  Dahası, ÇÇİT Freud’un (1912/1958a, 1912/1958b) “aktarım şablonu” olarak düşündüğü şey için işlevsel bir ölçüm sistemi sunar. 

DÂHİL ETME/HARİÇ TUTMA KRİTERLERİ VE GÖZ ÖNÜNE ALINMASI GEREKEN ÇOK KÜLTÜRLÜ DÜŞÜNCELER

İnsanlar ilişki vakalarını anlatırken, kendi ÇÇİT’lerinin değerlendirmeleri için materyal sunarlar. Tüm insanların, Freud’un (1912/1958) dediği gibi, “bir şablon plakası (veya bunun gibi birkaç tane)” vardır (s. 100).  ÇÇİT metodunu kullanmadaki deneyimimiz formülasyonun tüm psikiyatrik önem seviyelerini ve her insan için neredeyse eşsiz bir kalıba rağmen etnik ve kültürel gruplar arasından insanlara uygulanabildiği fikrini verir. Örneğin, her ne kadar insanların çoğunun istekleri ve tepkilerinin denk geleceği standart kategorilerimiz ve kümelerimiz olsa da,  ÇÇİT’yi geliştirirkenki ilk çalışmalar hastaların anlatıları arasında dikkate değer değişkenlikler bulmuştur. Aslında, ÇÇİT’nin ilk iki baskısı (Crits-Christoph & Demorest, 1988; Luborsky, 1986) bu değişkenliği tanımış ve bireysel hasta tepkileri için ilave “ısmarlama” (biri ya da bir şey için tam uygun olacak şekilde hazırlanmış) kategorilere izin vermiştir.

Her ne kadar birtakım çalışmalar erkekler ve kadınlarla birlikte etnik kimlik açısından değişiklik gösteren bireyleri de dahil etmiş olsa da, nispeten az sayıda çalışma doğrudan ÇÇİT kategorileri açısından bu gruplar arasındaki farklılıkları incelemiştir. Cinsiyet araştırmalarından sadece birisi (Staats, May, Herrmann, Kersting, & König, 1998) grup terapisi süresince erkekler ve kadınların ilişki örüntülerini incelemiştir.  Her ne kadar bazı cinsiyet modelleri anlatılarda kalıcı olduysa (ör., kadınlar, ilgi gösterilme ihtiyacını akla getirir bir şekilde, daha fazla olumsuz tepki bildirmişler) ve (isteklerin bloke olduğunu ve artık kontrol altında olmadığını anlayarak) erkekler tarafından verilen olumsuz tepkilerin sayısı arttıysa da, bu farklılıklar semptom değişiklikleriyle ilgili değildi. Bu bulgular, sınırlı olsa da, basmakalıp cinsiyet tepkilerinin veya artan olumsuz tepkilerin uyumsuz kişilerarası örüntüleri değil beklenen cinsiyet farklılıklarını yansıttığı fikrini akla getirir. 

ÇÇİT örüntülerindeki ırksal ve kültürel farklılıklar hakkındaki araştırma cinsiyet için olandan daha az açıktır. ÇÇİT metodu Alman, Meksikalı, İtalyan ve Latin Amerikalı popülasyonlarla olan araştırma çalışmalarında kullanıldığı halde (Albani, Blaser, Hölzer, & Pokorny, 2002; Charlin vd., 2001; Contiero vd., 2002; Hinojosa Ayala, 2005), sonuçlar klinik pratiği etkileyecek ÇÇİT anlatılarındaki olası farklılıklar hakkında bize çok az şey söylemektedir.  Örneğin, 32 Alman psikoterapi hastası kadından anlatılardaki ÇÇİT bileşenleri Amerikan popülasyonlarında bulunanlardan daha güvenilirmiş (Albani, Blaser, Körner, vd., 2002). Bu da akla isteklerin ve tepkilerin insanlar arasındaki değişmezliği fikrini getirir. Buna karşın, bir İtalyan örnekte, bilirkişiler ÇÇİT kategorilerinin değerlendirilmesinde öyle zayıf bir mutabakata vardılar ki, yazarlar ÇÇİT’yi farklı kültürel gruplarla kullanırken farklı dillerden ve farklı insanlardan gelen kelimelerin “dilsel ve kültürel anlamlarını” göz önüne almak gerektiği sonucuna vardılar (Dazzi vd., 1998).

Bu yüzden, Amerikan kültüründen başka kültürlerden olan hastalarda standart kategorileri kullanırken dikkatli olmayı teşvik ediyoruz, ancak şuna dikkat edin ki  “ısmarlama” kategoriler özellikle hastayla birlikte geliştirildiklerinde oldukça yararlı olabilir (bkz., Luborsky, 1986).  Dahası, bilgi yoksunluğuna rağmen, bir kültüre özgü olan tüm kişilerarası dinamiklerin, genel olarak, ÇÇİT formülasyonlarını etkileyeceği tahmininde bulunuyoruz.  Örneğin,  birçok Asya kültürü arasında birey ve kültürel toplum arasında güçlü bir karşılıklı bağlılık hissi ve problemleri aile dışında tartışma açısından bir ketumluk vardır.  Bu yüzden, bu gibi özelliklerin genel olarak daha az sayıda tepkilerin, istekler ve tepkilerde az sayıdaki olumsuz bileşenlerin ve bireydense kültürü daha fazla yansıtan ÇÇİT kalıplarının olduğu anlatılara yol açacağı beklenilebilir.

Muhtemel ırksal farklılıkları göstermek adına yapılan bir girişimde, beyaz ırka mensup bir kadınla ve zenci bir Amerikalı kadınla ilgili olan vaka örneklerini seçtik.  Ancak, bu kadınlar için olan ÇÇİT formülasyonlarından (Tablo 4.2 ve 4.3) da görülebileceği gibi, ırksal farklılıklar çekirdek ilişkisel temaları değiştiriyor gibi görünmedi.  Bu sonuç bir Amerikan örneklemi içinde, farklılıkların sadece bileşen (yani, belirli bir istek veya tepki) seviyesinde açık bir şekilde meydanda olduğunu akla getirmektedir. Ancak, ÇÇİT örüntülerindeki muhtemel ırk, kültür ve cinsiyet farklılıklarına tamamen değinmek için çok sayıda insanla yapılan araştırma çalışmaları gerekmektedir.Devamını okuyun

Bir Bebeğin Günlüğü

Daniel N. STERN

HİSLER DÜNYASI: JOEY ALTI HAFTALIK

Joey’nin en erken dünyasına adım atın ve gerçekten hiçbir zaman neyi unutmadığınızı hatırlayın. Gördüğünüz, dokunduğunuz, duyduğunuz hiç birşeyin bir ismi olmadığını ve çok az bir anının bunlarla ilintili olduğunu hayal edin. Joey objeleri ve olayları temel olarak bunların onda uyandırdığı hislerle ve bunların ona sunduğu eylem olanakları ile deneyimler. Onları kendi içinde obje olarak deneyimlemez. Ebeveynleri onu “canım” diye çağırdıklarında canımın bir kelime olduğunu ve ona yöneltildiğini bilmez.  Hatta özel olarak bunun bir dokunuştan veya ışıktan farklı bir ses olduğunu fark etmez. Fakat bu sesin ona doğru nasıl aktığıyla dikkatle ilgilenir. Bu kelimenin süzülüşünü, pürüzsüzlüğünü ve onu yatıştırdığını veya onun sürtünüşünü, karışıklığını ve onu daha fazla uyararak hareketlendirdiğini hisseder. Her deneyim böyledir, kendi özel hissiyat tonu vardır. Bu bebeklerde olduğu gibi yetişkinlerde de vardır. Fakat biz buna daha az dikkat ederiz. Varlığımızla ilgili hissimiz buna odaklanmaz ama Joey’nin ki buna odaklanır.

Şimdi, havanın tek araç olduğunu var sayalım. Bütün sandalyelerin, duvarların, ışığın ve insanların hava coğrafyasını oluşturduğunu var sayalım. Gündüz veya gecenin özel bir anının, biricik ruh durumunun ve gücünün kendi rüzgar, ışık ve ısı birleşiminden türediğini var sayalım. Ve son olarak, bu havanın dışında durup onu izleyen bir senin olmadığını var sayalım. Siz hava coğrafyasının bir parçasısınız. Hakim olan ruh durumu ve güç sizin içinizden gelir ve etrafınızdaki her şeyi şekillendirir veya renklendirir. Veya dışarıdan başlayabilir ve içinizde yankılanır. Aslında iç ve dış arasındaki ayrım hala belirsizdir: ikisi de tek bir sürekli alanın bir parçası gibi gözükebilir. Yetişkin olarak, iç ve dış dünyanın direkt olarak birbirini etkilediği, neredeyse birinin diğerinin içine doğru özgürce aktığı bir sürü anımız vardır. Mesela, yakın olduğunuz biri size nefret ettiğiniz bir şey yaptığı zaman ve o ana yoğun bir şekilde çirkin olarak baktığında içiniz dışarıya doğru hareket eder. Veya beklenmedik bir güneşli ve temiz bir sabaha adım attığınızda dış içeriye doğru hareket eder ve ruhunuz yükselir ve bedeniniz aydınlanır. Yetişkinlerde bu iç-dış bariyerindeki kısmi kırılmalar kısa süreli yaşanır. Bebeklerde neredeyse sabittir.

İnsan hava coğrafyası hareket halindeki hislerin biricik anıdır. Fotoğraf gibi durağan değildir. Bir akort veya birkaç nota veya hatta bir müzik parçası gibi bir süresi vardır. Saliselerden birkaç saniyeye kadar sürebilir. Ve bir anı dolduran sürede Joey’nin hisleri ve algıları birlikte değişir. Her anın hareket halindeki hislerden oluşan kendi dizisi vardır: ilgide ani bir artış; bir artış, sona açlığın verdiği acının düşen dalgası; zevkin zayıflaması. Joey’nin hayatı deneyimlemesi bu anların birlikte bağlandığı dizilerdir.

Dört bölümde kısmen ben, Joey’nin altı haftalık olduğu tek bir sabahta arka arkaya ortaya çıkan bu dört anı tanımlarım. İlki, Joey’nin duvara düşen gün ışığına bakmasıdır (“Günışığı Lekesi”). Sonra beşiğinin parmaklıklarına ve onların arasından ilerideki duvara bakar (“Uzay Şarkısı”). Joey acıkır ve ağlar (“Bir Açlık Fırtınası) ve sonunda Joey beslenir (“Açlık Kasırgası Geçer). Bir filmdeki kareler gibi bir an bir sonraki ile devam eder veya giderek azalır veya aniden ona karşı kesilir veya boş bir duraksama ile ondan ayrılır. Joey için bir andan diğer ana nasıl geçtiği veya bu geçişler arasından eğer bir şey olursa ne olacağı net değildir. (Bizim için o kadar net midir?).  Fakat bütün duyuları hepsine ayrı ayrı odaklanır ve hepsini yoğun olarak yaşar. Bunların bir çoğu Joey’nin hayatı boyunca tekrar tekrar karşısına çıkacak anlardır.

GÜNIŞIĞI LEKESİ: 7.05

Joey yeni uyandı. Beşiğinin yanındaki duvarda süzülen güneş ışığı lekesine bakıyor.

Uzaklarda bir yerde bir boşluk parlar

Nazik bir mıknatıs yakalamak için çeker

Bu boşluk daha ısınıyor ve hayat buluyor

Boşluğun içinde güçler birbiri etrafında yavaş bir

dansta dönüyor

Dans daha yakına gelir

Her şey bununla buluşmak için yükselir

Durmadan gelir. Ama hiçbir zaman varmaz.

Heyecan yok olur.

Joey için dünya ile karşılaşmaların bir çoğu dramatik ve duygusaldır. Bir yetişkin olarak bizim için o kadar açık olmayan dramalar. Odadaki bütün her şeyin içinden Joey’nin ilgisini ve dikkatini çeken süzülen güneş ışığıdır. Güneş ışığının parlaklığı, yoğunluğu ve duvarın geri kalanına karşı oluşturduğu kontrast çok çarpıcıdır. Altı haftalıkken Joey gayet iyi görebilir ama henüz mükemmel değildir. Farklı renklerin, şekillerin ve yoğunlukların farkındadır. Ve Joey neye bakmak istediğine ve neyin ona zevk verdiğine dair güçlü tercihlerle doğmuştur. Bütün bu tercihlerden yoğunluk ve kontrast listenin en başındadır. Bunlar bu sahnede en önemli öğelerdir. Bir bebeğin sinir sistemi bir ışığın, sesin, dokunuşun, yani bebeğin duyularıyla ulaşabildiği her şeyin, yoğunluğunu anında incelemek için hazırdır. Bir şeyi ne kadar yoğun hissettiği büyük ihtimalle bebek için o şeye yaklaşıp veya uzaklaşacağını söyleyen ilk ipucudur.  Yoğunluk bebeği kendini korumaya çalışmasına yönlendirir. Dikkatini, merakını yönlendirip, uyarılmasının içsel seviyesine karar verir. Eğer bir şey sadece orta seviyede yoğunsa (gündüz yakılan ışık gibi), bebeğin buna karşı olan dikkati zayıftır. Eğer çok yoğunsa (direkt olarak üzerine gelen güneş ışığı gibi) bunu görmezden gelir. Fakat duvara yansıyan güneş ışığı gibi orta derecede yoğun ise o zaman bebek büyülenir. Hoş görülebilir yoğunluk ve kontrast onu harekete geçirir. Anında tepki vermek için değişir. Heyecanını arttırır ve bütün varlığı aktifleşir. Dikkati daha keskindir. Duvardaki güneş lekesi bebeğin gücünü hissettiği “nazik mıknatıstır.”

Bu yaşta ayrıca Joey net bir şekilde işaretlenmiş çerçevelerle kapalı alanlara çekilir.  Kare şeklinde olan gün ışığının köşeleri daha açık ve daha koyu olan duvarın birleştiği çizgide Joey’nin gözünü alır.  Bir anlamda güneş ışığı çeker ve köşeler yakalar.

Joey parlayan boşluğun “orada uzakta” olduğunu nasıl bilir? Mesela “burada yakında” elinin altında olmadığını nasıl bilir?  Bu genç yaşında bile Joey uzaklıkların ve boşlukların dörtlüklerini hesaplayabilir. Yakında bütün boşlukları iki ayrı alana bölebilecektir: uzayan kolunun ulaşabileceği yakın dünya içinde ve onun ilerisindeki uzak dünya.

Daha birkaç aya kadar Joey kesin olarak istediği şeye ulaşıp yakalayamayacaktır. Yinede, altı haftalıkken bu şekilde boşlukta neye ulaşıp neye ulaşamayacağının ayrımını yapmaya hazırlanıyor. (Bu beceri ona önemli olan ulaşma eylemini öğrenmesine yardımcı olacaktır. Bunu da nelerin gerçekten ulaşılabilir mesafede olduğunu onun içine tanımlayarak yapacaktır. Joey’nin aya ulaşmaya çalışması yararlı olmayacaktır veya hatta odanın diğer ucundaki şeylere ulaşmaya çalışması.)  Joey’nin boşluğu bir yetişkininki gibi mükemmel ve sürekli değildir. Sanki Joey’nin çevresinde kolunun uzunluğu çapında bir balon oluşmuş gibidir. Kör bebeklerde bile, uzanmaya çalıştıkları zaman, ses veren bir nesneye sadece o kolunun uzunluğundaki çapa geldiği zaman ulaşır. Kör bebeklerde gören bebekler gibi o mesafeyi aşarlar ama onlar gözleri ile değil kulakları ile yaparlar. Yani güneş ışığnın yansıması Joey’nin gelecekte uzanacağı mesafededir yani “orada uzaktadır”.

Neden bu güneş lekesi Joey için “canlanır” ve birbirinin etrafında yavaş bir dans ile dönen güçleri Joey’ye açar? Bu etkiler Joey’nin gözleri ve dikkati ile güneş ışığını nasıl keşfettiğine bağlıdır? Bu yaşta bebekler sanki bakışları ele geçirilmiş ve bir noktaya bakma zorunlulukları varmış gibi bir şeylere uzun uzun bakarlar.  Böyle bir durumdaki bebek Joey’nin yaptığı gibi zihinsel olarak aktiftir.

Ebeveynler bu durumda kendilerine meydan okunmuş hissedebilirler ve hatta bebeğin hayatındaki bu gibi anlardan dolayı sinirlenebilirler. Altı haftalık bebeğinizi kollarınızın arasında tuttuğunuzu hayal edin. Onunla yüz yüzesiniz. Siz oynamak istiyorsunuz ama bebeğiniz sizin alnınız ile saçınızın birleştiği noktaya bakarak donakalmıştır. Siz, onun gözünüzün içine bakmasını istiyorsunuz ve bakışını yönlendirmek için gülümsüyorsunuz. Ama gülümsemeniz başarılı olmaz. Siz çoğu ebeveynin yaptığı gibi bakışını yönlendirmeye çalışırsınız. Aptal surat ifadeleri yapar bebeğinizi yana doğru sallar ve fiziksel hareketlerle bebeğinizin bakışını bozabileceğinizi umut edersiniz. Fakat yinede sizin alnınıza bakmaya devam edebilir. Bir sürü ebeveyn bu iğrenme bakışını gerçek bir reddedilme olarak yorumlayabilir. Ve hatta göz kontağı kurmaktan bu an için vazgeçebilir. Bu her hangi bir şekilde reddedilme değildir ve normal bir fenomendir. Bu zorunlu dikkat olarak adlandırılır.

Şimdi bazen bebeğinizin bakışını değiştirmeyi başarırsınız bazen başaramazsınız. Ama başaramadığınızda bile, yani saçınız alnınız ile birleştiği yerdeki “köşeyi” görsel olarak bırakamadığında bile sizin maskaralıklarınızı içine aldığı izlenimine kapılırsınız. Ve aslında alır da. Sizin yüzünüze dikkat eder ama çevresel olarak. Çerçeve ile bakışı dona kalmıştır resim ile değil. Ve bu böyledir.

Joey ışığın duvarda yaptığı karenin köşesine bakmaktadır. Ama sırf bu güneş ışığı lekesinin bir köşesine bakıyor olması onun sadece tek bir noktaya dikkatini verdiği anlamına gelmez. Farkında olmasak bile, biz görme odağımızı (gözlerimizin tam olarak baktığı şey) dikkat odağımızdan (zihnimizin tam olarak dikkatini verdiği şey) kolaylıkla ayırabiliriz. Araba kullanmayı düşünün. Gözünüz önünüzdeki yola sabitlenir ama dikkatiniz yanlara (çevresel görüşteki nesnelere) veya ileriye veya geçmişe doğru kayar.  Veya daha iyisi, boş beyaz bir sayfada bir nokta seçin ve on bakın. Bir süre sonra o nokta sıkıcı gelmeye başladığında dikkat odağınız ama gözleriniz değil sabitlenmiş noktanın dışında onun etrafındaki alanlarda gezinecektir. Dikkatiniz bu yeni alanlarda gezinip durdukça değişiyor hatta yok oluyor gibi gözükürler. Renkler kaymaya başlar. İlk başta bembeyaz gözüken şeyde biraz yeşil veya kırmızı tonları olur. Ve bu iki renk birbirleriyle takla atabilir. Veya alanların parlaklığı ve gölgelemeleri bir tepede kayan bulutlar arasından düşen ışığın yavaş oyunu gibi değişir. Veya düz sayfa o nokta etrafında kendi şeklini değiştiriyormuş gibi gözükür: eğrilebilir, eriyebilir veya kavislerle uzaklaşabilir. Böyle illüzyonlar merkez dikkatimizin ve görsel sabitlenmemizin ayrışması ve birbirileriyle oynadıkları zaman olur.

Joey de bir süre sonra güneş ışığı lekesinin tam olarak aynı köşesine bakmaktan sıkılacaktır. Muhtemelen odak görüşü bir noktada kalacaktır ama dikkati odağı o noktadan uzaklarda gezinecektir. Dikkati ile çevresel görüşünde gözüken güneş ışığının içerisini keşfetmeye başlayacaktır. Ve Joey bunu yaptığı zaman muhtemelen bir yetişkin gibi illüzyonları deneyimleyecektir.  Güneş ışığı yansıması onun için “canlanacaktır”. Hareket etmeye başlayacak, rengi ve şekli değişecektir.  Joey bunların sadece dikkat ve görme arasındaki gerilimin zihin üzerinde oynadığı kandırmacalar olduğunu bilmez. Joey için bu güneş ışığı yansıması canlanırken güçlerin oyununu açığa çıkarır. Dans görür. Bu güneş ışığı yansıması ile dinamik bir ilişkiye girer ve ikisi de birbiri üzerine hareket eder. Joey’nin bütün algıları böyledir. Joey için “ölü” cansız nesneler yoktur. Sadece oyunda olan farklı güçler vardır. Joey bunlara katıldıkça güneş ışığı lekesi dinamikleşir ve yavaş dönen bir dans başlatır.

Güneş ışığı lekesi daha sıcaklaşıyormuş gibi gözükür ve renklerin oyunu sonucunda daha yakına gelir. Bu yaştaki bebeklerin renkli görmeleri vardır.  Bu güneş ışığı lekesinin tabiî ki beyaz duvara yansıyan sarımsı bir rengi vardır. Karşılaştırılınca beyaz duvar güneşin vurmadığı yerlerde biraz daha mavimsi gözükür. Sarı gibi “sıcak” yoğun renkler öne çıkar gibi gözükür ve mavi gibi daha “soğuk” renkler geri çekilerek arkaya gider. O zaman Joey için güneş ışığı lekesi ona doğru ilerliyor gibi gözükürken o lekenin yakının çevreleyen boşluklar uzaklaşıyor gibi gözükür. Boşluğun yavaşça yükselen ama hiçbir zaman alanından çıkmayan bir nota gibi sürekli yaklaşan bir merkezi ve yavaşça geriye çekilen çevresi vardır. Bu merkez dans eden güçlerin görünüşü ile canlı olarak hem Joey’ye yaklaşıyormuş gibi gözükür ama hiçbir zaman ona ulaşmaz. Ayrıca uzaklaşan duvara karşı ilerleyen güneş ışığı lekesi sürekli olarak içi dışına dönüyormuş gibi gözükür.

Güneş ışığı lekesi ile bu etkileşimde Joey her şeyin “bunu karşılamak” için yükseldiğini hisseder, bir çeşit umut gibi (“Durmadan yaklaşıyor) ve sonunda merakın verdiği “heyecanın” “zayıflaması”. İllüzyon ve hislerin oyunu Joey’yi büyüler. Bu sadece Joey’nin gözlerini değil bütün sinir sistemini yakalayan bir ışık gösterisidir. Bebekler uyarıcının ve hareketlenmenin birbiri üzerine bindiği deneyimlere bayılırlar. Fakat bu ne çok hızlı ne de yüksek olmalıdır. (Bebeğinizin ilgisini yakalayıp tutmak istediğiniz zaman, sezgisel olarak sesinizi ve yüz ifadenizi hareketlendirirsiniz.). Bebekler uyarıcının düşük seviyede olup değişmediği durumlarda sıkılıp uzaklaşma eğilimindedirler. Yani bir süre sonra Joey güneş ışığı lekesinde gözüken oynamalardan sıkılır. Bu oynamaların sonsuz yaklaşımı yeni ve merak uyandırıcı olmaktan çıkar. Dikkati aniden biter ve farklı bir deneyim için başka bir yere bakar. Bu noktada Joey güneş ışığının duvarı aydınlattığı noktadan başka bir yere kafasını çevirir. Devamını okuyun

Terapistler için Kişilik Bozuklukları Rehberi

Terapistler için Kişilik Bozuklukları Rehberi

James F. Masterson, M.D.

KENDİLİK

Bu yaklaşımın anahtar kavramlarından biri olan Kendilik kendi gelişimine, kendi kapasiteleri veya işlevleri ve kendi patolojisine sahiptir.

“Kendilik” terimi o kadar çok kuramcı tarafından kullanıldı ki bu terimi benim ne şekilde kullandığıma dair bir açıklama yapmak şart oldu. Bu terimi önce klinik açıdan, daha sonra intrapsişik nesne ilişkileri perspektifinden, daha sonra da kapasiteleri ve egoyla ilişkisi açısından açıklayacağım.

Kendilik gelişimi bağlanma kuramını, nörobiyolojik beyin araştırmalarını ve nesne ilişkileri kuramını bir araya getirecek şekilde detaylı olarak tanımlanacaktır. Bağlanma kuramı annenin afekt düzenleme işlevinin genetik etkilerin ifade edilmesine nasıl aracılık ettiğini ve daha sonra kendiliğin merkezi haline gelecek olan orbital prefrontal korteksteki nöronların gelişimi ve birbirine bağlanması için hayati önem taşıyan çevresel desteği nasıl sağladığını anlatır; kendilik de ileride bireyin afektini ve afektif ilişkilerini düzenleyecektir. Bağlanma kuramı ayrıca bu afektif etkileşimlerin birbirlerine entegre olarak kendiliğin intrapsişik yapısını nasıl oluşturduklarını da açıklar.

Nörobiyolojik beyin araştırmaları kendiliğin altında yatan sinirsel yapıları tanımlar. Nesne ilişkileri kuramıysa hem bağlanma kuramını hem de nörobiyolojiyi birbirine entegre ederek yapıların psikolojik olarak nasıl ifade bulduklarını ve tedavide bunlara ne şekilde yaklaşmak gerektiğini izah eder.

GERÇEK KENDİLİK: KLİNİK

Kendilik imgesi bireyin belli bir zaman veya belli bir durumda kendisi hakkında sahip olduğu imgedir. Bu imge kişinin vücuduyla ilgili imgesi ve o belirli anda içinde bulunduğu durumla ilgili zihinsel tasarımından oluşur. Kendilik imgesi bilinçli veya bilinçsiz, gerçekçi veya çarpıtılmış olabilir.

Kendilik imgesinden daha kalıcı bir şema olan kendilik tasarımı, ego tarafından bireyin farklı zamanlarda benimsediği çeşitli gerçekçi ve çarpıtılmış kendilik imgeleri kullanılarak oluşturulur. Kendilik tasarımı kişinin kendisiyle ilgili oluşturduğu bilinçli veya bilinçsiz algıdır ve uykuda ya da aktif olabilir.

Üst (supraordinate) kendilik organizasyonu öznel bir deneyimin birden fazla kendilik tasarımı ile organize edilebilmesine işaret eder; belli bir deneyimdeki “ben”, bir başka deneyimdeki “ben”le aynı olmayabilir. Bu terim çeşitli alt kendilik imgeleri ve tasarımlarının organizasyonu ve örüntülenmesi için kullanılmaktadır. Bu terim onları birbirine bağlar, aralarında bir süreklilik olmasını sağlar ve bir birlik ve bütünlük algısı verir. Kişilik bozukluklarında patolojik olarak hasara uğramış kapasitelerden biri de budur.

GERÇEK KENDİLİK: BİR İNTRAPSİŞİK NESNE İLİŞKİLERİ PERSPEKTİFİ

Gerçek kendilik intrapsişik kendilik imgelerinin toplamından ve bununla bağlantılı nesne ilişkilerinden müteşekkildir. “Gerçek” sözcüğü sağlıklı, normal, hem fantazi hem de bilinçaltından girdiler (input) mevcut olmasına rağmen çok önemli bir bilinçli gerçeklik öğesini de içeren kendilik anlamına gelir.

Gerçek, sağlıklı kendiliğin iki işlevi vardır: kendilik ifadesi için duygusal bir araç olmak ve gerçeklik görevlerinde ustalaşma yoluyla özsaygının muhafaza edilmesi.

Neden Winnicott’un “hakiki kendilik (true self)” terimi yerine “gerçek kendilik” terimini kullanıyoruz? Winnicott’un öncü çalışmaları modern gelişimsel çalışmalardan evvel yapılmıştır ve Freud’un kendiliğin iki parçadan oluştuğu fikirleri üzerine dayalıdır: içgüdülere dayalı parça “hakiki” olan, çevreye veya dış dünyaya bağlı olansa sahte olandı. Gelişimsel araştırmalar bunun hatalı bir ayırım olduğunu gösterdi çünkü kendiliğin önemli bir parçasının ilk yıllarda anneyle yaşanan etkileşimlerin dış dünyayla yaşanan etkileşimlerle birlikte içselleştirilip entegre edilerek oluşturulduğu ortaya çıkarıldı; kendiliğin bu şekilde oluşan parçasına bunu takiben hem libidinal, hem de saldırgan itkiler eklenir.

“Gerçek kendilik” terimi Kendilik Bozuklukları kapsamındaki sahte kendilikle keskin bir zıtlık arz eder. Sahte kendilik algısı gerçekliğe değil fantaziye dayalıdır ve özsaygıyı gerçeklik konusunda ustalaşmak yoluyla değil, acı verici afektlere karşı savunma yapma yoluyla muhafaza eder.

Gerçek kendilik hem alt kendilik tasarımlarından hem de onların üzerine çıkan üst organizasyonlardan oluşur. Bu gerçek kendiliğin kendine özgü bir gelişimi, kapasiteleri, işlevleri ve kendi psikopatolojisi vardır.

Devamını okuyun:

http://yayin.psikoterapi.com/index.php?route=product/product&path=60_36&product_id=395

İçpsişik Yapılar

Şizoid hastanın iç psişik yapısını incelemek, şizoidliğin öz doğasını, kalbini incelemektir.

Belirli şizoid paradigması nedir? Diğer bir deyişle, şizoid nasıl durumları tecrübeliyor ki bağlanmanın işleyen bir modeline dönüşebilsin? Bağlanmamanın anksiyetelerini ve korkularını engellemeye çalışırken, bağlanmanın faydalarını kazanmak için şizoidin ne tür bir anlaşmayla uzlaşması gerekir?

Bu soruların cevapları hastaları dinlemekten geçer. Bilimsel kaçamak noktaları çok fazla ve aşikardır. Birisi ne kadar çok hasta dinleyebilirse, bununla birlikte, cevaplar da o kadar çok kesin ve uygulanabilir hale gelir.

Masterson, borderline ve narsisistik modellerin doğasını net bir biçimde tanımlamıştır. Borderline bozukluğu için temel paradigma; gerileme için ödül, benlik etkinleştirmenin karşısında geri çekilme (Masterson, 1978). Narsisistik bozukluk için, temel model; “Ben mükemmelim ama senin bunu doğrulamana ihtiyacım var.” Ya da “ Sen mükemmelsin, ve ben senin mükemmelliğinin parıltısında güneşlenebilirim” (Masterson, 1981, 1993).Şizoid birey için, anlaşma yapmanın uzlaşma süreci, diğer hiçbir kendilik bozukluğunkine benzemez. Şizoid problemin doğası kendine hastır. Narsisistik bozukluğu ve borderline bozukluğu olan kişilerin aksine, uzlaşma gerçeği ya da görevi, şizoid hastaya aşılamaz olarak gözükür. Şizoid hasta şunu sorar: “Herhangi bir uzlaşma mümkün müdür? Şizoid hasta için, bir iletişim ağının varlığı kuşkuludur. Bu gelişimsel dönemlere yerleştirilebilir. Yaklaşım zamanındaki zihinsel işlevsellik ilkesi, kendilik ile nesne temsilinin ayrışmasını ileri sürer, böylece benzer düşüncelilik daha fazla varsayılmaz. Daniel Stern (1985), bu yeni zihinsel durumu, ayrı fakat koordine edilebilir zihinler teorisi olarak tanımlamıştır. Her iki teori de yaklaşım ihtiyacını ya da nesne ile yeni bir tarzda (yeni anlayışlar ve anlamlar geliştirmelidir) koordine olmayı vurgular. Bağlanmak, koordine olmak ya da paylaşmak için bir iletişim sistemi yerinde olmalıdır.

Bir anlaşmaya uzlaşmak için, uzlaşma masasına iki tarafın da gelmesi gerekir. Bir telefon görüşmesini tamamlamak için, iki insan olmalı, iki telefon ve bilginin üzerinden akacağı bir tel. Borderline ve narsisistik hastalar, iletişim ve uzlaşmanın olasılığı hakkında temel bir inanca sahiptir. Metaforlarla devam ederken, bu iki kendilik bozukluğuna sahip olan bireyler uzlaşmanın mümkün olduğuna inanır, yani genellikle uzlaşma masasına gelen (her zaman istekli olmasa da) iki taraf da mümkündür, ve çalışan bir teflon hattı vardır. Eğer çağrı gönderilirse, birisi cevap verecektir. Narsisitik ve borderline bozukluğu olanlar için esas problem, uzlaşma eyleminde değil de uzlaşmanın doğasındadır. Bu bozukluklarda, her iki tarafında uzlaşmaya net bir gündemle gelmesi ve bu gündemi empoze etmek istemeleri problemin ortaya çıkma sebebidir. Gerçek bağlanma, koordinasyon ve paylaşma, çatışmalarla ve çatışmalara verilen tepkilerle yerini değiştirmiştir. Narsisistik ve borderline hastalar için uzlaşma varsayılan süreç daha önceden tanımlanan paradigmalardır. Aslında, “ al ya da git” için bir ifadedir ama her şeye rağmen bir ifade.

Şizoid hasta için, temel problemler oldukça farklıdır. Bir iletişim ağının yerinden olduğuna dair hatta ağır risk ve tehlike almadan bir iletişim olacağına dair h.iç inanç ya da temel varsayım yoktur. İlkel ızdırap ya da tasvir edilemez anksiyete (Winnicott,1965) tamamen izolasyondur çünkü herhangi bir iletişim yöntemi yoktur. Şizoid hasta için duygusal deneyimin yoğunluğunun, diğer herhangi bir kendilik bozukluğuna eşlik eden yoğunluktan az kalır yanı yoktur. Şizotipal hasta için olası ızdırap ya da anksiyete; umutsuzluk için olabilecek en derin deneyimi beraberinde taşır.

“1776” isimli Broadway showunun bir şarkısında şöyle bir nakarat vardır: “Orada birisi var mı? Kimse umursuyor mu? Benim gördüğümü gören başka biri var mı?” Bu sorular, narsisistik ve borderline hastaların aksine, şizoid çatışmanın kalbindeki problemleri izah etmektedir. Narsisitik hasta, kendi gördüğünü başkalarının da görmesini sürekli olarak talep eder (tek-fikirlilik, birleştirici, kaynaştırıcı). Borderline hasta, sürekli olarak “ Kimse umursuyor mu?” sorusunu sorar ve umursayana birinin olmasını garantilemek gerekli için ne gerekiyorsa yaparak, hayatını bu yönde düzenler. Şizoid hasta ilk ve en önemli olarak şu soruyu sorar: “Orada birisi var mı?”

Narsisistik ve borderline bozukluğu olanlar için, iletişim ağının öbür tarafında birisi vardır. Görev, iletişimin ve koordinasyonun belirli durumlarını keşfetmektir, bu, hastanın kabul, onay ve doğrulama algısı deneyimlemesine izin verecektir. Narsisitik ve borderline bireyler, yaşamları boyunca, bu kabul, onay ve doğrulamayı koruyabilmek için sonu gelmez manevralar, entrikalar ve şemalar serisi için çabalarlar.

Borderline ve narsisistik bozukluğu olanlar, istedikleri ve ihtiyaçları olan kaynakların ve ödüllerin kilidini açacak anahtarı bulmak esas problemdir. Şizoid hastalar için, anahtarın varlığı bir muallaktır. Şizoid hasta için, borderline ve narsisistik hastadan, çok daha fazla umutsuz şekilde kişilerarası durumun meseleleri vardır.

İşlerin bu umutsuz durumu nasıl doğmuştur? Erken ebeveyn-çocuk etkileşimin doğasında bu nedir ki bireyi bağlanma olasılığı konusunda neredeyse ümitsizliğe kadar itiyor? Hepsinin olmasa bile, çoğu şizoid hastanın öznel deneyimi; bağlanma çabalarının boşa olduğu ve aldırmazlık ya da ilgisizlik ile karşı karşıya geldikleri şeklindedir. En kötüsü, şizoid hastanın deneyimleri korku ve yönlendirilme, zorlama ya da el konulma ihtimali doludur, ve böyle olmaya devam edecektir. Şizoid hastanın öznel deneyimi, sağlıklı ya da patolojik olarak aile sisteminde hayati bir çark olmak değildir, daha ziyade,;kişiliksizleştirme, kişisel ilişkileri kesme fonksiyonudur. Bir amaç ya da herhangi bir amaç için çağrılabilecek ve sonra tekrar arka rafa emanet edilecek ta ki bir daha ihtiyaç duyulana dek. Çocuk olarak, şizoid hasta ebeveynden bir cevap tecrübe etmiştir – bir bakış, bir ipucu – . Kafa karıştırıcı olan bir cevap, ve hasta bunu yorumlayamamıştır ve bunu duygusal oryantasyon (Kişinin çevreye oranla kendi durumunu değerlendirebilmesi) için kullanmıştır. Ya da şizoid hasta bir tepki deneyimlemiştir,; aynı şekilde bir duygusal tepkiyi ya da duygusal bilgiyi aileye gere uyguladığı için, neredeyse aşağılayıcı, bir bakış deneyimlemiştir. Her iki durumda da, geri dönmeyen iletişim deneyimi vardır.

Bu durumdaki bir çocuk, kendi donanımları ile bırakılmıştır. Geleceğin şizoid hastası için önemli problem; hayattaki bu kritik dakikalarda, çocuk kendi kendine karar veremediği durumlarda, aslında çocuğun diğerinden fiili veri talep ettiği durumlarda, ipucu ve cevap temin edecek diğer kişinin olmamasıdır. Şizoid hastanın deneyimi; kabul, doğrulama ve onay alması için ne yapılması gerektiği hakkında çocuğu bilgilendiren sürekli bir uzlaşma örüntülerinden biri değildir. Sürekli örüntü olabilmesi için belirli zamanlarda, belirli sebep ya da uyak olmadan, belirli işlevleri sergilemesi gerekir.Onay, kişinin yapılmasını istenen durum karşısındaki müsaitliği ile verilmektedir. Bir hasta bunu ailesinin bir “ insan el süpürgesi” olmakla tanımlamıştı. Şöyle tanımladı;” sessizce dolapta asılı duran. Görülmez ya da duyulmazdım. Ama bir şey yapılması için bana ihtiyaç duyduklarında – değişik zamanlarda değişik şeyler – çağrılırdım, dolaptan çıkarılırdım, kullanılırdım ve sonra geri kaldırılırdım.” Bu, kendi deyimiyle bir “ arka-raf varoluşuydu”.

Şizoid hasta işlevlerini iyi yerine getiriyordu ve muhtemelen böylece kendilik-değeri hissini deneyimliyordu. Bu bir çok, muhtemelen çoğu, şizoid hasta için doğrudur. Aslında, bu bağlamda, işlevin düşüncesi, duygudan yoksun bir tanedir. Şizoid hastanın kendilik-değeri deneyimi, kişiler arası duygusal doğrulamadan yoksundur.

Şizoid hastaların deneyimi sanki yaşamıyorlarmış, içinde büyüdükleri ailenin dinamik bir parçası değillermiş gibidir. Şahsına özel duyguları olmayan nesneler gibi davranıldıklarını, yapmaları istenen değişken amaçlar için kullanıldıklarını ve idare edildiklerini deneyimler. Şizoid hastalar bu tür tecrübelerini anlatırken belli başlı bazı metaforları tekrar ve tekrar kullanırlar, örneğin kukla ya da android gibi hissetmek veya en sıklıkla kullanılan, köle gibi hissetmek. Geleceğin şizoid hastası, çocukluğunda dış geri bildirimden çok daha fazla ve daha fazla iç geri bildirime güvenmeye başlar.

Eğer bir birey, kendi davranışları karşısında diğer kişiden gelecek, belli bir derece, kabul ve doğrulanmayı bir kenara bırakın, sadece onayı rahatça tahmin edemiyorsa, o zaman bu birey belli bir derece kabullenmeyi sağlama almak için, diğer kaynaklardan gelecek ipuçları ve geri bildirimlere yönelmeye zorlanır. Aksi takdirde, birey hayatı; atılan taşın hiçbir zaman dibe ulaşamadığı, cevap yaratmadığı, ve çevreden hiçbir eko alamadığı sonsuz bir dizi bölüm olarak deneyimler. Bu doğasında korkunç olay tecrübe, sonsuz dek düşmenin başlıca ızdırabına benzer (Winnicott, 1965, s.76).

Bir çok şizoid hastanın hikayesinin bir parçası olan bir olgu, tanımlanan öznel deneyimin benzerini çarpıcı olarak belirtir ve tasdik eder. Şizoid hatalar, latent yaşlar civarında, – genellikle yedi ile dokuz yaşlar arası -, ne yaparlarsa yapsınlar, bekledikleri ve ihtiyaç duydukları; onayı, doğrulanmayı ve kabulü ebeveynlerinden bekleyemeyecekleri gerçeğinin farkına varırlar. Bu bir seferlik bilinçli farkındalıktır, hikayesindeki yapılanmanın bir parçası olan geçmişi kapsayan bir farkındalık değildir. Hastalar, bir anlığına ebeveynlerinin onları sevmediğini ve ebeveynlerinin sevgisini geri kazanmak için yapacakları bir şeyin kesinlikle olmadığının bilinçli duygusunu belirtirler. Bu deneyim şizoide özgüdür.narsisistik ve borderline bozukluklar kesinlikle ulaşılamaz olan kaynakların hazine sandığını açmak için sınırsız çaba sarf etmeleri ile betimlenirler. Bu çabaların durma noktası yoktur. Şizoid hasta için, bu tür çabalar; ailenin müsait olmama deneyiminin gerçekliğinden kaçmayı da göz önünde bulundurmalıdır.

ÖRNEKLER

Aşağıdaki kısa ve öz hikayeler, sıklıkla şizoid hastalardan duyulan geçmiş hikayelerinin çeşitlerini örnekler. Psikopatolojinin diğer hiçbir türü ile bağdaşmazlar. Patogonomik şizoidin hikayesi yoktur. Ancak, şizoid bozukluğu olasılığına yönlendiren ve tahmin yürüttüren prototip deneyimler mevcuttur.

Bayan J. Vakası

Bayan J., kronik öngörülemezlik ve tutarsızlıkla özdeşleşmiş bir aileye doğmuştu. Ailesi sürekli olarak değişik topluluklar tarafından işe alınan ve kovulan bir bakandı, ve ailenin bir çok kez taşınmasını gerektiriyordu. Annesi “birçok kez sinir krizi” geçiren, kafası çok dağınık biriydi. Bayan J, her iki ebeveynin de, hiçbir zaman onu gerçekten duymadığını ve anlamadığını hissediyordu. Üç yaş civarında, bağırsak tıkanıklığı ameliyatı geçirmişti ve ebeveynlerinin hastanede ona; eğer ağlarsa, eve geri dönemezsin dediklerini anımsadı. Annesinin en ciddi ataklarının sonuncusunu, Bayan J, sekiz yaşındayken geçirdiğini ve bundan kısa bir süre sonra babasının aileyi terk ettiğini belirtti. İşte o noktada, ailesinden, herhangi bir tutarlı dengece ve daha da önemlisi sevgi alabileceği umudundan tamamen vazgeçmiştir.

Bay J. Vakası

Bay J. Boğularak doğduğunu anlatıyor – göbek bağı kordonu boynunun etrafına dolanmıştı. Bu, bütün çocukluğu ve muhtemelen bütün hayatı için bir metafor olarak hizmet etmiştir. Babasını sessizce ızdırap çeken, pasif biri olarak tanımlıyordu, ve “annem çevresindeyken, erkek gibi davranmaya korkan” biri olarak tasvir ediyordu. Annesi çoğunlukla istikrarsız ve kızgındı. Bay J, annesinin öfke patlamalarını engellemek için, annesini neyin tetiklediğini anlamak için çok çaba harcadığını hatırlıyor.Hiç bir şekilde annesinin sözel ve sıklıkla fiziksel şiddetini engelleyemiyordu. Yedi yaşındayken, “ebeveynlerini daha fazla sevmeme” kararı almış ve sonradan da bu karara bağlı kalmış.

Bayan M. Vakası

Bayan M. Erken çocukluk dönemine ait bir anısını hatırlıyor; beşiğinde ayakta durup ağlarken, annesinin arkasını dönüp odadan ayrılmasına dair bir anı. Bu anı, hastanın bütün geçmişinin içine işlemiştir. Hastanın iki ile beş yaşındaki dönemi arasında, ebeveynlerinin onu yalnız olarak uzun süreler bıraktığına dair bulgular vardı. İki ebeveyn de çok dindardı ve Bayan M.’nin, ailesinin dini grubu dışındaki kişiler ile bağlantı kurmasına izin yoktu. Ailesinden yabancılaştığını, babasından korktuğunu ve annesinden rahatsız olduğunu hissetmişti. Kendisini korkmuş, utangaç ve çocukluğu boyunca hiç arkadaşlık kuramayan biri olarak tanımlıyordu. Bu örneklerden , şizoid hastanın aile geçmişinde, çocuğun erken, biçimlendirici yıllarında, aile ve ebeveynler arasında ağır kronik uyum eksikliğine rastlanmaktadır. Orada birisi var mı? Birisi umursuyor mu? Benim gördüğümü başka biri görüyor mu? Şizoid hastanın yaşamı boyunca, bu soruların üçünün de cevabı genellikle hayırdır. Tanımlanan gelişimsel ve geçmiş durum meseleleri ile, ortaya çıkan şizoid hastanın içi psişik yapısının doğası nasıl olacaktır?

İÇ PSİŞİK YAPILAR

Şizoid hastanın iç dünyası bölük nesne ilişkileri birimlerinden oluşur. Bölme zihinsel işlevin normal bir hali ya da karmaşa ve kaosu düzenlemek içim çağrılan bir savunma işlevi olsa da, burada konu ile ilgili değildir. Önemli olan, bölmenin aynı anda her yerde olan klinik bir olgu olmasıdır. Karşılaşılan deneyimlerin büyük çeşitliliğini düzenlemede kullanışlı bir yöntemdir. İnsan yavrularının tecrübeyi iki sınıfa ayırma eğilimi vardır, ya da en azından böyle yapmak, klinik açıdan hastayı kavramlaştırmaya yardım eder. İçselleştirilmiş nesne ilişkilerinin düzenlenmesi, bu kavramı kullanışlı yapar. Temsili dünyanın düzenlenmesi iki ana şablona bölünmüş olarak görünebilir. Birinci şablon, başarılı bağlanma ya da ilişkininkidir, ki bu da bağlanma birimi olarak ifade edilebilir. Bu birim, bireyin diğerlerine bağlanma tecrübesinin bir parçası olan, diğer insanların en azından onayını, en iyisi olara kabul ve doğrulamasını kazanmak veya stoklamak için o davranışları, duyguları ve eylemleri tanımlar.İçpsişik ve kişilerarası yaşam deneyiminin bir şablonu daha vardır. Bu tecrübeler başarılı bir bağlanmaya ulaşmanın ya da bağlanma durumundaki aksaklıkların etrafında belirginleşir. Temel bağlanmamanın şablonu ve ilintili nesne ilişkileri birimi, bağlanmama birimi olarak adlandırılabilir. Diğer bir deyişle, içpsişik be kişilerarası kişisel hayatta,ne kadar koşullu olursa olsun, başkalarına bağlandığını hissetme durumu vardır, ve sonra yakında çıkacak bir onay, doğrulama ya da kabullenme olmayınca diğerlerinden bağlantısız hissinin durumu vardır.

Basit ikiye bölme (bölme) kendiliğin bozuklukları da dahil, bütün ilişkilerde söz sahibidir. Sağlıklı ilişkilerin çoğunda ya da kendiliğin bozukluğunun göreceli başarılı olanlarında, bağlanma durumu ( bağlanma biriminin göreli sürekli aktivasyonu) standarttır. Bağlanmada ya da ilişkideki duraklamalar çok nadir, kısa sürelidir ve kolayca tamir edilebilir. Bir çok kendilik bozukluğunda, bağlanma biriminin temelleri sağlıksızdır ve bağlanmadık duraklamalar sıktır, uzun sürelidir ve birimi, ödüllendirici nesne ilişkileri birimidir (RORU) ve bağlanmama birimi de geri çekilen nesne ilişkileri birimidir (WORU). Narsisistik kendilik bozukluğunda (Masterson, 1981), bağlanma birimi, omnipotent nesne/gösterişli kendilik birimidir ve bağlanamama birimi de saldırgan nesne/boş kendilik birimidir. İki birimin de halen ilişkisel birimler olduğu vurgulanmalıdır. Bağlanmama birimi anksiyete ve rahatsızlık ile ortaya koyar, ayrılma ile aynı değildir.

Kendiliğin şizoid bozukluğu için bölme nesne ilişkilerinin doğası nedir? Narsisistik ve borderline kendilik bozukluklarında olduğu gibi basit bir bağlanma ve basit bir bağlanmama birimi vardır. Şizoid hasta için nesneye bağlanmanın ve ilişkilenmenin, zorluklarından ve tehlikelerinden bahsettikten sonra, bu bakış açısında, yukarıdaki beyan şaşırtıcı gözükebilir. Aslında, o zorlukların ve tehlikelerin hiçbir tanımı, insan ilişkilerindeki nesne ilişkilerinin motivasyon önceliğini yalanlamaz. Şizoid hastanın, nesne ilişkileri ile ilintili memnuniyetlere ulaşmak için yaradılıştan gelen bir ihtiyacı vardır. Nesne ilişkileri için olan uğraşın – diğerlerine ulaşabilme ve tutunabilme arzusunun – herkeste olduğu kadar şizoid hastada da motivasyon gücü vardır.

Şizoid hasta için temel bağlanma birimi efendi(köle birimidir, temel bağlanmama birimi de sadist nesne/sürgündeki kendilik birimidir.Şizoid hastayı esas olarak tanımlayan ilişkisel birim, sadist nesne/sürgündeki kendilik birimidir. Böylece, bu bağlamda; şizoid hasta ile narsisistik ve borderline bozukluklar arasında dikkat çekici bir fark vardır.

Şizoid hasta için “ev” bağlanmama birimidir. Bu tür hastalar genellikle sadist nesne/sürgündeki kendilik birimi içinde “yaşarlar”. Şair Robert Frost’un söylediği gibi, “Ev, gitmek zorunda olduğunda, senin içeri alındığın yerdir.” Şizoid hastalar için, gitmek zorunda oldukları yer sürgündeki kendiliktir ve burada onları her zaman güvenle içine alacaktır. Oysa, diğer kendilik bozukluğu olan hastalar, sürekli olarak, bağlanma deneyimleri içinde yaşamak için çırpınırken (RORU ya da omnipotent nesne/gösterişli kendilik birimi), şizoid hastanın ilk ve birincil endişesi sadist nesne/sürgündeki kendilik birimi içerisindeki varlığını güvende ve sabit tutmaktır.

İlişkisel birimin sadist nesnesi, bariz bir şekilde, şizoid hastanın aşağılayıcı, mahrum edici ve yıkıcı kişilerle olan deneyimleri ile beslenmektedir, genişlemektedir. Nesnenin sadistliği, şizoid hastanın kişiliksizleştirilmiş hissinin derecesi ile orantılıdır. Birçok şizoid hastanın hikayesi kronik ihmal, terk edilme ve fiziksel ya da sözel şiddetin örneklerini içerir. Sadizmin (kötü uyumsuzluk) yoğunluğu ve yayılması, patolojinin şizoid boyutunda, patolojik dışavurumun sürekliliği kavramına katkıda bulunan iki net faktördür. Şizoid hastayı daha az esnek ve daha fazla katı korunmacı kılan tecrübeler, daha alçak seviye bir bozukluğun tezahürü olarak sonuçlanır. Diğer bir deyişle, uyumsuzluk/sadizm ne kadar fazla ise, bağlanama biriminin bağlanma birimine göre oranı daha yüksek olacaktır ve uyum sağlayıcı sosyal işlevsellik seviyesi de daha az olacaktır. Sadist nesnenin fark edilen art niyeti, bağlanma çabalarının cesaretini kırar. Art niyetin niteliği, borderline hastanın içinde bulunan geriçekilme nesneye ve narsisistik bozukluğun içinde bulunan saldırgan nesneye göre değişiklik gösterir. Şizoid hastanın nesneye teklif edecek gibi gözükmesi, herhangi belirli bir ödül tarafından değiştirilmemiştir. Borderline hasta nesneye duygu durumlarını dengelemede yardımcı olabilirken ( özellikle de nesnenin kendi depresyon ve ayrılma anksiyetesi), ve narsisistik hasta nesneye kendilik değerini ve öz saygısını dengelemede yardımcı olabilirken, şizoid hasta belirli olmayan işlevler sergiler ve bunlarda etkileşime kişiliksizleştirilme niteliği verir.

Bağlanmama biriminin, nesne temsili sadistken, nesne ile özdeşleşen kendilik temsili de sürgündeki kendiliktir. Daha önce de belirtildiği üzere, bu bir çok şizoid hasta için evdir – ve hiç hasta konuma gelmemiş şizoidler için de, orası sıklıkla sabit yaşanılan mekandır.Şizoid hastalar için, bu bir yer altı sığınağıdır, ve gerekli olduğunda girilemez bir kaledir. Ciddi bir intihar eylemi gerçekleştirerek, hastaneye yatırılan şizoid bir kadın, Supermanın kuzey kutbu gibi bir yerdeki buzdan kalesine benzer bir kalede zamanının çoğunu geçirdiğinin farkına vardığını belirtti. Uç boyutta, bu sebeple, sürgündeki kendilik deneyimi, başkalarının ihlal ve fuzuli işgalleri için girilmez kendiliğinki gibidir.

Bir çok şizoid hasta, şizoid kişilerin büyük havuzundan seçme bir topluluktur ve tedaviye gelen şizoid hastalar, sürgündeki kendilik deneyimlerinde değişik bir nitelik sergilerler. Şizoid hastanın, başarılı ilişkiler hakkında daha bilinçli beklentileri ve ümitleri vardır. Sürgündeki kendiliğin daha ulaşılamamazlık niteliği, yukarıda belirtilen hastaya oranla daha az yoğundur. Bir çok şizoid hasta için, sürgündeki kendiliğin en doğru tanımlaması; girilemez kaleden ziyade güvenli bir barınak olurdu. Şizoid hasta, güvenli bir şekilde tanımlanmış ve korunmuş bir dünyada yaşamaya çalışırlar.

Güvenlik şizoid hasta için anahtar kelimedir. Diğerlerinden yeteri kadar uzaklıkta olma olarak tanımlanır. Sadizm, ihlal ve ayrılma için belirli bir mesafede ancak tüm izolasyon ve yabancılaşmama olmaması için de belli bir yakınlıkta. Sürgündeki kendilik güvenliği mümkün kılar. Sürgündeki kendilik temsili, şizoid hastanın rahat, nispeten anksiyetesiz mesafede, iç psişik ve kişilerarası, tehlikeli bir biçimde yakın olmaktansa, diğerlerinden uzak olmasını sağlar.

Güvenli bir barınak olarak sürgündeki kendilik, şizoid hastaya özgündür. Örneğin, Bay R., çocukken, ailesinin bodrumda sakladığı boş buzdolabı kutusunda saatlerini nasıl geçirdiğini anlatmıştı. Özgürce fantezi kurabileceği, evden uzakta bir evdi orası. Orası, ihlal ve korkudan uzak, güven ve emniyet mekanıydı. Kutuda geçirilen zaman ve oradaki fantezileri mükemmel güvenli yerini yansıtıyordu.

Bayan G., orya yaşlı şizoid bir kadın, arkada kendi güvenli yerinden ayrılmadan, diğerleri ile beraber olabilme yeteneğini kolayca anlattı Sabit bir sürgündeki kendilik ve güvende olma deneyimine, geri çekilme etkisinin basit süreci ile ulaşıyordu. Diğerlerinin huzurunda olabilirdi, hatta kalabalık ortamlarda bile, ancak aslında hala yalnız olabilecekti. “Diğerleri ile olup, kesinlikle hiçbir şey hissetmiyordum” diye belirtti. Bu tür kişiliksizleştirmesi ya da duygusal hissizleşmesi, bir durumdan hissi geri çekme yeteneğini yansıtıyordu. Onu , kişiler arası dünyasındaki, emniyetsiz olarak algılanan daha büyük yerin içindeki, güvenli yerde bırakıyordu.

Sürgündeki benlik deneyiminin her iki genel tanımı da, güvenli bir barınak olarak ya da aşılamaz bir kale olarak, bağlanmama birimi ile ilintili güvenliği vurguluyor. Şizoid olgusunun çoğu tanımı bu yerde başlar ve biter. Bu iki tanımlama, DSM-IV’ün engelleyici kişilik bozukluğu ve şizoid kişilik bozukluğu ile özdeşleşebilir. Engelleyici kişilik güvenli bir barınak peşinde koşarken, şizoid kişilik girilemez bir kale kurmaya uğraşır. Guntrip tarafından tanımlanan dokuz özellik bile, güvenli bir yer ve girilemez kale görüşlerini ifade eder. Şizoid hastayı anlarken burada durmak, şizoid hastanın iç dünyasının sadece yarısını anlamak olur. Sürgündeki kendilik ize özdeşleşmiş tehlikeler ya da bağlanma birimi ve bağlanma ile ilgili durumlar hakkında henüz bir şey söylenmedi. Şizoid hastanın iç dünyasının resmini tamamlamak için, bu olguların her ikisinin de anlaşılması önemlidir.

Güven yeri nasıl tehlikeli olabilir? Sürgündeki kendilik ile ne tür olası tehlikeler bağdaştırılabilir? Bu tehlikenin doğasını anlamak için, bazı şizoid hastaların güvenli yere ulaşma çabalarında çok ileri gittiklerini anlamak gerekir. Bağlama ya da ilişki için biraz ümit ya da potansiyeli olmasına rağmen, en ağır şizoid hasta, gözlemciye görünmez olmak için hatta hastaya bile görünmez olmak için, potansiyelin çok derinlere gömülü olduğu aşılamaz bir kale yaratmak için oldukça mücadele edebilir. Bu tür hasta, genellikle, dünyayla olan her tür gerçek etkileşimini koparmış biçimde, sadece fantezi krallığı aracılığı ile potansiyel bağlanma için olan ümit deneyimine tutunabilir. Fantezi hayatının oluşu, diplerde saklanmış bağlanma isteğini açığa çıkarır. Bilinçli olarak, aslında, bu tür hastalar sürgünde olma tecrübelerini, geri dönüşü olmayan noktanın ilerisine gitmek terimi ile ifade ederler. Bu sanki, kendi çabaları ile güvenli bir yer bulabilmek için dış sınır çizgisine gitmesi, ve sonra öyle bir zaman geldiğinde süreci geri çevirme yeteneklerini kaybettikleri hissine kapılmaları ve insan ilişkilerinin yerçekimin ötesine gitmeleri gibidir. Güvenli yerin ötesindeki deneyim, sonsuz bir boşluk, dipsiz kuyu ve kozmik yalnızlık olar tasvir edilir. Şizoid bir hasta, bir kablonun ya da bir bağın ucunda uzay yürüyüşü yapan astronot betimlemesini kullanmıştı. O kablonun kesilmesi, sonsuzluğa boş alana atılmak demekti. Kişiyi diğerlerine bağlayan güçlerden ayrılmak, tam bir yalnızlık ve tecrit deneyimidir.

Şizoidin potansiyel deneyimindeki işte bu noktada, intihar gerçek bir olasılık haline dönüşür. Olası her tür tehdidin bağlantısının koparıldığı zaman, insan ilişkisinin olası yolunu aydınlatan alev titremeye başlayıp söndüğü zaman, ilişkide kalabilmenin bir yolu olarak fantezilerden faydalanma imkanı kaybolduğu zaman, şizoid kişi nesne ilişkileri dünyasında tutunma duyusunu kaybeder.Bu durum ile bağdaştırılan dehşet, ciddi bir intihar girişimi için acele ettirtebilir. Şizoid hastalar, aslında, – ne kadar ümitsiz ve bezgin gözükseler de- bir derece ilişki sağlayabildikleri ya da hatta bir parça ilişkinin ümidini taşıdıklarında bile, ciddi intihar riskleri değillerdir. Bazı şizoid hastalar için, hayat kurtaran ilişki terapist ile olandır. Terapist ile olan terapötik ilişki, çoğunlukla, şizoid hastayı nesne ilişkilerinin dünyasına bağlayan can kurtaran halatıdır ve hastayı tüm izolasyon ile özdeşleşmiş umutsuzluk ve ıstıraptan korur. Eğer terapötik ilişki, diğer bütün ilişkilerle birlikte, gerilime girerse ve kaçınılmaz olarak kopacak gibi hissedilirse, sadece bu durumda şizoid hasta, tedavi devam ederken, akut suikast risk grubuna girer. Genellikle , hastanın duygu durumunu anlatmak için kullandığı “umutsuzluk” kelimesi tarafından bu tür bir risk bildirilir.

Pek çok şizoid hasta intihara meyil etmez. Fakat olgunun tartışılması birkaç kişi için neticelendirme olduğundan değil, ancak içsel dünyanın bir parçası olduğu için ve şizoid bireyler için potansiyel bir tehlike olduğundan önemlidir. Bazı şizoid hastalar için, bunun varlığı belli belirsiz, zar zor fark edilebilir bir arka plan sesi gibidir ve çok nadiren bilince çıkabilmektedir. Diğerleri için, uğursuz bir mevcudiyettir ve Demokles’in duygusal kılıcı gibidir. Her koşulda, bu, hepsinin deneyimlediği, alta yatan bir ürküntüdür. Daha önemlisi, şizoid hastanın iç dünyasında işleyen – mesafelendirmenin (sürgün) olası sonucu olarak deneyim beklentisi – , hastayı çok ileri gitme olasılığına karşı tetikte tutan, öncelikli bir etkidir.Şizoid hastaya “Dikkat!” mesajı veren bir uyarı işaretidir.

Bu sebeple, bütün insanların sahip olduğu nesne ilişkilerine ve bağlanmaya doğru temel motivasyona ek olarak, şizoid hasta; diğerleri ile iletişim kurma yeteneğini kaybederse ya da vazgeçerse diye bekleyen dehşetin farkındalığı – bazen bulanık, bazen net – tarafından nesne ilişkileri dünyasında tutulmaktadır. Bu olası başıca ızdırap ve akla hayale sığmaz anksiyete, şizoid hastanın geri çekilme, inzivaya çekilme ve sadist-nesne dünyasından bir güven bulma savunmacı çabalarına bir karşı kuvvet olarak çalışmaktadır.

Sürgündeki kendilik deneyiminin aşağıdakiler gibi tanımlanan çeşitli nitelemeleri vardır: güvenli bir yer ya da sığınak, girilemez kale, ve geri dönüşü olmayan nokta. Fakat Guntrip’in vurguladığı, sürgündeki kendilik ile bağdaştırılmış diğer yetenekler, bir çok hataya diğerleri ile daha yakın bir ilişki kurma imkanı vermektedir. Bu evin doğası, sürgündeki benlik deneyimi, en iyi “ kendine yeterlilik ve özgüven ifadeleri ile tanımlanabilir.Güven hissi hala bir mesafe aracılığı ile gelmektedir; aslında,diğerlerinden geri çekilerek yaratılan saf mesafenin özelliklerinin tersi olarak, bu mesafe kendilik kapsama ve düzenlemenin olumlu özellikleri üzerine kurulmuştur. Bu yerde, şizoid hasta diğerlerinden uzak güvenli bir mesafe hissedebilmesi, özgüven tarafından gelen bir güvendir ve hasta bağlanma ihtiyacı ile özdeşleşmiş meydan okumaları kabul etmeye isteklidir.

Bu tür hastalar, daha önce betimlenen konumlardaki hastalara nazaran, kapanma riskine ve kapanmanın çıkmasına daha uzaktır. Bu hastalar, kişisel ilişkileri belirli bir düzeyde korumaya ya da en azından iş temelli ilişki kurmaya müsaittir. Evlenirler ve çocukları olur. Çok az sayıda kişi olsa da,başkaları ile etkileşim gerektiren meslek gruplarına dahil olabilirler ve sosyal bağlanmanın bağlanmanın bazı yönlerini sürdürme yeteneğine sahiptirler. Bu şizoid hastalar için, hayatın duygusal deneyimleri; karışıklık, gizem ve duygusuzluk içinde saklanmamaktadır. Duygular, sınırlı ve kısıtlanmış bir tarzda, tanımlanabilir ve kişiler arası kullanılabilir.

Bu tür düzenlemenin prototipi, ilişkileri ergenlik dönemindeki paralel oyunu sıklıkla sergileyen bir ilişkisi olan şizoid bir çifttir. Partnerler bir ok aktiviteyi paylaşırlar, – beraber yaşamak, çocukları yetiştirmek ve izolasyona ve yabancılaşmaya karşı bir koruma olarak bir birlerinin eşliğinin keyfini çıkartırlar. Fakat duygusal deneyimler gerçekten paylaşılmaz. Duygular çok az olarak tartışılır. Genellikle iki bölüm de kendi savunmalarında ve savunma işlevlerinde gururludurlar.Bu Masterson’un (1972) belirttiği gibi, gereklilikten bir erdem yaratmanın klasik bir örneğidir.

Başka bir şizoid adam, şizoid olmayan karısı ile olan hayatını aşağıdaki şekilde tanımlamıştır. Çoğu zaman mutlu olarak birlikte yaşasalar da, duyguları paylaşmak için içsel talebin çok olduğu zamanlarda (örneğin hayta belirgin mutlu ya da acı olaylar olduğunda), “boş surat” halini alırdı, bununla belirtmek istediği yüzü bütün ifadeleri engellerdi. Bunun öznel karşılığı, ılımlı anksiyete ya da duygusal güvenlikti. Karısı bunun olduğunun farkındaydı ve acının değişen boyutlarıyla kabullenmişti. Çocukları da bunun vuku bulmasını fark etmişlerdi ve “ babam yine bizi devre dışı bırakıyor.” diye dalga geçerlerdi. Bu örnek hastanın duygusal geri çekilmesini vurgulamaktan çok, duygu durumlarını kendi kendine kontrol edebilme ve yetebilme kapasitesinden emin olduğunda dünyada iletişim kurabilmesi açısından önemlidir. Tedavisi süresinde, bu yetenekler, her zaman olmasına rağmen, giderek ego distonik oluyorlardı.Esasında, bu tepkiye olan memnuniyetsizliğinin farkındalığı, “yeni bir seviyede dünya anlayışı”nın başlangıç tecrübesiydi.

Sürgündeki kendiliğin bu son tanımlaması ile, şizoid hastaların evlerinin aralığının oldukça farklı olabileceği gözükür. Bir uçta, sosyal olarak uyum içinde gözüken, ve bazı zamanlarda bağımsız olma ve özsaygılı olma yeteneğinin gururunu ve uzaklığını sergileyen kişiyi bulabiliriz. Diğer uçta, diğerlerine sürekli uzak durun mesajı veren ve diğer insanların kişilerarası etkileşimine ihtiyacı olmadığını iddia eden, kendi kendine yeten bir dünyada kalmak isteyen birey vardır.

Bir takım ilave örnekler, şizoid hastanın yapabileceği değişen hayat ayarlamalarını bildirebilir.

Bayan A., diğerlerine belli bir mesafede olma hissini, “ yaşam penceresine birinin burnunun yaslaması hissi. Sen dışarıda soğuktasın ve içeride herkes mutluk ve sıcak bir ortamda. Siz orada durmuş içeride olup biten aktiviteyi izliyorsunuz, fakat korkmuş, isteksiz ve hareket edemez halde. İçeri girmenin ve aktivitelere katılmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum.” Bayan A., temel ihtiyacının farkındalığını, hatta iletişim için özlemini ve dünyadan ayrı olmanın kendi kendine yürürlüğe koyduğu deneyimi tanımlıyordu. Gözlemciydi, bir katılımcı değildi. Dışarıda soğuktaydı ve içerideki herkesin daha iyi zaman geçiriyor gözüktüğünü vurgulamıştı. Bu tasvir etme şizoid hastalar tarafından anlatılanlara özgündür. Bayan A.’nın korkusunun ifadesi, içeri girme isteksizliği ya da aciziyeti, şizoid hastanın hakiki ikilemlerini ve zorluklarını yansıtır. Bayan A.’ya fantezisinde nasıl giyinmiş olduğu soruldu. “Dışarıda soğukta” olmasına rağmen, kendi o kadar üşümemişti çünkü, esasında, bir çok koruyucu kıyafet katmanlarına sarılmıştı. Bu onun özgüven ve kendine yeterlilik yeteneğinin metaforik bir deneyimiydi. Dışarıda soğukta olmaktan korkmuyordu ve kendi kendine oldukça iyi bakabilirdir. Çatışma vardı çünkü dışarısı ne kadar emniyetli olursa olsun, sürekli dışarıda kalmak istemiyordu. Tam güvenliğin bedeli tam izolasyondu.

Bay A., diğerlerinden mesafeli olma hissini anlatırken, şunları belirtmişti: “yabancılaştırılmış, ıssız bir adada izole edilmişlik hissidir… yabancı bir karada yabancı biri olmak gibidir. Bir uzaylı. Tamamen irtibatını kaybeden ve dipsiz bir boşluğa itilen. Ülkesi olmayan bir gerçek yaşam insanı gibi hissediyorum.” Şizoid hastalar sıkılıkla bireyin diğerleri ile olan etkileşiminde gerekli olan ipuçlarını yakalama yeteneklerinin zayıfladığını anlatırlar. Bay A., nasıl davranmasının beklendiği hakkında ya da diğerlerinin nasıl davranmasını beklemesi gerektiği hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Bu tamamen yabancı topraklarda; geleneklerini, kurallarını, yasalarını, örflerini bilmediği ve hata konuştukları dili bile anlamadığı, tamamen farklı bir dünyada uyanmak gibidir.Diğer bir deyişle, hiçbir iletişim aracı yoktur. Uzaylı tanımlaması şizoid hastalara özgü bir tanımlamadır çünkü tamamen farklı bir dünyanın ortasına bırakılma hissini bildirmektedir.

Daha önceden açıklanan sadist/sürgündeki kendilik birimi, bir çok şizoidin bilinmesini sağlayan nesne ilişkileri birimidir. Tanımlayıcı ve klinik psikoloji genellikle sadece şizoid hastanın deneyimine odaklanmıştır. Bu birimin son özelliği, kendilik temsili ile nesne temsilini bağlayan etkidir. Herhangi bir kendilik bozukluğunun bağlanmama birimini kaplayan duyuşsal tona, Masterson (1972) tarafından, genel kapsamlı “ terk edilme depresyonu” kavramı denilmiştir. Bu ifade, bağlanmama ya da bağlanmadaki engellenme deneyimleri ile ilintili bütün rahatsızlık duygu durumlarını kapsayan, bir şemsiye terimdir.

Şizoid hastanın terk edilme depresyonunun genel duyuşsal ilkeleri; izole olarak özgür olma hissi şeklinde betimlenebilir. Hasta bağlanma ile özdeşleşmiş her tür anksiyete ve tehlikeden muaftır, ancak bağlanma ile özdeşleşmiş memnuniyet ve keyiften de tecrit edilmiştir. Özgürlüğün bedeli, duygusal sürgünün devamlılığında bir yerlerde hayatın devam ettiği hissidir. Bağlanmama ve sürgün ile ilişkilendirilen duygular, baskın olarak depresyon ve öfke, boşluk ve manasızlık, izolasyon ve yabancılaşma şeklindedir.

Anlık yaşamak, tepkisel olarak yaşamak, diğerlerinin ihtiyaçlarına, beklentilerine ve çarpmalarına cevap vermek yerine bireyin gerçek kendiliğini bırakması deneyimi depresyon ile sonuçlanır. Depresyon ve melankolinin ağır hissi ile yaşamak, sahte olarak yaşamaktır.

Hiç seçme şansının olmaması ve seçenek sunulmaması hissi öfke ve hiddet ile sonuçlanır. Özgürlüğün bedeli sürgündür. Ya al ya git. Hiddetin diğer kaynakları; (1) işlerin neden kötü gittiğini açıklamak için kullandığı kendini suçlamayla ilişkilendirilen kendinden nefret ve eleştiri, (2) tekrarlama ve otorite ile özdeşleşen saldırgan (sadist nesne) ile kimlikleşme , ve (3) bedeli ne olursa olsun intikam ile bağdaştırılan kısas dürtüleri (Masterson, 1981).

Savunmacı sahte-kendilik tecrübesi altında yatan kimlik dağılmasının artan farkındalığının sonucu olarak, hasar görmüş gerçek kendiliğin deneyimi olarak, boşluk ve manasızlık depresyon ile ortaya çıkar.

Beklenen ya da fiili izolasyon ve yabancılaşma, şizoid hastanın terk edilme depresyonu deneyimine özgü kişilik veren duygulardır.Bu, yalnızlığın, kozmik yapayalnızlığın ürkünçlüğün, ve diğer insan varlıkları ile iletişim yeteneğini kaybetme olasılığı ile özdeşleşmiş dehşetin eşsiz deneyimidir.

Şu ana kadar, şizoid hastanın hikayesinin sadece yarısı anlatıldı, ve aynı şekilde iç psişik yapının da sadece yarısı tanımlandı. Eğer tanımlama bu noktada sonlandırılsaydı, daha önceki nesillerden süregelen şizoid patoloji tanımlamaları ile yetinmek gerekirdi.

Şizoid hastanın içsel dünyasının diğer yarısı, ayrık nesne ilişkileri biriminin bağlanma öğesindedir. İnsanlara bağlanma ihtiyacı ve nesne ilişkileri ihtiyacı, şizoid kişi için, ve yanı zamanda bütün insanlar için, temel motivasyonel bir güçtür. Şizoid hastanın iç dünyasında, bu ihtiyaç, bağlanma birimi, efendi/köle metaforu ile belirtilmektedir. Efendi/köle öğesi birincil bağlanma birimidir. Bu öğenin şizoid hastanın iç dünyasında ve dış gerçeklikte aktive edilmesinin derecesinde muazzam değişkenlik vardır. Bir uçta, ne gerçekte ne de fantezide bu öğenin hiç aktive edilmemesi vardır. Bu birim başarısız olunca, hastanın aşılamaz bir kaleye geri çekilmekten ve sürgünde yaşamaktan başka seçeneği yoktur. Diğer uçta, oldukça büyük riskler almayı isteyen ve bağlanma birimlerini aktive etmekle beraber gelecek meydan okumaları kabul eden şizoid hasta çeşitleri vardı. Ancak bunu yapanlar sadece, dayanılmaz duygu katılımı talep edildiğinde, kendine yetebilme, kendi duygularını kontrol edebilme savunmalarını harekete geçirmekte kendine güvenenlerdir.

Bütün şizoid hastalar için, esasında, efendi/köle öğesinin aktivasyon seviyesi göz önüne almaksızın, birimin özellikleri gözle görülür derecede benzer kalır. Efendi/köle öğesi, nesne temsilinin, kendilik temsilinin ve bağlanma etkisinin özgün bir algısını içeren, kendine özgü bir nesne ilişkileri birimidir.

Nesne temsiline efendi olarak bir sıfat verilmekle ne iletilmek isteniyor? Bağlanmaya (iç dünyada ve dış gerçeklikte) çaba harcayan bir şizoid hasta, nesneyi yönlendirici, zorlayıcı ve gasp edici olarak deneyimlemeye müsaittir. Nesne esir edici ve hapsedicidir. Bağlanma koşulları, bu sebeple, tehlike ve korku ile doludur. Bağlanma şizoid hastanın sağlığı için zararlı gözükmektedir.

Bağlanmanın kalitesi, duygusal açıdan memnun edici ve destekleyici şeklinde sadece marjinal olarak tanımlanabilir; bağlanma ile özdeşleşen sadece en temel ihtiyaçları yerine getirdiği gözükmektedir. Bazı zamanlarda sadece, şizoid hastayı geri dönüşü olmayan noktanın ilerisine fırlamaktan korumak için gerekli çekimsel gücün uygulanması olarak işlev gösterebilir.Daha önceki gelişimsel ve tarihi düşüncelere dayanarak, efendi olarak şizoid hastanın nesne deneyimi kolay yapılandırılıyor olmalıdır.

El koyucu olarak Nesne

El koymanın vurguladığı, şizoid hastanın, sahip olduğu değeri olan her şeyin ya da herhangi bir şeyin, nesne tarafından eninde sonunda sahip çıkılması hissidir. Fikirler, fanteziler, yetenekler, mülkiyetler – nesnenin kendi hedef ve ihtiyaçları doğrultusunda, hastanın içinde barındırdığı gerçeğini hiçe sayarak, hepsine nesne tarafından kullanılacaktır. Nesne ne zaman kullanmak isterse ve hangi amaçla kullanmak isterse, hepsi kullanılacaktır. El konulma tecrübeleri yok edici olabilir – şizoid hastalar için bir tür dehşettir. Şizoid bir dama, büyürkenki korku hissini tanımlarken, el konulma tecrübelerini, “ Vücut Kapanların İşgali” isimli filmdeki insanların dehşetine benzetmiştir. Bu klasik filimdekilerin insanlıkları, düşünceleri, ruhları uzaylı işgalciler tarafından kurutulmuştur. Aynı gözüküyorlardır, fakat onlar için değerli olan her şeye el konulmuştur.

El konulmanın başka bir örneği, birinin kendine ait dünyası olmasına, özel kendiliğinin herhangi bir tecrübesine izin verilmemesidir. Şizoid bir hasta, çocukluğunda, kendinden sonra gelen ikizlerin başarısı için işe alınmış bir bakıcı gibi olduğunu anlatmıştı. Diğerleri de ebeveynleri için bakıcıdırlar. Bunların hiç biri , bir insanın hedefe ulaşmak için çalışarak, yaşayarak ve birlikte paylaşarak edindiği memnuniyet ya da hoşnutluk hissi ile yapılmamaktadır. El koyucu, hastanın hislerini göz önüne almadan, belirli bir amaca hizmet etmek için uğramaktadır. El koyucu (sadece gerektiğinde) çocukların (ya da şizoid hastanın) görülmesi ama asla duyulmaması gerektiğine inanır. El koyucu ne gerilemeyi ödüllendirir ne de mükemmel bir aynalama bekler. El konulma, hastayı bir işleve çevirerek, kişiliksizleştirmenin bir türüdür.

El konulma çeşitli türlerde tezahür edebilir. Bazı zamanlarda, el konulma aşikar olabilir, diğer zamanlarda gizli olabilir. Bay W. ailesinin evde kilitli hatta kapalı kapı istememekle başlayan el konulma deneyimini anlatıyor. Bay W.’nin ailesinin, hiçbir şeyi özel kalamayacağı izleniminin bırakılması, neredeyse psikotik bir zorlama ve aşırı tetikteliktir. Ona göre, açık kapı, bütün sahip olduğu ve ne olduğunun ailesi tarafından kullanılma hissini alan bir semboldü. Ve kendisini hiçbir şey gibi hissettiren, benimseyebileceği ve sahip olabileceği hiç bir şey olmadığı hissiydi.Kendi vücuduna yetkin olmak da dahil, mahremiyet imkansızdı. Örneğin, ailesi gece yatarken ellerinin örtünün üstünde olup olmadığını sürekli kontrol ederdi ve banyoyu kullandığında hiçbir zaman banyonun kapısını kilitleyemezdi. Kendini cinsel bir varlık olarak tanımlamakta cesaretsizleştirilmişti. Oldukça yoğun şizoid olan Bay W., aseksüel olmanın belirgin hisleri ile büyümüştür.

Bay h., el konulma deneyimini aşağıdaki şekilde belirtmiştir. Geleceği ile ilgili ne yapmak istediği hakkında bir fikri olduğunda ve bundan annesine bahsettiğinde, fikrinin kendisi için sonsuza dek kaybolduğu izlenimine kapılıyordu çünkü annesi o fikri alıp kendi fantezilerini ve ihtiyaçlarını beslemek için kullanacaktı. Annesi fikri kendi değerlerine göre değiştirecek veya şekillendirecektir ve böylece artık o fikir Bay H.’ye ait olmayacaktır. Fikre ya da hedefe, annesinin duygusal memnuniyetinin sağlanması için, hastanın istekleri, ihtiyaçları ya da duygularını içeren hedefin annesi tarafından alındığı bildirilmeksizin, el konulmuştur. Örneğin, kız arkadaş anlayışı ile tanıştırdığı kızın nasıl uyuştuğu ( ya da genellikle, uyuşmadığı) hakkında uzun bir konferans beklentisi olmadan, hastanın bir kız arkadaşını annesine tanıştırma imkanı yoktu. Oynana spor dalları, ilgi alanları ya da kariyer hedefleri bile hastanın duyguları açısından değerlendirilmiyor , hatta en azından düşünülmüyordu bile; daha ziyade, annesinin kendini nasıl hissedeceği, arkadaşlarına ne anlatacağı ve annesinin oğlunu yetiştirmedeki başarısı ile kendi ihtiyaçlarını nasıl tatmin edeceği açısından değerlendiriliyordu. Bu konularda annesine hiç karşı gelemediğini de vurgulayan hasta, bütün gücün annesinden akıp geldiğini hissediyordu. Annesinin kontrolü mutlaktı. .Eğer bir şeyi sahiplenmek isterse, o artık ona aitti. Mücadelenin bir faydası yoktu.

Manipüle etme ve baskılama efendinin işbirlikçi deneyimleriydi. Her iki kavram da hastanın kendi deneyimlerinin ve hislerinin, nesne tarafından, diğeri tarafından, göz önüne alınmadığını ve görmezden gelindiğini betimliyor. Şizoid hastanın deneyimi, diğerlerinin kendi kazanma arzuları için, hastanın kendini gözetmeden, kullanılmasıdır. Manipüle etmek ve baskılamak, birisine el koymaktan ziyade, başka bir insanı kontrol etmek anlamına gelmektedir. Deneyimin bu çeşidi, en iyi olarak, Bay. H. Tarafından anlatılmaktadır. Bay H. Başkaları ile, özellikle de annesi ile, olan ilişkisini sanki annesinin kucağına oturtulmuş bir kukla gibi olmakla anlatır. Her hareketinin, vücudunun her parçasının ve her duygusunun başka birinin kontrolüne maruz kaldığını hissediyordu. Bay H. Bunu “birinin sürekli dizginleri elinde tutması” olarak tasvir ediyordu. Manipülasyonun ve baskının türü de sıklıkla nesnenin istediği herhangi bir işlevi yerine getirmeye programlanmış bir robot ya da android olma metaforu ile gösterilmiştir.

El koyucu, manipüle edici ve baskılayıcı olarak nesne, “efendi” kelimesi ile tamamen tasvir edilmiştir.Efendi olan nesne tecrübesine ilintili olan kendilik temsili, köleninki gibidir. Şizoid hastanın nesneye olan bağlanmasının doğası –içsel dünyada ve dış gerçeklikte – bir kölenin efendisi ile olan ilişkisi gibidir. Esaretin özü, birinin kendine ait olarak adlandırabileceği hiçbir şeye sahip olmamasıdır. Efendi/köle ilişkisinde, özel bir mülkiyet yoktur. Birisi efendi olarak var oluyordur. Değeri olan herhangi bir şey geri alınabilir; eşi, çocukları ve hatta hayatı. Efendi/köle ilişkisi, bireyin insanlığını temel olarak görmezden gelme üzerine kuruludur. Bütün bu sebeplerden dolayı, esaret veya hapsedilmişlik hissi bir çok şizoid arasında ortaktır. Nesne efendidir, kendilik de köledir. Nesne hapse atandır, kendilik de hapse girendir. Aşağıda hastalar tarafından tanımlanan efendi/köle biriminin nitelemeleri bulunabilir.

Bayan R. Bağlanmanın temel deneyimi hakkındaki görüşünü, kontrolü kaybetmek olarak tanımlıyordu. Ailesi ile olan ilişkisi isteklerin sonsuz çatışması gibiydi. Ve sonunda kesinlikle kaybedeceğini hissediyordu. Ailesine her hangi bir şekilde yakın olmayı denediğinde, kendinden tamamen ödün vermek zorunda olduğunu ve onların yatılı kölesi haline geldiğini hissediyordu. Bayan R.’nin tedaviye başladığı noktada, yaşlı ve hasta babası onu yanına taşınması içim tehdit ediyordu, ve böylece hasta onun tam zamanlı hemşiresi haline gelecekti. Babasının beklentisi hastanın işinden çıkması ve hayatını ona bakmaya adamasıydı. Bu biçilmiş rol hakkında onun ne düşündüğünü soran yoktu.

Hastanın kendi istek ve duygularını tasdik ettirememe acizliği, hasta 39 yaşındanken, çocukluğundaki aciziyetinden çok daha güçlüydü. Bayan R. bütün yetişkinlik yaşamını ailesinden uzakta geçirmesine rağmen, ailesinin onun için tasarladığı yaşantıdan farklı bir yaşar sürmesi kabul görmüyordu.

Bay H. Annesinin kelimelerini ya da davranışlarını, ve hatta yüz ifadelerini bile benzer bir korku ile anlatırken, “bendeki bütün enerjiyi kurutuyor” şeklinde tasvir ediyor. Şu an 28 yaşında olmasına rağmen, halen yaşadığı evlerindeki tek resminin, beş ya da altı yaşındayken annesinin kucağında otururken çekilmiş bir resim olduğunu belirtti. Sanki “vantrologun kucağındaki bir kukla gibi… tuzağa düşürülmüştüm… onun bana emrettiğinin dışında kımıldayamıyordum ya da hareket edemiyordum. Kendime ait bir beynim vardı ama hiçbir fark olmadı. Kimse umursamadı ve kimse sormadı. Sadece annemin duymak istediği ve beklediği kelimeleri dillendiriyordum. Ve eğer ibraz etmezsem, terk edileceğimi hissediyordum. Bir kenara itilmek. Onun kontrolünden uzak olacaktım ama yalnız olacaktım, sürgüne gönderilmiş. Bağlantıda kalmak için onun kölesi olmalıydım.”

Şizoid hasta için bağlanmanın bedeli esarettir. İletişimde olmak, hapiste olmaktı. Eğer iletişim kurmaya çalıştıklarında, şizoid hasta bunları deneyimliyorsa, o zaman neden hala denemeye devam ediyorlar?Ediyorlar, çünkü ilk olarak, bireyin kendini başka bir insan varlığı ile ilişkide deneyimlemesi temel, gereksi insani bir ihtiyaçtır. Dahası, efendi/köle ilişkisi, şizoid kişinin ilişkileri nasıl gördüğünün durumsal bir açısıdır. Bu mümkün olandır – fakat aynı zamanda tek mümkün olandır. İlişkiler işte bu şekildedir. Şizoid hastalar herhangi kişiler arası bir ilişkinin, içteki, meselelerin içpsişik durumlarının bir yansıması ya da aynası olduğunu düşünürler. Efendi/köle ilişkisinin insanları bağlayan tek yol olduğunu. Eğer birisi iletişim kurmak istiyorsa, eğer birisi bağlanmak istiyorsa, eğer birisi kişiler arası bir ilişki kurmak istiyorsa, o zaman efendi/köle ilişkisinin empoze ettiği koşullara katlanması gerekir.

Alternatif nedir? Özgür olmak, duygusal sürgünde olmaktır. Bu sebeple seçenek esaret altında olmak ya da sürgünde olmaktır, bağlanmak ya da bağlanmamak. Bu şizoid hasta için tam bir Hobson seçimidir (alternatifi olmayan seçim, al ya da git), şizoid ikilemin özüdür. Ne esaret ne de sürgün isabetli seçenekler değildir. İkisi de rahatsızlık ya da rahatsızlık tohumları içeren olarak deneyimlenir. Dönüşü olmayan noktanın ötesine gitme tehdidinden dolayı, çok uzakta gibi olmakla şizoid hasta anksiyete ve tehlike deneyimlediği gibi, tamamen el konulma potansiyelinden dolayı, hasta çok yakın olmaktan da anksiyete ve tehlike deneyimler.

Muhtemelen, çoğu şizoid hasta konut olarak sürgün halini seçerler. Kesinlikle bir çoğu da bağlı yaşamanın bedeli olarak esareti seçer ya da tahammül eder. Fakat elbette en karakteristik olarak, şizoid bireylerde en sık görünen bu iki temel durum arasında süregelen gidip gelmedir; bağlanmış ve bağlanmamış, esaret ve sürgün. Bayan B., hayatını şöyle tanımladı; “insanlara bağlanmakta zorluk yaşıyorum. Limitliyimdir çünkü kendimi diğer insanlarla paylaşmak her zaman zor olmuştur.Eğer sana bağlanırsam, bu kontrol edilmek anlamına gelir [efendi/köle birimi aktive olur]. Bu yüzden ne zaman insanlara, sana, bağlanmaya çalışsam, dediklerimle hissettiklerim arasına bir mesafe koymam gerekiyor [sadist nesne/sürgündeki kendilik aktive olur].” Bay C. De şöyle anlattı: “birisine bağlanmaya çalışmak, hisleri paylaşmak bir yoldan aşağı seyahat etmek gibidir. Öncelikle düzdür, sonra mıcır olur sonra da kum. Sonra kayalar ve hendeklerle dolu bir keçi patikasıdır. Tehlikeli olmaya başlar [ bağlanma çabaları git gide daha anksiyete yüklü ve tehdit edici hale gelmektedir].” Anlatmaya devam etti: “umutsuzca rotanın dışında olduğunuzu fark ediyorsunuz. Diğer kişiden geldim orada olmayacaktır. Ne kadar ileri gidersen, insanlara da öylesine güvenemezsin. Tam başladığınız noktada kendi teçhizatınız ve kendi problemlerinizle bırakılmışsınızdır.Kendi başının çaresine bakman gerekir [kendine yetme ve özgüven deneyimlerinin sadist nesne/sürgündeki kendilik biriminin aktivasyonu].”

Bayan A. Ve Bay B. için seçim hiçbir zaman tam sürgün ya da esaret olmamıştır. Esasında hayat, bu iki seçenek arasında sürekli bir gidiş geliştir ve uygun uzlaşmayı bulmak için çabalamaktır. Şizoid uzlaşmanın en özlü örneği fantezidir.

Fantezi

Şizoid hastanın hayatında, fantezi son derece önemlidir ve çeşitli işlevleri vardır. Genellikle, fantezi, kişinin dünyadan geri çekilmesinin, içe dönüşün ve diğerlerinden uzaklaşmanın bir parçası olarak gözükür. Bu tarzda bakılırsa, fantezi, sürgündeki kendiliğin temel bir bileşenidir. Fakat bundan çok daha karmaşıktır. Fantezi vekalet sayesinde iletişimdir. Vekaleten bir ilişkidir, ancak yine de bir ilişkidir. Şizoid hasta için, ideal, savunmacı ve telafi edici bir ilişkidir. Sürgündeki kendiliğin bir ifadesidir çünkü kendini kapsayan ve el konulma ile bağdaştırılan tehlike anksiyeteden yoksundur. İçsel nesnelere rağmen, nesnelere bağlanmaya çabalayan kendiliğin dışa vurumudur. Fantezi şizoid hastaların bağlanmış hissetmesine yardımcı olur ve halen efendi/köle biriminin tutuklamasından bağımsızdır. Kısaca, fantezide birey bağlanmış (içsel nesneye) ve aynı zamanda da özgür olabilir.

Şizoid hasta için fantezi, şizoid ikilem tarafından sunulan problemin çözümü gibi gözükse de, birlikte kendi problemlerini de getirmektedir. Bu şizoid hasta ile çalışan terapist için de geçerlidir. Fantezinin, sürgündeki kendilik yapısını güçlendirme ve sağlamlaştırma yeteneği vardır. Şizoid hastanın daha yüksek seviyede özgüven ve kendini kapsamasını mümkün kılar. Fantezi, temel bağlanma ihtiyacını memnun etmek için dış gerçekliğin nesnelerine ihtiyaç duymaz. Bu sebeple, şizoid hastanın izole olmadan sürgünde yaşama kapasitesini geliştirir. Fantezi şizoid hastanın tehlike olmadan, ne çok uzakta ne çok yakında, bir ilişki içinde yaşamasına izin verir. Bu, şizoid uzlaşmanın başlıca örneğidir.

Bir çok şizoid hastanın hayatında fantezi öyle yaygın bir rol oynamaktadır ki, muhtemelen diğer herhangi bir özellikten çok daha fazla, şizoid durumun olmazsa olmazı koşulu için en yakındır. Tabii ki birçok insan fanteziden faydalanıyordur; bu onların içsel dünyalarının bir parçasıdır. Yaratıcı, içten gelen kendiliğin bir dışa vurumu olarak, deneyimi geliştirir. Şizoid hasta için, deneyim için vekillik yapar. Bu ciddi bir farktır ve uzlaşmacı olarak fanteziyle ilgili problemdir.

Şizoid hastalar fanteziyi vekaleten iletişim ve sürgündeki kendiliğin sağlamlaştırılması açısından kullanırken farklılık gösterirler. Fanteziyi kullanamayanlar, şizoid hastaların azınlık grubudur ki bunların madde bağımlılığına eğilimi vardır. Şizoid hasta için, vekil iletişim olarak, alkol ve madde fantezi işlevini alır; böylece madde kişiliksizleştirme nesnesi halini alır. Bir ilişkinin iluzyonu, maddenin kendisinin zihin değiştiren eylemiyle desteklenen iluzyonu genellikle teşvik edicidir.

Daha sıklıkla, şizoid hastanın fantezi yaşamı geniş, derin ve zengindir, ve hatta, aynı zamanda, gizli, açıklanmamış ve sön derece özeldir. Şizoid hasta fantezisini her gün saatlerce harekete geçirebilir. Kişin uyanık hayatının birincil meşguliyeti haline gelebilir. Ya da fanteziye daha sınırlı, kısıtlı bir tarzda, beklenmeyen anksiyete ve tehlike zamanında başvurulabilinir. Her tür tema mümkünken, belirli temaların çoğu şizoid hastanın fantezilerinde çıkma eğilimi vardır. Şizoid hastanın fantezileri sıklıkla, yoğun bir doğanın ilişkisel temalarına odaklanan kişilerarası fantezilerdir. Romantik masallar, gerçek ilişkilerin karikatürleri gibi gözüken romantik fanteziler yaygındır. Efsane ya da gerilim filmi ve güçlü duygularla bağdaştırılmış gibi gözüken fanteziler çok nadirdir. Bütün bu fanteziler, bir canlılık ve gerçek-hayat etkileşimlerinde sıklıkla yoksun olan duygu mevcudiyeti tarafından belirtilmiştir. Hedef ve amaç budur; vekalet ile ilişki. Şizoid kişilerin fantezileri az çok narsistik üstünlük, başarı, gayri şahsi aşırı övgü ya da kaçış temalarına eğilimlidir.

Aşağıda şizoid hastaların bildirdiği bazı tipik fantezilere yer verilmiştir. Bir hasta, dört ya da beş yaşında bir kız çocuğu iken, çok sayıda oyuncak bebeği ile en çok yalnız oynamaktan keyif aldığını hatırladı, böylece aile yaşantısının geniş ve ayrıntılı fantezilerini yapılandırabiliyordu. Eğer durdurulmamış olsaydı, çoğu vakada olduğu gibi, bu fanteziler bütün gün devam ederdi. O yaşta çok da güzel okuyabiliyordu. .hayatı boyunca sürecek bir alışkanlık yaratmıştı; bir dolabın içi ya da masanın altı gibi çok küçük ve kendi için güvenli alanlar oluşturmak ve burada kıvrılarak saatlerce kitap okumak. Okumasını fantezileri ile destekliyordu. Bir fantezisi Superkadın olmakla ilgiliydi; kimsenin zarar veremediği güçlü bir kadın. Güç ve mükemmellik temalarına odaklanmaktan ziyade, Süpermen ile yaşayacağı sonsuz romantik maceraya odaklanmıştı. Birlikte, gerçek kimliklerini sadece ikisi bilirken, dünyadaki zalim adaletsizliklerle savaşacaklardı.

Orta yaşlı şizoid bir adam fantezisini şöyle açıklamıştır; “insanlarla birlikte olma tehlikesine karşı ideal bir sığınak.” En favori fantezisini “ ilk ay kolonisinin lideri olmak. Ailem ve iki düzine kadar insanla oradayım. Bu acı verici dünyadan kaçabilirim ama hala bu insanlarla iç içeyim. Bana hayranlık duyan insanlar ve bana ihtiyacı olan insanlar” şeklinde tanımladı. Bu hastanın lider olma ve saygı duyulma ihtiyaçları narsisistik ihtiyaçları, hedefleri ve tutkuları yansıtmıyordu, ama aslında kontrol sahibi olma, özgüven ve kimseye bağımlı olmama ihtiyacıydı.

Kendini gerçek hayattan ayıran cama burnunu yaslamış olarak dışarıda olduğunu hissettiği anlatılan geç şizoid kadın, fantezilerini; Sindirella ya da Eliza Doolittle gibi karakterlerin rolünü oynayabileceği gala dansları ve partileri olarak tasvir etmişti. Gerçekte, evinden çok az dışarı çıkardı.

İlave bir not, bazı şizoid hastaların ilişki fantezilerinin sadomazoşistik kurgusudur. Bu belirli fantezilerin başlangıç noktasını anlamak zor değildir. Efendi/köle ilişkisinin fantezilerin bağlanma temasının içine dökülmesini yansıtıyorlardır. Hiç tehlike yaratmayan bir şekilde çünkü hasta fantezinin mutlak kontrolü içersindedir. Hasta duruma hakimdir. Ortaya çıkartılmadıkça el konulamazdı ve hasta istemedikçe ortaya çıkmaz zorunda da değildi. Hasta tarafından oynanan rol ister sadist ister mazoşist olabilir, ister efendi ister köle olabilir çünkü fantezilerin mutlak kontrolü artık buna izin vermektedir. Şizoid bir kadın neredeyse her saatinin bir parçası olan, sadomazoşistik doğası olan, sıra dışı nesne, insan, hayvan, hareketler ve sonuçlar dizisi içeren ayrıntılı fantezilerini yavaş yavaş açığa çıkarttı. Yoğun derecede şizoid olan genç bir adam, üniversitedeyken çıkış yolunu pornografik romanlar yazarak bulmuştu. Editörü onu “limitsiz hayal gücünden” dolayı tebrik etmişti.

Şizoid hastanın fantezi hayatının çok önemli olmasına rağmen, sıklıkla klinisyen tarafından fark edilmemiştir. Bu böyledir çünkü, daha önce de belirtildiği gibi, şizoid hastanın fantezi hayatı gizlidir. Çoğu şizoid hasta, tedavinin erken döneminde direkt olarak sorulduğu takdirde, fantezilerinin varlığını ret edecektir ya da hayatlarının bir parçası olduğuna dair ipucu vereceklerdir ama onları minimum seviyeye indirgeyeceklerdir ve fantezi hayatlarının belirsiz taslağı dışında fazla bir şey paylaşmayacaklardır. Fantezi, hastanın hayatı boyunca koruyabileceği, içsel dünyanın bir yönüdür. Nesnenin kapmasından uzak, nesne onun varlığını bilemez bile, özel ve korunmuş olabilir. Her şey kayıp ya da el konulmuş gözükse de, fantezi hayatı güvende olmaya devam edecektir. Şizoid hastaların çoğu, bu sebeple, fantezi yaşamlarını ortaya çıkartmakta gönülsüzlerdir. Fanteziler kolayca paylaşılmaz ve fantezi ne kadar önemliyse; onu paylaşmak da o kadar zordur. Fantezi, bağlanmanın nesne ilişkileri dünyasındaki güvenli yerin son sığınağıdır.En sonunda, fantezinin rolü ne kadar güvenli, anlaşılır ve kullanışlı olursa olsun, ortaya çıkartılması ve büyük oranda vazgeçilmesi gereken bir savunmadır. İlk ve en önemli olarak, şizoid hasta için fantezi vekaleten bir ilişkidir, temsili bir ilişkidir. Bunu aklında tutarak, hastanın terapi sırasındaki ilk büyük riskinin düşünce ve duygularını iletmesiyken, sonuncu ve en büyük riskin de birincil, fantezinin savunma işlevini ortaya çıkarması ve ondan vazgeçmesi olduğunu terapist fark edecektir. Eğer terapist, şizoid hastanın fantezi hayatının kişisel ve iyi sebepten olduğunu da hatırlarsa, o zaman terapist içpsişik işlevin bu yönüne gerekli saygıyı gösterebilir ve zamanından önce istenmeden girmek için acele etmez. Tedavinin başarısının ölçütü, hangi dereceye kadar içsel diyalogun yerini kişiler arası diyalogun aldığı ve fantezinin yerini hangi dereceye gerçek- yaşam deneyiminin aldığıdır.

Üç yıldır tedavide olan, şizoid bir adam, bir seansta aşağıdaki seriden geçmiştir. İlk defa insanlara ihtiyacı olduğunu fark ettiğini belirtti. Bunun hemen ardından, başka bir insanı hiçbir zaman aşık olamayacağını fark ettiğini de vurguladı. Daha sonra aynı seans içersinde, yine ilk defa olarak, küçük bir çocukken başlayan oldukça sadomazoşistik fantezileri olduğunu açığa çıkarttı. Son birkaç günde bu fantezilerin nasıl başladığını hatırladığını yansıttı; küçük bir çocukken, bir çocuğun öldürüldüğü bir film izledikten sonra başlamıştı. Bir anda yanında oturanların hayretlerine, aniden, bir de baktı ki, mutlu hissetti ve yüksek sesle sinemada kahkahalar atmaya başladı. Hikayeyi anlatırken, hasta tepkilerimi görmek için beni tarıyordu.

Bu seansı tedavi süresinde bizim ilişkimizden rahatsız olduğu ve bana kızgınlaşmaya başladığı bir zamanda gerçekleşmişti. O seansta ortaya çıkan yorumların,, ileriki tedavi döneminde yeniden yapılandırılması üzerine konuşurken, bazı önemli maddeler belirdi. İnsanlara olan ihtiyaç betimlemesinin hemen ardından kimseyi sevememe vurgusu gelmişti. Bir risk aldı ve (ilişkiye) bir adım daha yaklaşmıştı ve sonra korktu ve yarım adım geri attı. İhtiyacı belirtmek bir şeydi ve bunu göreceli olarak güvende yapabilirdi. Fakat aşkı belirtmek, daha karmaşıktı ve daha riskli, talepkar ve tehlikeliydi. Henüz onun için hazır değildi. O sırada, sadomazoşistik fantezilerini hatırlayıp anlatması çeşitlilikti. Fantezilerin kendileri, tedavi süresinde zaten tahmin ettiğimiz ebeveynleri ile olan ilişkisinin doğasının onaylanmasıydı; efendi/köle ve sadist/sürgündeki kendilik birimlerinin dalgalı aktivasyonu. Bu fantezilerini benimle ilk defa paylaşırken, şansı/riski göze alıp benimle yeteri kadar güvende hissettiğini iletiyordu.Bu fantezilerin erken çıkış noktasını hatırlayarak, geçmişini yapılandırmak için tedavide yaptığı çalışmaların geçerliliğini onaylama biçimiydi.

Sinemada kahkaha atma deneyimi ve bu bölümü müteakip olarak benimle paylaşmasının da benzer bir amacı vardı. Kendinin ne kadar “Sakıp ve garip” (kendi deyimiyle) olduğunu ve kimsenin sevgisini hak etmediğini (hatta yeteneği bile olmadığını) göstermek istiyordu.

Bu, onu arzularından ve özlemlerinden belli bir güven mesafesinde tuttu. Ancak yine de kendini bana sapık ve garip olarak göstermek istedi, böylece birbirimiz arasına da bir mesafe koyacaktım ve daha yakına gitmesini engelleyerek güvenliğini sağlamış olacaktı. Sadomazoşistik fantezilerinin savunma, uzlaşma ve güvenlik işlevleri hakkındaki anlayışı, tedavinin süreci içersinde çok önemliydi.

Şizoid hastanın içpsişik yapısının tanımı, şizoid kendilik bozukluğunu başarılı bir şekilde teşhis etmek için gerekli bir anlayıştır. Bu anlayış ile donanımlanınca, başarılı bir tedavi ile sonuçlanacağını düşündüğü etkileşim caddelerini keşfe çıkabilir. Problemleri sunmadaki sayısız çeşitlikten ve terapi süresinde ortaya çıkan terapötik problemlerden bağımsız olarak; içpsişik yapının doğası,karmaşık gözken zamanlarda ve hatta anlaşılmaz ve duygusal savaş alanı gibi gözüken zamanlarda,terapiste yol gösteren bir harita olabilir.

REFERANSLAR  
Masterson, J. F. (1978). Psychotherapy of the borderline adult. New York: Brunner/Mazel.
Masterson, J. F. (1993). The emerging self. New York: Brunner/Mazel.
Masterson, J. F. (1978). The narcissistic and borderline disorders. New York: Brunner/Mazel.
Masterson, J. F. (1978). Treatment of the borderline adolescent. New York: Brunner/Mazel.
Stern, D. (1972). The interpersonal world of the infant. New York: Basic Books.
Winnicott D. W. (1965). Ego integration in child development (1962). In The maturational process and the facilitating environment. New York: International Universities Press.

Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanlar
Not: İzinsiz alıntı yapılamaz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Şizoid Kendilik Bozukluğu GELİŞİMSEL TEORİ

Gelişimsel teori konusunu ve onun şizoid kendilik bozukluğu teşhisine ve anlayışına uygulanmasını değerlendirirken, ele alınması gereken birkaç soru vardır. Gelişimsel teoriye ne kadar önem vermek gereklidir? Gelişimsel teori anlayışının, hastanın fiili klinik tedavisinde ne kadar önemi vardır?

Tedavi konusunun aciliyetinin ele alınmasına çok az ihtiyacı olan bireyler mi gelişimsel teori hakkında tartışıyorlardır?

Gelişimsel teori konusunu ve onun şizoid kendilik bozukluğu teşhisine ve anlayışına uygulanmasını değerlendirirken, ele alınması gereken birkaç soru vardır.

Gelişimsel teoriye ne kadar önem vermek gereklidir? Gelişimsel teori anlayışının, hastanın fiili klinik tedavisinde ne kadar önemi vardır? Tedavi konusunun aciliyetinin ele alınmasına çok az ihtiyacı olan bireyler mi gelişimsel teori hakkında tartışıyorlardır?

Birincil önemi ne yapmak ve ne zaman yapmak gerektiğine veren klinisyenler, genellikle hem gelişimsel teorinin hem de klinik uygulamanın kalbinde yatan soruyu atlamaktadır. “Yaptığımız şeyleri neden yapıyoruz?” Gelişimsel teori, insanların varlık haline geliş yolunu – nasıl bu hale geldiler ve ne hale geldiler – anlamaya çalışan kaidedir. Gelişimsel teori, normal varoluş sürecini açıklayarak, klinisyenlerin patolojik olanı daha kolay belirlemelerini sağlar. Örneğin, klinisyen bir hastanın esaret korkusunu vurguladığını duyabilir. Bu beyana ne anlam verilebilir? İnsan tecrübesinin normal, tahmin edilebilir bir parçası mıdır? Çocuğun sembiyoz (ortak yaşam ) halinden çıkarken ki önelenemez, içine çeken korkunun bir parçası mıdır? Sallantıdaki ya da aşırı korumacı ebeveyne veya bakıcıya karşı olan anlaşılabilir tepkinin bir yansımasıyla normal sürecin abartılmış bir parçası mıdır? Ya da, insan deneyiminin normal düzlemine, dik bir tepkinin anksiyetesi ya da korkusu mudur? Eğer gelişimsel teorinin simbiotik bir döneme ya da ayrılmaya karşı önlenemez bir içine çekilme çatışmasına ihtiyacı yoksa, o zaman esaret korkusu, normal gelişimsel patikadan net bir sapmak ya da ayrılmadır.

Gelişimsel teoride kati bir düzenek olmamasıyla birlikte, klinik uygulamanın çoğu belirsizlik denizinde akıntıya kapılmıştır. Klinisyenler “anlık koşullara göre hareket et” [ burada kullanılan İngiliz atasözü yerine nabza göre şerbet vermek kullanılabilir ] ilkesine göre çalışmaktadırlar ya da o anda doğru gözüken müdahaleyi uygulamaktadırlar.

Bütün bu sebeplerden dolayı, gelişimsel teori olmadan klinik psikiyatri, hiçbir zaman psikodinamik psikiyatri olamaz. Freud’dan günümüze kadar, psikodinamik psikiyatri; tanımlayıcı psikiyatri ile gelişimsel psikiyatrinin bir evliliğidir. Bu psikonevrozlar için de doğrudur; bugün de kendilik bozuklukları için doğrudur. Gözlemlenebilir olgunun ve teorik yapıların bu isabetli evliliği olmadan; klinik psikiyatri ve kısmen karakteroloji alanı, insan yapısı ve patolojisi – istikrarlı, göreceli kararlı, dünya ile iletişim içerisinde davranmanın, düşünmenin ve hissetmenin devam eden yolları – anlayışını düzenlemek için kapsamayan, hepsini kucaklamayan, bir yolla birlikte anlamsız kriterler (DSM’deki gibi) listesinden ibaret olurdu.

Zihnin gelişimsel modelleri, tanımlayıcı psikiyatriyi psikodinamik psikiyatriden ayıt eden şeylerdir. Psikodinamik psikiyatri kapsamı içerisinde, terapötik müdahalenin seçimi, çoğunlukla, gelişimsel model anlayışının sağladığı doğa tarafından belirlenir.

Daha ilerlemeden önce bir ikaz işareti. Son çeyrek yüzyılda, gelişimsel psikoloji – çocuğun zihninin araştırılması, çocuğun kendisi, çocuğun kişilerarası dünyası – kendini henüz kanıtlayabilmiştir. Klinik hipotezlerin çıkartıldığı ve ileride incelenecek olan çocuk psikolojisinin modelleri, gözden geçirme, genişleme ve bir akış durumunun embriyosundadır. Bu tür hipotezler, değişebilir olarak görülmelidir ve bu tür teorilerin Terapötik imaları, klinik laboratuarda test edilmeye devam edilmelidir.

Şizoid kendilik bozukluğuna özgü gelişimsel konular nelerdir? Bu soruyu cevaplamak için, bireyin varoluş süreci hakkında klinisyeni bilgilendiren, en güncel ve belirgin iki teoriye bakmak gerekir. Bu iki teori genellikle “ayrışma-bireyselleşme teorisi” ve “benlik algısının gelişme teorisi” olarak tanımlanırlar. Bunların mucitleri ve baş savunucuları sırasıyla Margaret Mahler (Mahler, 1968; Mahler, Pine, & Bergman, 1975) ve Daniel Stern (1985) dir. Her iki teori de aydınlatıcı, klinik açıdan uygulanabilir, ve birbirlerine benzemediklerini vurgulama çabalarına rağmen; oldukça örtüşmeleri olan ve temelde birbirlerini tamamlayan teorileridir.

Karakteri daha genel olarak anlamaya yönelik uygulamalarında, her bir teorinin özel bakış açılarını anlamak önemlidir. Böylece, her iki teori çerçevesinde, şizoid kendilik bozuklukla alakalı gelişimsel meseleleri anlamak için odak daraltılabilir.

Mahler’in insan yavrusunun psikolojik doğumu tanımı ve ayrışma-bireyselleşme süreci, 1960 yılından itibaren, normal çocuklarla ve klinik nüfuslarla çalışırken ve onları anlamaya çalışırken, sıklıkla kullanılan terimlerdir. Karakteroloji alanında ayrışma-bireyselleşme teorisi, borderline bozukluğun oluşumunu aydınlatmakta oldukça başarılı olarak uygulanmıştır (Masterson & Rinsley, 1975). Masterson Yaklaşımında, narsisitik kendilik bozukluğunu eklemek için, ayrışma birleşme teorisini genişletirken, yakınlaşan krizden önceki dönemde oluşan gelişimsel bir tıkanıklığın, çocuğun muhteşemliğini dokunulmamış ve bozulmamış olarak bırakmasına odaklanılmıştır. Teorinin klinik gözlemlere, narsisistik kendilik bozukluğu ve borderline kendilik bozukluğunun uyumu hiçbir zaman rahat ve iyi olmamıştır (Masterson, 1981).

Bu, kendilik şizoid bozukluğunu hangi noktada bırakır? Ayrışma- bireyselleşmenin alt katmanları arasında, şizoid bozukluk için bir yer bulmaya uğraşılmalı mı? Hiç kuşkusuz yapılabilir ama soru şu ki; yapılmalı mıdır? Muhtemelen, narsisistik kendilik bozukluğu için, cevapladığı kadar çok da soru oluşturacaktır. Bu sebepten, böyle yapmaktansa, ayrışma-bireyselleşmenin temel kavramlarını yeniden gözden geçirmek, klinik açıdan kısıtlamaktansa neyin geliştireceğini belirlemek, için daha iyi olabilir. Ve böylece, süreç içersinde, önemli bir örtüşme alanı ya da kendilik teorileri ile gelişimsel algılar arasında bir benzerlik bulunabilir.

Ayrışma-bireyselleşme teorisi,vurgulanması gereken gelişimsel süreç hakkında temel, merkezi bir varsayım yapar. Şöyle belirtir; gelişim sırasında öyle bir zaman gelir ki (sürecin kendisine göre ikinci planda kaldığı ve çoğunlukla konu dışı kalan bir zaman) ; zihinsel çalışmanın önemli bir işlevi olarak, çocuk, sembiyozun ötesine ilerlemeye başlar. Dış dünyayı iç dünyadan ayırt etmek için, ve en önemlisi, içsel benlik temsilini içsel nesne temsilinden ayırt etmek için ussal yaşantısında bir yeteneğe doğru ilerler.

Mahler’in yazıları boyunca, sembiyoz kavramının iki farklı zihinsel işlevi için kullanıldığını unutmamak gerekir. İlki, iç dünya ile dış gerçekliğin arasındaki aynılaşma ( farklılaşmanın ortadan kalkması) kavramı için kullanılmıştır. Sembiyozun bu kavramı, ego sınırlarının sağlamlaştırılmasındaki başarısızlıklarla ve müteakip patolojik durumları – özellikle, çocukluk sembiyoz psikozu – ile ilgilidir. Ekseriyetle, iç dünya dış gerçekliği ayrıştırmada sürekli başarısızlık, gerçekliği test etmede ısrarcı hatalara ve zihinsel işlevin köklü psikotik oluşumuna yöneltir.

Mahler’in “sembiyoz” terimini kullanarak açıklamak istediği ikinci zihinsel işlev, sorunların saf bir içpsişik durumudur.

Dış gerçekliğe olan ilişkisi de ikincil konudur. Bu Mental işlev, kendilik temsili ile nesne temsili arasında aynılaşmayı da içerir. Çocuğun sadece temsili dünyası ile ilgilenir. Bu tamamen içsel sembiyoz, ya da benlik ile nesne temsilleri arasındaki aynılaşma; birincil olarak çocuğun dış gerçek algısı ile uğraşmaz ancak daha ziyade, çocuğun kendi hakkındaki ve diğerleri hakkındaki düşüncelerine, fikirlerine ve düşüncelerine; bir insan varlığı olarak nelerden hoşlandığına ve kapsadığına, nesnenin neye benzediğine ve neler içerdiği konusuna odaklanır. Buradaki vurgu, öznel deneyim üzerinedir; dış gerçekliğin üzerine değil. Bireyin kendi hakkındaki, kendilik temsili hakkındaki ve diğer, nesne temsili hakkındaki anıları, duyguları, fantezileri ve fikirleri etkin kelimelerdir.

İçsel sembiyoz, zihinsel işlevin ikincil ilkesi, küçük çocuğun, fantezilerinden, hislerinden ve diğerinin, nesnenin, deneyimlediklerinin, hislerinden, ne olduğundan (başka bir inisiyatif merkezi tarafından yönetilen) farklı olarak, kendi hakkındaki düşünce ve deneyimlerini doğru şekilde ayrıştırım (ayırmak) yapamamasını tanımlar.

İç sembiyoz, gerçekliğin sınanması meseleleriyle ve içsel dünyayı dış gerçeklikten ayırmakla ilgili değildir. Tamamıyla, kendiliği, nesne temsillerinden ayırt etmekle ilgilidir. Klinik olarak bunun anlamı; dışsal sembiyoz (ilk tanımlama) psikotik durumlara uygulanırken, içsel sembiyoz karakteroloji alanına ve kendiliğin bozukluklarına uygulanır. Mahler’in yazılarındaki, bu kullanım belirsizliği, sembiyoz (içsel sembiyoza karşın) fikrinin anlaşılmasına gereksiz sekte vurmuştur. Dahası, Mahler ve Stern’in gelişimsel teorileri arasındaki belirgin ayrılık görünümünün de temel sebebidir.

Sembiyozun ilk anlamı (dışsal sembiyoz ve gerçekliği sınamanın işlevi) kendiliğin bozukluklarını anlayışı ile ilişkilidir. Şu zamana kadar, birçok düşük-seviye kendilik bozukluğunun, azalan oranda sınırlı mikropsikotik ve sahtepsikotik bölümler sergilemesini anlama eğilimine yardım eder. Bu noktada dışsal sembiyoz kavramının, dış dünya ile iç gerçeklik arasındaki sınır zorlayan bir zihinsel süreç olduğu açıkça görülebilir.

İçsel sembiyoz görüşü ve ayrışma- bireyselleşmenin yakınlaşma alt kategorisinin kalbinde olan; zihinsel işlevin bu bağlamdaki değişimi, kendilik bozukluklarına daha da fazla uygulanabilir. Mahler’in kendiliğin aynılaşma ve nesne temsilleri kavramı, çocuk için kayda değer gelişimsel bir dönem olduğunu belirtir, ki bu dönemde çocuk iki bağımsız merkezi inisiyatifin ayırdımını yapamamaktadır.

Bu işlevsel olarak, çocuğun anıları, duyguları, ve benliğin deneyimlerini; ötekinde tutulan hayal edilmiş anılar, duygular ve deneyimlerden net olarak ayırt edememesi anlamına gelir. Mahler’in içsel sembiyoz kavramın, bu sebeple, zihinsel işlevde belirli bir sürece (yaş- muvafık çarpıtma) net olarak değindiği görülmektedir. Bu süreçte çocuk diğer insanların da kendi hissettiği ve düşündüğü şekilde hissedip, düşündüğüne inanmaktadır.

Sembiyoz’un bu iki tanımını akılda tutarak, ayrışma-bireyselleşmenin alt aşamaları tekrar gözden geçirilebilir. Farklılaşma ve uygulama alt aşamaları, çocuğun iç dünya ile dış gerçekliğin net ayırımı ve içsel kendilik ile nesne temsillerinin ayırımı ikiz hedeflerine ulaşmak için yürüttüğü zihinsel deneyleri iyi açıkladığı gözükür.

Yaklaşım alt aşaması, başlıca ulaşılan nesne temsilleri ve benliğin farklılaşmalı süreci ile başlar. Çocuk zihinsel işlevin bu yeni açısını birleştirme yolunda iyi gidiyordur. Yaklaşım (isminin ima ettiği üzere) alt aşamasının özü olarak; çocuk artık, kendi düşündüğü ya da hissettiğini otomatik olarak diğerlerinin hissetmediğini ve ya düşünmediğinin farkına vardığı bir zamana gelmiştir. Dış gerçeklikteki kişinin artık çocuğun önceden kendi hissettiği ve düşündüğü gibi düşündüğünü çoktan fark ettiği içteki nesneyi artık daha fazla aynalamayacağı varsayılır. Artık, dış gerçeklikteki nesne, kendi özel düşünceleri ve duyguları olan içsel nesne temsillerini aynalamaktadır. Çocuk, çocuğun yeni ulaştığı zihinsel durumu yansıtan, yeni tanımlanmış kişilerarası bir dünyaya giriş yapmıştır. Çocuk, zihinsel işlevin yeni yönetimi ile, nesneye değişik bir anlayış seviyesinden ulaşmak zorundadır.

Yaklaşımın öz yönlerinin çoğu, çocuğun nesneden ayrılışının akut farkındalığı olarak açıklanır. Önem çoğunlukla, dış gerçeklikte nesneden ayrılmaya verilmiştir. Can alıcı nokta; çocuğun içsel nesne temsilinden ayrılması ve kafadarlık (düşündeşlik) ve benzer hissetme varsayımıdır.

Ayrışma-bireyselleşme teorisi ile borderline bozukluğun bu kadar iyi uyuşmasının sebebi,merkezi yapılanma ilke olarak, yaklaşımın zihinsel işlev özelliklerinin tanımının bütün kendilik bozuklukları ile uyuşmasıdır. Bu, daha ağır psikotik seviyedeki bir yapılanmayı, kendilik bozukluklarının yapılanma özellik seviyelerinden ayırt eder.

“Yaklaşım” teriminin doğası olarak, ayrışma-bireyselleşme teorisi, artık, çocuk ve diğeri arasında, etkin bir uzlaşma süreci olması gerektiğini vurgular.

Buradaki diğeri hem dış gerçekliğin temsili olan hem de içsel dünyanın temsili (içselleştirilmiş nesne temsili) olandır. Sonuçları yeni kişilerarası ilişkiler ve yeni içselleştirilmiş nesne ilişkileri olacaktır. Masterson ( Masterson & Rinsley, 1975) ilk olarak borderline bozukluğun oluşumu izah ettiği zaman, çocuğun içpsişik yeniden yapılanmasında çıkan bu yeni dönemde, annenin duygusal müsaitsizliğinin önemini vurgulamıştı. Annenin duygusal sağlıklı bir anlaşma ya da ittifak durumu temin etmedeki müsaitsizliği, önemli iki gelişimsel sekteden ilkiydi. İkinci sekte; ailenin çocuğa sunduğu sağlıksız, gerçekçi olmayan, çarpık bağlanma koşulları ile ilgilidir. Müstakbel borderline bozukluğu durumunda, klasik modelde tanımlanan koşullar şöyledir: gerileme için ödül, ayrışma-bireyselleşmenin karşısında geri çekilme ve kendilik- aktivasyonu.

Daha önceden de belirtildiği gibi, Masterson narsisistik bozukluğu eklemek için ayrışma-bireyselleşme teorisini genişlettiğinde, klinik gözlemleri teoriye eşleştirmede problemler baş göstermişti. Yaklaşım öncesi kriz dönemindeki gelişimsel bir tıkanıklık, düşündeşlik ya da içsel sembiyozun temel durumunun korunması ile, kolayca doğru varsayılsa bile, ego işlevsellik seviyelerinin gelişimsel tıkanıklık seviyeleri ile çakışmasında problemler ortaya çıkıyor. Masterson bazı olası çözümler önermiştir, fakat hiç bir açıklamanın tam olarak uygun olmadığı sonucuna varmıştır. Ayrışma-bireyselleşme teorisi tarafından yapılan ek bir açıklama, ulaşılan yeteneklerle aktif olarak uzlaşmaya çalışan çocuk, önceden çok iyi hizmet emiş olan bağlanma durumlarını hareketlendirmeyi seçer. Bu tür bir açıklama, birincil bir taraftarlıktan, gelişimsel tıkanıklık kavramına doğru ve Daha önceden var olan zihinsel işlevlerin değerlerinin yeniden hareketlenmesi ve aktive edilmesi teorisinin yer değiştirmesine doğru, fakat zihinsel işlevin ana koşularının ikinci bir konumuna doğru gönderilen, teorik yön değişimini gerektirir.

Ayrışma-bireyselleşme teorisini göz önüne alırken, sembiyozu ve yaklaşımı, daha önceden yönlendirilmiş iki soruyu yanıtlandırılabilir. Ayrışma-bireyselleşme teorisi, gelişimsel teori ile bağdaşıyor mu? Ve hangi faydalı gelişimsel teori, klinisyenin şizoid bozukluk anlayışını ve tedavisini şekillendirebilir?

Birinci sorunun cevabı olarak, Mahler ve Stern’in çalışmaları kayda değer örtüşme göstermektedir. Stern, Mahler’in tanımladığı kavramları işlemsel tanımlayarak ve titiz incelemeler yaparak, Mahler’in temel varsayımlarını desteklemiştir.

Sonuçta, Stern’in ortaya serdiği durum, Mahler’in tanımladığı ile neredeyse eştir. Benzerlikler nelerdir?

Stern ilk olarak, kendiliğin dört gelişimsel algısında söz etmiştir: ortaya çıkan, öz, öznel ve sözel kendilik deneyimleri ya da yapılanmaları. Bunlara daha sonra anlatıcı kendiliği de eklemiştir. Ayrışma-bireyselleşme teorisi ile kıyaslama hedefinde, en önemlileri öz ve öznel kendilik yapılanmalarıdır. Kendiliğin öz algısı, fiziksel olarak ayrı, tutarlı bir bütün olarak çocuğun kişisel benlik- tanımı algısını oluşturur. Kendilik-temsilcisi, kendilik-uyumu, kendilik-duygulanması ve kendilik-sürekliliği yeteneklerini, inisiyatifin yapılanmış bir merkezi olarak birleştirdi. Kendilik tecrübesinin bu yapılanması ile ilintili zihinsel işlev ilkesi Stern tarafından tek-fikirlilik kaidesi olarak tanımlandı. İşlevsel tanım, çocuğun; benliğinin ve diğerinin (dışsan nesne ve içsel temsili/çağrıştıran arkadaş), aynı ilgi, duygu durumu ve aynı hedef odağını paylaştığını deneyimlemesidir. Bu tanım, içsel sembiyozun, bezer zihinsel içeriğin ve benlik ile nesne temsilleri arasındaki ortak duydu durumunun işlevsel tanımıdır.

Stern daha sonraları, öznel benlik ile bağdaşmış zihinsel işlev prensibini, ayrı fakat arayüzlü uslar olarak tanımladı. Bu, ayrışma-bireyselleşmenin yaklaşım alt kategorisindeki Mahler’in zihinsel işlev tanımını çağrıştırmaktadır. Ayrı uslardan kast edilen, Nesneye (temsiline) ait olan içerik ve duygu durumlarını, kendiliğe (temsiline) ait olmaktan ayırt edebilme yeteneğidir. Arayüzden kast edilen, bu iki ayrı insiyatif merkezi arasındaki anlayış ve anlamı müzakere edebilme yeteneğidir. Stern tarafından belirtilen, öznel benlik ile ilintili zihinsel işlevin, yaklaşım halindeki çocukla bağdaştırılan zihinsel işlevle benzerliği su yüzüne çıkar. Yaklaşım alt aşamasındaki; arayüzey koşullarının, bağlılık, bağlanma ve karşılıklı ortak anlam durumlarının uzlaşma görevi, öznellikler arasında olan bağlanmadan daha farklı değildir.

Mahler ve Stern’in teorilerini kıyaslarken ve karşılaştırırken, birkaç ek nokta daha göz önünde bulunmalıdır.

Kendiliğin gelişimsel algılarının teorisini klinik patolojiye adapte ederken; kendiliğin özü ile özdeşleştirilen tek-fikirlilik zihinsel mekanizmalarının, genellikle metaforik olarak kaynaşma ve birleşme olarak tanımlanan; narsisitik kendilik bozukluğunda bulunan zihinsel işlevin klinik tezahürleri ile korelasyonu olduğunu söylemek kandırıcı bir beyan olur.

Tek fikirlilik, birleşme ve kaynaşma metaforlarının uygun bir işlevsel tanımı olarak gözüküyor. Gösterişli benlik artık, diğerlerinin de kendi gibi düşündüğüne ve hissettiğine inanan bireyi amaçlayarak işlevsel olarak tanımlanabilir. Diğerlerinin farklı düşünüp, farklı hissedebileceği olasılığını kavramlaştırmakta çok zor zaman geçiren kendiliğin, sorunlar durumudur. Daha önceleri Masterson’ın çoktan varsaydığı gibi, narsisistik bozukluğun; zihinsel işlevin erken bir safhasını gösterdiği var sayımı yapılabilir. Ancak, kendilik teorisinin algılarını uygularken, ayrışma-bireyselleşme teorisinin uygulamasında ortaya çıkan, aynı eleştiriler ortaya çıkacaktır.

İlave olarak, Stern, ortaya konan kendilik yapılanmasından öznel kendilik yapılanmasına doğru gidişin; sadece şiddetli bir aşağılama tarafından saptırılabilecek ( örneğin, ağır zihinsel alıkoyma ya da çocukluk şizofrenisi), büyük çoğunlukla biyolojik/olgunluk başarısı olduğunu vurgulamıştır.

Mahler ve Stern’in teorilerinin birbirinden uzaklaştığı iki nokta daha vardır. İkisi de ikincil derecede önem taşıyan meseleler olarak gözükmektedir. Birinci kavram normal otizmle, gelişimsel psikolojinin başarıyla çürüttüğü Mahler’in kavramı ile, ilgilidir. İkincisi de gelişimsel olayların zamanlaması ile ilgilidir. Her ne kadar, iki teorideki zihinsel süreç tanımları dikkat çekici biçimde benzer olsa da, bu iki etkinliğin zamanlamalar göze çarpan derecede farklıdır. Mahler’e göre, yaklaşım dönemi 15 ile 22 aylık arası dönemdir, oysa Stern’e göre, öznel kendilik yapılanmasının önceliği 7 ile 15 aylık dönemdedir. Gözlemsel ve deneysel veriler arasındaki bu ayrılığın hiçbir açıklanabilir yolu gözükmemektedir.

Şimdi artık, gelişimsel deneylerin şizoid kendilik bozukluğuna uygulama girişiminde bulunulabilir.

1. Şizoid hasta içsel dünya ile dış dünyayı ayırt etmekte şüphesiz yeteneklidir. Hasta psikotik değildir. İçe kapanma ve fantezi kullanımı; kişiliğin otistik, zararlı dönüşümünü hiçbir şekilde yansıtmaz. Bu sebeple, şizoid patoloji kesinlikle şizofreninin silik formu ya da şizofrenik spektrumun bir parçası değildir. Şizoid hasta, diğer kendilik bozukluklarından farklı olarak, psikotik gerilemelere ve bölümlere meyilli değildir.

2. Şizoid hasta, iç kendilik temsili ile nesne temsilleri arasındaki ayırdımı yapma yeteneğine ulaşmıştır. Şizoid hasta, tek us teorisi ile hareket etmez. Bireyin içsel ve kişilerarası hayatına hükmeden süreçler, en iyi Mahler’in yaklaşımı nitelemesiyle ve Stern’in ayrı fakat arayüz uslar betimlemesiyle (öznel benlik) açıklanabilir .

3. Şizoid patolojinin gelişen anlayışının bu aşamasında; gelişimsel olayların belirli zaman lamaları ile uğraşmaktansa, şizoid bozukluğun oluşumunda belirleyici rol oynayabilecek, kişilerarası uzlaşma doğasını ve bağlanma koşularını incelemek daha faydalı olacaktır. Önemli olan oluşumun erken yaşta olması ve ebeveyn-çocuk etkileşimi tarafından (en azından) aracılık edildiğidir.

4. Eğer, gelişimsel zaman meseleleri bir kenara bırakılır ve belirli evre konularına takılıp kalınmazsa; bu yeni anlaşma ve sözleşmelere kendiliğin psikolojik olarak yettiği bir zamanda, narsisistik kendilik ve borderline kendilik bozukluklarının, kendilik ve diğeri arasındaki uzlaşılmış ilişkilerin değişik örüntülerini yansıttığı kolayca görülebilir. Benzer bir şekilde, şizoid hasta için bağlanmanın özel durumları, bağlanmamaktan gelen çatışma, anksiyete ve travmayı bir yandan engellemeye çalışırken, bir yandan da bağlanma ile gelen kabul ve onaylanmayı deneyimlemek için şizoid hastanın girdiği anlaşma ve sözleşmelerin doğası tanımlanmaya çalışılmalıdır. Hedef, gelişimsel olarak aydınlanmış biçimde, şizoid hastanın temsili dünyasının daha detaylı bir tanımıdır. Şizoid hastayı, gelişimsel kısıtlama içerisine sıkıştırmak hiçbir klinik amaca hizmet etmez. Özellikle de, psikopatolojinin mevcut tanımlanmış üç boyutu; narsisistik, borderline ve şizoid için gelişimsel spektrumun çok az klinik kullanımı, ya da kullanılma ihtiyacı, vardır.

5. Katı gelişimsel evreleri arka plana yerleştirerek ve zihinsel işlevler ile bağlanmanın işleyiş modellerinin kati doğasını ön plana getirirsek, spektrum bozukluğunun düşüncesi olarak ne ortaya çıkar? Belirli bir patoloji içersindeki ciddiye spektrumu ya da çeşitliliği, ekseriya gelişimsel kademelerle bağdaştırılmıştır. Bu uygulamanın en iyi ve klinik açıdan en kullanışlı örneği; yaklaşım dönemimde yüksek-seviye borderline hastaların çok daha ileride olması ve erken yaklaşım döneminde düşük- seviye borderline hastaların tıkanıklık yaşamış oldukları varsayımıdır. Bu tasarının avantajları çok fazladır. İşlevselliğin bir aralığını açıklar çünkü tıkanıklık ne kadar geç olursa (tartışılıyor), içeride yatan ve kullanılabilen içpsişik yapı da o kadar fazladır.

İlaveten, düşük seviye borderline hastalardaki yutulma korkusunun hakimiyetin tersine, yüksek-seviye borderline hastalardaki terk edilme korkusu yaklaşımdaki bir tıkanıklık olarak açıklanabilir. Masterson (1978) bu bakış açısının tamamını açıkça belirtmiştir. İyi işliyor. Fakat tabiî ki de bu kadar işlemesinin sebebi dar bir açı ilke ilkelerin borderline bozukluğa uygulanması değildir. Sebebi, çoğunlukla insan olgunlaşması ve gelişimi prensipleri olmalarıdır.

Geriye kalan soru: Gelişimsel kademeler teorisi, patolojinin spektrum ya da çeşitlilik kavramına için bir ilk koşul mudur? Cevabı hayır. Aynı derecede uygun açıklama; psikopatolojinin herhangi belirgin boyutunun (narsisistik, borderline ya da şizoid) klinik tezahürüne çok faktörlü katkıda bulunandır. Masterson bu çok faktörlü katkıyı, doğa, yetiştirme ve kader olarak özetlemiştir (1988). Üç faktörün tümü de, kendilik yapısında ve yapılanmanın en son klinik belirlenmesinde mutlaka sürekli bir rol oynuyordur. Şizoid kendilik bozukluğunun oluşumuna hangi eşsiz yapısal veya geçici faktörler katkıda bulunur? Bulanıktır. Basit birebir korelasyon olamaz; örneğin, “ ısınmaya yavaş” çocuk ile şizoid patolojinin sonraki tezahürleri arasında. Fakat eşit derecede net olarak, yapısal ve geçici faktörlerin bir rolü olduğudur. Bunlar keşfedilmeyi bekleyen kalıntılardır.

Kader benlik tanımının son yapılanmasında kendi acımasız rolünü oynar; hastalık, vefat, yaralanma, tesadüf ve şans gibi faktörler, bireyin kişisel ve kişiler arası dünyalarını tanımlamada önemli roller oynar.

Psikodinamik odaklı klinisyen için yetiştirilme en zorlayıcı faktördür. Bağlanmanın doğası, ilişkinin koşulları da mutlaka ebeveyn-çocuk ilişkisinin nitelikleridir. Fakat bağlanmanın özel işleyen bir modeli homojen bir olgu değildir. İşleyen herhangi bir modelin, ya da kişiler arası anlaşmanın, sonsuz sayıda çeşitlemesi vardır. Bağlanmanın işleyen bir modeli, taşa kazınmış, katı tanımlanmış ve değiştirilemez bir sözleşme değildir. İçerilerde yatan daha az ya da daha fazla içpsişik yapının olması, bu yapıların niteliksel yönlerinden daha az önemli olabilir. Bunlar kesinlikle katı ve taviz vermeyen midir yoksa biçimlendirilebilir ve esnek midir? Kuvvetlendirilmiş yapılar mıdır yoksa geçici sığınaklar mı? Aralıksız ve sürekli olarak kullanılmışlar mıdır yoksa aralıklı ve düzensiz mi harekete geçmektedir? Bu soruların cevapları (doğa ve kadar faktörlerinin etkisi ile), patolojinin bir boyutu olarak klinik tezahürün çeşitliliği ve aralığı için, gelişimsel tıkanıklık kavramı kadar fazla izah edici değere sahip olabilir.

Dördüncü bölüm, özellikle şizoid bozukluğun temsili dünyası ile ilgilenir. Şizoid hastaya sunulan bağlanma koşullarının ve şizoid hastanın dünyasındaki diğerleri ile yaptığı anlaşmanın belirli doğasına ve bakar. Şizoid hastanın içselinin doğası, temsili dünya – şizoidliğin temel doğası – uzlaşılan sözleşmenin bir sonucudur.

REFERANSLAR

Mahler, M.(1968). On human symbiosis and lthe vicissitudes of individuation. New York: International Universities Press.
Mahler, M., Pine, F., & Bergman, A. (1975). The psychological birth of the human infant: Symbiosis and individuation. New York: Basic Books.
Masterson, J. F. (1981). The narcissistic and borderline disorders. New York: Brunner/Mazel.
Masterson, J. F. (1978). Psychotherapy and the borderline adult. New York: Brunner/Mazel.
Masterson, J. F. (1988). The search for the real self. New York: Free Press.
Masterson, J. F., & Rinsley, D. B. (1975). The borderline syndrome: The role of the mother in the genesis and psychic structure of the borderline personality. Inter- . national Journal of Psychoanalysis, 56, 163-177.
Stern, D. (1985). The interpersonal world of the infant. New York: Basic Books.

Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları
Not: İzinsiz alıntı yapılamaz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Şizoid Kendilik Bozukluğu Tanım

Yüzyılın başından kısa bir süre sonra, şizoid kişilik bozukluğu, bir ya da diğer biçimde, farklı bir klinik sendrom olarak tanındı. Şizoid kişilerin tanımı ilk önce, şizofrenilerin yakın akrabası olarak gözüken, psikoz olmayan fakat garip ve çoğunlukla soyutlanmış bireyleri ima etmekteydi. Sonraları, nesne ilişkileri kuramcılarının çalışmalarıyla, kavram gelişti ve oldukça belirgin şekilde dış dünyadan ziyade kendi iç dünyalarına yöneltme eğilimi sergileyen hastalar üzerinde dikkatlerini yoğunlaştırdılar. Bu hastalar çoğunlukla, yoğun bir vazgeçme ve içe kapanıklık sergiliyorlardı. İnsan ilişkilerinde genel bir engelleme söz konusuydu. Onlar, nasılsa, şizofrenik hastalarla karıştırılmıyorlardı; ancak, bütün insanlarda bulunabilen eğilim ve faktörlerin, çarpıtmalarını ve patolojik ayrıntılarını sergiliyorlardı. Yakın geçmişte, şizoid kişiliği; kişiler arası ilişkilerdeki sosyal aldırmazlık ve sosyal endişenin klinik özelliklerine odaklanan, oldukça sınırlı bir sendrom olarak, DSM III’ de, DSM’nin gözden geçirilmiş üçüncü versiyonunda (DSM- III- R) ve DSM- IV’te tasvir edilmiştir. Şizoid kişilik bozukluğunun komple tanımlayıcı açıklaması, tüm bu açıklamaları içerirdi ve yine de bütün bunların bir araya getirilmesi; şizoid patoloji olgusunu doğrulamaya yetmezdi.

Bu odaklanmış olgusal yolda daha da ilerlemeden önce, şu nokta belirtilmelidir; tanımlayıcı olarak sunulan klinik tablo, klinisyen için en fazla kırmızı bir bayrak olabilir, klinisyenin dikkatini olası teşhise yönlendiren bir yön levhası olabilir. Masterson ( Masterson & Klein, 1989) ayakta tedavi ortamında müdahale ettiği borderline hastaların çoğunun, DSM- III ya da DSM – III –R’de yer alan borderline kişilik bozukluğu kriterini karşılamadığını vurgulamıştır. Muhtemelen, teşhirci narsisistik bozukluğundan çok daha fazla, gizli narsisistik bozukluğun olduğu ortamda, narsisistik kişilik bozukluğu için de aynısı söylenebilirdi (1993).

Klinik meselelerin benzer bir hali, şizoid kendilik bozukluğu için de doğrudur. DSM- III ve DSM – III – R’de tasvir edilen şizoid bozukluğu, şizoid bozukluğun genellikle aşağı-seviyede olan, ağır bir çeşidi ile özdeşleşmektedir. Bu çeşit, hem klinisyenler hem de meslekten olmayan halk tarafından ortaya konulan, şizoid bozukluk stereotipilerini (kalıplaşmış yargılarını) kabaca karşılar.

DSM – III, şizoidin teşhisini üç kategoriye bölerek; şizoid, engelleyici ve şizotipal, şizoid spektrumu (yelpazeyi) ya da boyutu tanımlamak için temeli atmıştır ve önemli bir başlangıç sergilemiştir. Gerçekte bu, şizoid kavramının bölünmesi değildi, fakat kavramın psikopatolojiden bir parça alarak genişlemesiydi.

DSM – III – R, şizoid teşhisini, daha kapsamlı yaparak, gidişatı tersine çevirdi ve şizoid patolojinin daha ağır biçimlerini , aslında bertaraf ederek, bir kez daha onu ayrıcalıklılık yönünde itti. Bu nasıl başarılmıştı? Sıra dışı, aykırı veya garip davranış kriterinin eklenmesi ile, şizotipal hastayı, şizofrenik hastaya yakınlaştırarak; ağır şizoid patoloji daha az teşhis edilebilir hale getirdi. Esasında, bu özellikler basit bir şizofreni teşhisi ile genel olarak birleşiktir. DSM – III- R’de, engelleyici kişiliğin teşhisi de değişime maruz kalmıştır.

Engelleyici kişilik bozukluğunun DSM – III’ teki kavramı, esasında, kişiler arası ret edilmeye dayalı aşırı hassasiyetten kaynaklanan, sosyal geri çekilmeydi. Etkileme ve kabul görme arzusunun varlığından dolayı, şizoid kişilik bozukluğundan ayırt edilmiştir.

DSM –III – R, engelleyici bozukluklar ve şizoid bozukluklar arasındaki yakın ilişkiyi vurguluyordu ve nesne ilişkileri için olan arzunun, nesnel olarak bildirilmiş yoğunluklarını da birincil baz alarak, ayırım yapıyordu.

DSM – III – R’deki engelleyici kişilik bozukluğu kavramı, önemli derecede farklılık gösterir. Artık, fobik karakterin klinik kavramına denk gelmektedir ve şizoid kişilik bozukluğu ile birbirinden bağımsız değildir.

DSM – III – R orta derecede şizoid bir bozukluğun teşhisini neredeyse imkansız hale getirmiştir. Engelleyici kişilik bozukluğu ile şizoid bozukluk artık birbirlerinden bağımsız değillerdir. Üstelik, engelleyici kişiliğin tanımı da, sosyal fobinin teşhisi ile, neredeyse tamamen gölgelenmiştir.

DSM – IV’ün yaptığı bazı değişimler iyi yönde; bazı değişimler de kötü yöndedir. Muhtemelen mühim olan şudur; engelleyici kişilik bozukluğunun teşhis kriteri için, bir kez daha değişiklikler yapmaktadır, ancak şizoid ve şizotipal bozukluklar için değişim yapmamaktadır. Şizoid spektrum boyunca bu bozuklukların tanımlarını yenilemek için süregelen girişimlerde, sadece tanımlayıcı kriter kullanma problemi, bir kez daha, aşikardır. DSM – IV engelleyici kişilik bozukluğunun teşhisinden, sosyal fobi ile ilintili kriteri çıkartır. Böylece, sosyal fobi ve engelleyici kişilik bozukluğunu eş anlamlı yapma eğilimini de tersine çevirmiştir. Aynı zamanda, engelleyici kişilik, yeniden şizoid kişilikten ayrılmış olarak görülmektedir. Bunun sonucu olarak, takip edebilecek tedavi stratejilerinden de mahrum olmuştur.

Tanımlayıcı psikiyatri daha iyisini yapabilir mi? DSM – III’ün yayınlanması ile birlikte, kriter devrine girmiş bulunuyoruz. İyi ya da kötü, kriterin önemi her zamankinden çok daha fazladır. Ağırdan ılımlıya, şizoid bozukluklar alanını, ortak bir kriter ile tanımlayabilir miyiz? Muhtemelen, bu daha önce yapılmıştır.

1969’da Harry Guntrip şizoid kişiliğin dokuz temel özelliğini betimlemiştir. Bu dokuz özellik hem nesnel özellikleri hem de öznel izlenimleri birleştirdiğinden DSM – III, DSM – III – R ve DSM – IV için uygun değillerdi. Şizoid kişiliğin ve şizoid psikopatoloji alanının kapsamlı ve tanımlayıcı bir gözden geçirmesini sunarken, bizim mevcut derecelendirmemizden, çok daha ileri gitmektedir. Bundan dolayı, bu dokuz karakter, şizoidin içpsişik dünyasının derinlemesine anlaşılmasına ulaşmak için, tanımlayıcı bir başlangıç noktası olarak kullanılabilir.

GUNTRIP’İN ÖZELLİKLERİ

Aşağıdaki, Guntrip’in (1969, s. 41-44) betimlediği dokuz özellik listelenmiştir:

1. İçe dönüklük
2. Çekingenlik
3. Narsisizm
4. Kendi kendine yetme
5. Üstünlük hissi
6. Arzu kaybı
7. Yalnızlık
8. Benlik Yitimi
9. Regresyon (gerileme)

İleri kısımlarda, bu özellikler, yazarın kendi klinik deneyimlerinden olgu ayrıntıları da eklenerek, daha detaylı bir biçimde incelenecektir.

İçedönüklük

Guntrip’e göre, “Şizoid teriminin salt anlamı olarak; duygusal anlamda, dış gerçeklik dünyasından kesip koparılma şeklinde ifade edilmiştir. Bütün bu libidinal arzu ve mücadele, içsel nesneler aracılığı ile içe doğru yöneltilmiştir. Gözlemlenebildiğinde fark edilir ki; sıklıkla fantezi ve hayalperest yaşamının hayret verici bir bolluk ve zenginliği içinde ortaya çıkan, yoğun bir iç yaşantı vardır. Gerçi, ekseriyetle, kendi değişken fantezi hayatını, bir gizlilik ve saklılık içinde yürütür.”

Şizoid kişi, dış gerçeklikten öylesine kopmuştur ki, artık dış gerçekliği tehlikeli olarak görmektedir. Tehlike kaynaklarından, emniyet kaynaklarına yönelmek insanoğlunun doğal bir tepkisidir. Şizoid birey, bu yüzden, birincil olarak tehlikeyi önleme ve emniyete ulaşma endişesine sahiptir. Bu sebepten dolayı, bu tür insanlar dış dünya ile olan deneyimlerini; tedbir, ihtiyat, korku ve risk, hatta emniyet ve tehlike terimlerini kullanarak açıklarlar. Deneyimin bu yönleri; yüksek seviyeden alçak seviyeye kadar herhangi bir seviyedeki şizoidin, dünyasına; şizoidle sıklıkla beraber anılan diğer yönlerden – aldırmazlık, soğukluk, kayıtsızlık – çok daha fazla ait bir parçadır. Şizoid deneyimin bu daha sıradan tanımları, genellikle sadece hiç hasta konumunda bulunmamış şizoid bireyler için geçerlidir.

Guntrip’in tanımladığı içedönüklük, bireyin iç dünyasının bir parçası olan muazzam, zengin ve karmaşık fantezi hayatına odaklanır. Fanteziye dalmış olarak harcanan zamanın süresi, her gün dakikalardan saatlere kadar varan sıra dışı bir aralıkta olabilir. Şizoid bozukluğu olan genç bir adam, evlerindeki boş bir buzdolabı kutusunun içerisine her girdiğinde saatlerce fantezi kurarak, çocukluğunun çoğu zamanını geçirdiğini anlatmıştır. Bu, onun güvende hissetmesinin başlıca yoluydu, böylece dış dünya ile özdeşleşmiş anksiyetelerden (tehlikelerden) kaçıyordu. Kutu onun güvenli yeri, yuvası ve sığınağıydı.

Çekingenlik

Guntrip’e göre, çekingenlik dış dünyadan ayrılıktı, ve içe dönüklüğün diğer yüzüydü.

Guntrip’in, içedönüklük süreci çekingenlik ve ayırmanın ortaya çıkması ile sonuçlanacağı hakkındaki sade gözlemi yadsınamaz. Aslında şu noktada, işaret ile semptom arasına; nesnel gözlem ile öznel betimleme arasına; ve dış dünya ile içsel gerçeklik arasına temel bir ayırım çizilmelidir. Bariz çekingenlik ( net ve gözlemlenebilir utangaçlık, gönülsüzlük ya da dış dünyanın ve kişiler arası ilişkilerin engellenmesi) sergileyen çok sayıda şizoid birey olsa da, o tarz bireylerin sadece bir kısmını açıklamaktadır. Temelde şizoid olup da sempatik, etkileşimli bir kişilik tarzı sergileyen bir hayli kişi vardır. Bu hastalar, gizli şizoid olarak tanımladığım kategoriye aittirler.

Göze çarpan ikilem nasıl çözümlenecektir? Bulmacayı çözümlemek için yapılması gereken şey, gizli şizoide; kendi öznel deneyiminin ne olduğunu sormaktır. Hasta, gözlemcinin gözü önünde, ne kadar müsait, ilgili, sempatik ve etkilemeye dalmış olabildiğini tanımlayacaktır. Ancak, aynı zamanda, kopmuş, duygusal olarak çekimserleşmiş ve kendi iç dünyasında güvenli bir yere tecrit etmiştir. Çekingenlik ve dış dünyadan uzaklaşma şizoid patolojinin bir parçası olmasına rağmen, bazen açıkça görülür bir haldeyken, bazen de gizlidir. Açık olduğunda, şizoid kişiliğin alışılagelmiş tanımı ile eşleşir. Çoğunlukla, gizlidir, hastanın içsel durumunda saklıdır.

Bu aşamada gözden geçirilmesi gereken birkaç nokta vardır. İlk olarak, hastanın öznel, iç dünyasında var olanlar, gözlemcinin verileri ile çakışmayabilir. İkinci olarak, içedönüklük aldırmazlık ile karıştırılmamalıdır. Üçüncüsü, hastanın savunma, telafi edici ve dış dünya ile sempatik etkileşimli ağaçlarının arasından, hastanın çekingenlik ormanının gözükmüyor olması, hastanın şizoid olarak tanımlanması gözden kaçırılmamalıdır.

Narsisizm

Guntrip’e göre, “ Narsisizmi şizoidin yaşadığı baskın içsel hayatın sonucu olarak ortaya çıkan bir özelliktir. Bütün sevgi nesneleri kendi içerisindedir ve dahası onlarla o kadar özdeşleşmiştir ki, libidinal bağlantısı olarak ortaya kendisi çıkmaktadır… Soru, aslında, şizoidin yoğun içsel yaşantısı, dış nesneleri aç bir şekilde birleştirme arzusundan mı kaynaklandığı yoksa dıştan, daha güvenli farz edilmiş içe çekilişten midir?”

Birincil bir güdü baskısı olarak bağlanma ihtiyacı, her insanda olduğu kadar şizoid insanda da güçlüdür.

Aslında şizoid bağlanma nesnesini nerede bulur? Şizoid sevgi nesnesini dış dünyada mı arayacaktır yoksa içerideki sevgi nesnesini savunmacı bir şekilde arzulayacak ve karara varacaktır? Şizoidin narsisizmi – sevgi nesnelerinin kişinin içinde olması gerçeğidir – şizoidin gerçek dünyadaki bağlantı ve iletişim nesneleri ile ilişkilendirdiği anksiyetelerden korunabileceği güvenli olan sevgi nesnelerinin içeride tanımlanması gerçeğinin sonucudur.

Şizoidin narsisizmi, aynı zamanda benlik-tutmanın temel kapasitesi ile de bağlantılıdır. Benlik- tutma, bir kişinin içsel etkilenme durumlarını kendi kendine kontrol edebilmesidir, özellikle de anksiyete ve depresyonu baş edilebilir limitler içerisinde tutulabilmesidir. Huzursuz etkilenme durumlarının benlik-kontrolünün kapasitesi, oldukça dikkat çekicidir ve borderline ve narsisitik benlik bozukluklarında bulunan az gelişmiş kapasitenin aksine, aksine şizoid kendilik bozukluğunda gelişir. Şizoid hastalardan başka muhtemelen kimsenin kendisi ile baş başa kalma kapasitesi bu kadar fazla değildir. Şizoidin bu temel etkileri nasıl kendi kendine kontrol altına alacağını öğrenmesi gerekir çünkü herhangi başka bir seçeneği yoktur.

Guntrip’in, yoğun içsel hayatın kaynağının, aç bir birleştirme arzusu mudur yoksa dış dünyadan çekilme midir, hakkındaki sorusu artık cevaplandırılabilir. Şizoidin narsisizminin kıskançlık ya da değerli nesneye hükmetme arzusu ile uzaktan yakından alakası yoktur. Normal çocuğun erken yaşlardaki taşkın narsisizmi ya da patolojik narsisistik kişilik bozukluğundaki göz alıcı benliğin sergilediği patolojik narsisizm ile karıştırılmamalıdır. Şizoidin narsisizmi; dış dünyadan, güvenli olduğu varsayılan iç dünyaya çekilmenin yansımasıdır.

Kendi kendine yetme

Guntrip’e göre, “ Bütün duygusal ilişkilerin iç dünyaya taşınmışken, gerçek dış ilişkiler olmadan sağlanan, bu içe dönük narsistik kendi kendine yetme, gerçek insanlarla baş etmede ortaya çıkabilecek anksiyete karşısında sığınmak için bir limandır.

Şizoidler ne kadar çok kendilerine dayanırlarsa, diğer insanlara da o kadar az dayanmak zorunda kalırlar ve böylece kendilerini, güvenme ya da daha kötüsü bağımlılık ile özdeşleşmiş olan potansiyel tehlike ve anksiyetelere daha az maruz bırakırlar. Şizoid bireylerin muazzam bir çoğunluğu, kendi kendine yetme ve kendi başına iş görmek, bağımsız, müstakil olmak ve diğer bir değişle kendi dünyalarını yönetmek konusunda çok büyük bir yetenek gösterirler. Kendi kendini kontrol etme, kendi kendini tutma ve kendi kendine yetme için kullanılan bu kapasitenin bilinçli farkındalığı genellikle şizoid hayatın ilk yıllarında gelişir.

Şizoid ile süregelen, kendiliğin diğer bozukluklarının aksine, bir tür adultomorphism ( çocuğun davranışlarını yetişkin koşullarına göre yorumlamak) vardır. Yetişkin sorumluluklarının ve kabiliyetlerinin vakitsiz (prematüre) üstlenilmesi; genellikle şizoidi diğer kendilik bozukluklarından dramatik olarak ayrıştırır. Erken çocukluk döneminde belirgin hale gelebilir. Bu tür dışavurumlar sayesinde, mandal-kilit çocuk ya da ebeveynleştirilmiş çocuk tabirleri sosyal onaylama kazanmıştır. Bu terimler genellikle, çocuğun kapasitesinin üzücü dışavurumlarıdır. İç kaynaklarını az gelişmiş olarak hareketlendirmektedir çünkü orada olmayan, ya da olsa bile algılanamayan dış kaynaklara güvenmekte yetkin değildir.

Üstünlük Hissi

Grunrip’in belirttiği üzere; “Kendi kendine yetmeye doğal olarak bir üstünlük hissi de eşlik eder. Diğer insanlara ihtiyacı olmayan biri, onsuz yapamayacağı birinin olmaması… Burada aynı zamanda insanlardan farklı olma hissi de devreye girer.”

Şizoidin üstünlük hissi, narsisitik bozukluktaki şişirilmiş kendilik ile uzaktan yakından alakalı değildir. Hoşa gitmeyen, eleştiren, utandıran ya da aşağılayan şeklinde algılanan kişilerin, yok edilmesi ya da değerinin düşürülmesi ihtiyacı ile şizoid bağdaşmaz. Üstünlük hissinin anlamı ve işlevi, genç bir şizoid adam tarafından şöyle tasvir edilmiştir; “ Eğer ben diğerlerinden üstünsem, eğer onların üzerindeysem, o zaman onlara ihtiyacım yoktur. Ben onlardan üstünüm dediğim zaman, bu onlardan daha iyi hissediyorum demek anlamına gelmez. Bu, onlardan belli bir uzaklıktayım anlamına gelir, yani güvenli bir mesafe. Yatay düzlemde belli bir mesafede olmaktansa, dikey olarak mevzi değiştirme hissidir.” Son cümlesi ile hastanın ilettiği; kendini ister üstün hissetsin ( dikey mevzilendirilmiş) ister çekingen ve içe kapanmış (yatay olarak belli bir mesafede); önemli olan temel mesele diğerlerinden güvenli bir mesafede uzaklığını koruyabilmek.

Doğru bir teşhis yapmak için, üstünlük hisleri, narsisizm ve kendi kendine yetebilirlik fonksiyonları açısından iyi anlaşılmalıdır. Eğer bu tür hislerin fonksiyonu; narsisistik amaçlara ulaşmak ve şişirilmiş kendiliği geliştirmekse, o zaman muhtemelen narsisistik bozukluğuna değiniliyordur. Eğer bireyi kaldırılamaz tehlike ve anksiyeteden korumak için ve hastanın belli bir mesafede emniyetini, şişirilmiş benliğini değil, korumak içinse, o zaman şizoid bozukluğa değiniliyordur.

Arzu Kaybı

Guntrip’e göre, “Dışsal durumlardaki arzu kaybı, resmin tamamının yadsınamaz bir parçasıdır.”

Kendiliğe yapılan muazzam yatırımdan dolayı – kendi kendine yetebilme, kendini tutmak ve kendine güvenmek ihtiyacı içerisinde – başka birisinin deneyimini hissetme, empati yapma ve duyarlı olma yeteneğinde ve ihtiyacında kaçınılmaz bir engelleme vardır. Genellikle bu tür şeyler ikincil gözükür, bireyin kendi savunmasını, emniyetli konum, beklemek zorunda olan bir lüks. Öznel deneyim arzu kayıplarından biridir. Bazı hastalar için, arzu kaybı öyle bir derecede ortaya çıkar ki; hassasiyet, kinizm (insanların iyi olduğuna inanmama), vurdumduymazlık, ya da hatta canilik gibi aşırı uç boyutta ortaya konulur. Hasta, davranışlarının ya da değerlendirmelerinin diğer insanları nasıl etkileyeceği ya da inciteceği hakkında bir farkındalığa sahip değildir.

Sıklıkla, arzu kaybı, hastanın içinde gerçek bir kargaşa olarak, duygusal yaşantısında bir şeyin eksik olduğu hissi olarak ortaya çıkar. Genellikle hasta şöyle şikayetlerde bulunur:“Ne hissettiğimi bilmiyorum” ya da “Hissedip hissetmediğimi bilmiyorum”. Arzu kaybının bu tür tezahürleri, başkalarına duygusal olarak yatırım yapmak şizoid hasta tarafından verilen ödünü yansıtmaktadır. Kendisine savunmacı ve korumacı bir şekilde yatırım yapma ihtiyacı çok yüksek olduğundan böyle bir ödün verir.

Guntrip’in vurguladığı arzu kaybını, başka bir süreç olan ve çoğu hasta tarafından belirtilen, duygusal hissizlikten ayırt etmek gereklidir, o dissosiyatif bir olgudur. Şizoid deneyimi duygusal hissizleşmelerden birisi değildir, fakat çatışma ve belirsizliklerden biridir. Şizoidler hissetmekte yeteneksiz değillerdir. Hislerinin ne olduğu ve hislerinin ne anlattığı konusunda kararsızlardır, cimrilerdir. Çoğunlukla, deneyimlerini, başkaları tarafından anlaşılmaları için kullanılan kelimeleri ifade etmekte kendilerini yeteneksiz hissederler. Duygusal hissizlik, tam anlamı ile hissizlik ve duygusuzluk deneyimidir, ve post-travmatik durumlar ile bağdaşır.Şizoid bozukluklar ve post-travmatik bozukluklar birbirlerini dışlayan kavramlar değildir, ve esasında, aynı bireyde eş zamanlı ortaya çıkmaları, problemin teşhisini zorlaştırmaktadır.

Yalnızlık

Guntrip’e göre, “Yalnızlık, şizoid içedönüklüğün ve dış ilişkileri fesh etmenin bir sonucudur. Tekrar tekrar ortaya çıkan, yoğun arkadaşlık ve sevgi hasreti ile kendini belli eder. Bir kalabalığın ortasında olan yalnızlık, şizoidin duyuşsal rapordan mahrum olmasını sağlayan bir deneyimdir.

Bu genellikle, gözlemci tarafından fark edilmeyen ancak şizoidin tecrübelediği bir şeydir. Şizoidin, tanıdık gelen soğuk ve ilgisiz karikatürünün aksine, hasta konumunda olan, şizoid kişilerin büyük bir çoğunluğu, tedavisinin bir noktasında, sevgi ve arkadaşlığa olan özlemlerini dile getirirler.

Bu DSM’de tasvir edilen şizoid hasta gibi değildir. Arkadaş ve sevgi hasreti sürekli olarak yüzeye çıkar ve böyle yaparak, şizoidin umursamaz olduğu tasvirini yalanlar. Bu durum aslında, bazen yüzeye çıkmayıp sadece şizoidin fantezi yaşamında da kalabilir ki terapistin oraya girmesine tedavide çok uzun bir süre izin vermeyebilir.

İlişki umudu çok az neredeyse yok gibi olan şizoid bireyler – klasik DSM şizoid tanımıyla – çok dar bir menzildir. Bu sebeple, yakınlık ve bağlanma özleminin kişi kendi kendine neredeyse fark edemez. Bu kişiler hasta konumuna gelmezler. Şizoidin hasta konuma gelmesinin sebebi özlem ve yalnızlığın ikiz güdüsüdür. Şizoid hasta halen bir şekilde bağlanma ve iletişimin mümkün olduğuna inanır ve psikoterapiye uygundur. DSMlerin ironik olan yanı; psikoterapistleri, Terapötik karamsarlık hissi ile şizoid hastaya yaklaşmaya yöneltmeleridir. Nihilizm değilse, psikoterapist, hastanın temkinliliğinin aldırmazlık olduğuna ve tedbirinin de soğukluk olduğuna inanarak, hastayı yanlış okur.

Benim tedavi ettiğim şizoid hastalar için sıklıkla çıkan mesele, iletişim ve bağlanma için olan istektir. Bu istek, özellikle de bir birliktelik sahibi olmak ya da çocuk ve aile sahibi olmak şeklindedir. Bu sıklıkla şizoid bireylerin otuzlu, kırklı yaşlarındaki tedavilerinde ortaya çıkar, bu zamanda bir ilişki ihtimali daha temelleri sağlıksız bir şekilde büyümektedir ve arkadaşlık gittikçe daha fazla ve daha da fazla uzak görünmeye başlamıştır. Samimiyet ve generativity ( Erik Erikson’un bir terimi; daha genç birini yetiştirmek ve bu şekilde bir sonraki nesile katkıda bulunma isteği) için olan istek ve umut , kişinin hayatında son bir şans için girişim yapmaktadır.

Benlik Yitimi

Guntrip, benlik yitimini bireysellik ve kimlik algısı kaybı olarak tanımlar.

Benlik yitimi dissosiyatif bir savunmadır. Benlik yitimini genellikle şizoid hasta tarafından, ters yüz olmak veya kapatmak; ya da gözlemci ve katılımcı egonun birbirinden ayrılma tecrübesi olarak tanımlar. Anksiyete durumu baş edilemez gibi gözüktüğünde şizoid tarafından deneyimlenir. Daha önce açıklanan arzu kaybından çok daha mutlak bir biçimdedir. Şizoidde arzu kaybı çok daha kronikken, benlik yitimi deneyimi, bunaltıcı anksiyete ve tehlikenin doğrudan deneyimine karşı daha vahim bir savunmadır.

Kendisini dış dünyaya bakınan biri olarak tanımlayan ve derin bir şizoid olan genç bir kadın, işi dolayısı ile bir grup ortamına katılmaya zorlandığı zaman, benlik yitimi ile karşılaşacaktır.

Benlik yitimi – kendini sanki kendi bedeninin dışındaymış gibi deneyimleyerek, kendinin gruba katılmasını ve grubu gözlemlemesi – kaçılamaz bir durumdaki yakınlığın oluşturduğu, baş edilemez anksiyete ile baş etme yöntemiydi.

Gerileme

Guntrip gerilemeyi şöyle tanımladı: “ Dipteki bir şizoid kişinin kendi dış dünyası tarafından bunaltılması ve hem içeri kaçışı, hem de geriye ana rahmindeki emniyete kaçışı”

Bu tür gerileme süreci iki farklı mekanizmayı ihtiva eder: içeri doğru ve geriye doğru. İçeri regresyon, fantezinin ve benlik kontrolünün, ilkel biçimlerine, sıklıkla otoerotik biçimine ve hatta nesnesiz bir çevrenin güven miktarına değinir. Özellikle bu tür gerileme olguları, vücut parçaları ile meşguliyet (fetişler ve cinsel sapkınlıklar), hipokondriak avunmalar ve somatik endişeler içerir. Orta yaşlı bir adamın fahişeler ile avunması; yaşlıca bir adamın arkadaşlarının ayaklarına odaklanması; geç bir kadının sürekli ama belirsiz sıkıntılarla sayısız kez doktorları ziyaret etmesi, yaşlıca bir kadının soluğu ile meşgul olması örnek olarak gösterilebilir. Bu gerileme olgusunun bir diğer boyutu da sadomazoşistik fantezilerin varlığı ve bunların nadiren gerçekte canlandırılması. Bunların bir çok örnekleri, erotomani ve eşe kötü davranma vakalarında bulunabileceği gibi sınırlı sadomazoşistik cinsel karşılaşma/ilişkilerin vakalarında da görülebilir.

Geçmişe doğru, ana rahmindeki güvene doğru gerileme eşsiz bir şizoid olgudur. Güvenliği bulma çabasında ve dış gerçek tarafından yıkımı engellemek çabasında şizoid savunmacı çekingenliğin en yoğun biçimini sunar. Ana rahmine gerileme fantezisi, tamamen güvenli bir yere gerileme fantezisidir. Örnek olarak; çok küçük yaşta kendi içine gömülmüş şizoid adamın deneyimi. Her şeyin iyi ve doğru, hassas ve duygulu olduğu delinemez bir kabuğun içinde. Kendiliği içeride emniyette gömülü, her tür saldırı, el koyma ve imhadan korunurken; dışarı dünyaya sunulan sadece boş bir iskelettir. Saklı, gizli ve zarardan uzak olmak yerine güncel dünyaya tekrar doğabileceği zamanı beklemektedir.

İlk defa Guntrip tarafından açıkça belirtilmiş dokuz özelliğin tanımlanması, şizoid bozukluğun geleneksel, tanımlayıcı betimlemesi (parça 1, DSM) ile psikodinamik (parça 2, nesne ilişkileri) olarak aydınlanmış bakış arasındaki bazı ana farklılıkları daha net olarak ortaya koymuş olmalıdır.

Bütün dokuz özellik dahili olarak tutarlıdır. Şizoid bozukluğu teşhis etmek için hepsi olmasa bile, çoğunluğu var olmalıdır. Aslında, bir takım ek teşhis değişkeni dikkate alınmalıdır.

Bunlardan biri, daha önce de belirtilmişti, nesnel kıstas aracılığı ile teşhis edilen hastalar, muhtemelen engelleyici bozukluk ya da DSM’in şizoid kişilik bozukluğuna denk gelmektedir. Sadece hastanın öznel anlatımı aracılığı ile teşhis edilen hastalar da gizli şizoid olarak varsayılacaktır.

Dahası, bir çok hasta bazı özellikleri diğerlerinden daha belirgin olarak gösterecektir. Klinik tecrübe, diferansiyonel (farklarla ilgili ) teşhise faydalı olması için, bu dokuz özelliğin üç özellikler yığını halinde gruplanabileceğini göstermektedir. İlk yığın halis şizoid yığınıdır. Çekingenlik, içe dönüklük ve arzu kaybı bu yığın ile anılan hususî özelliklerdir. Esasında halis şizoid yığını, kavramın gelişim tarihinde süregelen kırmızı iplik ile eş anlamlıdır. Şizoid bozukluğun teşhisini yapmak içi bu iç özelliğin bulunması gereklidir. Bu yığın, şizoid hastanın, dayanıklı ve emniyetli bir kişiler arası mesafeyi koruma ihtiyacını en net ve direkt şekilde tanımlar. Aşağıda belirgin halis şizoid yığını gösteren iki hastanın örnekleri mevcuttur. Birinci örneğin vakasında yığın aşikardır; ikincisinde “gizli” dir.

BELİRGİN HALİS ŞİZOİD YIĞIN BOZUKLUĞU.

Bay I. hayatının çoğunu yalnız geçirmiştir. Kendisini yalnız yaşayan, yalnızlığı seven bir kişi olarak tanımlamaktadır. Çok yakın çalıştığı kişilerin de kendisini bu tarzda tasvir ettiğini belirtmiştir. İş arkadaşları onun bu yalnız kalma ihtiyacın ve gözle görülebilir ihtiyacını kabul ettiler ve ona saygı duydular; mesafelerini korudular. Hayatı boyunca hiçbir zaman teke tek yakın ilişkileri olmadı. Şimdi kırklı yaşların ortasında, yetişkin yaşantısının çoğunluğunda bir matematikçi olarak, çalışarak sürdürmüş. Yaptığı işte oldukça yetenekli ve donanımlı. Ailesi ile iletişimini minimum seviyede tutuyor. Ailesi Bay I.’den oldukça uzakta yaşıyor. Onu ziyarete geldiklerinde, özelikle de eğer onun evinde kalıyorlarsa, katlanılmaz derecede rahatsız hissettiğini vurguluyor. Bu bunaltı o kadar gözle görülür hale olduğundan, ailesi ona kalmaya nadiren geliyor.

Bay I. onun tamamen dikkatini alan işinden çok büyük keyif alıyor. Çalışmadığı zamanlarda, boş zamanının çoğunu, bir hobi gibi, borsada geçiriyor.

Yöntemli ve takıntılı olarak bu hobinin detaylarına kendini kaptırıyor, her gün saatlerini bu detaylar tarafından yutulmuş olarak geçiriyor. İnsanlarla çok az iletişim kurma ihtiyacı sergiliyor.

Neden Bay I.’yi görüyordum? Bu sorunun cevabı bir kez daha, en derin şizoid bireylerde bile olan, derinde saklanmış özleme işaret ediyor. Bay I. yalnızlığının ve soyutlanmışlığının artık daha az arzulanır ve daha çok endişelendirici olduğu hislerini deneyimlemeye başladı. Gelecek hakkında daha fazla düşünmeye başlamıştır, ve ilişkilerle ilgili haz imkanının hızla akıp gittiği bir hayat görmeye başlamıştır. Hiç cinsel ilişkisi olmamış. Cinsellik hakkında biraz ilgisi ve hafif merakı olmasına rağmen, cinsel yakınlığın yoksunluğu hakkında yoğun kayıp hisleri yaşamamıştır. Başkaları ile iletişim ve bağlantı ile başkalarından bir şey istersen, belirsiz bir hissi vardı. Tedaviyi isteme ve bu hissin oluşma sebebi olarak, gördüğü tek nokta; yaşından dolayı hayatın geçip gittiğinin farkına varmasıydı.

Tedavisi sürecinde, Bay I.’nın başkalarına bağlanma çabaları, ilişkiye bağlı korku ve ümit içeren dokunaklı ifadelerdi. Şizoid hastanın korku ve ümidi dengelemeye çalıştığı tarzda uyarlamalar. Tanıdık bir erkek ile tipik etkileşim süreci aşağıdaki şekildedir: Her hafta bu arkadaşı Bay I.’yı ziyaret edecektir. Birlikte bir film izleyeceklerine ya da müzik dinleyeceklerine karar verirler. Akşam üstü ikisi salonda beraber oturup film seyrederken ya da müzik dinlerken geçecektir. İkisi de birbiri ile diyalog başlatmayacaktır. Birkaç saat sonra akşam sona erecektir. İkisi de bir tür memnuniyet hissedecektir ( ikisi de birbirinde kişilerarası bir talepte bulunmamıştır).

Bu örnekte, iki tarafın da kişilerarası mesafeyi koruduğu açıkça görülebilir. Daha az belli olan, ama oldukça da önemli olan, bağlantıyı belli bir düzeyde korumalarıdır. Bazı yönlerden, Bay I.’nın davranışı, Mahler tarafından açıklanan pratik yapan çocuğu andırır. Güvenli ve rahat bir şekilde annesinin dizinin dibinde ya da annesinin belli bir kapsama alanı içerisinde, iletişim kurmadan oynayan, sadece arasıra anneye dönüp duygusal ikmal yapan çocuk gibi. Bay. I’nın ayrışma-birleşme nin alt evresinde tıkanık kaldığına dair bir yoktur. Amaç, Bay. I’nın planlanmış belli değişkenler çevresinde ve güvenle kurgulanabileceği zamanlarda, bundan kendine yarar sağlayan oyunun özelliğini bildirmek. Bu şekilde güvende oynayabilen şizoid hasta, muhtemelen daha da fazla oynayacaktır, ancak bu tür dikkatlice titre edilmiş etkileşim koşulları kolay bulunmaz ve uygulanmaz.

Bay I, tedavi sürecinde beliren heteroseksüel bir ilgiyi de ifade etmişti.

Bu, yaklaşık 1600km mesafede yaşayan, kesintisiz, gerçi nadir teması olan, Bay I.’nın uzaktan bir kuzeni olarak biçimlendi. Bay. I bu bayan ile bir aile toplantısında kısaca tanıştıktan sonra, onunla yazışmaya devam etmiştir. Bay I’nın bu kadına olan mektupları romantik ve samimiydi, aynı şekilde kuzeni tarafından yazılan yanıtlar da romantik ve samimi. Nadiren, kısa ve öz telefon konuşması var. Fiili görüşmeleri yılda bir kereydi. Bay I. bu kadın ile daha samimi bir ilişki ve hatta evlilik hakkında geniş kapsamlı fantezi kurardı. Bu fantezilerini çok nadir olarak terapisti ve hatta bu bayan ile paylaşırdı. Her nasılsa, altı yıllık tedavi süreci boyunca, bu ilişkiden yukarıda belirtilen etkileşim dışında başka hiçbir şey çıkmadı. Bu tür bir ilişkinin katlanılamaz şekilde “zamanına ve alanına izinsiz ” girebileceği endişesi ve “Şu an oldukça iyi bir şeye sahibim, neden ilişkiyi bozacak bir şey yapayım ki?” endişesi yüzünden fantezilerini eyleme geçirme imkanları hep durdurdu. Hiçbir zaman da yapmadı.

GİZLİ HALİS ŞİZOİD YIĞIN BOZUKLUĞU.

Bay. R., otuzlu yaşlarda bir erkek. Sokulgan, dost canlısı, dışarı çıkan halde sunuldu. Tek ipucu çekingen ve utangaç olmasıydı. Sevilen birisi ve epeyce yüksek derecede kişiler arası etkileşim gerektiren bir işi var. Yaşamını genellikle cazip bir tarzda yapılandırmış.

İşten sonra, iş arkadaşları ile birlikte sosyal etkinliklere katılıyor. Bu tür sosyal ilişkiler kurmanın, mesleğinin bir parçası olduğunu hissediyordu. Boş zamanlarını genellikle çeşitli spor aktiviteleri ile değerlendiriyordu ve birkaç spor takımına üyeydi. Akranlarının arasında oldukça popülerdi.

Kişisel hayatında bir kadın ile uzun süreli bir ilişkisi vardı, ve tedavisi başlamadan önce birkaç yıl beraber yaşamışlardı. Bu kadın ile bazı yakınlık hisleri aktarsa da, her zaman kendini ondan ve diğer tüm diğerlerinden ayıran bir bariyer hissettiğini söyledi.Her zaman, onun deyimiyle “samimiyete bir limit” vardı. Şunu belirtti; “belli bir yakınlığa geliyorum sonra sanki diğer kişi ile paralel yörüngeye giriyorum hissi oluyor, sanki tren yolu rotasındaki raylar gibi, ve daha fazla yaklaşamıyorum.” Öznel duygusal deneyimi, karşısındaki kadınla çok fazla şey paylaştığından, kadının onun hakkında çok fazla şey bildiğini düşününce deneyimlediği, anksiyeteydi. Bu anksiyeteler Bay R.’nin,uzun birlikteliklerine rağmen, evliliği düşünme konusundaki isteksizliği ile delillendirilmişti. Kadın bunu erkek tarafından bir samimiyetsizlik olarak gördü ve problemin yakınlaşma yeteneğinden değil de, evliliği üstlenmede yattığını belirterek kuşkulu ayırdımı yaptı. Olayı arkadaşları da bu şekilde gördüler ve onun evlenme hakkındaki gönülsüzlüğü ile dalga geçtiler. Yakınlaşma çevresindeki anksiyete ve hatta bazen korkunun aşırı hissi, esasında, sorumluluk almak ya da evlilik sözü vermekten korkmak şeklinde aklileştirilmişti.

Bay R. Tedaviye başladı çünkü hem iş hem de kişisel ilişkilerinde, öznel olarak artan bir utanç tecrübe ediyordu. Daha fazla samimiyet için giderek artan bir isteği olduğunu hissediyordu. Ancak, bu çabaları ile bağlantılı içinde büyüyen dysphoria (rahatsızlığın) da aynı oranda farkındaydı. Dış görünüş itibari ile, Bay R.’yi kimse şizoid olarak tanımlamazdı. Her zaman yüzünde bir gülümseme ve dudaklarında arkadaşça sözler ile Bay R. Kimsenin şizoid kavramı için olan nesnel kıstasını karşılamazdı.

Buna rağmen, Bay R. Derinden şizoiddi. Öznel deneyiminin incelenmesi, şizoidliğin temel özlerini ortaya çıkarttı. Çekingenlik, içine dönüklük, ve arzu kaybının hayatının bir parçası olmasında, Bay. I’dan aşağı kalır yanı yoktu. Fakat bunlar, yaygın olarak iç dünyasındaydı, belki de çok azı dış gerçeklikteydi. Bay R. Zaman içerisinde diğerlerinden ayrılmışlığının derin hislerini, ve fantezi dünyasında, genellikle olmayı istediği yerle ilgi fantezileriyle, geçirdiği zamanı açığa çıkarttı. Bu sosyal, arkadaş canlısı adam, gerçek duygular yaşayıp yaşayamayacağı ve kendi duygusal hayatını kısıtlayıp kısıtlamadığı hakkında çok büyük acı (ve bilinçdışı ironi) ile konuştu. Kendisinin yaşamdan geçen ve deneyimliyor ve hissediyor gibi davranan, ama aslından böyle yapmayan, bir android (insan görünümünde robot) olduğundan korktu. Dış karakterinin, hakiki hisleri için olan yetenekten mahrum bir adamın kabuğu üzerine giyilmiş bir maske olup olmadığını sorguladı.

Duygusal hayatı hakkındaki anksiyeteleri anlatırken yaşadığı ızdırap, duygusal azalma hakkındaki kendi yorumlarına ters düşüyordu. Bu örnek, arzu deneyimleme hakkında şizoid çatışmanın ve bundan dolayı, o arzunun deneyimlenmesine karşı inşa edilmiş çeşitli savunmaların, kendini bu temel yetenekten yoksun, en azından zayıf, görecek kadar kendini inandırmış bir hastanın dikkat çekici bir örneğidir.

Bay R. gizli şizoidin mükemmel bir örneğiydi. Gerçek içpsişik meselelerin durumları, sadece hasta ile olan tartışma ya da etkileşim durumunda belirgin hale geliyordu, ve bu da kendisini iç dünyasını gösterme arzusundan kaynaklanıyordu. Eğer hasta içsel tecrübelerini paylaşmak isterse, o zaman öz yığın özellikleri ortaya çıkar ve kendiliğin şizoid bozukluğu teşhisi mümkün hale gelir.

Şizoid hastanın bu iki sunumu – belirgin ve gizli halis şizoid yığın hastası – ayrımsal teşhisin sürecindeki iki farklı noktayı temsil eder. Belirgin şizoid bozukluk kolayca fark edilebilir ancak gizli şizoid bozukluğu teşhis etmek çok daha zordur. Guntrip’in dokuz özelliğinden türeyen diğer iki yığın, ayrımsal teşhis sürecinde, iki ilave ilgi ve teşhis karmaşası noktasına değinir.

İkinci yığın sahte-narsisistik yığındır ve narsisizm, üstünlük ve özgüven özelliklerini içerir. Üçüncü yığın, yalnızlığın, gerilemenin ve benlik yitiminin temel özelliklerini içeren sahte-borderline yığınıdır.

Guntrip tarafından tanımlanan bütün bu dokuz özelliğin tüm şizoid hastalarda genellikle bulunabileceğini hatırlamak önemlidir. Aslında belirgin, gizli, sahte-narsisistik ve sahte-borderline hastalar arasında bu ayırımların yapılma sebebi, bu özelliklerin değişik göreli oranlarda, değişik hastalarda mevcut olabilmesidir.

Sahte- narsisistik ve sahte- borderline sunumları göreceli olarak ortaktır. Saptanmaları önemlidir çünkü gizli şizoidin başlıca değişkenleri iken, aynı zamanda farklı ayrımsal teşhis problemleri de sunarlar.

Sahte-narsisitik yığın, sunulan özellikleri – narsisizm, özgüven ve üstünlük -, kişilerarası mesafenin çevresindeki çatışmaların karşısında otonomi ve bağımsızlık sağlama ihtiyacına odaklanmış bir grup hastayı betimler. Hasta narsisistik bozukluğu var gibi gözükür. Şizoid hastanın narsisizmi , aslında, narsisistik kendilik bozukluğunun aksinedir, ve büyüklenici kendiliğin geliştirilmesi; ya da özel olma veya yetkin olma hislerinin yasalaştırılması şizoid hastanın hedefi ya da yükümlülüğü değildir. Şizoid hasta için hayatın hedefleri tipik narsisistikinkilere, güç, varlık, güzellik ya da hatta mükemmel perişanlık veya şehitlik bağlı değildir. Aslında, şizoid hastanın narsisizmi, onu diğerlerinden belli bir rahatlık mesafesinde tutmak için planlanmıştır. Şizoid hastanın narsisizmi, onu diğerlerinden yukarıda hissedebilme niyetindedir. Hedefi onlardan daha iyi olmak değildir, sadece başka birine güvenmekten yada bağımlı olmaktan korunmaktır. Birçok şizoid hasta, hastanın sunduğu resmin anlamının yanlış yorumlanmasından dolayı, başta, yanlış biçimde narsistik bozukluk olarak teşhis edildiğinden, bu önemli bir teşhissel ayırımdır.

SAHTE- NARSİSİSTİK YIĞIN BOZUKLUĞU.

Bay B. işyerinde takdir edilmeme ve beklediği doyurucu ikramiyeyi alamaması üzerine en yakın amiri ile tartışması temel şikayeti olarak otuz beş yaşında tedaviye başladı. Başlangıçtaki seansları, patronların ve kişisel hayatında tanıştığı kadının onu anlamadığı nakarat şeklinde tekrarlayan şikayetlerden oluşuyordu. İş geçmişinin istikrarlı olmasına ve şu anki işine on yıldır devam ediyor olmasına rağmen kişisel hayatının hikayesi çok fazla değişkendi.

Kadınlarla olan ilişkisi, bir sebep bulup onlarla görüşmeyi kesene kadar, kısa ve öz müddetliydi. En uzun ilişkisi, 22 yaşındaki, bir yıl kadar sürmüştü. Cinsel açıdan samimi olduğu tek ilişkisi de buydu. Açıklamasına göre; o zamandan itibaren cinsel ihtiyaçlarını narsisitik mastürbasyon aracılığı ile tatmin edebiliyordu. Bununla kastettiği ayna karşısında anal tahrikle mastürbasyon yapmaktır.

Baştaki seanslarında, kimsenin onu tekdir etmemesi hakkındaki duygusunu rahatsızlık ve gücenmişlik ile anlatıyordu. Yeteneklerinin kabul edilmediğini ve kıymetinin bilinmediğini belirtiyordu. Gerçekten de birlikte çalıştığı kişilerden ve birlikte olduğu kadınlardan üstündü. Diğerleri onun üstünlüğünü fark etmedikleri zaman, garip bir şekilde görünmez hissediyordu. Bazen bu hisler hızla, kısa dehşet bölümlerine, yükseliyordu. Bunların “bir çeşit panik atak” olduğunu tahmin ediyordu. İş yerinde hak ettiğini düşündüğü ofisin tarzından, hayatının her alanındaki insanların verdikleri karşılıklara kadar, ihtiyaçlarını yaygın bir yetkilendirme hissi ile vurguladı. Benim varsayımıma göre (hasta tarafından belirtilmedi) hayatındaki herkesin onun hissettiği gibi hissetmesini ve onun düşündüğü gibi düşünmesi gerektiğini hissediyordu.

Başta sunulan resim, kendiliğin narsisitik bozukluğunu önerirdi – esasında üstünlük, yetkinlik, özel olduğu hissi, ve tek-fikirli olma (füzyon veya birleştirme) ihtiyacı gibi bütün kriterlere uyan, oldukça karakteristik bir teşhirci narsisistik kişilik bozukluğu. Ancak Bay. B’nin birincil paranoid durumu ya da şizoid bozukluğu olduğunu varsaymama yönelten bazı özellikleri ve çok sayıda beyanlarının niteliği vardı.

Çalışma hayatı geçmişinin istikrarlı olmasına ve işini yetenekli ve becerikli olarak icra etse de, yalnızken en iyi şekilde çalışıyordu ve ikramiyeler aracılığı ile övülmeyi kabul ederdi. Sözel iltifatlar ve övgülerden çok, somut ödüller daha fazla şey ifade ediyordu. İyi çalıştığını kendi de biliyordu ve bunu kimsenin ona söylemesine ihtiyacı yoktu. Somut ödüllerini (maaş ve ikramiyeler) kullanış şekli gösterişçilikten uzaktı.Evini kendi titiz zevklerine ve ihtiyaçlarına göre dekore etmişti ve bunu başkalarına hava atmada çok az kullanmaya ihtiyaç duyuyordu. Çıktığı kadınları çok nadiren evine getirirdi çünkü onların bir tür eğreti tavırla, evini “ berbat edip” rahatsız edeceğini düşünürdü.

Kişiler arası hayatını daha fazla anlattıkça, kulağa daha fazla dengesiz gelmeye başladı. Güvenlik ta da tedbirden yoksunlukla bağdaşmış bir derece nesne mesafelendirme vardı. Şu nokta zamanla netleşti; İnsanları, onlardan üstün olduğuna inandığı için engellemiyordu, fakat, başkaları tarafından yönetilme ve kontrol edilme korkusuyla, insanları engellemek için onlardan üstün olduğunu hissediyordu. Bay B’nin üstünlük hissi ya da narsisizmi, narsisitik hedefleri sürdürürken yararlanmak için değildi. Güvenliğini sürdürmekti.

O durumun doğasında (üstünlük ve özel olma) olandan dolayı diğerlerinden üstte olmak arzu edilmiyordu, fakat ayrı olabilmenin basit bir yolu da buydu. Yaşamının daha genel incelenmesi, emniyetli mesafeyi koyabilmek için geri çekilmeyi de (görünmez hissetmek) eşit derecede istifade ettiği, ve hatta diğerlerinden aşağı (“bazen insanlıktan çıkmış hissediyorum”) hissettiği ortaya çıktı.

Hastanın narsisistik mastürbasyonu, kendi kendine yetebilme kabiliyetinin göze çarpan bir örneğiydi. Bu eyleme eşlik eden zihinsel imaj (fantezi), en son günlerde beraber olduğu kadın tarafından izlenmekti. Bu fantezi ile özdeşleşmiş duygu tınısı, kadının ona hayran olması değildi, fakat ona bağlı olma duygusuydu. Benzer bir biçimde, kadınlarla görüşmekten ziyade, onlarla telefonda konuşmayı tercih ediyordu. Başlarda, bu panik atakları için ilaç isteminde bulunsa da, sonra ortaya çıktığı üzere, bu ataklar spontane değil de ilaç-duyarlı panik ataklardı. Presipitan (çöktürücü madde) diğerlerine karşı görünmez hissinin sabitliğiydi. Bu, “ bir korku filmindeki” zombi ya da yaşayan ölü hissetmesini tanımlayan, kozmik yalnızlığının tetikleyicisiydi. Özetlendirilmiş tedavi süresi boyunca, hiç anksiyete ayağı geçirmedi; bunun sebebini de şöyle açıklıyordu;” size bağlı olduğumdan, dünyaya da bağlıyım… yalnız değilim…”

Bu hasta, narsisistik olmaktan ziyade, şizoid hastanın en özlü özelliklerini göstermekteydi, ve hatta onunki göreceli olarak ağır bir şizoid bozukluktu. Şizoidin yegane nesne ilişkileri birimlerine göre iç dünyasında hareket etti ve temel, dinamik işletim paradigması şizoid ikilemdi.

Sahte-borderline yığını – yalnızlık, gerileme ve benlik yitimi – ,nesne ilişkileri dünyasından kopacaklarına dair daha fazla gözü korkan ve daha aktif geri çekilen şizoid hastaların belli bir bölümünü işaret eder. Bir çokları tarafından borderline bozukluk olarak tanımlanan bu özellikler, şizoid hasta için çok farklı bir işleve sahiptir. Benlik yitimi ile özdeşleşmiş (güvenli olmasına rağmen) kopuk hisler tarafından üretilen; yalnızlık tarafından meydana çıkan özlem aracılığı ya da acizlik ve gerile ile üretilen muhafız aracılığı ile ya da iletişim kurmanın zıvanadan çıkmış ihtiyacı aracılığıyla, nesneye yakınlığı korumanın nihai işlevidir.

Benliğin şizoid bozukluğu olan bireylerde, bu özellikler, diğerlerinden ayrı (özellikle, aşağı) durmanın başka bir yöntemi olarak yansıtılır. Şizoid hasta, kendi kendine kabul ettirdiği soyutlama (yalnızlık), ya da yabancılaşmadan dolayı (benlik yitimi) onlara katılma hakkı olmadığı gerekçesiyle, diğerlerine katılma konusundaki gönülsüzlüğünü anlar.

Sahte-borderline hasta, bir canavar ya da bir korkak gibi hissetmenin benlik temsiline sahiptir. Borderline hastanın kötülük deneyiminden farklıdır. Şizoid hastalar kötüdür çünkü farklı, garip ve diğerlerinden ayrıktırlar, ve sevgiyi tecrübe etmekte kabiliyetsizlerdir. Borderline hastalar kötüdür çünkü suçlu, yetersiz, başarısız, musibet ya da önemsizdirler ve sevgiyi hak etmezler.

Özellikle savunma mesafeleri olan bir borderline bozukluktan, bir şizoid bozukluğu ayırt etmeye çalışırken, bu açıklamalar klinik açıdan bulanık olabilir. Bu ayırdıma bazı kavramlar yardımcı olur. Borderline hastanın kötü kendiliği, kendini gerçekleştirme çabalarının terk edilme ya da ret edilme tecrübesine dayalıdır. Şizoid hastadaki kötü kendilik, kişilerarası ve sosyal talep ve beklentileri barındırma ihtiyacına eşlik eden korku ve dehşet ile ilintili, farklı hissetmeye dayalıdır.

SAHTE- BORDERLİNE ŞİZOİD BOZUKLUK.

Bayan S. Kırklı yaşların ortasındaydı. Başvuru sebebi; son birkaç yılda ortaya çıkan ve kocasından yabancılaşmayla beraber artan yoğun anksiyete sonucu eşinden ayrılmasıdır. Tek çocuğu olan oğlu, ergenlik dönemine geçiyordu ve bunun da ayrışma anksiyetesini ilaveten arttırdığı gözüküyordu. Diğer insanlara olan müthiş ihtiyacını, umutsuzca diğerlerine bağlanma ihtiyacını, özellikle de anksiyetenin umulduğu ya da hafif ipucu olduğu zamanları dramatik bir biçimde anlattı. Bu bağlanmasını, son derece bağımlı olmasıyla nitelendirdi. Sabit rahatlama ihtiyacı ve tek başına kalırsa ne olacağı korkusu hakkında konuştu. Bunlara ek olarak, kendini korkutan, benlik yitiminin çılgın deneyimlerinden bahsetti. Bunlar onu korkutuyordu ve korunmuş hissetmek içi ya bir arkadaşını çağırıyordu ya da oğluna koşuyordu.

Erken yaşlardaki geçmişi, bozukluğunun temelinde yoğun terk edilme korkuları olduğu hipotezini doğrular nitelikteydi. Çok narsisitik (muhtemelen psikoz) bir anne ve pasif, içine kapanık baba ile ağır, rahatsız bir ilişki geçirmişti. Annesi hastayı yönetmek için, sürekli olarak terk edilme tehditleri ve evden kovulma gözdağı ve alternatif olarak uygunluğu övme yöntemi kullanmıştır.

Hasta borderline bozukluk teşhisi ile yönlendirilmiş olsa da, yalnız kalmaya karşı akut dayanamamazlık, yalnız kalma korkusu, fazlaca pasif-bağımlı davranış, koruyuculara bir bağımlılık ve benlik yitimi sergiliyordu. Her şeye karşın, borderline bozukluğu yoktu.

İlk ve en belirgin olarak, hasta, agorafobi içeren yoğun panik bozukluktan ıstırap çekiyordu. Başvurduğu terapisti borderline bozukluğu teşhisine yönlendiren davranışlarının çoğu, bu başa çıkılmaz ve yanlış anlaşılan durumu kontrol etme çabalarıyla yakından ilintiliydi. Semptomatik olmayan zamanlarda, akut dönemlerinin sırasındaki davranışlarının tam tersine, Bayan S. Kendini kontrol eden, kendini yönetebilen, ve kendine güvenen net bir kapasite sergiliyordu. Aşikar semptomatolojisine (hastalık belirtilerine) ve bunun benliği çarpıtan kabiliyetine rağmen, Bayan S. , o tarz durumlarda kendi kontrolü ötesindeki (ki gerçekten de öylelerdi) deneyimleri dışında, kontrol edebilme kabiliyetinden memnun, hayatta kalmayı başaran birisiydi. Gene de, akut panik zamanlarında, çevresindeki herhangi birine tutunuyordu.

Oğlunun ergenleşmesindeki ve kocasından ayrılışındaki ayrışma stresine meyilli olmaktan uzak olarak, Bayan S., fiili olarak hem memnuniyet hem de özgürlük hissi deneyimledi. İronik olarak, evlilikleri sürecinde en büyük sorunları, eşinin yaklaşma isteği ile Bayan S’nin mesafe isteği arasından doğan çatışmaydı.

SONUÇ

Özet olarak bu bölüm, şizoid kendilik bozukluğun kapsamlı, tanımlayıcı genel bakışını sunmaya çalıştı. Masterson’ın narsisitik ve borderline bozukluklara yaklaşımına benzer bir şekilde, bu özet de; verimli teşhis ve tedavi için, tanımlayıcı psikiyatrinin sadece bir başlangıç noktası olabileceğini vurguladı. Kavramı teşhissel bir çöp kovası haline getirmeden, ayrımsal teşhisi ve klinik yararlılığı geliştirecek kadar geniş bir şizoid kavramı amaçtır. Bu aklımızda dururken, burada tanıtılan şizoid kavramı, DSM’deki en yaralılar ile nesne ilişkileri kuramcılarını , özellikle Harry Guntrip’i entegre etmiştir.

Aşağıdakilere dayanan, başlangıç noktası olarak, şizoid bozukluğun, mantıklı tanımlayıcı bir sınıflandırması önerilmiştir:

Şizoid bozukluk; gizli şizoid, engelleyici şizoid ve klasik şizoid bozuklukları olmak üzere klinik olarak alt bölümlere ayrılmalıdır.

Klasik şizoid teşhisi (DSM – IV), şizotipalin teşhisini de kapsamalıdır. Klinik amaçlar için, karakter patolojisi olarak şizoid kavramı ile şizofreni benzeri şizoid in net bir ayrımı yapılmalıdır. Şizotipal kavramı yeterli gerekçesi olmayan bir teşhissel engeldir. Ve klinik açıdan önemli olan temel ayırımları bulanıklaştırarak, faydadan çok ziyan vermektedir.

Uygulama ve klinik amaçlar için, şizotipal olarak teşhis edilen hastalara, çok ağır şizoid patoloji olsa bile, şizoid bozukluk deneme tedavisi verilmelidir.

Engelleyici şizoid bozukluğun teşhisi (DSM – IV engelleyici bozukluk kriteri)

Daha az çekingenlik, içe kapanıklık ve arzu kaybı sergileyen şizoidi tanımlamak için kullanılmalıdır. Tekrar uygulama ve klinik amaçlar için, DSM’nin engelleyici kişilik bozukluğu, şizoid patolojinin ılımlı bir biçimi olarak ele alınmalıdır.

Şizoid ya da engelleyici gibi durmayan, ancak sorular sonucunda, Guntrip’in şizoid patolojin dokuz özelliğinden hepsini olmasa bile bazısını öznel olarak betimleyenleri belirtmek için “gizli şizoid” tanımı kullanılmalıdır.

Gizli şizoid fikri, Masterson Yaklaşımında kapalı narsisistik bozukluk olarak önceden gösterilmişti. Teşhisin, sürekli ve semptom olmayan, durum bağımlı, yapısal özelliklere dayandırılmasıdır.

Tanımlayıcı psikiyatri sadece yolu gösterebilir ve klinisyeni olasılıklara karşı uyarabilir. Ayırımcı teşhis, aslında çok yönlü bir süreçtir. Tanımlama ile başlayan ancak tanımlayıcı olgunun; gelişimsel hususlarla, iç psişik yapının anlaşılmasıyla ve değişik Terapötik girişimlere olan klinik tepkisi ile entegre edilmesiyle sonuçlanacak bir süreçtir.

REFERANSLAR

Guntrip, H. (1969). Schizoid phenomena, object relations and the self. New York:
International Universities Press.
Masterson, J. F. (1993). The emerging self. New York: Brunner/ Mazel.
Masterson, J. F., & Klein, R. (Eds.) (1989). Psychotherapy of the disorders of the self.
New York: Brunner/Mazel.

Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları
Not: İzinsiz alıntı yapılamaz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.