Masterson Kuramı'nda Karşı Aktarim :Hastanın Aşırı Yönlendirilmesi

Masterson Kuramı’nda Karşı Aktarim :Hastanın Aşırı Yönlendirilmesi

Kontr – transferans: Aşırı Yönlendirme
Not: Aşağıdaki metin J. F. Masterson’ın Karşıaktarım Kitabından Tercüme edilmiştir.
Tercüme:Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları

Dr. M: Tamamen. Haftasonları daha depresif oluyor ve içmesi gerektiğini hissediyor.

Terapist A: Ben de ona, “Bana iki ayrı kişiymişsiniz gibi geliyor; biri işine hakim bir idareci ve diğeri de incinmiş/yaralanmış küçük bir kız çocuğu” diyorum. O ise bana bunun farkında olmadığını söylüyor, ancak erkek arkadaşı durumun tam da böyle olduğunu belirtiyor. Kadına durumun neden farkında olmadığını sorduğumda bilmediğini ve sanki iki ayrı devri varmış gibi hissettiğini belirtiyor – açık ve kapalı: “Dinlendiğimde ve kendime hakim olduğumda onu da kontrol edebiliyorum ….”

Dr. M: Bu durum bana manik-depresif bir vaka gibi geliyor, ya da duygudurumundaki yükseliş neticesinde duygulanımını yoğun bir şekilde inkar ederek aslında depresyona karşı manik bir savunmaya da geçiyor olabilir. Bazen bu ikisi arasında ayrım yapmak zor olabilir.

Terapist A: Ben de ona, “Altta kalan tarafını kontrol etmek için çok çaba sarfetmen gerekiyor mu?” diye sorduğumda Bayan A’nın yanıtı şu oldu; “Evet, ama bazen onu biraz serbest bırakmak istiyorum. Bazen tek yapmak istediğim kendime acımak. İşyerimdeki idareci olduğumda iyimser bir kişi oluyor, kiliseye bile gidiyorum. Küçük ve yaramaz kız çocuğu olduğumda ise kendimi kullanılmış, aşırı yük altında, çirkin ve herkes tarafından susturulup bastırılan biri gibi hissediyorum. Niye birazcık olsun rahat/özgür kalamıyorum? 12 yaşımdayken kendi evimi temizlemek ve yemek yapmak zorundaydım. Her şey için katı kurallar vardı; lise mezuniyet balosuna gittiğimde eve o kadar erken dönmem gerekiyordu ki arabada koklaşıp oynaşmak için sadece yarım saatim olmuştu.”

Ona, “kızgınmış gibi konuşuyorsunuz”, dedim. O da, “evet öyleyim”, diye cevap verdi. “Geçen hafta işten eve döndüğümde bir kız arkadaşımla çöpçatanlık hizmeti veren bir bara gittik ve eve çok geç döndük. Çocukluğumda çok fazla sorumluluğum vardı ve her zaman küçük erkek kardeşimlerime bakmam gerekiyordu.”

Dr. M: Duygulanımı nasıl? Kızgın ve depresif? (Terapist A başıyla onaylar) Eh, her şey ortada, değil mi? O döneme geri gitmiş.

Terapist A: 14 yaşındayken kendi elbiselerini almak için çalışmak zorunda olduğunu ve zengin bir adam olan babasının ona sadece postayla sipariş edilen kıyafetlerden aldığını söyledi. Babası her zaman sorumluluklar konusunda öğüt verir dururmuş. Ona, “çok fazla bir şey kazanmıyormuşsun” dediğimde bana, “çok hafif ifade ettiniz”, dedi. “Onlara kızgın olduğunu” eklediğimde Bayan A’nın cevabı şu oldu: “Evet, Babama kızgınım.”

Dr. M: Bana öyle geliyor ki kontr-transferans durumunuz burada tekrar devreye girmiş. Onu öfkesini ifade etmeye zorlamışsınız. Aslında hiç bir şey söylemeye, onu yönlendirmeye gerek yok. Öfke ve depresyonun bazı hallerini ifade ettikten sonra savunmaya geçecektir. Ona asıl göstermeniz gereken bu savunma hali. Yavaş yavaş bir mozaik inşa etmeli ve yaşadığı hayatın oldukça büyük bir kısmının depresyonun devam ettiği hissinden kendini korumasına yardımcı olduğunu ona göstermelisiniz. Bu yavaş yavaş olacaktır ve ona savunma halini göstermeniz gerekmektedir. Bütün bunları yaparken yönlendirici olmamalısınız.

Terapist A: Bize sosyal çalışmalar okulunda öğretilenler dikkate alındığında bu yönlendirici yanıtlar oldukça doğal geliyor bana ve öte yandan siz anlatınca bahsettiğiniz diğer yöntemi öğrenmek de çok kolay olurdu diye düşündüm. Keşke o zamanlar öğrenmiş olsaydım.

Bayan A “açılmak” için içiyor, ben de ona şunu sordum: “İçmeniz gerekiyor mu? Neden içki içiyorsunuz?” Cevabı şuydu: “Direncimin düşmüş olması gerekiyor; aşırı yorgun olmam gerek, aksi takdirde aynı şeyleri hissetmiyorum.” Ona bu incinmiş/yaralı duyguları dışarı bırakmanın nasıl bir his olduğunu sorduğumda ise “Korkutucu – o duyguları serbest bıraktığımda çok fazla konuşuyor olmaktan utanıyorum” diye cevap verdi. Bunun üzerine sarhoşken söylediği şeyleri benim yanımda rahatlıkla dışa vurabileceğini söyledim. Cevabı şuydu: “Yapabilirim, ancak bu çok bilinçli ve mantıklı olacaktır ve de ardında yatan duyguyu kapmam zorlaşacaktır.” Ben de ona duygularıyla bağlantı kurup kuramayacağını sordum …

Dr. M: “Yapabilir misin” tarzı sorular kullanmayın zira bu belki de yapamayacağını ima etmek olacaktır. Her zaman yapabileceği varsayımıyla hareket edin – herkes yapabilir, yaptı ve yapacak. Çalışmanızın temelinde bu varsayım olmalı. Ona şöyle yaklaşın: “Neden burada yapmıyorsun?” Unutmayın ki kaçınma mekanizmalarıyla ilgili çalışırken her zaman şanslı olursunuz çünkü size gelip doğrudan “Yapamam” demeyecektir.

Terapist A: “Yapabilir misin” diye sorduğumda “Evet geliyor, parça parça (incinmiş tarafı). Dışarıda bu şekilde uzun süre kalamam; bu o kadar alçaltıcı ki bütün düzenim bozuluyor” şeklinde cevap verdi. “Çok mantıklı konuşuyorsunuz, o bahsettiğimiz duygu nerede?”, diye sorduğumda ise cevabı şu oldu: “Yavaş yavaş geliyor.” Sonra terapinin çok rahatsız edici olduğu hakkında bir şeyler söyledi ve ben, “Sizi bu kadar rahatsız eden şey ne?”, diye sordum. “Göründüğüm kadar iyi biri değilim.” Daha sonra patronuna anlattığı bir şeyden bahsetmeye başladı ve sonra bana dönüp şunları söyledi: “Sorunlarım olduğunu söylemek benim için oldukça zor. Şimdi anlıyorum ki hep insan tarafımı, yumuşak tarafımı suçladım.” Okulda oğluna karşı tutumlardan dolayı kızdığını ama aslında okula değil kendine kızdığını ve bunun acı verdiğini ifade etti. Artık daha yumuşak, daha nazik ve daha açık olduğunu belirtti.

Dr. M: Bu aklıma onunla ilgili ilk raporunuzu getirdi. Oğlunun okulunda sorunları vardı ve o da okulunu değiştirmek istiyordu. Ben de sorunun aslında onda olduğunu ve o dönemde bununla yüzleşemediğini öne sürmüştüm. Bence, “Yavaş yavaş dışarı çıkıyor” dediğinde asıl gerçekleşen şu; onun savunmalarına karşı durduğunuzda depresyon ve çatışma yavaş yavaş dışarı çıkıyor. Herkesin nasıl sevilebileceği ve sevilmemenin korkunç bir şey olduğu gibi ifadeler kullanmayarak onun kendini ifade etme yolunu bulmasına izin veriyorsunuz. Kendi düzenine bıraktığınız zaman tek başına yaşadığı depresyonu yavaş ve emin biçimde ifade edebilmenin yolunu bulabiliyor.

Bu oturum en başından beri anlatmaya çalıştığım konuyu çok güzel ortaya koydu. Savunmalarına karşı durduğunuz zaman hastanın elinde depresyonu ifade etmekten başka bir yol kalmayacaktır. Burada bir kez daha hastanın klinik resminin ortaya çıktığı ilk sunuma dönmek istiyorum. Eminim ki bu odadaki hiç kimse, ben de dahil (ki benim daha iyi bilmem gerekiyor) Bayan A’nın kısa sürede bu kadar ilerleme göstereceğini beklemiyordu. Bu neredeyse imkansız görünüyordu. Şimdi ise ortaya koyduğu kapasiteyi görüyoruz. Yüzleştirmeyi kullanmadan hastanın terapi kapasitesinin ne olduğunu bilemezsiniz. Bundan ötürü hastanın terapiyi terkedeceği endişesi taşımayınız zira yüzleştirmeyi yapmazsanız zaten hiç bir şey değişmeyecektir. Yüzleştirme burada asit denemesi işlevi görmektedir. Bayan A içinde bulunduğu korkunç depresyon hakkında konuşmaya hazır olduğunu gösterdi.

Duygulanım deneyimlerine dair mecazi bir tanım da yaptı. Hastanın yaşadığı terk depresyonu için kendi kullandığı sözcükler arasından bir mecaz yakalamaya çalışın. Hastalar buna kara delik ya da yarı ölü olma durumu diyeceklerdir. Bu durumu nasıl tanımladıklarını saptamaya çalışın ve daha sonra depresyona atıfta bulunmak için o sınırlandırılmış mecazı kullanın. Buradaki vakada hastanız incinmiş kız çoçuğundan bahsediyor ve bence bir terapist olarak sizin kafanızda incinmiş bir çocuk olmakla alakalı bir duygular bileşiği mevcut ve bu çocuk olma hali terk depresyonunun farklı bileşenlerinin yerine geçiyor. Hastanızın terk depresyonuna atıfta bulunmak istediğiniz zaman, üstüne basa basa ima ettiğiniz o duyguları anlatırken kullandığınız ifade “yaralı/incinmiş çocuk” olmalıdır. Bu noktada unutmamalısınız ki hastanız henüz durumu tamamıyla inceleyip, duygularını masaya yatırmamıştır. Aslında ne olduğunu halen muğlak biçimde algılamaktadır. Konuya hastanızın yaptığı şekilde muğlak biçimde atıfta bulunmalısınız. Elbette ki daha fazlası vardır, ancak konu derinleşene ve iyice incelenene kadar beklemeniz gerekmektedir. Onu haftada iki kere kabul ediyorsunuz, öyle değil mi?

Terapist A: Hayır, bir kere… Haftada iki görüşmeye karşı koyuyor. Ona tekrar sorarım.

Dr. M: Durun, bekleyin. Seanslarının sıklığını artırması için öylesine önerilerde bulunmak istemeyeceksinizdir. Önerilerini duygulanımında olup bitenlerle bağlantılı hale getirmelisiniz. Bence beklememiz gerekiyor; kendisinin gelip incinmiş olan benliğiyle konuştuğunu ve benliğine, yaptıklarından ötürü çok kötü hissettiğini ve o duygunun her yerde onu takip ettiğini anlatmasını beklemeliyiz. İşte bu noktada daha sık gelmesinin iyi bir fikir olduğunu söyleyebilirsiniz. Yapmanız gereken iki basit şey var: Her şeyden önce onu yönlendirmeyin ve konuşmadan önce ne yaptığınızı gözden geçirmeyi unutmayın. Bu değerlendirmeyi yapın. O bakımdan artık tek yapmanız gereken depresyonla ilgili konuşmadığı zamanlarda yüzleştirme yöntemini kullanmak olacaktır. İkinci olarak hastanız depresyonu hakkında konuştuğu zaman ebeveyn-çocuk sevgi öyküsünden uzak durun; bu onun sorunu, sizin değil. Bu iki öneriyi izlemeniz halinde tedavi anlamında bir hareket gözlemlemeye başlayacaksınızdır. Kendi programınızı/gündeminizi sürecin dışarısında tutun. Unutmayın ki “Siz sürecin bir uşağısınız.” Süreç onun kafasında yaşanmaktadır; sizin işiniz yaptığınız her şeyi o sürece tabi kılmak olacaktır.
ÖZET

Terapist A, hastanın seansı terketmesiyle ilgili kontr – transferans durumunun üstesinden kısmen gelmiştir ve gerektiği gibi yüzleştirmeye başlamıştır. Hasta kendini bu yüzleşmeyle bütünleştirir ve kendisini ileri sürerek/ifade ederek hayatına sınırlar koymaya başlar. Terapistin kontr – transferans durumu; (1) hastayı kendisini ileri sürme noktasında yönlendirdiğinde ve (2) hastanın çocukluğunda yaşadığı mahrumiyetle kendisini aşırı özdeşleştirerek hastayı öfkesini ortaya çıkartmaya zorladığında; tekrar devreye girer. Terapistin kontr – transferans durumunu tam olarak çözememesine rağmen hastasının yüzleşmeyle bütünleşmesini ve depresyonuna eğilmesini sağlamaya yetecek kadarını yine de başaracaktır. Burada da açıkça görüldüğü üzere terapistin hastanın seansı terketmesi korkusuyla alakalı olarak başlangıçta yaşadığı kontr – transferans aslında sadece tatmin konumunda olmak ve hastayı yönlendirmekle alakalı daha dahili bir kontr –transferans ihtiyacının/yani buzdağının sadece görünen bir parçasıydı.

ŞİZOİD KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Kontr – transferans Kontrol Altında;Sonra Kontrol Kaybediliyor
Not: Aşağıdaki metin J. F. Masterson’ın Karşıaktarım Kitabından Tercüme edilmiştir.
Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları
KLİNİK KONULAR
21) WORU öz tasviriyle yüzleşmenin bütünleştirilmesi gerçekliğin daha iyi algılanmasını sağlayacaktır (sayfa 35 – 36);
22) görüşmelere başlarken sınırdaki hastanın zorluklarının yönetimi (sayfa 36);
23) direnme tepkisinin terapötik çerçevede yönetimi – seansa katılmama, telefon çağrıları, mali durum (sayfa 38 -40);
24) ayrılma savunma mekanizmasının yönetimi (sayfa 41);
25) yüzleşmelerin pekiştirme tekrarları (sayfa 43 -44);
26) hastanın yüzleşmeye karşı direncini belirleme ve yok etme (sayfa 45 -46);
27) savunmanın tahmin edilmesi (sayfa 46).

Terapist A: Bayan A; çiftlik evine oğluyla tek başına gitmek istemiyordu zira bu durum çok fazla fiziksel çaba gerektirecekti. Kendisini kötü hissediyordu çünkü çocuklarına bu tatili verebilmek için çok çalışmıştı ve sonra çocukları tatili istememişti. Yeni yıldan iki gün önce büyük bir partiye katıldı. Seanslara gelmeye başladığından beri artık insanlara daha farklı baktığını söyledi. Örneğin: “İnsanların beni kullandıklarını görüyorum.” Partideki bir adam ona şu soruyu sormuş, “Elinizde benim için nasıl kızlar – seks partneri – var?” Bu soru bir hakaret olarak onu çok rahatsız etmiş. Başlangıçta kullanıldığını hissetmekle beraber parti hoş bir biçimde sona ermiş. Artık gidişat hoş olmadığı zaman partileri yarıda bırakıp gidebildiğini söyledi: “Bunu daha önce yapamazdım. Arkadaşlarımdan biri içimdeki küçük kız çocuğunu farketti ve ben ona bu parçamı bir daha gösterip gösteremeyeceğimi sordum. Cevabı şu oldu: “İnsanlara güvenmeye başladığında gösterebileceksin.” “Ona terapiden bahsettim ve o küçük kızı dışarı çıkarmaya çalıştığımı anlattım. Hayat gerçekten de güzel. Cesaretim arttı ve üvey anneme Noel yemeği için yardım etmeyi teklif ettim. O profesyonel bir mağdur; ben de öyleyim ancak daha az.” Daha sonra Bayan A, neden randevu tarihini değiştirmek zorunda olduğunu anlattı ve “Benim tedaviyi terkettiğimi düşünmenizi istemem”, dedi (Ben ayrılacağından çok korkuyordum ve o beni tekrar temin ediyordu). Sonra konuşmaya devam etti, “Sizi görmek istiyorum. Kendimi iyi hissettiriyor. Kendim için daha fazla şey yapıyorum. Nasıl biri olduğumun daha fazla ayırdındayım. İçindeki bazı parçalar iyi, sıcak ve sevmeyi biliyor.” Bu noktada eski kocasından bahsetti. Kaçınma denemesiyle yüzleşmesini sağladım: “Eski kocanızdan bahsettiğinizin farkında mısınız?” Eski kocasının oğullarıyla çok fazla ilgilenmediğini söylerek anlatmaya devam etti …

Dr. M: Çok güzel. Onu yönlendirmediniz ve sonuca vardınız. Kendi kendisine odaklanmanın yarattığı anksiyeteye karşı kendini savunmak için rastgele anlatıp duruyor, bunu sürece alışmak için kısa bir hazırlık dönemi olarak görebiliriz. Belki de müdahale edip etmeyeceğinizi görmek için yem atıyor, yani konuyu kendinden daha da uzaklaştırıyor.

Terapist A: Ben de ona, “Galiba bugün kendinizle ilgili bir şeyler yapmak istemiyorsunuz,” dedim ve cevabı şu oldu: “Nasıl başlayacağımı bilmiyorum.”

Dr. M: Bunu yapmak yerine “nesneyle alakalı materyal” hakkında konuşarak başlıyor; örneğin duygunun kendisini tanıma sürecinden çıkan bir materyal kullanmıyor. Tanımlar kanalıyla ortaya çıkan materyalleri anlatıyor: “Bu şurada oldu, o burada oldu.” Psişik yapısı açısından baktığımızda öğeler sadece nesneler aracılığıyla ortaya çıkıyor.

Terapist A: Tamamen öyle oldu.

Grubun Sorusu: Bu konuda ne yapacaksınız?

Cevap: Tamam, seansa tam olarak dahil olabilmesi için bunu yapmaya ihtiyacı olduğunu belirtebilirim.

Dr. M: Ya da, “Neden gerçek konulara girmekten kaçınıyorsunuz?” sorusunu yöneltebilirsiniz.

Terapist A: Bu durum bir sonraki seansta daha fazla belirginleşti. “Nasıl başlayacağımı bilmiyorum” dedikten sonra oğlundan konuşmaya başladı ve bana onun resmini gösterdi.

Dr. M: Nasıl başlayacağını bilmiyor – bu tedavi için son derece enteresan ve kritik bir konu aslında. Sınırdaki hastalar neden seansa başlamakta sorun yaşarlar?

Terapist A: Depresyonun verdiği acıyı hissetmek istemiyor.

Dr. M: Elbette. Kendi kendini başlatma, görüşmeye girmek için gereklidir, dediğimiz şey kendini ifade etme, birey olma anlamındadır ve bu depresyona, depresyon da savunma mekanizması kullanımına yol açar. İşte sınır üçlüsü budur. Hasta görüşmeye başlamaktan kaçınır çünkü yol açacağı depresyondan da kaçınmaktadır. Bu nedenden ötürü tedavinin başında hasta kendini ifadeden ziyade nesneye odaklanır. Seansın başlangıç aşaması çok önemlidir ve sizin sabırlı olmanız ve de ne olacağını beklemeniz gerekmektedir. Bu aşama eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Kafamda bu hastaları sıklıkla bir tahteravallinin üzerinde canlandırırım: Hangi yöne gideceklerdir acaba? Bana sıkıca tutunup savunmayı mı geçecek, başka şeylerden mi konuşacaklar yoksa diğer yöne yatarak kendilerinden mi bahsedecekler? Belirli bir süre sonra amaçlayacağınız şey doğrudan kendisiyle ilgili konuşmaya başladığı noktaya erişmek olacaktır.

Narsistik bozukluğu olan bir hastam var, üç-dört yıldır haftada üç kere kabul ediyorum. Bu hasta daha önce gittiği “terapide” onüç yıl boyunca ilerleme kaydedememiş. Alışılagelmiş görkemli narsist resmine benzeyen biri değil. Aksine, olumsuz narsisizm yüzünden kendini ifade etmiyor ve saldırılara karşı korunmak için görkemi kullanmıyor. Beni her şeye gücü yeten biri olarak görüyor: Eğer ona neyle ilgili konuşmasını ya da ne yapması gerektiğini söylemezsem çok uzun süredir demlenen soğuk bir öfkeyle öylece oturuyor. Yavaş yavaş bunu aşmaya başladı.

Çocukken kendini ifade edecek olursa narsist babasının mükemmel yansımasını bulma ihtiyacına tecavüz edeceğini hissediyordu ve bunun narsist babasının ona saldırmasına yol açacağına inanıyordu. Bunun sonucunda kendi öz ifadesini saklama ve babasının kendini kurtaracağını hayal etmeye başladı. Bu ise elbette hiç bir zaman gerçekleşmedi.

Her halükarda gelip bana şunu söylerdi (bir çok verimli görüşmeden sonra nihayet bunu aşmayı başardı): “Başlamak istemiyorum, hayır başlamak istemiyorum.” Ben de ona şöyle cevap verirdim: “Bir türlü karar veremiyorsun,” ve cevabı şu olurdu: “Hayır veremiyorum. Anlatacak çok şeyim olduğunu biliyorum ve gerçekten onları hissedebiliyorum ama başlamak istemiyorum.” “Nereye gitmek istediğini bilmiyorsun, eski örüntünü tekrar bana tekrarlıyorsun” dedim, yani ya saklanıyor ve beni transferans baba figürü yapıyordu ya da kendini ifade etmek için beni kullanıyordu. Gördüğünüz gibi ifade etme eylemi hastaların terapisi için hayati önem taşımaktadır.

Grubun Sorusu: Peki bunun sınırda olma durumuyla farkı nedir?

Dr. M: Fark nitelikten kaynaklanmaktadır. Sıradan narsistik kişilik bozukluğu vakaları kendini her yere saçacaktır, beni bir nesne olarak sergileyecek ya da idealleştirecek ve benim mükemmeliğime katılacaktır. Bu hastada ise tam tersini görmekteyiz. Narsistik bir hasta mükemmel, eşsiz ve özellikle onunla ilgilenen bir yanıt bekleyecektir. Sınırdaki hasta ise ne elde edebilirse onunla yetinmeye hazırdır. Narsistik kişik bozukluğunda sadece mükemmele yer vardır.

Terapist A: Bayan A nasıl başlayacağını bilmediğini iddia ediyor ama oğlu hakkında konuşup, bana onun resmini gösteriyor.

Dr. M: Nesneye geri dönüyor.

Terapist A: Daha sonrasında, “Kendim üzerinde çalışmak istiyorum çünkü yeni yılda ailemin yanına gideceğim. Lisedeyken hayatımın hikayesini yazmıştım,” dedi. Ben de, “Zihninizden konuşuyorsunuz,” dedim. Cevabı şu oldu: “Biliyorum. Anneanneme dair ilk hatıram bana anne ve babamın beni sevmediklerini söylemesiydi.” Ama artık bu konu hakkında zihninden kopmuş biçimde konuşuyor.

Dr. M: Konuşmak için nesnelerden bahsetme ve onları savunma olarak kullanmaktan vazgeçmiş ve artık kendine dönecektir – ama duygulanım olmadan. Burada ikinci savunma devreye girer. Bunu yakalamanız ve göstermeniz gerekmektedir.

Terapist A: Şöyle devam etti: “Ailem beni sevmedi…. Sebzeden nefret ederdim ve her gün fazlasıyla yemek zorundaydım.” Ben de ona şunu söyledim: “Hala zihninizden konuşuyor gibisiniz.” Konuşmaları halen duygudan yoksun. Bana bu şekilde konuşarak duygularını serbest bırakmaya başlayabileceğini söyledi. “Altı yaşımdayken babam yeniden evlendi. Üvey annem bana kendini hiç sahip olmadığım ideal anne olarak tanıttı.”

Grubun Sorusu: “Neyi serbest bırakmak istediğini” sorabilir misiniz, savunmasına karşı çıkmak için?

Dr. M: Hayır, bu içeriğin aşırı vurgulanması olur. Onun yerine şunu diyebilirsiniz: “Bana bunları bahsettiğin şeyleri ifade edebilmek için mi anlatıyorsunuz, bunu duygu olmadan mı yapmanız gerekiyor? Eğer öyleyse, nedeni nedir?”

Terapist A: Belki de yapmalıyım.

Dr. M: Aynı şekilde, seans devam ettikçe eğer bir savunmaya takılmış durumdaysanız ve aşamıyorsanız yüzleştirmeye devam edin: “Bu konuya bugün bir kaç defa dikkatinizi çektim, ama yine de beni hiç duymamış gibi aynı şeyi tekrarlamaya devam ediyorsunuz.”

Terapist A: Bunu bir çok defalar yaptığımı itiraf ediyorum. Bunun ardından iki seansa gelmedi.

Dr. M: Aha! Şimdi sıra sizde (gülüşmeler).

Terapist A: Aslında kabul etmeyecektim… Bunu yapmış olduğum için çok suçlu hissediyordum, aslında çok ufak bir şeydi.

Dr. M: Kesinlikle ufak bir şeydi. Bakın, gayet iyi gidiyorsunuz.

Terapist A: Evet ama sonra iki seansa gelmedi…

Dr. M: Gelmedi çünkü siz işinizi yapıyorsunuz. Belki de yokluğu olması gereken bir etmen, tabi bunu nasıl kullandığınıza ve sürecin neyi öğrettiğine bağlı olarak. Grup farketti mi bilmiyorum, ben kesinlikle farkettim, bütün çalışma tavrınız ve tutumunuz deneme ve endişe halinden kurtuldu. Unutmayın, sizi kaygılandığınızı bildiği için ayrılmayacağı konusunda temin etmişti. Onunla yüzleştiğinizde kendisini biraz kötü hissetmesine neden oldunuz ve bu durum onu kışkırttı. Bu konuyu geri geldiğinde araştırınız.

Grubun Sorusu: Bu hastanın yeniden toparlanmak için zamana ihtiyacı olabileceğini söylediniz, olayları dramatize etme savunmasını kullanarak bazı seansları kaçırabileceğini belirttiniz. Bununla nasıl başa çıkabilirsiniz? Bir kaç seans kaçırdığında ücret kesmeye devam ediyorsunuz – peki sonra?

Dr. M: Evet. Geri geldiği zaman o bir saatinizi seansları neden kaçırdığını anlamaya ayırın ve her şey anlaşılana kadar başka bir şey hakkında konuşmayın.

Terapist A: Bu harika! Geri geldi ve ben bundan bahsetmedim bile (gülüşler).

Dr. M: Benim de alakalı komik bir anım var. Payne Whitney’de çalıştığım birimde çok nitelikli bir baş hekim genç bir hastayı tedavi ediyordu ve tekrarlayan yüzleşmeleri kullanıyordu. Sonra baş hekim iki haftalığına tatile gitti. Hasta o süreyi sessiz odada geçirdi. Baş hekim, geri döndüğü ilk gün, hastayı sessiz odada gördü ve bu bağlantıdan hiç bahsetmedi. Dolayısıyla ayrılık stresinin yadsınması konusunda da konuşmamız gerekiyor.

Terapist A: Bununla ilgili bir şey yapmaktan korkuyorum çünkü tedaviyi bırakabilir.

Dr. M: Ama hastalarınızla bu koşullarda çalışamazsınız ve daha önceki konuşmalarınız ışığında bu duygularınız beni şaşırttı. Geri gelmediği zaman konuştuklarımız…

Terapist A: Aradı – ilk olarak erkek arkadaşı aradı ve çok hasta olduğunu söyledi. Gerçekten hastaydı ve ben de durumu kabul ettim. Sonraki hafta yine aradı ve bir cenazeye katılması gerektiğini söyledi.

Dr. M: Ona telefonda söylediğiniz şey çok önemliydi.

Terapist A: Erkek arkadaşının teyzesinin cenazesine neden gidilir ki?

Dr. M: Şöyle söylemeniz gerekiyor: “Teyzesini ne kadar tanıyorsunuz? Erkek arkadaşınız bu yüzden bir seansı kaçıracağınızın ve yine de ödeme yapmak zorunda olduğunuzun farkında mı? Son seansta olanlara tepki olarak geri dönmeme düşüncenizle alakası var mı bu söylediklerinizin?” Onunla yüzleşin.

Grubun Sorusu: Diyelim ki çağrı cihazınıza not bıraktı?

Dr. M: Bazı hastalar bunu yaparlar çünkü benimle doğrudan konuşmak istemezler. Seansa geldiklerinde neden çağrı cihazına mesaj bıraktıklarını sorarak bu konuya doğrudan girerim. Bütün hastalarım çağrılarına hep yanıt verdiğimi ve bana her zaman ulaşabileceklerini bilirler. Arada aracı olduğunda çok zaman geçer ve bazı şeyler dile getirilmez. Bu durumu kontrol etmek için gelen aramalara ben cevap veririm. Olayları dramatize etme eylemiyle dikkatli biçimde ilgilenmeli ve tutarlılığı mutlaka korumalısınız. Bunu gözardı etmeniz tedaviyi etkileyecektir.

Terapist A: Muhtemelen doğruyu söylediğini düşünüyorum.

Dr. M: Bir terapist olarak duruşunuz şu olmalı: kanıtlanana kadar hiç bir şey gerçek değildir çünkü o zaman ancak yüzde 99 doğru olur. Anlatılanlar gerçek olduğunda bile dirence hizmet ettiği unutulmamalıdır ve bu durum mutlaka değerlendirilmelidir.

Terapist A: Önümüzdeki hafta bir iş seyahatine çıkıyor.

Dr. M: Ona şu soruyu sormanız gerekiyor: “Bu iş gezisinin buradaki çalışmamıza etkilerini düşündünüz mü?”

Terapist A: Hayır, bu hiç aklıma gelmedi.

Grubun Sorusu: Peki bir hasta buna karşılık, “Gitmezsem işimi kaybederim”, derse ne olacak?

Dr. M: O zaman ona katılırım ve “korkunç bir ikilemdesiniz” derim. Hastanız çok ciddi biçimde hikayeler uydurmuyorsa bu çok nadiren yaşanacaktır. Bir hastanın seansa gelmeme için sayısız nedeni olabilir, ancak eğer siz görüşünüze sadık kalır ve hastanın bunu anlamasını sağlarsanız o kullandığı nedenlerin bir çoğu kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Bir terapist olarak her zaman tedaviye devam etme tarafında olmalısınız. Elbette gerçekleri de yansıtmanız lazım. Hastanın iki haftalık bir iş gezisine ya da meşru bir tatile (hepimiz gibi) gitmesi geri kalma durumu yaratacaktır. Eğer gelmemesinin motivasyonu dirençse, gelmemesi neticesinde sizin aylardır kırmaya çalıştığınız o direnç iyice pekişecektir ve bunun yarattığı gerilemeyi düzeltmek mümkün olmayabilir. Hastanız sizin tavsiyelerinizi reddettiğinde ona şunu söyleyin: “Para sizin, zaman da hayatınız da.” Hastanız geri döndüğünde ve konuşmaya başladığında anlattıklarını dikkatle dinleyin ve ona şunu söyleyin: “Aa, evet şimdi hatırladım. Bu bahsettiğiniz konuları altı ay önce de konuşuyorduk. Seyahatiniz size duygusal maliyeti işte bu oldu.”

Grubun Sorusu: Peki randevuyu başka bir tarihe alabilir miyiz?

Dr. M: Eğer hasta başka bir randevu tarihi talep ederse nedenini sorarım, ancak muhtemelen tarihi değiştirmem.

Soru: Neden önce sorup sonra tarihi değiştirmezsiniz?

Dr. M: Sormaları gerekiyor çünkü tedavilerine dair endişeleri onları her seansa katılmaya itmeli. Benim zamanım (ya da zamanımın olmaması) tamamıyla farklı ve pratik bir konu.

Grubun Sorusu: Ama siz zaten soruyu sormadan önce kararınızı vermiş oluyorsunuzç

Dr. M: Hastanın kendi motivasyonu üzerinde ve duygu durumları üzerindeki etkileri hakkında düşünmesini istiyorum.

Terapist A: Eğer Bayan A randevuyu o hafta iptal etmek yerine yeni bir randevu tarihi talep etseydi bu yine de bir direnç olur muydu?

Dr. M: Evet, bir hastamın değiştiremeyeceği bir iş programı yoksa ve benim zamanım da müsait değilse genellikle randevu tarihini değiştirmem. O zaman diliminin sorumluluğu tamamen hastadadır. Örneğin bir cenaze varsa bu durum biraz karmaşık olabilir. Unutmayın tedaviyi savunan sadece sizsiniz. Hasta zaten yüklenmiş durumdadır ve sizin dikkatli olup tedbirli davranmanız gerekmektedir.

Terapist A: Bence ilk iki iptali tedavi direncinin eyleme vuruşuydu, ama iş gezisi değildi.

Grubun Sorusu: Lütfen açar mısınız: Eğer hastanız kırk derece ateşli, ağır bir grip geçiriyorsa…

Dr. M: Sorun yok; ücretinizi yine de alırsınız. Beni arayan hastalar asla ateşlerini ölçmezler, ki bu tek gerçek objektif tedbirdir. Hastalarınıza ateşlerinin kaç derece olduğunu sorun ve bir taksiye atlayıp 45 dakikalığına ofisinize gelmelerini önerin. Hastalığın bulaşması mesleki bir tehlikedir ama siz bu öneriyi yaptığınızda artık karar alması gereken onlardır. Eğer gelmezlerse yine de seansın ücretini öderler. Hastanın söylediklerinin ne kadarının gerçek ne kadarının tedavi direncine katkıda bulunduğuna karar vermekle sakın uğraşmayın. Bizlerin istikrarlı ve katı sınırlar belirlememiz gerekmektedir.

Gözetim altında tuttuğum insanların çoğu sizin yaptığınıza benzer şeyler yapmaktalar ve aslında kendilerine karşı çalışıyorlar. Hastasıyla ilerleme kaydeden bir uzmanın da gözetmeniyim. Bu uzman hastasına fatura vermiyor. Hastasını haftada bir kez ve her ay sonu görüyor, hastası bir ödeme de yapıyor ama uzman ne kadar aldığına bakmıyor. Altı ay sonra farketti ki hastası aslında ayda dört seansa gelip sadece üç seanslık ücret ödüyormuş. Başından beri böyle yaptığının farkında değildi. O uzmanla parayla ilgili sorunu hakkında konuştuk. Bu durumu hastasına söyledikten sonra hastası eksik miktara için bir çek yazdı. Para konusuyla gerektiği gibi başa çıkamadığı için hastanın tedavi direncini tamamıyla gözardı etti. Terapi sadece hastanızı dinlemekten ibaret değildir. Tedavi bütün bu saydıklarımı da kapsayan bir süreçtir ve eğer diğer konularla gerektiği gibi ilgilenmezseniz seanslar önemli oranda engellenecektir.

Terapist A: Bu kadını kaybetmekten neden bu kadar korktuğumu bilmiyorum.

Dr. M: Nedenini özellikle bilmiyorum ama o size bir mesaj veriyor. Sizi manipule etmiş. Bir sonraki seansta onu dikkatle gözlemleyin ve sizde bu duyguları kışkırtmak için ne yaptığını saptamaya çalışın. Seansta anlattığınız biçimde davranmaya başladığında bunu ona geri yansıtın. Ona şöyle sorun: “Neden kendinizi bağırdığım anda kaçacak küçük ve çaresiz biri olarak sunuyorsunuz?” Hastanız duygulanımını dolaylı olarak ifade ediyor ve siz de buna tepki veriyorsunuz.

Terapist A: Bu gerçekten güzel, bana yeni alanlar açıyor.

Dr. M: Ayrıca açıkça dışarı vurduğunuzda duygulanım gücünü kaybedecektir. Hastanız şöyle bir şey söyleyebilir: “Sizi kontrol etmem gerekiyordu çünkü bana ne yapacağınızdan korkuyordum ve sizi bu şekilde kontrol etmeyi düşünüyordum.”

Terapist A: Bunun farkında mı?

Dr. M: İlla öyle olmayabilir.

Terapist A: Bence zayıf noktamı buldu ve şimdi bunu kullanıyor. Seansa devam etmek için ona şunu söyledim: “Zihninizden konuşuyorsunuz.” Onun cevabı ise şu oldu: “Dışarı çıkarmak için böyle konuşmalıyım. Altı yaşımdayken babam yeniden evlendi ve üvey annem kendini hiç sahip olmadığım ideal anne olarak tanıttı.”

Dr. M: İşte bu noktada söylediklerinize cevap vermeyerek seansı kontrol etmeye başlıyor. Vermek istediği mesaj şu: “Beni sıkma; bu işi benim istediğim şekilde yapacağız.” Bunu ona söyleyin.

Terapist A: Belki. Ama bütün o ağlamalarını hatırlayın – belki de biraz dinlenmeye ihtiyacı vardır…

Dr. M: Onun için çok fazla endişeleniyorsunuz. Orada bulunma nedeni tedavi için ve ya bunu başarır ya da başaramaz.

Terapist A: Evet gerçekten de o küçük zavallı kıza çok takılıp kalıyorum. Ona yine şunları söylüyorum: “Bugün duygularınızla ilgilenmiyorsunuz.” Bayan A’nın cevabı ise şöyle oldu: Din hakkında konuşana kadar olmaz. Annem benim kötü olduğumu düşünürdü; bana güvenmezdi. Üvey annem o kadar kötü değildir ama ona annemi hatırlattığım için beni hiç bir zaman sevmeyecek. Bu bir çocuk için çok fazla sorumluluk.”

Dr. M: O seansın sonunda bir tekrarlama yapabilirdiniz. Ona şunu söyleyebilirdiniz: “Bu seansta bu hikayeyi gözden geçirmek istediğinizin farkında mısınız? Bu hikaye konumuzla çok da alakalı olmayabilir. Size tam altı defa duygularınızı kullanmadan konuştuğunuzu söyledim ve beni her seferinde duymamazlıktan geldiniz. Beni dinlememek için mi tedaviye geliyorsunuz?”

Terapist A: Yani pat diye söyleyeyim.

Dr. M: Yapmalısınız. Bu kadın kontrol etmeyi fena halde seviyor. İşiniz gereği hastanız seans boyunca konularla, sizin sunduğunuz şekilde ilgilenmeli. Eğer bunu yapmıyorsa nedenini anlamaya çalışın.

Terapist A: Neden bu kadar direndi?

Dr. M: Diğer seanslarda çok bozulmuş ve bu şekilde savunmaya çekilmiş olabilir. Şimdi ise farklı bir açıdan bu durumu kabul edip etmeyeceğinizi anlamaya çalışıyor. Gözleminiz doğruydu ancak devamını getirmediniz.

Terapist A: Daha sonraki iki seansa gelmedi. Geri geldiği zaman ilk söylediği ise şu oldu: “Bugün kendimi kızgın ve moralsiz hissediyorum.” Ben de şöyle cevap verdim: “Gülümsüyorsunuz”. O da, “Size anlatmak istediğim çok şey var; oğlumla ilgili durumlar, öğretmenlerin dirençleri…,” dedi.

Dr. M: Hastanız şimdi tam olarak hangi noktada?

Terapist A: Savunmaya geçmiş durumda.

Dr. M: Doğru. Görüşmeye tam da bıraktığı yerden yeniden başlıyor.

Terapist A: Rastgele çocuğunun okul müdürü hakkında konuştu ve müdürün kendisine büyük oğlunun ciddi bir uyuşturucu sorunu olduğunu söylediğini aktardı.

Dr. M: İşte, bir kez daha sizi dinlemeyi reddediyor.

Terapist A: Doğru; konuyu dağıtıp durdu. Daha sonra sorumluluk duygusunu geliştirdiğini ve parasını daha idareli harcadığını anlattı.

Dr. M: Bir şekilde biliyor; siz onunla seanslara neden gelmediğini konuşmadığınızda ve son seansta konuştuklarınızı gözden geçirerek yeni seansa başlamadığınızda bu şekilde laflayarak kaçabileceğine inanıyor. Böyle yapmaya devam da edecek – siz başka türlü davranmadıkça.

Terapist A: Daha sonra erkek kardeşini anlatmaya başladı. Ben de sordum: “Neden onun hakkında konuşuyoruz?”

Dr. M: Terapiyi artık o yönetiyor. Bu farklı ve alakasız konuları incelemeye başladığınızda artık onu takip etmiyor oluyorsunuz. Belki de o noktada ipin ucunu kaçırdığınızı düşündünüz ve nereye gitmeniz ya da ne yapmanız gerektiğini sorgular hale geldiniz. Bu durumda en iyisi siz ne yapmak istediğinize karar verene kadar hastanın konuşmaya devam etmesine izin vermek olacaktır.

Terapist A: Daha sonra annesiyle yeni yıl yemeğinde yaptığı bir tartışmayla ilgili uzun ve sıkıcı bir hikaye anlattı. Çok fazla içmiş ve ebeveynleriyle kavga edip, sızmış. Ama çocukları harika davranmış ve kavganın çıkması aslında onun suçu olmasına rağmen herhangi bir şey söylememiş ve kızmamışlar. Ona, “Neden o kadar çok içtiniz?”, diye sorduğumda cevabı şu oldu: “Bunu yapmak hakkımdı. Onlara ancak yakıtım olduğu zaman karşı durabiliyorum.” Bunun nedenini sorduğumda tekrar konuyu değiştirdi; ailesine ona ve çocuklarına saygı duymadıkları için çok kızmıştı. “Oğulları ve züppe karısı onlarla alay edip duruyor. Üvey annem bununla nasıl başa çıkıyor bilmiyorum? Benim çocuklarımın onlara karşı her zaman daha iyi olduklarını bir türlü farketmiyorlar.”

Dr. M: Burada konuşma esnasında duygulanımı artmış olmalı; özellikle geçmiş yerine şimdiki zamanla ilgili konuşurken. İçerik önemli ve öncekine göre önemli oranda değişmiş.

Terapist A: Bana şöyle dedi: “Diğer torunlarını hiç görmüyorlar ama bütün övgüleri o alıyor.” Ben de neden bu duruma katlandığını sorduğumda cevabı şu oldu: “Üvey annem çok savunmasız görünüyor.” Benim kuşkuyla baktığımı görünce ise şunları dedi: “Haklısınız. O profesyonel bir mağdur… Yeni yıl yemeği çok şeye sebep oldu. Artık onları değiştiremem ve benim ailemi böyle bir duruma sokmalarına bir daha izin vermeyeceğim.” Daha sonra babası ve üvey annesi aramış ve ilk olarak erkek kardeşiyle ilgili sorular sormuşlar. O da, “Hepimiz bıktık. Ailemi bizden uzaklaştırabilirim.” Dedi. Annesi yeni yıl hediyesi olarak sadece bir kraker kutusu almış ve bu onu çok kızdırmış. Bayan A, annesinin erkek çocuklarına daha fazla değer verdiğini düşünüyor: “Kendimi çok uzak hissediyorum. Beni hiç sevmediler ve şimdi ben de o sevgiyi neredeyse hiç aramıyorum. O yeni yıl gecesi benim son içki alemimdi. Artık yeni yıl için gelip bizi evimizde görebilirler sadece. Kendime güvenim arttı ve artık değerlerimi geri kazandım. Siz bir terapist olarak insanları tedavi ediyorsunuz. Ama biliyor musunuz ki onlar insanlara hayvanmış gibi muamele ediyorlar. Artık daha affediciyim ve diğerlerinin zayıflıklarına daha anlayışlı yaklaşıyorum. Erkek arkadaşımla ilişkim mükemmel gidiyor. İşim de bile gelişmeler oldu. Artık hayır demeyi biliyorum.”

Dr. M: Burada üç tane sorununuz var: gelmediği seanslar için uydurdukları; son derece büyük kontrol etme etmenleri ve kopuşları. Kendi deneme yanılma eğiliminiz konusunda da daha dikkatli olun. Eğer kopup gitmeleriyle ilgili bir müdahalede bulunma niyetindeyseniz o zaman sonuç elde edene kadar tutarlı davranın ve kararlılığınızı koruyun.

Terapist A: Aynen öyle yaptım. Ben konuya geri döndükçe o da kaçmaya devam etti.

Dr. M: Ve bakın ne oldu? Neden görmezden geliyorsunuz? Neden Bayan A’ya şunu söylemiyorsunuz: “Görünürde burada bulunma nedeniniz benim görüşlerimi dinlemek, ama ne zaman bir şey söylesem sanki ben bir şey dememişim gibi davranıyorsunuz. Neden?”

Terapist A: Peki onun, “Bunu kendi bildiğim yoldan yapmaya ihtiyacım var” düşüncesi ne olacak?

Dr. M: O zaman şöyle demeniz gerek: “Bunun doğru olduğuna nasıl emin oluyorsunuz?”

Terapist A: Yani bunu kabul etmiyor musunuz?

Dr. M: Onun ifadelerini kabul etmeniz bir nörotiğin tedavisiyle alakalı bir yaklaşım, ama onun ifadelerinin gerçek nedeni savunmaya geçmek ve muhtemelen kaçınmak.

Terapist A: Doğru.

Dr. M: Eğer bundan eminseniz o zaman bütün görüşlerim teyit edilmiş demektir. Eğer savunması kaçınmaksa ve onu bu durumu incelemek zorunda bırakmıyorsanız, bunu hiç bir zaman yapmayacaktır. Bu durum bir 15 yıl değişmeden sürebilir.

Bu konuyu tekrar gündeme getirmeli ve ona şunu demelisiniz: “Farkında mısınız, size ne zaman hoşunuza gitmeyen bir şeyi göstersem, siz ona bakmak yerine bana kızıyorsunuz. Sonuçta burada bulunma nedenimiz duygularınızı anlamak ve siz burada duygularınızı saklıyorsunuz. Buna ne zaman dikkatinizi çeksem bu sefer reddediyorsunuz. Neden?” Bu şekilde direncinin temeline saldırmış olacaksınız. Tedavi işlemeye başlayacaktır çünkü verdiğiniz yanıtların çoğunun gerçeği yansıttığını – özellikle bir türlü girişken olmadığını –farkedecektir. Girişken hale gelip, kendi hakkında konuşmaya başladığı zaman da kendi içerisindeki psişik dinamikleri tersine çevirecektir. Bu organik süreci durduramaz ama bir süre sonra kendini bastırılmış hissedecek ve depresyonla yüzleşmekten kaçınacaktır. Kopukluk ve uydurma hikayeler işte bu durumdan kaynaklanmaktadır.

Grubun Sorusu: Peki ona bu resmi gösterir misiniz?

Dr. M: Bir noktadan sonra evet, ama başlangıçta değil. Yüzleştirmeyi tamamladıktan sonra ve hastanın yaşadığı çatışma veya ikilemin esasını haritalandırdıktan sonra yapabilirsiniz. Buna dair iki tane örnek vermek isterim.

Son derece kötü niyetli ve karşısındaki aşağılamayı seven bir annesi olan sınırda bir genç kıza tedavi uygulayan ve benim gözetimimde olan bir terapist var. Hasta aşırı yemek yiyor, okulda başarısız ve erkeklerle son derece mazoşistik cinsel ilişkileri var. Altı aylık tedaviden sonra yüzleşmeyi içselleştirmeye başladı, ancak cinsel eylemleri halen kendisini hor gören annesine karşı duygularının bir ifadesi olarak kullanmaya devam ediyor. Bütün duyguları dışsallaştırılmış ve yıkıcı biçimde ifade edilir halde. Tedavideki yüzleşmelerin sonucunda terapist şunu demelidir: “İki seçeneğiniz var: Kendinizi bu şekilde hırpalamaya devam edebilirsiniz ya da annenizle ilgili duygularınızla daha doğrudan yüzleşebilirsiniz.”

Bir diğer hasta ise bir sosyal hizmet okulunda çalışmaktadır. Ben onu “yanlış öz” hastası olarak tanımlıyorum çünkü yanlış bir yüz takmış vaziyette. Psikotik bir annesi varmış. Psikotik annesinin onayını kazanmak için kendi gerçeklik algısını askıya alırmış. Ne zaman bu çarpık gerçeklik algısı konusuna dikkat çeksem çok kızar ve bana saldırırdı; ben de ona karşılık verirdim. Sonra benim de bir gün psikotik olacağım hayallerini kurardı ve ben bundan annesiyle paralellikler çıkarırdım. Ayrıca kendisini hiç desteklemeyen biriydi. Sürekli hayatının düzeldiği konusunda beni ikna etmeye çalışıp duruyor. Aslında bu doğru değil. Kendisi üzerinde hakimiyet kurmuş bir adamla çıkıyor. Ama kendini daha iyi hissediyor, savunma temelinde. Nihayet annesiyle ilgili uzun konuşmalardan sonra cinsel çarpıklıklarıyla korkuları arasında, özellikle anne olgusunu bağımsızlık korkusuyla çarpıtması, bağlantılar saptadığımızı ona anlattık. Genç bir kızken kendisini ifade ettiğinde annesi psikotik bir mesajla buna karşılık veriyordu. Bu da o psikotik mesajı engellemek için gerçeklik algısından vazgeçmesine neden oluyordu. Bu durumunu saldırıya uğradığını ya da mistik bir olguyla yüzleştiğini söylediği rüyalar görerek sergilemekte. Kendisi hakkında çok korkunç düşüncelere sahip, ben de ona şöyle diyorum: “Bakın, önünüzde iki seçenek var: bu şekilde devam ederek, kendiniz hakkında iyi bir şey hissetmek için hiç bir neden bulmamak ya da korkularınızla yüzleşip onların sonuna kadar gitmek. Korkuyorsunuz, ancak ilerlemezseniz hiç bir zaman değişmeyeceksiniz.” Yüzleşme sürecini tamamlamadan hastanıza bu şekilde yaklaşmamalısınız.

Unutmayalım ki buradaki örnekte seansların kontrolü halen Bayan A’da.

Terapist A: Bir sonraki görüşmemizde oğlunun okulunda yaşadığı sorunları uzun uzun anlattı ve şunları söyledi: “Geçen haftaki seansımız olağanüstüydü.” Neyi kastettiğini sorduğum zaman o seansta çok şey başardığımızı anlattı: “Daha önce böyle hissetmemiştim. Kayak yapmaya gittim ve çok güzel bir haftasonu oldu.” Erkek arkadaşının annesi hakkında şikayet etti ve kadının sürekli çocuklarının nasıl olduğunu sorduğunu ama onun hatırını sormadığını söyledi. “Çocuklar hiç bir şey yapmıyorlar ama bütün ilgiyi onlar çekiyor.” “Bunu daha önce kimseye söylediniz mi?”, diye sorduğumda cevabı şu oldu: “Aileme, benim onlardan daha güçlü olduğumu ve böyle diyerek çocuk gibi davrandığımı söylediler.” Ben de ona bunu sorma hakkının olduğunu söyledim ve cevaben, “Sormak yetmez, ama yine de erkek arkadaşıma söyledim”, dedi. Ben de ona şunu dedim: “Ona söylediniz ama annesine söylemediniz mi?” ve cevabı şu oldu: “Annesi 75 yaşında”. “Yani?”, dedim ve cevaben, “Ne söyleyeceğimi bilemedim. Galiba onun hiç sahip olmadığım annem olmasını istedim. Onu incitmek istemem. Ayrıca bu kendi ebeveynlerimle ilgili sorunları onun üzerine yansıtmak olur”, dedi. Ben de şöyle dedim: “Bir kez daha, alma hakkı olmadığı halde veriyorsunuz.” Bayan A’nın cevabı şu oldu: “Bunun benim hayatımda ciddi bir etkisi olacaktır. Öfkemi kendi anne babam yerine ona yöneltmiş oluyorum. Üvey annem bir sorunla ilgili bana çok iyi davranmıştı. Ona hiç şans vermiyorum.”

Daha sonra işteki sorunlarıyla ilgilenmeye başladı. Patronuna çok yakın ama patronunun asistanı, patronunun dikkatini çekme konusunda onunla rekabet halindeymiş. Bu rekabet patronun da hoşuna gidiyormuş. Hastam şöyle devam etti: “Bu bana babamı ve üvey annemi hatırlatıyor. Babam sadece oturur ve onun için kavga etmemizi isterdi. Bu beni o kadar kırdı ki hiç savaşmadan ayrıldım.” Ben de şunu söyledim: “Karşılık vermediniz mi?” ve Bayan A’nın cevabı şu oldu: Patronum beni savunmadı. Sadece erkek arkadaşım beni destekliyor. Dün gece işteki sorunlarımla ilgili nihayet ona açılabildim. Yemeğe çıktık ve sonra dans ettik. Daha önce kaybettiğimiz mükemmel bir şeyi dün gece yine yakaladık. Az bir şeyler içtim. En sonunda ona işle ilgili sorunlarımdan bahsettim.”

Grubun Sorusu: Peki ona şunu söyleyebilir misiniz: “Seninle ilgilenmesi çok güzel, peki ama sen kendi kendini destekleyebilir misin?”

Dr. M: Neden, “Seninle ilgilenmesi çok güzel,” diyelim ki? İyi bir ilişkiden değil doyurucu biriminden bahsediyor ve siz bunu desteklemek istememelisiniz. Bunun yerine neden başka birine ihtiyaç duyduğunu sormalısınız.

Terapist A: Güzel bir nokta. Muhteşem akşamından ve sevgilisinin onunla ilgili gerçek hislerini öğrenince nasıl şaşırdığından bahsetti. Şunları söyledi: “Pazartesi gecesi (iş arkadaşıyla tartışmasından hemen sonra) içmeye başladım ama ne yaptığımı farkedince hemen durdum. Terapi gerçekten de yardımcı olmaya başladı. Durumum değişmedi ama bunun üzerinde çalışabiliyorum.”

Dr. M: Yadsımayla ve de kendini ifade edebilme ve desteklemeyle ilgili yeni algılarını sizin üzerinize yansıtıyor. Ancak seansların kontrolü halen onda ve sorunlarının geri kalanını görmezden gelmeye devam ediyor. Şunu ilerisi için aklınızda tutunuz: Kendini ifade etmeye başladı, artık daha girişken ve bireyleşiyor. Ancak ardından gelen depresyona karşı da savunmaya geçmeye devam ediyor. Örneğin bir sonraki seansta herhangi bir nesneyle ilgili içerik hakkında konuşmaya başlarsa bunu kabul edin ve o konuda kalın.

Terapist A: O konuda beş dakika kalmasına izin vereyim mi?

Dr. M: Her zaman izin verin, çok acil terapötik bir konu olmadığı müddetçe. İçeriği onunla beraber ele alın ve kendini seansta doğrudan ifade etmede yaşadığı zorluk hakkında onunla konuşun. Bir hareket bekledim ama bu seansta hiç bir şey olmadı. Bunu Bayan A ile deneyin ve eğer ilk seansta herhangi bir hareket olmaz ve ikinci seansta bir şeyler kıpırdanmaya başlarsa hemen ona geri gidin ve tam hareketi sağlayana kadar o konuda kalın. Bir müdahale yaptığınızda ne yaptığını izlememe eğiliminizi engelleyin ve onu konuya geri çağırın. Kaçma konusunda çok başarılı, ancak eğer gerçekten de kaçınma mekanizmasına dokunmaya başladıysanız geri dönecek ve karşı saldırıya geçecektir. Saldırıları ve tehditlerine kendinizi hazırlayın.

Terapist A: Hazırım.

Dr. M: Tedaviyi terketmekle tehdit ederse ne yapacaksınız?

Terapist A: Ona, “Terketmek size nasıl yardımcı olacak?”, diye sorarım.

Dr. M: Daha da ileri gidebilirsiniz.

Grubun Görüşleri: Neden terkettiğini gösterirsiniz.

Dr. M: Doğru. Ona şöyle söyleyin: “Siz bunu idrak etmedikçe tedavinin nasıl ilermesini bekliyorsunuz ki? Yani ya benim bu karmaşık duygusal unsurları inkar etmeme izin verin, ya da ben tedaviyi terkederim diyorsunuz. O zaman zaten neden görüşüyoruz ki?”

Terapist A: Böyle bir tehdit yapacağını zannetmiyorum. Muhtemelen daha önce yaptığı gibi gelmemek için bahaneler uyduracaktır. Beni erkek arkadaşı arayacak ve böylece ona ulaşamayacağım.

Grubun Görüşleri: Bunun hakkında konuşabilirsiniz.

Dr. M: Kesinlikle ve eğer erkek arkadaşı ararsa ona şöyle söyleyin: “Üzgünüm ama bunu bana Bayan A’nın söylemesi gerekli.” Eğer bu konuya bir sonraki seansta girecek olursanız ve bunun olacağını tahmin ediyorsanız, tahmininizi onunla paylaşın. Şöyle bir şeyler söyleyin: “Söylediklerimden hoşlandığınızı zannetmiyorum ve zaten hoşlanmanız gerekmiyor. Aynı fikirde olmamamız gayet doğal. Ama bence eve geri döndüğünüzde söylediklerimden hoşlanmadığınız gerçeğiyle başa çıkmak için tedaviye geri gelmeme eğiliminde olacaksınız. Hatta beni kendiniz aramayacak, bir başkasının aramasını sağlayacaksınız. Beni zor bir duruma sokacaksınız, ama aslında kendinizi büyük bir zorluğa atmış olacaksınız. Bunu yapmak yerine o dürtüyü kontrol edin, geri gelin ve bununla ilgili konuşalım.” Bu noktada eğer korkuyorsanız ve kendinizden emin değilseniz o zaman daha fazla ileri gitmeyin. Ancak sadece kendinizden emin değilseniz, o zaman devam edebilirsiniz: “Burada tedaviden bir şeyler aldığınızı söylediniz. Ben de buna katılıyorum; peki şimdi bütün bunları çöpe atmaya gerçekten hazır mısınız?” Bunları söylediğinizde hastanıza verdiğiniz mesaj şu olacaktır: Burada ancak belli bir seviyede çalışacağız, ya bu seviyeyi korursunuz ya da hiç bir şey başaramayız. Elbette bir kaç hafta sonra bana hatalı düşünmüş olduğumu söyleyebilirsiniz çünkü hastanız tedaviyi terketmiştir ve hastanızı kaybetmenize neden olduğum için benden nefret edersiniz.

Doğrusu ben de hayal kırıklığına uğrarım, ama bunu çok da kafaya takmam zira eğer tedaviyi terkederse bu herhangi bir terapistle hiç bir zaman ilerleme kaydedemeyeceği anlamına gelir çünkü tedavi olmak istemiyordur – sadece işin tatmin edici tarafıyla ilgileniyordur. Sizin işiniz onu bu anlamda tatmin etmek değil. Ayrıca onun kız çocuğu hareketlerine de dikkat ediniz, çünkü bu tavırlarını ve çaresizliğini kullanmaya kalkabilir. Bu durumda tepki göstermeyin ve onu yönlendirmeyin; sadece yaptığını ona gösterin: “Neden bu konuda bu kadar çaresiz davranıyorsunuz?” Kendini ifade edebildiği zamanlar daha iyi hissettiğini söylerken kullandığı kelimeleri bir kez daha vurgulayın. Bu yaklaşımınız sonunda ne olursa olsun size yardımcı olacaktır.

Hastanızın tedaviyi terketme korkunuzu yenmedikçe tedavi süreci ilerlemeyecektir. Belki şu cümleyi kurmanız gerekebilir: “Ayrılma kararınız akılcı değil ve yıkıcı sonuçları olabilir. Ama haklarınızın farkındayım. Ayrılmanız tedavinin başarısız olduğunun göstergesi olacağından elbette üzüleceğim ama gitmeniz beni korkutmuyor. Zaten siz olmadan burada bir şey yapamayız.”
ÖZET

Hasta yüzleşme sürecini daha da içselleştirmiş ve girişken biçimde kendini ifade edebilmiştir. Bahane bulma, kaçınma, zihinselleştirme ve kopuş savunmaları saptanmış ve kontrol altına alınmıştır. Ancak halen kontr-transferansa kapılmış olan terapist izlemeye devam etmemektedir. Bu bölümde yüzleşmeye karşı ortaya çıkabilecek ikinci seviye dirençle başa çıkmak için gerekli olan terapötik teknikler vurgulanmıştır. Ayrıca; direnci pekiştirebilecek farklı pratik konularla ilgili neler yapılabileceği tartışılmıştır: telefonla arama, seanslara gelmeme, mali konular, çaresizlikten ortaya çıkan transferans gibi. Son olarak terapistin kontr-transferans tepkisine katkıda bulunan hasta davranışlarının neler olduğu saptanmıştır; çaresizlikten ortaya çıkan transferans gibi.

Masterson Yaklaşımında ŞİZOİD KİŞİLİK BOZUKLUĞU

  • ŞİZOİD KİŞİLİK BOZUKLUĞU
  • Mütercim:Uz. Dr. Gülinay Akçalı
  • Not: Aşağıdaki metin J. F. Masterson’ın “Emerging Self” Kitabından Tercüme edilmiştir.

Bu yüzyıla girildikten kısa bir süre sonra kendiliğin şizoid kişilik bozukluğu psikopatolojinin şu veya bu formda bir boyutu olarak tanınmıştır. Bu bakış açısı zaman içinde farklı anlamlar çağrıştırabilir. Şizoid kişinin yalnızca klinik boyutta değil, intrapsişik yapının bileşkesi olan orijinal gelişimsel bozuklukların doğası açısından ve bu özelliklerin terapi sürecindeki hem aktarım eyleme vurumlarında hem de özel bazı terapi müdahalelerine tepki olan belirtilerine de bakılarak daha bütün bir portresinin çıkarılması istenmektedir.
Klinik Bulgular

Bir teşhis konulacağı zaman diğer kişilik bozukluklarında olduğu gibi klinik görünümler klinisyenin dikkatini çekmeye yönelik bir işaret gibi hizmet edebilir. Bununla beraber şizoid bozukluğun DSM-III-R teşhis kriterlerine katı bir biçimde bağlı kalınırsa bu bozukluğa sahip pek çok hasta gözden kaçırılacak dolayısıyla yanlış teşhis konulacaktır. DSM-III-R’de tanımlandığı şekliyle şizoid kişilik bozukluğu genelde alçak seviyede kişilik yapılarına sahip olan kabaca klinik şizoid hasta prototiplerine denk gelen soğuk, ihtiyatlı, izole, içe dönük, ekzantrik, ve garip ağır hastaları saptar. Genel şizoid bütünün bir parçası olarak ya da narsisistik ya da borderline boyutlarına ilaveten bunun yerini alacak psikopatoloji boyutu olarak önereceğim DSM-III-R’nin kaçınmacı kişilik bozukluğu tanım açısından daha yüksek seviyede şizoid kişi profiline yaklaşır.

Ayrıca teşhis için yararlı olan Guntrip’in şizoid bireyin gösterebileceği klinik özellikleri içeren bakış açısıdır. Bunlar şu şekilde düzenlenebilir:

  1. Saf şizoid küme: geri çekilme, içe dönüklük, duygu yoksunluğu
  2. Narsisistik küme : Narsisism, üstünlük, kendine güven
  3. Borderline küme : Depersonalizasyon, regresyon, yalnızlık

Şizoid küme; kişinin güvenli, stabil kişiler arası uzaklık sağlama ihtiyacının en dolaysız ifadesidir. Bu küme şizoid kişilik bozukluğu tanısı koymak için bir gerekliliktir ama yeterli değildir.  Bu kümede bulunan görünümler gözlemci tarafından kolayca tanınabilen aleni bir  fenomen olarak ya da örtülü bir fenomen olarak görülebilir.  Diğerlerini ve ilişkileri uzak bir mesafeden subjektif ve intrapsişik olarak deneyimleyen hasta, gizli şizoid olarak tanımlanabilir.  Bu durum hasta tarafından içsel ve subjektif bir fenomen olarak anlatılır.

Şizoid küme tanı için gerekli olsa da, hasta narsistik ya da borderline görünümlü semptomlarla karşımıza çıkabilir. Ancak, şizoidin narsisizmi narsistik kişilik bozukluğundan farklıdır.   Bu, hastanın diğerlerinin üzerinde güvenli bir mesafe sağlama ihtiyacının bir yansımasıdır. Bu, diğerlerine güvenmeme duygusudur, grandiyöz kendilik gösterimi değildir.  Aynı şekilde borderline özellikler, borderline kişilik bozukluğunun bölünmüş nesne ilişkileri biriminin yansımaları değildir (özellikle kötü kendilik gösterimi).  Bu daha çok uzak durmanın değişik bir biçimde gösterimidir.

Gelişimsel Yaklaşımlar

Borderline ve narsistik bozukluğu olan hastalar kendileri ve diğerleri arasında bir iletişim ağının bulunduğuna inanırlar. Ancak, iletişim kanallarını açık tutan ve kurulmuş olan bağlanma örüntülerini sürdüren özel durumları keşfetmek için yüzleştirilirler.  Bu durumlar regresyon, uyma, aynalanma ve mükemmeliyetçi gayretler içermektedir.  Şizoid kişi, bir iletişim ağının bulunmasına dair bir inanç beslememektedir.  Böyle bir ihtimal olsa bile ciddi şekilde riskli ve tehlikelidir.  Şizoid kişi için temel “primitif ıstırap” veya “tasavvur edilemez anksiyete”, iletişimin hiç olmadığı bütünüyle izolasyon halidir (Winnicot).

Bu düzlemde ilişkiler nasıl oluşur? Bu soruya şu andaki en iyi cevap şudur: şizoid kişi, ne yaparsa yapsın iletişimi sürdürmek, yapılandırmak ve uzlaşmak için gerekli durumlardan tatmin olmadığında bu kanıya varır.

Şizoid kişiyi ilgi konusunda umutsuzluğa yaklaştıran hissin doğasında ne vardır?  Doğa ve kaderi bir kenara bırakırsak, birçok şizoid kişinin ilgideki/ilgilenmedeki  çabalarına dair subjektif deneyimleri hiçbir işe yaramaz ve aşağılama, küçümseme, hor görülmeyle karşılaşır.  Subjektif deneyimleri, aile sisteminde vazgeçilemez bir unsur olmak değildir.  Sağlıklı ya da patolojik bir amaca hizmet eden insancıl olmayan ve kimliksiz fonksiyon, arka sahanlığa atılır ta ki hizmetleri daha sonra istenene kadar.  Bu deneyim birçok metaforla açıklanır: örneğin kendini android, kukla ya da köle hissetmek.

İntrapsişik Yapı

Şizoid kişilik bozukluğun intrapsişik yapısı iki bölümden oluşur:  Savunmacı Nesne İlişkileri Birimi (Efendi – köle birimi) ve Sadistik Nesne İlişkileri Birimi (Sürgündeki kendilik birimi).

Şizoid kişilik bozukluğu genellikle son birimi aktive eder ve diğerlerini potansiyel olarak tehlikeli, aşağılayan ve yoksun bırakan olarak deneyimler.  Sürgünün karı, güvenliktir ama bu arada zararlı yanı da izolasyon, yalnızlık, yabancılaşma ve “kozmik” yalnızlık deneyimidir.  Bu kişileri nadiren tedavide görürüz.

Bedeli ne olursa olsun güvenliği sağlamaya isteksiz şizoid kişilik bozukluğu, efendi- köle birimini aktive etmeye eğilimli olur.  Ve bundan da ötesi, gönüllü olarak tedaviye istekli olurlar.  Efendi – köle birimi başka bir düzen oturtmaktır.  Daha ilişki içerisindedir ancak bunun da hastaya bir bedeli vardır.  Burda nesne manipule edici, zorlayıcı, kontrol edici ve uygun olarak algılanır.  Kişi ilişkinin durumlarını bir kölenin kabullendiği gibi kabullenir çünkü kişi ilginin açık olma yolunun sadece bu olduğunu düşünür.  Bu durum kendini uyma, bağımlılık, itaatkarlık ve kurban olma olarak ortaya koyar.  Şizoid kişilik bozukluğu olan hastalar korunmacı, adaptif olarak ve savunmacı olarak kendine yeten, kendine güvenen, kendini kapsayan ve fanteziler üreten insanlar olurlar.  Fantezi ve kendine yetebilme şizoid uzlaşmadır.  Bunlar, efendi-köle ve sürgündeki kendilik birimleri arasındaki gelgitleri regüle etmek için sarf edilen çabalardır.

Transferans Eyleme Vurmaları, Terapötik Alyans Ve Tedavi

Şizoid kişilik bozukluğu olan hastanın transferans eyleme vurmasının doğası, intrapsişik yapıyı yansıtır.  Hasta, terapistini ya efendi görünümün yansıması olarak görür ya da sadistik nesne görünümünün yansıması olarak görür.  Terapist bu yüzden, ya manipulatif, kontrol edici olarak deneyimlenir ya da sadistik, tehlikeli ve yoksun bırakan olarak deneyimlenir.  İlk durumda hasta, köle rolünü ilişkinin bedeli olarak kabul eder.  İkinci durumda duygusal sürgün, özgürlük ve kendiliğin korumasını sürdürmek için var olan bir durumdur.

Transferans eyleme vurmanın başka bir formu terapistin haberi olmadan onunla yakınlık fantezisi geliştirmektir.  Bu fantezi, terapötik alyans kurulana kadar hatta tedavinin ileri safhalarına gizlenir.

Rüya ve Yorumu Rüya ve Yorumu

Kaynak: Bütüncül Psikoterapi (Tahir Özakkaş)
Bilinçdışı istek ve arzular, rüya ve hayaller yoluyla deşarj yolu bulabilir. Rüyalar şifrelerle donatılmış mesajlar içerir. Her şeyden önce rüya fizyolojik bir fenomen ve ihtiyaçtır. Normal bir sekiz saatlik uyku periyodunda her birey ortalama her biri 15–20 dakika süren üç ya da dört rüya görebilir. Sekiz saatlik bir uykunun her iki saatlik döneminde rüyalı bir döneme girilir.

Uyuyan bir bireyin rüya görüp görmediği, onu gözleyen biri tarafından farkedilir. Rapid Eye Movement (Rem), göz kürelerinin hızlı hareketlerine verilen isimdir. Uyku esnasında, gözler kapalıyken göz kapaklarının altındaki göz küreleri hareket etmeye başladığında birey rüyalı döneme girmiş demektir. Göz küreleri hareket ettiği müddetçe (ortalama 15–20 dakika) rüya da devam etmektedir. Tam bu esnada uyandırılan bir birey rüya gördüğünü ifade eder.

Yapılan laboratuar çalışmalarında, uyuyan bireylerin Rem dönemlerine girdiklerinde uyandırılmaları halinde Rem’siz bir uyku temin edilmiştir. Ertesi günkü takiplerinde bir gün önce rüya gördürülmeyerek uyutulan bireylerin, o gün Rem dönemlerinin iki kat arttığı tespit edilmiştir. Şayet bireyler devam eden günlerde rüyasız bırakılırsa normal bir uyku durumuna geçtiklerinde Rem dönemleri bütün eksiklikleri kapatacak kadar uzamaktadır. Rem dönemi uzun süreli engellendiğinde bireylerin gündüz uyanık iken hayal gördükleri, halüsinasyon yaşadıkları tespit edilmiştir. Bu durum her sağlıklı insanda ortaya çıkabilmektedir. Hâlbuki uyanık iken halüsinasyon görmek psikotik bir bozukluktur. Bu da rüya görmenin insanın vazgeçemeyeceği fizyolojik bir ihtiyacı olduğunu ortaya koyar.

Neden böyle bir ihtiyaç söz konusudur ve rüya nasıl bir fonksiyon ifa etmektedir; bu konuyla ilgili çok çeşitli iddialar ve tartışmalar vardır. Bizim burada ilgilendiğimiz sorun, rüyanın fizyolojik gerekliliği ve ne tür bir ihtiyacı karşıladığından ziyade psikolojik olarak rüyanın ne anlama geldiğini ve psikolojik olarak ne tür bir ihtiyaca cevap verdiğini araştırmak ve bunu yanıtlamaktır.

Bir takım araştırmacılara göre rüyalar anlamsız, bağlantısız ve rasgele oluşan düşünce ve imaj akımlarıdır; hiçbir anlamı ve özelliği yoktur. Psikolojik yaklaşımlarda ise rüyalar farklı farklı değerlendirilebilmektedir. Davranışçı yaklaşım tarzına göre rüyalar, gün boyunca devam eden refleks kalıplarının izdüşümlerinin oluşturulması, netleştirilmesi ve hafıza kayıtlarının alınması ile ilgiliyken; bilişsel yapıda rüyalar bireyin kognisyonlarının aktif olarak çalıştığı ve sistemin yerleştirildiği bir süreci ifade etmektedir.

Dinamik yapıda ise olay çok farklı bir perspektifte ve içerikte ele alınmaktadır. ‘Rüyalar kral yoludur,’ Freud XE “Freud”  böyle demektedir. Rüyalar bilinçdışında deşarj olmaya çalışan dürtülerin üstü örtülü bir biçimde, bazen çok özel simgelerle bazen çok özel şifrelenmiş kodlarla deşarj olmasını temin eden bir yapıdır. Bilindiği gibi ruhsal aygıtımızda deşarj olmaya çalışan güçler ile bunları engellemeye çalışan güçler arasında büyük bir savaş söz konusudur. Bu savaşta zaman zaman engelleyici güçler olaya hâkim iken zaman zaman da deşarj olmaya çalışan güçler hâkim olmaktadır. Engelleyici güçlerin yoğun ve fazla olduğu durumlarda dürtülerin aşırı oranda bastırılması ve deşarj yolu bulamaması iç dünyamızda bulantı ve sıkıntıya sebep olur. Bulantı ve sıkıntının artması bir patlamanın veyahut da bir patolojinin öncü belirtileridir. İçeride birikmiş olan bu enerji, bir şekilde deşarj edilmelidir. Rüyalar bunu temin eden temel mekanizmalardır. Rüyalar vasıtasıyla bu dürtüler, öncelikle açık bir şekilde deşarj yolu bulur ve kendilerini ifade ederler. Ancak dürtülerin bu şekilde açıkça ifade edilmesi ego XE “ego”  ve süperego güçleri tarafından kabul edilemez bulunursa sansür mekanizmaları devreye girebilir.

İşte dinamik yapı, sansür mekanizmalarının hangi aşamada, ne tür yöntemlerle ve nasıl faaliyete geçtiğini inceler ve bu sistemi deşifre etmeye çalışır. Bu andan itibaren hikâye tamamen farklılaşmaktadır. Bir dürtü XE “dür­tü”  rüyada, fincancı katırlarını ürkütmeden kendine deşarj yolu bulmalıdır. Bu da çok zor ve zahmetli bir şeydir. Dürtü hem kendini ifade edecek hem deşarj yolu bulacak hem de egoyu, gerçekliği ve süperegoyu rahatsız etmeyecektir. İşte olmayacak olan bu işi, rüyalar çok başarılı bir şekilde gerçekleştirebilmektedir. Dürtünün kendini açıkça ifade etme derecesiyle, engelleyici güçlerin engelleme derecesi veya yargılama dereceleri arasında zıt bir korelasyon vardır. Engelleyici güçlerin kabullenilme oranı yükseldiği oranda rüyanın içindeki dürtü XE “dür­tü”  kendini daha açık bir şekilde ortaya koyarken; engelleyici güçlerin yargılayıcı ve bastırıcı tarafları yükseldikçe dürtünün rüyadaki temsilcisinin şekil değiştirmesi, kılıf değiştirmesi ve kendisini saklama oranı o derece artmaktadır.

Bir rüya nasıl oluşur

Her rüyanın bir senaristi vardır. Bu senarist, id ile ego XE “ego”  arasında duran, id’in yapısından da egonun yapısından da haberdar olan, iki tarafı da gözlemleyen ve gözetleyen farklılaşmış bir ego parçasının görevidir. Yani her rüyanın yazarı kişinin kendisidir. Rüyadaki her figür, her sahne, her cümle, her duygu egonun bu parçası tarafından özenle seçilerek hazırlanmış, yazılmış ve uygulamaya konulmuştur. Rüya, yazılması çok zor, içinde çok ciddi yapılandırmalar barındıran kompleks ve karmaşık bir senaryodur. Bu senaryonun senaristi çok akıllı, çok zeki, çok planlayıcı ve gelecek hamleleri önceden tayin edebilecek yetenektedir. Her insanoğlunda da bu yetenek vardır. Rüyanın içeriği senarist tarafından belirlendikten sonra bir kurgu oluşturulur. Senaristin amacı hiçbir gücü ürkütmeden bilinçdışında deşarj olmaya çalışan dürtülere çıkış yolu sağlamaktır. Bir dürtü XE “dür­tü”  temel içerik olarak alındıktan sonra kurgusal bir zemin hazırlanır. Buna bir mekân denilebilir. Mekânın üzerine bir zaman giydirilir. Zaman ve mekânın buluştuğu noktada çeşitli figüranlar görevlendirilebilir. Figüranların seçimi ve rol dağıtımı tamamen senarist tarafından hazırlanmış bir programa göre yapılır. Figüranlara oynatılan her rol ego tarafından bilinçli, amaçlı ve bir hedefe hizmet etmek amacıyla verilmiştir.

Senaryonun hazırlanmasını hiyerarşik bir zeminde tartışabiliriz. Senarist öncelikle çıplak bir senaryo hazırlar, dürtü XE “dür­tü”  açık ve nettir. Hedefine doğrudan gider. Bu bir cinsellik veya bir saldırganlık ya da bir haz arayışı olabilir. Bu senaryo birinci sansür heyetine gönderilir; sansür heyetinde bu senaryo, tehlikeli olup olmayacağı ve içteki dengeleri bozup bozmayacağı ile ilgili değerlendirmelere tabi tutulur. Sansür heyeti bu senaryonun tehlikeli kısımlarını belirleyerek oraların bir işleme tabi tutulmasını ister. Sansür heyetinin, senaryonun tehlikeli olan kısımlarını nasıl bir sansüre tabi tutacağı ve ne tür yöntemler kullanacağı bugün için belirlenmiş durumdadır. Bir rüyanın çeşitli aşamalarında aşağıdaki şekillerde dürtüyü saklamaya yönelik sansür mekanizmaları devreye girer.

1. Rüyanın esasını cürufla saklama

Her rüya bir öz ve bir esas içerir. Rüyanın kurgulanmasının temel amacı ise bu özü ifade etmektir. Esasın tehlikesine, sansür heyetinin vermiş olduğu gizlilik derecesine göre rüyanın üzeri, esası ve özü saklayacak şekilde sanki moloz yığını ile örtülmüş gibi görüntü ve fragmanlarla doldurulur. Özü saklama amaçlı bu kabuk kısmının hiçbir özelliği yoktur; bu kısım, dolgu maddesidir. Dolgu maddesinin seçiminde de kendine has bir takım özellikler ve yararlılıklar bulunmaktadır. Bunu daha sonra tartışacağız. Rüya içeriğinin tehlikesinin şiddet derecesi oranında rüyanın gereksiz materyalinin veya cürufunun çoğaldığı ve hedef şaşırtıldığı gözlemlenmektedir. Rüyada açık ve net olan, rahatça gözlemlenen, bilinen ve hissedilebilin şeyler rüyanın esası ve özü değil, egonun bilinçli kısmının dikkatini çekmeye yönelik gereksiz malzemelerdir.

2. Rüyada flûluk ilkesi

Rüyada açık ve net görülen, hissedilen ve algılanan materyal; ego XE “ego” , gerçeklik ve süperego için yeteri kadar tehlikeli olmayan malzemelerdir. Görüntü ve algı flûleştikçe tehlikenin şiddet derecesi artmaktadır. Bir rüya içeriğinde geçiştirilen, tam görülemeyen ve flû olarak algılanan bölümler rüyanın esasını veya özünü barındırır.

3. Rüyanın duygu ilkesi

Flûleşen bölgeler, geçiştirilen kısımlar imaja ve algıya dönüşemeyen kısımlardır. Fakat ilginçtir ki flûleşen kısımlara odaklanıp, bireyin ne hissettiği sorulduğunda, o karanlık bölgeden nasıl bir duygu aldığı sorgulandığında kişi görmediği, duymadığı ve algılayamadığı şeyi çok net bir şekilde tanımlayabildiğini fark eder. Arkasından birisi kovalamaktadır ama onu görememektedir. Verilen rüya materyali bu kadardır. Doktor sorar: “Arkadakini gördün mü, kim o?” Hasta cevap verir: “Bilmiyorum”, doktor yine sorar: “Arkandan gelen kadın mı erkek mi?” Hasta: “Büyük ihtimalle erkek” der. Doktor sorar: “Bu erkek yedi yaşındaki bir çocuk mu, yetmiş yaşındaki bir yaşlı ihtiyar mı?” Hasta: “Hayır, orta yaşlarda” der. Doktor sorar: “Bu orta yaşlı erkek, hasta ve yürüyemeyen cılız birisi midir?” Hasta: “Hayır, güçlü ve atletik birisi” der. Doktor: “Bu adam çok iyi niyetli ve sana bir hediye vermek için geliyor arkandan, değil mi?” der. Hasta cevap verir: “Hayır, bana kötülük yapacak, onu hissediyorum” der. Doktor sorar: Sana hayatta daha önce böyle bir kötülük yapan birisi oldu mu?” Hasta birden bire fark eder: “Çocukluğumda bana cinsel taciz yapan adam buydu” der. Rüyada en önemli tercüme, duyguların ve hislerin tercümesidir. Görüntü aldatıcıdır.

4. Rüyada deformasyon ilkesi

Rüyada açık olarak ortaya konan mesaj engelleyici güçler tarafından sıkıntı olarak hissedilecekse rüyanın o kısmına deformasyon yapılabilir. Deformasyon iki şekilde yapılır: a Objenin belirli bir bölgesinin flûleştirilmesi, b Objenin belirli bir bölgesinin değiştirilmesi. Ödipal çatışması olan bir genç rüyasında orta yaşlı bir hanımla cinsel ilişkiye girdiğinden ve ardından sıkıntı hissettiğinden bahsetmektedir. Hanımın nasıl bir hanım olduğundan bahsetmesi istendiğinde; bu hanımın yüzünün olmadığından, yüzünün görülmediğinden bahsetmektedir. Burada yüz flûleştirilmiştir; çünkü yüz tehlike arz etmektedir. Muhtemelen bu yüz ensest XE “ensest”  özelliği haiz birisini simgelemektedir. Objenin şekil değiştirmesinde belirgin bir kısmı veya özelliği, ilgisiz bir figürle deforme edilir. Vücut birisine benzerken yüz ilgisiz birine benzeyebilir. Bu çok çeşitli boyutlarda ve derecelerde meydana gelebilir.

Bir hastamız, çok sevdiği eşinin ilgisizliğinden yakınmakta, aynı zamanda ona karşı yoğun öfke duymaktadır. Âşık olduğu bir insanın kendisine ilgisiz kalması onu çılgına çevirmekte ve yoğun bir öfke krizine sokmaktadır. Rüyasında eşinin vücudunu görmektedir; ancak eşinin vücudunun üzerinde kayın validesinin başı durmaktadır. Kayın validesi ile de arası pek iyi olmayan bu hanım rüya boyunca kayın validesine hakaretler yağdırmakta ve ona şiddet uygulamaktadır. Bu hastamızın yapılan analizinde bütün öfkesinin eşe karşı yoğunlaştığı fakat rüyanın bu şekilde uygulamaya sokulması halinde sıkıntı derecesinin aşırı artacağı kaygısıyla bu kısmın deforme edildiği görülmüştür. Eşinin başı değiştirilmiş onun yerine kayın validesinin başı getirilmiştir.

5. Rüyada yoğunlaştırma (kondensasyon) ilkesi

Rüyada düşmanlıklar, öfkeler, kızgınlıklar veya yasak cinsel dürtüler, oluşturulan tek bir figür üzerinden deşarj yolu bulabilir. Bir ömür boyu çeşitli nesnelere karşı öfke ve şiddet duyguları içerisinde bulunan dürtüsel yapı, her bir öfke nesnesi için bir rüya senaryosu oluşturamayacaktır. İşte senarist burada devreye girerek bir heykeltıraş gibi çalışma yapar. Diyelim ki şiddet ve öfke duygularımızı deşarj ettirmek istiyoruz: Kime karşı? İki yaşındayken uzandığımız bibloyu alan annemize karşı, dört yaşındayken bizi yatağa almayan babamıza karşı, sekiz yaşındayken bizimle alay eden sınıf arkadaşımıza karşı, on üç yaşındayken bizi döven öğretmenimize karşı, on yedi yaşındayken bizi karakola götüren polis memuruna karşı, yirmi yaşındayken bizi reddeden kız arkadaşımıza karşı ya da yirmi beş yaşındayken patronumuza karşı. Velhasıl tüm öfke objeleri zamandan ve mekândan uzak bir şekilde bir figür üzerinde şekillenir. Ayakkabıları anne, ayakları abla, elbisesi ve pantolonu baba, ceketi polis, duruşu öğrenci, bakışı müdür, gözleri patron, saçları bir başka öfke kaynağını simgeleyen ve her bir öfke nesnesinden belirgin olarak alınmış olan parçaların oluşturduğu yeni bir yapı rüya boyunca bizim öfkemizin boşaldığı birey olabilir. Bu bireye hakaretler yağdırır, yumruklar savurur ve hatta o bireye işkence çektirirken tüm bu bireylerle olan hesaplaşmamızı toptan görmüş ve dürtüler hedefine ulaşmıştır.

6. Rüyanın ekonomiklik ilkesi

Rüyalar bir taşla birkaç kuş vurmayı hedeflerler. Rüyanın her bir figüründe mümkün olduğu kadar az malzeme ile çok yarar elde etmek rüyanın temel amacıdır. Rüyanın ekonomiklik prensibi, bir dürtünün deşarjını hedeflediği gibi o gün yeni öğrendiği nesne ilişkisinin tecrübesini de kazanır. Belki bir ders çalışması tecrübesi görünümünde ego XE “ego” , idealinin oluşturmak istediği bir kimliği aynı senaryoda aktive edebilir. Öfke veya sevgi objelerini bir figür üzerinden tamamlayabilir.

7. Rüyada zoom ilkesi

Rüyanın içeriğinde normal bir akış içinde bireyin dikkati özellikle belirli bir figür, cisim, renk, eşya veya ses üzerine odaklanırsa bu malzemenin önemli bir içeriği bulunduğu hatırlanmalıdır. Dıştan bakıldığında anlamsız gelen bir figür, eşya, ses bir başka olayın linkini veya çağrışımını oluşturmak için kullanılmış olabilir. Rüya esnasında zoom yapılan herhangi bir obje veya fenomen çok önemlidir, dikkatle incelenmelidir.

Hipno-drama çalışmaları esnasında, hastamızın oluşturduğu bir rüyada orman içerisinde bir gezinti yapılmaktaydı. On dört yaşlarındaki bayan hastamız intihar teşebbüsü ve ağır disosiyatif semptomlar ile bize müracaat etmişti. Kişilikte sanki bir bölünme söz konusu idi. Zaman zaman çok iyi, çok çalışkan, çok sevimli bir kız olurken zaman zaman birden bire vahşileşmekte, hırçın, öfkeli ve terbiyesiz bir kız haline dönüşmekteydi. Kolej öğrencisi olan bayan hastamız okul hayatında çok başarılı ve dönem birincisiydi. Ruhsal muayenesinde psikotik herhangi bir şey bulunamamış; disosiyatif bulgular ve kişilik patolojisi tespit edilmiş idi. Tedavi süreci içerisinde uyguladığımız hipno-drama XE “hipno-drama”  çalışmasında hastamızı anlamaya, teşhis koymaya ve tedavi etmeye uğraşıyorduk.

O günkü seansımızda orman içerisinde patika bir yolda, bir bahar günü, şen ve şakrak bir şekilde yürüyüşünü yapıyordu. Şarkılar söylüyor, kuşların sesini dinliyor ve yürüyüşe devam ediyordu. Trans altındaki hastamız tam o sırada, ilerde ağaçların arasında sarı papatyalar olduğunu ve o papatyaları kopartmak istediğini ve buna izin verip vermeyeceğimizi sordu. Şimdiye kadarki süreçte böyle bir izin talebi söz konusu olmamıştı. Hipno-dramaların doğal seyrinde de böyle bir süreç işlemezdi. Hastamız zoom yapmıştı. Belirli bir figüre bizi odaklamıştı. Sarı papatyalar bize verilen bir linkti ve içinde bir şifre barındırıyordu. Ama o anda onun ne anlama geldiğini bilmiyorduk. Papatyaları koparmasına izin verdik. Papatyaları eline alarak yine şen ve şakrak bir şekilde orman içindeki patika yolda yürüyüşüne devam etti. Bir müddet sonra yine durdu ve bize bir soru yöneltti. Patika yol şeffaf bir yapı ile kapatılmıştı. Yola devam edebilmesi için o şeffaf yapının yırtılması gerekiyordu. Şeffaf yapıyı yırtıp yırtmaması için bizden izin istedi. Biz de izin verdik. Burada ikinci bir zoom olayı gerçekleşmişti. Bizim iznimizden sonra kızımız şeffaf yapıyı yırttı ve yapının öte tarafına geçti. Ancak bir anda haykırışlar ve ağlama sesleri yükseldi. Öte tarafa geçmesiyle birlikte ormanın zifiri bir karanlığa büründüğünü, her yerden canavar ulumaları geldiğini ve çok korktuğunu ifade etti. Bir an önce oradan çıkmak istediğini söyledi ve bizden yardım talep etti. Bu esnada ego XE “ego”  destekleyici telkinlerimizle; güçlü olduğunu, orada kalabileceğini ve bir müddet sonra ormanın yine ışığa kavuşacağını ve korkacak hiçbir şey olmadığını telkin ettik. Karanlığın derinliğine baktığında orada bir ışık huzmesi belireceğini ve o ışığa doğru yürümeye devam ederse, ışığın tüm ormanı aydınlatacağını söyledik. Işığa yaklaştıkça ormanın yine aydınlandığını eski normal haline döndüğünü, kızımızın mutluluğunun da tekrar yerine geldiğini tespit ettik.

Ormandaki keşif yolculuğumuza devam ederken hastamız bir göl kenarına geldiğini ve gölde yüzmek istediğini ve bunun için de bizden izin almak istediğini ifade etti. Üçüncü bir zoom olayı ile karşı karşıya idik. Hastamızın yüzmesine izin verdik. Göle atladı, yüzmeye başladı, derinlere daldı, çok keyifli bir süreç yaşadı. Artık sudan çıkmak istediğini söyledi, biz de sudan çıkabileceğini ifade ettik. Daldığı suyun dibinden yavaş yavaş yüzeye doğru yüzmeye başladı. Suyun yüzeyine yaklaştığında, suyun yüzeyinin kalın bir buz tabakasıyla kaplı olduğunu ve yüzeye çıkamadığını ifade etti. Oksijeni bitmiş ve boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Yine büyük bir sıkıntı ve huzursuzluk çökmüştü ve bizden onu kurtarmamız için yardım talep ediyordu. Buzun belirli bir bölgesinin daha ince ve zayıf olduğu telkinini yaparak o alanı kırabileceğini ve suyun yüzeyine çıkabileceğini ifade ettik. Hastamıza verdiğimiz ego XE “ego”  destekleyici telkinlerle hastamız, mücadele edip buzun ince olan bölgesini kırdı ve suyun yüzeyine çıktı. Rahat bir şekilde nefes aldı, o nefesle birlikte tekrardan büyük bir panik ve korku başladı. Suyun yüzeyine çıkıp nefes almıştı ama bir anda orman yine karanlıklara bürünmüştü, vahşi ulumalar her bir taraftan ona tehdit ve korku hissettiriyordu. Yine telkinlerimizle hastayı normal hale getirip uyandırdık.

Yaptığımız yorumlarda hastamızın bekâretle ilgili bir sorunu olduğu, başından bir travma geçtiği, bu travma nedeniyle bir kişilik bölünmesine yöneldiği, disosiyatif bir çoğul kişiliğe doğru eğilim gösterdiği tespit edildi. Daha sonraki gelişmelerde hastamız bu yönlerden incelendiğinde, rahatsızlığı başlamadan önce yazlıklarında komşunun oğlu ile cinsel bir yakınlaşma yaşadığını, bu yakınlaşmadan dolayı bekâretini kaybettiği gibi bir endişeye kapıldığını ve ailesinin, onu kaybettiği için kendisini ağır bir şekilde cezalandıracağı korkusunu içinde taşıdığını belirtti. Bütün sıkıntılar ve hikâye bu olaydan sonra gelişmişti. Sanki içinde ikinci bir kötü kimlik yaratarak onu tescil ettirmeye çalışıyordu: ‘Ben aslında iyi bir kızım, ancak bir takım yanlışlar var ise bu bana ait değil içimdeki kötü kıza aittir’ diye düşünerek bu eylemi kendinden dışlamaya gayret ediyordu. Bunun için de patolojik bir süreci başlatmıştı.

Yapılan tıbbı muayenelerinde bekâretinde hiçbir problem olmadığı, bunun sadece bir kuşkudan ibaret olduğu anlaşıldı. Bu bilgi inandırıcı bir şekilde kendisine anlatıldıktan sonra kimlikte bir entegrasyon terapisine geçilip süreç tamamlanmaya çalışıldı. Rüyayı doğru şekilde yorumlamış, zoomların üzerine odaklanmıştık. Ancak bir numaralı papatya zoomu hala gizemini korumaktaydı. Terapilerimiz esnasındaki konuşmaların birisinde, travma gününü tekrar konuşurken, lakayt bir tarzda o gün üzerinde sarı papatyaların bulunduğu bir elbisesi olduğundan bahsetti. Birinci zoom da yerine ulaşmıştı.

8. Rüyaların rakam, isim ve kelimelere odaklanması

Rüya içeriğinde gözlenen ve odaklanılan sayılar, tarihler, isimler vb. özel önemi haizdir. Bunlar bilgisayar ortamında sıkıştırılmış dosyaların giriş şifreleri gibidir. Üzerine vurgu yapılan bu tarih, rakam veya isimlerin arka planındaki çağrışım zinciri kovalandığında bilinçdışı XE “bilinçdışı”  dürtünün kaynağına ulaşmak mümkündür. Burada sadece gizli içeriğin ipucu ve ayak izleri bırakılmaktadır.

9. Bütününün parçalanması ilkesi

Tehlike arz eden bir nesne bütün olarak algılanır. O bütünün bir şeyi temsil XE “temsil”  ettiği bilinir, ancak o bütünün bir parçası yoktur. Rüyanın bir başka boyutunda, o figürde aynı parça oluştuğu halde o parça yok olmuştur. Sanki bütünün tamamı rüyada şekillendiğinde, suç işlenmiş ve kaygı düzeyi artmış olacaktır. Ancak bütünü oluşturan parça eksik bırakıldığında suçun bütünü oluşmadığından, suçluluk duygusu ve kaygı düzeyi düşük olacaktır.

10. Rüyanın figür değiştirme ilkesi

Rüyada esas veya özü gizlemeye yönelik olarak çeşitli figürler çeşitli figürlerin yerine ikame edilebilir. Bir genç kızı bir büfe ile anlamlandırmak, haset ve kıskanç bir hanımı bir yılanla ifade etmek mümkündür.

11. Simgeleştirme, rüyaların simge kullanma ilkesi

Rüyalar esas içeriği saklamak amacına yönelik olarak esasla fonetik açıdan, kelime benzerliği açısından, anlam açısından, materyal açısından ve kıyas açısından yakınlık arz edebilecek her türlü malzeme ile simgeleşebilir. Simgeleşen materyal rüyanın gizli içeriğini bize anlatır ve ifade eder. Simgelerin incelenmesinde ortak bir takım özellikler vardır:

a- Simgelerin evrensel özellikleri: Her kültürde ve her toplumda ortak anlamlar içerebilecek figürler, insanoğlunun dürtü XE “dür­tü” , duygu ve düşüncelerinin ortak simgeleri olabilmektedir. Bunlar da rüyalarda aynı şekilde ortaya çıkmaktadır. Aydınlığın, ferahlığı; karanlığın, sıkıntıyı; güneşin, bereketi; karanlığın, gizliliği ve korkuyu; toprağın, üretkenliği; yağmurun, vericiliği ve bereketi; suyun, iyiliği ve hoşluğu; yeşilliğin, dinginliği ve muradı simgelemesi gibi evrensel simgeler mevcuttur. Bunlar bütün kültürlerde ortak rüya simge dili olarak kullanılagelmiştir.

b- Kültürlere özgü simge dili: Her kültürün değer yargılarına göre iyiliği, kötülüğü, mutluluğu, cinselliği ve şiddeti simgeleyen öğeler ve figürler vardır. Bir insanın kültürel özelliklerini, yaşadığı toplumsal çevreyi bilmiyorsanız bu bireyin rüyasını doğru bir şekilde yorumlamanız çok zordur. Bir kültürde yaşlı bir kadın iyi bir nesneyi simgelerken bir başka kültürde bir cadıyı simgeleyebilir. Bir kültürde bir yabancıyı misafir etmek insanî hasletler ve misafirperverliği simgelerken bir başka kültürde başkalarından zarar görebilme ihtimalini simgeleyebilir.

c- Bireyin kişisel simgeleri: Evrensel ve kültürel simgeler genel olması, özünde fazla sırlar barındırmaması ve rüyanın özünü saklayabilme kabiliyetinden uzak bulunması nedeniyle her birey kendine has bireysel simgeler geliştirebilmektedir. Bireysel simgeleri ortaya çıkarabilmek çok önemlidir. Bir rüyayı yorumlayabilmenin, bilinçdışı XE “bilinçdışı”  içeriğini açığa çıkarabilmenin ve şifreleri çözebilmenin temel sırrı bireyin simgesel dünyasına girmekle mümkündür. Her insanın da simgesel dünyası farklıdır. Bu nedenle bireyi tanımadan, bireyin iç dünyasını bilmeden, bireyin o zaman dilimindeki sürecini anlamadan bir rüyayı tam manasıyla yorumlamak mümkün değildir. Bu çerçevede bireyin simgesel dünyasını kavrayabilmek için etkilendiği kişiler, kitaplar, kurumlar, filmler, anılar çok yakinen bilinmelidir. Özellikle rüya görüldüğü esnada etkisi altında olduğuna inanılan olaylar, filmler, kahramanlar, kitaplar çok iyi değerlendirilmelidir. Bunların içerisinden alınacak materyaller rüyada bir simge ile dile gelerek kişinin iç dünyasındaki istek ve talepleri belirleyebilir.

12. Rüyaların ardıcıllığı ilkesi

Rüyalarda esas materyal bir simge aracılığıyla, bir çağrışımla veya bir olguyla verilebilir. Burada bir dürtünün bir kerede hedefi bulmasından ve deşarj olmasından söz edilir. Bazı ego XE “ego”  idealleri bir rüya fragmanına sığmayacak kadar detaylı ve uzun ilişkiler barındırabilir. Bu durumda bir dizi filmi seyreder gibi ardıcıl bir şekilde rüyaların peş peşe, bölüm bölüm senaryolaştırıldığı görülür. Narsist kişilik örgütlenmesine sahip olan bir birey ülkeyi kurtarma misyonuna soyunabilir. Bu misyonu gerçekleştirmek için de tarihsel süreç içinde büyük insanlardan birisiyle (Gandhi, Churchill, Mustafa Kemal Atatürk vb.) gizli bir özdeşim yaparak onun yaşantısını tekrardan yeni mekânlarda, yeni zaman dilimlerinde, yeni figüranlarla hayata veya rüyaya sokabilir. Bu durumda rüyayı kavrayabilmek için birçok rüyayı takip etmek, parçaları bir araya getirmek ve senaryonun bütününü görmek gerekebilir.

13. Rüyaların bir figür üzerinden izlenmesi ilkesi

Bireyler ruhsal sıkıntılarını, değişimlerini ve gelişimlerini simgesel olarak bir figür üzerinden uzun vadeli bir şekilde anlatabilirler. Hastalarımızda rüya işleyiş mekanizmasının çoğunlukla bu periyotta oluştuğunu gözlemlemekteyiz. Özellikle kişilik analizi yapıp kişilik değişimini hedeflediğimiz hastalarımızda tek bir figür üzerinden bir gelişme ve değişme, ısrarlı bir şekilde rüyalara aksetmektedir. Bu figürler:

a- Ayakla ilintili olabilmektedir: Ayağa giyilen bir ayakkabı, bir alet, kişilikle ilintilenmektedir. Ayakkabının dar ya da geniş gelmesi; ayakkabının çalınması, kaybolması, bir tekiyle diğer tekinin farklılık arz etmesi, hep kişiliğin değişim sürecini simgeleyen bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişi ayakkabılarını giyerek yola çıktığında ayaklarının çıplak olduğunu fark edebilmektedir veya ayakkabılarının değiştiğini görmektedir. Kişi belirli bir hedefe doğru yönelmekte, o hedefe ulaşabilmek için hep ayakkabısıyla ilgilenmektedir. Bu durum tedavi sürecinin bir indikatörü olarak takip edilmektedir. Kaybolan, değişen, dayanıklılığı az olan ayakkabılar yerine ayağına tam oturan, rahatlıkla yürümesini temin eden ve hedefe kadar onu götürebileceğinden emin olunan ayakkabı rüyaları görülmeye başlandığında süreç tamamlanmaktadır.

b- Otomobil veya araç rüyaları.
Kimliği ve kişilikleri en çok simgeleyen simgelerden birisi de araba rüyalarıdır. Terapi süreçlerinde hastalarımız özellikle arabayla ilintili rüyaları ardıcıl bir şekilde sıkça önümüze getirmektedir. Bu rüyaların niteliğine göre hastamızın, terapinin hangi sürecinde olduğunu tespit etmek kolaylıkla mümkün olabilmektedir. Bu araçlar basit bir bisikletten otomobile, otobüsten kamyona, sandaldan gemiye, helikopterden uçağa kadar bir değişiklik arz edebilmektedir. Burada hep binilen bir araç ve gidilmek istenen bir hedef vardır.

Terapi süreçlerinde kişilik değişimi ile ilgili tedavi uygulanırken, rüyaların üç ana bölümde geldiği gözlemlenmiştir: Tedavinin başlangıcı, ortası ve sonu. Tedavinin başlangıcında bir araca binilmekte, bir hedefe yönlenilmektedir. Bu bir bisiklet, bir otomobil, bir kamyon veya uçak olabilir. İlginçtir ki bu araçlar kullanılırken, aracı kullanan şoför bireyin kendisi değildir. Aracın kendisine ait olduğunu, kendisinin kullanması gerektiğini, ancak aracın bir başkası tarafından kullanıldığını ifade ederler. Aracı kullanan kişi çoğu zaman flû görülmekte veya hiç görülmemekte ve direksiyon boş durmaktadır. Birey ya şoförün yanında ya da arka tarafta oturmaktadır. Bu tip rüyalarda hastalarımız şaşkınlıklarını dile getirmektedir. Yapılan incelemelerde görülmüştür ki bu dönemlerde aracın emanet edildiği kişi genellikle tedaviyi yürüten hekim olmaktadır. Bu da hekime olan güven derecesinin yüksekliğini gösteren bir göstergedir. Henüz hekime güven yok ise aracı kendi götürmeye çalışmakta, ancak araç yerinden hareket etmemektedir. Orta seviyedeki terapi sürecinde hasta aracı kullanmakta fakat araç belirli bir istikamette, belirli bir hedefe doğru giderken ya kontrolden çıkmakta ya direksiyon elde kalmakta ya da gaz veya fren pedalları çalışmamakta veya bir şarampole yuvarlanmakta, en iyi durumlarda da yolun ortasında aracın benzini bitmektedir. Bu dönem çeşitli kazaların yaşandığı, arabanın kaportasının veya motorunun hasar gördüğü ve tadilat-tamirat işleriyle uğraşıldığı bir süreç olarak gözlemlenmektedir.

Tedavinin son aşamasında ise rüya içerikleri değişmekte, araçlar kaliteli, kaportası ve motoru sağlam, hedefe emniyetle gidebilen araçlar haline dönüşebilmektedir. Araç rüyalarında özellikle aile reisi ve sorumluluk mevkiinde bulunan hastalarımızla yaptığımız çalışmalarda minibüs ve otobüs gibi araçların devreye girdiğini, eş ve çocukların ve bakmakla yükümlü olduğu bireylerin ise yolcu olarak taşındığı gözlemlenmektedir. Aynı sıkıntılı süreçler bu araçlar için de devam etmektedir. Rüyaların ekonomikliği prensibi perspektifinde, rüyalarda seçilen araçlar bazen gemi, bazen savaş uçağı olabilmektedir. Bu durumda da kişi kimlik değişimiyle uğraşırken ego XE “ego”  idealinin arzu XE “arzu”  ve isteklerini de yerine getirerek dürtülerini deşarj edebilmektedir. Hatta bir rüyada savaş pilotu olarak uçan bir hastamız, sevdiği kızın köyünün üzerinden geçerek iki kavağı biçmiş, ardından paraşütle atlayarak canını zor kurtarmıştı. Bu rüyada hem kimliğin durumu belirlenmekte, hem ego ideali gerçekleşmekte, hem de sevgilisinin köyüne paraşütle inerek sevgilisine ulaşılmakta idi.

14. Rüyaların zaman dışılığı ilkesi

Rüyalarda, geçmişte yaşanmış bir acı ve travma yeni bir senaryoyla değiştirilerek veya ortadan kaldırılarak farklı sonuçlara ulaşılabilir. Bugün yaşanmış bir gerçek, sıkıntı veriyorsa bu gerçek rüyalarda farklı şekillerde canlandırılarak bireyin rahatlaması sağlanabilir ve gelecekte olması istenen beklentisel bir durum, beklemeye gerek kalmadan rüyalar yoluyla o gün realize edilebilir. Her üç durumda da ego XE “ego”  rahatlamakta ve dürtüler hedefine ulaşmaktadır.

15. Rüyaların sindirme ilkesi

Midemiz, gıdaları sindirmek için gıdaları tekrar tekrar döndürmek zorundadır. Hayvanlarda bu, daha da öteye giderek geviş getirme sistemini oluşturmuştur. Bir travmanın hafifletilebilmesi için o travmanın tekrar tekrar canlandırılması ve dile getirilmesi gerekmektedir. Özellikle post-travmatik stres XE “stres”  bozukluğunda gördüğümüz klinik tabloda bireyler, yaşadıkları travmayı ne kadar çok anlatır ve paylaşırlarsa o derece sindirir ve patolojik bir hastalığa neden olmadan atlatabilirler. Bu manada yaşanmış travmaların hafifletilebilmesi için zihinde bunların mükerreren yaşantılandırılması ve sindirime tabi tutulması gerekir. Rüyalar bu fonksiyonu görerek kişiyi tedavi ederler.

Aynı şekilde korkuların ve olabilecek felaketlerin önünü alabilmek ve kişinin egosunu ona hazırlayabilmek için ön egzersizler amacıyla rüya hazırlanır. Böyle bir durumda sınava girecek delikanlı, sınavdan kalma riskini hazmedebilmek ve egosunu buna hazırlayabilmek için sınavdan kaldığı rüyalarını görür veyahut da çok sevdiği bir nesnesini (baba, çocuk, eş vb.) kaybedebilme riski karşısında hazırlıksız kalmak istemeyen ego XE “ego” , böyle bir kayba hazırlanabilmek için bunların öldüğünü rüyalarında tekraren yaşar. Bir servetin, bir uzvun kaybı, hatta şampiyon olmasını dilediği takımın şampiyon olamamasını görme, bir sindirme ve hazırlanma olayıdır. Bazı sindirme rüyalarında aşırı obsesif XE “obsesif”  bir kişilik örüntüsünün olayı abarttığı, doğal bir mekanizmadan patolojik bir mekanizmaya dönüştürdüğü gözlemlenmektedir. Buradaki problem, rüyanın savunma düzeneği ile ilgili değil kişinin kişilik örüntüsünün patolojisiyle ilgilidir.

Yukarıdaki sansür mekanizmaları, genellikle rüya senaryosu oluşturulurken baştan hesaplanır ve planlanır; hazırlanmış olan senaryo uygulamaya konulur. Muhtemelen rüya uygulamaya girdikten sonra veya uygulamanın tam ortasında tehlikeli olabilecek durumlarda, rüya senaryosunu fazla değiştirmeden yukarıdaki sansür mekanizmalarından bir kısmı kullanılarak tehlike bertaraf edilmeye çalışılır. Rol verilmesinde başlangıçta tehlike bulunmayan bir aktör, son anda veya rüya uygulamaya alındıktan sonra tehlike arz edecek olursa; aktörü tanınmaz hale getirmek için üzerinde deformasyon mekanizmaları uygulanır. Bu şekilde aktör yazılan senaryoda görevini ifa ederken, her şeye rağmen yine aktörün kimliği açığa çıkma tehlikesi oluşmuş ise veya hissedilirse, o anda aktörün görüntüsü tamamen devre dışı bırakılabilir.

Beynin Ruhsal Bileşenleri

Beynin Ruhsal bileşenleri
1. Algılama
Beynin normal çalışabilmesi için en temelde bulunması gereken yapı algılamanın doğru ve düzenli olmasıdır. Algılama nedir? Algılama, beynin dışındaki dünyanın, reseptörler vasıtasıyla beyne aksettirilmesidir. Beynimizi kapalı bir kutu olarak düşünürsek bu kapalı kutuda dışarıya bakabileceğimiz beş pencere bulunmaktadır. Bu pencereler dışarının ne olduğu ile ilgili olarak içeriye bilgi vermektedir. Pencereden birisi ışık ve renkleri tarayan göz penceresidir. Bu pencereden dış dünyanın görsel imajı hakkında bilgi edinebiliriz. Bu bilgi sınırlı bir bilgidir. Görme organımız olan göz belirli spektrumdaki ışıkların yansıması ile ilgili olarak bir algılama yapabilir. Belirli bir değer düzeyinde olan ışığı görebilir. Bu sınırlılıkların ötesinde algı yapması mümkün değildir. Bu nedenle dış dünya görebildiğimiz oranda vardır. Göremediğimiz oranda ise zihnen yoktur. Görmediğimiz yıldız yok kabul edilir. Görmediğimiz mikro-organizma XE “mikro-organizma”  değerlendirmeye alınmaz. Bunları algılayabilmek için ek görme araçlarına ihtiyaç duyarız. Görme siniri ve göz normal çalışıyorsa görme algısında hiçbir problem olmaz. Bilgi direkt olarak beyne ulaşır. Pencerelerin ikincisi sesleri algılayan kulak penceresidir. Bu pencereden dış dünyadaki belirli frekans ve amplitüd değerlerine sahip sesler algılanmaktadır. Dışardan gelen sesler tasnif edilmekte belirli elektriksel stimuluslar halinde beyne ulaşmaktadır.

İşitme organı olan kulak nasıl çalışmaktadır? Havada toz zerrecikleri bulunmaktadır. Hava, uzay boşluğu gibi değildir. Bir ses üretildiğinde aslında bu ses havada bir titreşim yaratmakta bu titreşim dalgalar halinde insan orta kulağındaki orta kulak zarına çarpmaktadır. Bu ses dalgaları orta kulağı hareket ettirmekte ve orta kulak zarı mekanik olarak titreşmektedir. Hemen orta kulağın arkasına yapışmış bir şekilde duran örs, üzengi ve çekiç ismini verdiğimiz vücudun en küçük üç kemiği bu titreşimleri algılamaktadır. Aynı şekilde kulak zarıyla beraber titreşimleri birbirine aktaran bu kemikler en son olarak iç kulaktaki tüycüklere bu titreşimi intikal ettirmektedirler. İç kulaktaki tüycüklerin bu titreşimin frekansı ve amplitüdüne göre belirli oranda titreşmesi, işitme sinirinde elektriksel bir potansiyele neden olmaktadır. Kodlanmış bu elektriksel uyarı işitme merkezine ulaştırılmakta oradan da beyin ilgili merkezlerine gönderilmektedir. Bu normalde anlamsız bir ses ve anlamsız bir elektriksel uyarı zincirinden başka bir şey değildir. Bu anlamsız elektriksel uyarı zincirini insanoğlu konuşma yeteneği sayesinde anlamlandırmış, ses dalgalarından anlamlar üretmiş ve iletişimin ana yoluna ulaşmıştır. İşitme kavramasının oluşabilmesi için işitme sinirinin normal çalışması gerekir. Belirli frekans eşiğinin altında ve üstündeki sesleri insan kulağı algılayamamaktadır. Bu manada algılayamadığı sesler yoktur. O sesleri algılayabilmek için çok özel ek düzeneklere ihtiyaç duyulmaktadır.

Pencerelerin üçüncüsü koku penceresidir. Burundaki koku reseptörleri vasıtasıyla algılanan ortamdaki kimyasal uyarıcılar kodlanarak elektriksel stimulus XE “stimulus”  (uyaranlar) halinde beynin koku merkezine gönderilir. Bu merkezden de ilgili beyin birimlerine bilgi dağıtılır. Dış dünyanın tamamıyla kavranabilmesi için kokusal özellikleri diğer pencerelerden gelen bilgiler ile birlikte kodlanarak anlamlandırılır. Eğer sistemde bir bozukluk var ve biyolojik yapı normal çalışmıyor, gelen bilgiyi algılayamıyor, çarpıtıyor, eksiltiyor veya artırıyorsa bilgi işleme yanlış yapılmaktadır. Buna bağlı olarak da kavrama eksik veya yanlış oluşacaktır.

Pencerelerden dördüncüsü tad penceresidir. Dış dünyadaki nesnelerin tadının nasıl olduğunu algılayabilmek için nesnelerin ağız içinde bulunan dilin üzerinde dokunarak bir iletişim içine girmesi gerekir. Bebeklik dönemimizde her şeyi ağızla kavramaya çalışan ruhsal yapımız, ağzı sadece gıda maddelerinin niteliğini algılamak için kullanmaya başlayacaktır. Bu şekilde dış nesneler yeni bir alandan daha kavranmaya çalışılarak bunlara belirli anlamlar yüklenecektir. Dil üzerinde bulunan ve her biri ayrı tad özelliklerini kavrama yeteneğine sahip olan tad reseptörleri normal çalışıyorsa tad kavraması normal olacaktır.

Pencerelerden beşincisi dokunma, vibrasyon, basınç ve titreşim penceresidir. İnsan vücudunu tepeden tırnağa sarmalamış olan bir elbisesi vardır. İğne ucu kadar bile hiçbir yeri açıkta bırakmamaktadır. Bu organın adı deridir. Derimizin her milimetresinde omuriliğimizden çıkan ince sinir tellerinin sonlandığı milyarlarca alıcı reseptörler mevcuttur. Vücudumuzun her tarafını dolduran bu milyarlarca sinir ucu, vücudumuzla dış dünya arasında temel bağlantıyı sağlayan ana bağlantı noktalarıdır. Bunlar dış dünyadan bizi haberdar eder. Elimizin ve ayağımızın yerini, vücudumuzun nerede olduğunu, dış dünyanın soğuk mu sıcak mı olduğunu, basıncın şiddetini ve derecesini, gerilim ve vibrasyonun olup olmadığını ve uyaranların ağrı yaratıp yaratmadığını derimizin üzerindeki sinir uçlarından öğreniriz. Bizi bir bütün olarak tutan, varlığımızı kuşatan ve bu manada dış dünyadaki nesnelerden ayırdımızı sağlayan esas organımız derimizdir. Derimiz kimliğin ve kişiliğin oluşmasında sınırlarımızın belirlenmesinde nesne ile ilişkilerin belirlenmesinde hayati önemi haiz organımızdır.

Bu beş pencerenin yanında iç organlarımızdan her an bize bilgi taşıyan diğer sinir yolları da mevcuttur. Beyne bilgi getiren tüm sinir yollarını sağlıklı ve normal bir durumda beyne gelen bu bilgileri değerlendirecektir. İşte bu noktada algılama dediğimiz olay gerçekleşecektir. Algı organları vasıtasıyla beyne ulaşan bilgilerin beyin tarafından orijinaline uygun bir şekilde algılanmasına normal algılama diyoruz. Birçok rahatsızlıkta bu algılama bozulmaktadır. Dış dünyanın geçerli reel bilgisinin beyne ulaşımında beyinde yorumlanmasında ve değerlendirilmesinde bir takım problemler ve hastalıklar söz konusu olursa algılama bozuk, çarpık veya hatalı olacaktır.

2. Düşünce
İnsanı hayvandan ayıran en temel özelliği düşünebilmiş olmasıdır. İnsanın var olduğunun temel kanıtının da düşünebilmesi olduğu iddia edilir. Bir insan düşünüyorsa o halde gerçekten vardır. Varlığı sanal bir kurgudan ibaret değildir. Düşünme beynin en üst entelektüel fonksiyonudur. Düşünme insana has bir özelliktir. Düşünebilmek için beynin ilgili kompartmanlarının sağlıklı ve normal çalışması gerekir. Eskilerin tefekkür veya fikir yürütme olarak isimlendirdiği düşünce olaylar arasında bağlantı kurabilme, kıyas yoluyla sonuç çıkarabilme yetisidir. Ruhsal sağlığı yerinde olan veya olmayan her birey düşünebilir. Sadece belirli ruhsal hastalıklarda düşünce tamamen dumura uğramış olabilir. Sağlıklı bir ruhsal yapı, algılamalarının normal olmasıyla düşünceyi sağlıklı bir zeminde sürdürebilir. Eğer algılama bozuk ise düşünce de ona bağlı olarak otomatik şekilde bozulacaktır. Düşüncenin normal olabilmesi için ön şart, bireyin algılamasının normal olmasıdır. Bir insan beş duyusu vasıtasıyla dış dünyadan aldığı malumatı beynine sağlıklı bir şekilde ulaştırabiliyorsa düşünce bu malzeme üzerinde çalışacaktır. Düşünce fonksiyonu normal olarak çalışıyorsa algılanan materyalin yorumlanması da sağlıklı şekilde olacaktır. Beynin bu fonksiyonu bozuk çalışıyorsa algılanan materyal düşünce vasıtasıyla çarpıtılacak hatalı sonuçlara ulaşılacaktır. Düşüncenin yavaşlığından ve süratinden bahsedebiliriz. Bu beynin biyolojik bir fonksiyonudur. Bazı hastalıklarda düşüncenin sürati yavaşlar (depresyonda olduğu gibi). Bazı hastalıklarda ise düşünce süratlenir (mani de olduğu gibi).

Düşüncenin niceliği ve niteliğinin sağlıklı olması gerekir. Bu bağlamda düşüncede nicelik ve nitelik açısından bozukluklar ortaya çıkabilir. Birçok psikotik hastalıkta düşünce aşırı derecede bozulmuştur. Bu bozulmanın bir kısmı algılamanın çarpıklaşmasıyla ilintili olduğu gibi bir kısmı da düşünce fonksiyonunun bizatihi kendisinin bozulmasıyla ilintilidir. Düşünce mantıkla birlikte yürür. Mantık medeniyetin oluşabilmesi için sebep-sonuç ilişkilerinin bir matematiksel kurgudan ibaret olduğunu gösteren anlayıştır. Düşüncenin sağlıklı olup olmadığına karar vermek için bunun mantıklı olup olmadığı açısından değerlendirme yapılır. Bireyin iddiaları mantığa uygunsa düşüncenin normal çalıştığından, mantığa uygun değilse anormal çalıştığından bahsedilebilir. Ancak bazı düşünceler vardır ki mantıksal olarak olabilirliği mümkündür. Ama bu düşünceler düşünce bozukluğunun ürünüdür. Bireyin yersiz yere eşinin kendini aldattığı iddiasında veya çevresindeki insanların kendisine zarar vereceği ili ilgili kuşkularını dile getirdiğinde olduğu gibi. Bir de öyle düşünceler vardır ki bunların mantıkla ölçülebilmesi mümkün değildir. Tamamen absürddür. Tanrılık ya da şeytanlık iddiası, karıncaların CIA’nin ajanı olduğu iddiası gibi. Düşünce algılanan materyalin bir düzen içinde, tertipli bir şekilde düzenlenip fikir yürütülmesi süreçleridir. Düşünce bozukluklarında ise çok çeşitli şekillerde bu tertibin bozulduğu, birlikteliğin oluşturulamadığı ve sürecin sürdürülemediği gözlemlenir. Bu ağır klinik tablolarda karşılaştığımız bir durumdur. Hafif klinik tablolarda ise düşünce bilişsel çarpıtmalara alet edilir. Bilinçli veya bilinç dışı bir takım süreçlerle birey kazanç elde edebilmek için düşüncesinin işlemesini çarpık bir şekilde sürdürebilir. Burada nevrotik bir düzey sözkonusudur.

3. İrade
Bebeklik döneminde bir yaşından sonra bir eylemi oluştururken bu eylemi yapmak veya yapmamak fiiliyle karşı karşıya kalmaktayız. O andan itibaren bir eylemi yapmaya ya da yapmamaya karar veren bir merci bulunmaktadır. İçimizdeki bu merci ilk ilkel irade çekirdeğimizdir. İrade bir şeyi yapmak ve yapmamak perspektifinde karar verebilme yetisidir. Bir şeyi yapmak veya yapmamanın ötesinde birçok alternatifler arasından bir şeyi tercih edebilme yetisidir. Bu yeti ilk olgunlaşmasını iki-üç yaşlarında ortaya koyar ki bu dönemde iradenin gerçek mahiyette teşekkül ettiğini iddia edemeyiz. Ancak iradenin kullanılabilir bir fonksiyon (işlem) olduğu ve kullanılabildiği birey tarafından bu dönemde algılanır veya fark edilir. Ergenlikte ise irade yetisi çok daha özgürce çok daha güçlü bir şekilde, bireysel varoluşumuzun ayrı kimliğinin oluşmasının temel bir aracıdır. Kişi irade sayesinde karara varabildiğini ve aldığı kararı uygulayabildiğini ve yönelebildiğini fark eder. Bu manada istediği eylemin yaratıcısı ya da uygulayıcısı odur. Kimse ona müdahale edemez, o artık geleceğini kendisi belirleyen, kendi kaderini oluşturan ayrı bir bireydir. İrade yetimizi ortadan kaldırdığımızda hemen hemen hiçbir özelliğimizi kullanamayız.

İrade, alternatifler arasında tercihler yapabilme ve o tercihleri uygulayabilme yetisidir. Bu yeti eğitimle güçlendirilebildiği gibi tamamen bastırılarak ortadan da kaldırılabilir. Tercih edebilme ve yönelebilme yetisi olan iradeyi güçlendirdiğimizde ve buna azim ve kararlılık duyguları eklendiğinde çok güçlü bir kimliğin temelleri atılmış olur. İrade bu bağlamda bireyin ego XE “ego”  gücünün onaylamadığı içsel dürtülere karşı da durabilme yetisidir. İçsel dürtülerin onu yönetmesine izin vermeyen ve dürtüler üzerinde hâkimiyet kurabilen yapı irade gücüdür. Onayladığı ve izin verdiği dürtüler hayata geçirilirken karşı geldiği dürtüler aktifleşme imkânı bulamaz. Bu manada iradesi zayıf olan bireyler dürtü XE “dür­tü”  kontrolü zayıf olan bireylerdir. Dürtüler her zaman var olacağından bunların hangilerinin etkin kılınacağına ya da durdurulacağına karar veren yeti irade gücüdür. Bir takım ruhsal hastalıklarda bazen irade hiç kullanılamadığı gibi bazen de belirli eşik değerlerde kontrol yetisine sahip olabilmektedir.

4. Dikkat ve Konsantrasyon
Dikkat ve konstanrasyon beynimizin fonksiyonel özelliklerinden birisidir. Sağlıklı algılayabilmek, kavrayabilmek düşünebilmek ve irade edebilmek için beynimizin dikkat ve konsantrasyon XE “konsantrasyon”  yeteneğinin bulunması gerekir. Biyolojik bir takım bozukluklarda bu yeteneği kullanmak mümkün olamamaktadır. Ruhsal sıkıntılar aynı şekilde dikkat ve konsantrasyon yeteneğini bozarlar. Dikkat, iradenin isteği ile düşüncenin ve kavramanın belirli bir hedefte odaklanma ve o hedefte durabilme yetisidir. Dikkat eksikliği ve konsantrasyon bozukluğu olan bireylerde bu yeti çalışmamaktadır. Bu bozukluk bazen biyolojik kaynaklı olabildiği gibi bazı durumlarda da sonradan ortaya çıkabilir. Bu durum kalıcı veya geçici olabilmektedir. Kullanılan bir ilaç veya uyuşturucun etkisiyle geçi olarak bir dikkat ve konsantrasyon bozukluğu meydana gelebildiği gibi ağır major depresyonda veya manik-atakta dikkat ve konsantrasyon bozukluğu bir süre devam eder. Alkol komasına uğramış bir bireyde veya Alzahimer hastalığında dikkat ve konsantrasyon bozukluğu kalıcı olarak devam edebilir.

5. Duygulanım
Duygulanım yaşanan her zaman diliminin kodlanmış ikinci bir dilidir. Konuşma, bilgilendirme ve düşünce o zaman dilimindeki yaşanan hadiseleri anlamlandırma çabalarıdır. Bunlar algılama ve kavramayla meydana getirilir. Ancak yaşanan her hadisenin hemen yanı başında o hadiseye eşlik eden duygusal bir ton vardır. Bireyin duygulanımının temeli biyolojik bir yapıya dayanır. Duygulanımla ilgili beyin bölgeleri ve sinirsel iletişim normal çalışıyorsa algılamaya ve düşünceye uygun duygulanım paketleri sürece eşlik eder. Yani mutlu olunması gereken durum ve şartlarda mutluluk, hüzün duyulması gereken şartlarda hüzün hissedilir. Bu manada birçok insani duygulanım şekli vardır. Mutluluk, hüzün, zevk, acı, keder, öfke, kızgınlık, sinirlilik, sıkıntı, bunaltı, iç daralması, kaygı, endişe, huzursuzluk, dingilik doygunluk, tatmin, haz, hayal kırıklığı ümitsizlik umut, vs. şeklinde birçok duygulanım şeklinden bahsedilebilir. Psikiyatrik uygulamalarda daha ziyade depresyon XE “depresyon”  ile mani arasındaki keder ve sevinç spektrumu anlaşılır. Gerçek manada duygulanım ise yukarıda bahsetmiş olduğumuz tüm insan yapılarını içine alan yapıdır. Her bir duygunun duygusal spektrumundan bahsetmek mümkündür. Acının, zevkin, korkunun ve endişenin her bir olayda bir şiddet derecesi sözkonusudur. Uygun olaylara uygun duygulanım kodları eşlik ediyor ise bu sağlıklı bir kimliğin işaretidir. Bazı klinik tablolarda sürece eşlik etmeyen duygulanım bozuklukları sözkonusu olmaktadır. Manik-depresif XE “Manik-depresif”  psikozda bunu görmek mümkündür. Pseudo bulber paralizinde sürece uygun olmayan gülme ve ağlama kirizlerini tespit etmek mümkündür. Bunun haricinde bir takım ruhsal bozukluklarda çok ciddi duygulanım bozuklukları ortaya çıkabilmektedir.

6. Davranış
Davranış beyin tarafından algılanan bilginin cevabını yansıtan bir görüntüdür. Beynimiz kendisine gelen bilgileri değerlendirmekte, yorumlamakta ve bir cevap oluşturmaktadır. Bu cevap kaslarımıza ulaşarak davranış dediğimiz örüntüyü meydana getirmektedir. Dıştan gözlemlenen her türlü hal ve hareketimiz davranış olarak isimlendirilir. Sürece uygun sergilenen davranışlar sağlıklı bir yapının işaretidir. Yani uygun düşünceye ve uygun duygulanıma uygun davranışlarla eşlik edebilmek sağlıklı bir beynin bulunduğunu bize göstermektedir. Bazı organik veya ruhsal kökenli beyin rahatsızlıklarında davranış bozukluklarını görmek mümkündür. Düşüncenin ve duygulanımın içeriğine uygun olmayan davranış kalıpları bireyde ciddi hastalıkların olabileceğine işaret edebilir. Bu durumda ruhsal yapının bütüncül olarak değerlendirilebilmesi için bahsi geçen tüm bu fonksiyonların birlikte ahenkli ve bir hedefe doğru çalışır olması gerekir. Davranışlarımız böyle bir bütünün ahenkli bir parçasını oluşturuyorsa bir problem sözkonusu değildir. Bu bağlamda düşünce, duygulanım ve davranış arasında yakın bir işbirliği ve birbirini etkileme potansiyeli sözkonusudur.

7. Dürtü
Dürtü, bireysel varoluşumuzun sürdürülebilmesi için yaratılışımıza uygun olarak arzulara verdiğimiz isimlerdir. Dürtüler temelde hayatta varlığımızı sürdürebilmek için gerekli ana elemanlardır. Bunların sayesinde hayat anlam kazanmakta arzu XE “arzu”  ve istek dolu hayatı sürükleme ve devam ettirme hissiyle dolmaktayız. Dürtü bir yaşam enejisidir. Dürtülerin özüne indiğimizde iki ana temel dürtüden bahsetmek mümkündür. Bunlardan birincisi her türlü yaşamsal faaliyetimizi sürdürdüğümüz yaşam enejisi kaynaklı üretken dürtülerimiz; yemek, içmek, çalışmak, düşünmek, cinsellik vs. gibi. İkinci ana bölümde ise saldırganlık dürtüleri söz­ko­nusudur. Özellikle birincil dürtülerin ketlendiği, engellendiği veya hedefe ulaşamadığı durumlarda bu ikinci tür dürtü XE “dür­tü”  aktive olmaktadır. Engeli ortadan kaldırmak, yok etmek, tahrip etmek veya öldürmek bu dürtünün temel amacıdır. Dürtü içten gelen temel bir arzu ve istektir. Bu manada her dürtünün bir hedef nesnesi vardır. Dürtünün amacı hedef nesneye ulaşmaktır. Dürtü hedef nesneye ulaşabilme arzusuyla dolu bir enerji yüklenir, bu enerji kişinin o dürtüyü hedefine ulaştırabilme arzusuyla sürdürülür. Hedef nesnesine yaklaştıkça dürtü XE “dür­tü”  bu süreçte keyif alır, mutlu olur. Hedef nesneyi yakaladığında ve bir anahtar kilit gibi onunla iç içe geçtiğinde dürtünün hazzı doruk noktasına ulaşır ve üzerindeki yükü boşaltır. Bu keyifli bir yolculuktur. Ancak dürtü XE “dür­tü”  hedefine ulaşamazsa ve dürtünün hedefine ulaşma ihtimali zayıflarsa ya da dürtü XE “dür­tü”  hedefe doğru giderken engellenirse bu haz dolu süreç yerini gerilim dolu bir hale bırakır. Artık dürtü XE “dür­tü”  gerilimle yüklenmiştir. Bu gerilim birçok dürtüde oluşur ise bireyi patlama noktasına götürebilir. Birey bebeklik döneminde bu temel dürtülerini tatmin etmeye çalışır. Ancak sosyal bir varlık olabilmesi için dürtülerini kontrol etmeyi, toplumun uygun gördüğü yer ve zamanlarda deşarj etmeyi öğrenmesi gerekir. Bunu yapabilmesi için de beyinin değir fonksiyonların sağlıklı çalışması gerekir. Beynin diğer alanları veya ego XE “ego”  fonksiyonları sağlıklı çalışmıyor ise dürtü XE “dür­tü”  kontrolsüz bir şekilde hedef nesneye doğru yönelebilir. Bu da bireye toplumsal uyumunda çok ciddi sorunlar oluşturabilir. Dürtü kontrol bozuklukları psikiyatrinin temel ilgi alanıdır. Cinsel işlev bozukluklarında kliptomani de patolojik kumar alışkanlıklarında ve borderline XE “borderline”  kişilik örgütlenmelerinde dürtü XE “dür­tü”  kontrol bozukluğu tedavisi için uğraşılan en temel konudur.

8. Zekâ
Zekâ, entelektüel olaylar arasındaki bağlantıları kurma süratine verilen isimdir. Kurgulanmış mantıksal yapıda, birbirleriyle bağlantılı olabilecek mantıksal süreçleri kısa sürede kurabilme yetisi olarak da adlandırılır. Diğer ruhsal bileşenlerin normal çalıştığı bir bireyde bu bağlantı kurma sürati yüksekse zekâ seviyesinin yüksekliğinden bahsedilir. Süratli bağlantı kurma yetisi temelde biyolojik bir yapıya dayanır. Düşüncenin, kavramanın dikkat ve konsantrasyonun bir ekip ruhuyla çalıştığı süratli intikal edebilme yetisi entelektüel zekâ olarak isimlendirilir. Son dönemlerde insanoğlunun tek bir zekâ çeşidine değil birçok zekâ çeşidine sahip olduğu fark edilmiştir. Özellikle matematiksel beynin iş gördüğü toplumsal hayatımızda matematiksel bağlantı seviyesi ve derecesi zekâyla eş değerde kabul edilmiştir. Ancak görülmüştür ki matematiksel zekânın yanında ondan daha kıymetli ve değerli olan zekâ türleri de mevcuttur. Klinik çalışmalarımızda bunu çok daha net görmek mümkün olmuştur. Özellikle duygusal zekâ, karşıdaki insanların hissiyatlarını sözlü iletim olmadan algılayıp anlayabilme yetisini ifade etmektedir. Bunun yanında sosyal zekâ, uzamsal zekâ ve sanatsal zekâ gibi diğer zekâ türlerinden bahsetmek de mümkündür. Bazı organik ve ruhsal hastalıklarda zekâ seviyesi düşük olmakta ve böyle bir başlangıçla hayata başlayan bir birey kimliğini ve kişiliğini oluşturmakta çok geri planlarda kalmaktadır. Böyle bir yapı hayvanlardan bir adım önde insanlardan da bir adım geride bir yaşantıyı ve farkındalığı simgelemektedir. Üstün zekâ düzeyindeki bireylerde ise zekâ sürati çok yüksek ve kavrama kapasiteleri olağanüstüdür. Bu durum onlarda zaman zaman avantaj olabildiği gibi çoğu zaman dezavantaja dönüşmektedir. Birinci etapta zekâlarına güvenen bu bireyler tembel kalmakta, irade etmek, çalışmak, azmetmek, kararlı olmak, uzun süreli eyleme yönelmek gibi yetilerini geliştirememektedirler. Bunları başarabilen zeki bireyler ise toplumsal uyumda diğer insanlardan zekice yankılar alamadıklarından dolayı derin bir yalnızlık çekmektedirler.

9. Konuşma
Düşünmenin yanında insanı insan yapan temel özellik konuşabilmesidir. Konuşma insanoğlunun, genetik evriminin en son aşamasında ulaştığı muhteşem bir işlevsel etkinliktir. Eşyanın ve düşüncenin sesle kodlanması, bu sayede insanlar arası iletişimi mümkün kılmaktadır. Konuşma sayesinde hayvanlıktan kurtulup medeniyet kurma yeteneğine sahip olmuşuzdur. Her birey konuşma potansiyeli ile doğar. Konuşma bir yaşına gelen çocukta spontan bir şekilde aktive olur ve konuşma yetisi faaliyete geçer. Böylece birey bir dil öğrenir. Herkesin bir ana dili vardır. Anadil, eşyayı ses simgeleriyle kodlama dilidir. Konuşma düşünce, mantık ve matematikle çok yakından ilintilidir. Konuşmanın kendi içerisinde mantıksal bir kurgusu vardır. Sesin eşyayı etiketleme özelliğinde insanlık tarihinin kodlanmış yapısını bulmak mümkündür. Konuşma düşünülen şeyin algılanan yapının sese dönüştürülmesidir. Bu süreçlerde herhangi bir problem yoksa sağlıklı bir bireyden bahsetmek mümkündür. Ancak birçok organik ve ruhsal beyin hastalıklarında ilk bozulan fonksiyonlardan birisi konuşmadır. Konuşma rahatsızlığın bir indikatörü gibidir. Konuşmanın sürati yavaş veya hızlı olabilir. Konuşmada, kelimelerin ardı ardına bir şekilde birbirine eklenerek cümle kurulması, cümlenin anlamlı bir cümle olması, önündeki ve ardındaki cümleyle anlam bütünlüğü içermesi ve bir hedefe yönelmesi gerekir. Bu, konuşmanın şekil açısından irdelenmesidir. Cümle yapısının düzgünlüğü, öncül ve ardıl cümlelerle bağlantısı ve bir hedefe yönelebilmesi konuşmanın nicel olarak sağlıklı olduğunu gösterir. Ancak konuşmanın içeriğinin düşünceye, duygulanıma ve davranışa da uygun olması gerekir. Mantıksız duygulanıma ters ve davranışla çelişkili konuşma tarzı hastalıklı bir yapının işaretidir. Çok çeşitli hastalıklı konuşma şekilleri olabilir. Absürd konuşma, anlamsız konuşma, yandan konuşma, kelime salatası, dil uydurma, simgesel konuşma ve kafiyeli konuşma, konuşma bozukluklarından birkaçıdır.

10. Bilinç
Yukarıda bahsetmiş olduğumuz tüm ruhsal bileşenlerin sağlıklı çalışması durumunda kişinin ulaşacağı nokta bilinç halidir. Yani farkındalığı fark etme halidir. Bu beynimizin özellikle pre-frontal korteks XE “korteks”  dediğimiz ön beyin kabuğunun işlevidir. Ön beyin kabuğunda milyarlarca data ruhsal bileşenlerle birleştirilerek bunlara bir anlam bütünlüğü kazandırılmakta ve kişi bilinçliliğini fark etmektedir. Bir nevi yukarıdaki ruhsal bileşenlerin koordinasyonu sonucunda ulaşılan sinerjist üst bir etki halidir. Ruhsal bileşenlerin her birini birer notaya benzetirsek bunların ardı ardına bir şekilde bir enstrümanla seslendirilmesi anlamlı bir besteyi ortaya çıkarmaktadır. İşte buna bilinç demek mümkündür. Bilinç, ne bunların toplamından ibarettir ne de onlardan ayrı bir şeydir. Bu yapıların entegrasyonunun tamamen bozulduğu durumlarda koma halinden yani bilinçsizlikten bahsedilebilir. Kısmen bozulduğu durumlarda ise yarı koma yada yarı bilinçli halden söz edilebilir.

11. Hafıza
Yukarıdaki ruhsal bileşenlerin sağlıklı bir şekilde çalışabilmesi için dış dünyadan alınan tüm materyalin bir yerde depolanıp saklanması gerekir. Daha sonra da saklanan yerden geri çağrılıp uygun bir şekilde kullanılması gerekir. Bu, beynimizin hafıza bileşeninin özelliğidir. Bir bireyin algıladığı ve kavradıklarını beyindeki hafıza kayıtlarında tutabilme yeteneği var ise sistemi çalıştırmak mümkün olabilmektedir. Bazı bireyler biyolojik yapılarına uygun olarak doğuştan getirdikleri materyalle hafızaya daha süratli kaydedebilme ve hafıza kayıtlarından da daha süratli bir şekilde geri çağırım yapabilme yetisine sahiptirler. Bazı bireylerde ise hafızaya kaydedebilme ve geri çağırabilme yetisi zekâda olduğu gibi daha zayıftır. İnsanlarda birçok hafıza şeklinden bahsedilebilir. Bu bir türlü yaşanan bir olayın belirli şekillerde hafıza kayıtlarında depo edilmesi anlamındadır.

Beynimizin sağ ve sol yarım küreleri farklı fonksiyonlar yürütmektedir. Sağ beynimiz daha çok romantik, duygusal, sanatsal ve görsel alanlarla ilgili iken sol beynimiz mantık, matematik ve dil gibi alanlarla ilgilidir. Dolayısıyla bir olayı yaşarken sağ ve sol beynimiz kendi açılarından olaya yaklaşmaktadırlar. Bu durumda bu olayın hafıza kaydı tutulması durumunda sağ beyin daha çok görsel materyale bağlı bir hafıza kaydı tutarken sol beyin matematiksel, mantıksal veya dile bağlı yani simgesel hafıza kaydı tutmaktadır. Hafıza kayıtlarından geri çağırım ise ya görsel bellek vasıtasıyla ya da sol beyin vasıtasıyla olabilmektedir. Bu nedenle bireylerin çalışmalarında hafızalarını güçlendirebilmek için hâkim olan beyin yapısına göre yönlendirilmesi daha uygundur. Sol beyin hâkimiyeti olan bireylerde daha çok yazıya, mantığa veya rakamlara dayalı bir hafıza kaydı sistemi çalıştırılmalıdır. Sağ beynin hâkim olduğu bireylerde ise görsel materyalin, işitsel materyalin, kokusal materyalin, duygusal materyalin ve tatsal materyalin işlendiği bir hafıza türü ile çalışmalar sürdürülmelidir. Sağ tarafta his ve duygu ön planda iken sol tarafta mantık ön plandadır. Sağ beyinde simgelerle donatılmış insani özümüz mevcutken sol beynimizde simgeleştirilmiş duygularımızın medeni yapısı mevcuttur. Bazı bireylerde doğuştan ve sonradan hafıza kayıtlarında bozukluklar meydana gelmektedir. Bireyin hafıza kaydı ortadan kaldırıldığında dünyası yıkılmakta ve hafıza kaydı yok olmaktadır. Nevrotik-travmatik amnezilerde birey bir anda hafıza kayıtlarına ulaşma yetisini kaybetmekte geçmişi olmayan kimliksiz bir varlık olarak ortada kalmaktadır. Kim olduğunu, ne olduğunu bilememektedir. Travmaya bağlı bir şekilde geçici olarak meydana gelen bu hafıza kayıpları hipnotik trans XE “hipnotik trans”  çalışmalarıyla ve diğer bir takım yöntemlerle ulaşılabilir hale getirilmektedir. Alzahimer hastalığında ise beynin korteks XE “korteks”  bölgesinin organik tahribatı sonucunda hafıza kayıtları tamamen ortadan kalkmakta ve hafıza kayıtlarına ulaşmak mümkün olmamaktadır. Klinik tablonun şiddet derecesine göre de hatırlananlarla hatırlanmayanlar belirli düzeyde ortaya çıkmaktadır.

12. İçgörü
İçgörü, farkındalık düzeyini artırmış bir bireyin kendisi ile ilgili bir takım bilgilere ulaşabilme yetisidir. Her bireyin içerisinde kendisini etkileyen pozitif ve negatif güçler XE “negatif güçler”  vardır. Çoğu zaman iç dünyamızda kendimize veya egomuza ters gelen bir takım istek, arzu XE “arzu” , dürtü XE “dür­tü”  ve yönelimleri görmezlikten geliriz. Bir nevi kendi kendimizi kandırırız. İşte içgörü, bu durumların farkında olabilme yetisidir. Kendisini etkileyen güçlerin etkilerini görebilen, normalle anormali ayrıştırabilen ve doğru ile yanlışı fark edebilen bir kavrayıştır.

Yukarıda bahsetmiş olduğumuz bileşenlerin sağlıklı olduğu bir beyin yapısında bir kimliğin inşa harekâtı başlayacaktır. Yukarıdaki malzemeler kurulacak olan kimliğin temel yapı taşlarıdır. Bu yapı taşlarının sağlam olduğu kabul edildiğinde bu biyolojik yapının üstüne sanal bir yapı yüklenecektir. Bu çalışmamızda bu sanal programın bir bireye adım adım nasıl yüklendiğini, nasıl yüklenmesi gerektiğini, nerelerde hatalar yapılabileceğini ve bu hataların ne tür sonuçlar doğurabileceğini göstermeye çalışacağız. Bu çerçevede bir kimlik ve kişiliğin içinde, birbirinden tamamen ayrı, birbiriyle tezat teşkil eden birçok yapının oluştuğunu öğreneceğiz ve gözlemleyeceğiz. Bu yapılardan bir kısmı kişiyi rahatsız eden, onu sıkıntıya sokan ve bunaltı yaratan yapılardır. Bu yapılar, kişinin kimliğinin içine sinerek onun ruhuyla içi içe geçmiş ve kişiliğiyle bütünleşmiş yapılardır. Kaplumbağanın, sırtındaki kabuğundan kaçmak için koşması ve kaçması ne kadar abes ise bir bireyin içindeki bunaltı ve sıkıntıdan kaçması da o kadar abestir. Bunaltı ve sıkıntıyı halledebilmesi için farkındalığının artması gerekir. Aksi takdirde kaplumbağanın yaptığı şeyin aynısını yapar, yani hastalığını her yere taşır. Kendi kimlik ve kişilik özellikleri gibi hastalıklı öğeleri de savunur. İçgörü, bireyin ruhuna sinmiş, kimliğini işgal etmiş ve onun bir parçasıymış gibi görünen hastalıklı veya bozuk öğeleri fark etme yetisidir. Kişi öncelikle kendi içinde kendini işgal eden, kendine zarar veren bu kimlik parçalarının ayrımına varmalı kendi bireysel sağlıklı yapısını bu hastalıklı öğelerden ayrıştırmalıdır. Bu yeti ancak içgörü sayesinde mümkün olabilir. Ruhsal tedavilerimizin ana dayanaklarından birisi kişinin bu yetisine sığınmak ve bunu güçlendirmektir. Bu yeti sayesinde sağlıklı kişilik parçaları ile hastalıklı kişilik örüntüsü birbirinden ayrılır ve kişinin hedefi hastalıklı kimlik öğelerini ortadan kaldırmaya yönelir. Bu da tedavinin temel basamağıdır.

Ergenlik

  • ERGENLİK EVRESİ
  • Kaynak: Bütüncül Psikoterapi (Tahir Özakkaş)
  • Dinamik kuramın kurucusu Freud  hazzın yönelimi açısından gelişim evrelerini tanımlamaya çalışırken, temelde üç ana evre üzerine odaklanmıştır. Bunlar, oral, anal ve ödipal  evrelerdir. Latent dönem ve ergenlik dönemi göreceli olarak üzerinde fazla durulmamış ve işlenilmemiş konulardı. Dinamik kuramın takipçileri özellikle ergenlik evresinin hayati bir önemi haiz olduğunu tespit etmiş ve bir kısım araştırmacılar çalışmalarını daha çok ergenlik dönemi üzerinde yoğunlaştırmışlardır.

A- Hazzın Gelişimi Açısından Ergenlik
Ergenlik tam bir kesişme ve kavşak noktasıdır. Fiziksel olarak 12–13 yaşlarında başlayıp 20 yaşlarına kadar uzanan fiziksel ve ruhsal bir gelişim dönemidir. Bu dönemde her şey değişmektedir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi ergen , fiziksel olarak tamamen bir değişim içindedir. Vücudu kendine yabancılaşmakta ve kendilik algısı yeni bir tasarıma dönüşmektedir. Erkek çocukta boy uzamakta, ses telleri kalınlaşmakta, sakal, koltuk altı ve etek bölgesinde erkeğe özgü kıllanma meydana gelmektedir. Kız çocukta ise göğüsler büyümekte, kadın tipi yağlanma meydana gelmekte, leğen kemiği kadına özgü şekli almakta ve ilk adet oluşarak kadınlığa adım atılmaktadır. Kız ve erkek tüm ergenler, bu yoğun fiziksel değişime adapte olurken, ruhsal gelişim olarak tam bir karmaşanın içindedir. Birinci kimlik evresini anal dönemde ebeveynin etkisiyle oluşturan genç, ikinci kimlik evresinde kendini, kendi iradesiyle yeniden yapılandırmak gibi bir şansa sahip olmaktadır. Bu evrenin en temel özelliği haz kaynağının olgun bir cinselliğe ve karşı cinse yönelmiş olması ve de birey olarak varlığının toplum tarafından onanmasıdır. Bu dönemde genç nasıldır? Bu dönemde genç şaşkındır, dağınıktır ve rastgele bir devinim yapar gibi görünmektedir. O güne kadar oyun çağı içerisinde olan, cinsel kimliğine ve sosyal rolüne oyunsu veya çocuksu bir hava ile yaklaşan ve toplumdan da bu yönde tepkiler alan ergen, bu kez toplumun gerçek bir bireyi olmak üzere sahneye çıkmaktadır. Karşısında aşması gereken yüzlerce soru ve sorun vardır.

Ergenin aşması gereken evreleri çeşitli bağlamlarda değerlendirebiliriz. Öncelikli olarak değişen fiziğine uygun bir kendilik fiziksel tasarımının oluşturulmasıdır. Yani, eski tasarımın yıkılarak yerine yeni tasarımın ikame edilmesidir. Ergenin fiziksel değişimi ne kadar süratli ve ne kadar yoğun farklılık arz ederse adaptasyon sorunu o oranda zor olacaktır. Ergen fiziksel kendilik tasarımını değiştirirken başkalarının gözündeki kendilik tasarımıyla ilgili yaşantılamasını da bu süreçte gözden geçirip değiştirmek durumundadır. Bunlar kat be kat açılan gelişim evrelerinin peş peşe olması ile mümkün olan bir süreçtir. O güne kadar emanet rollerle yaşamını sürdüren ergen , artık gerçek rolünü sahiplenmek ve o rolü oynamak üzere hayata soyunmaktadır. Burada iki temel probleme çözüm bulmak zorundadır. Cinsel kimliğinin netleşmesi ve kimlik bocalamasından kurtulması gerekir. İkisi de hayatı belirleyen çok önemli iki temel konudur. Gelişim evrelerini sağlıklı bir zeminde geçirmiş, yani temel güven duygusunu almış, normal bir kişilik ekseninde utanç ve kuşku duymadan özerkliğini yaşamış, suçluluk duygusu duymadan girişimci olmuş ve cinsel kimliğinin net olarak ayırdına varıp özdeşimlerle bunu kuvvetlendirmiş bir ergen bu dönemde de ya kimliğini netleştirecek ya da kimlik krizine veya kimlik bocalamasına girecektir.

Ergen öncelikle kendi cinsel kimliğinden emin olmak durumundadır. Cinsel duyumları ve arzuları çok yoğundur. Ergen kendini tam olarak bir kız ya da erkek gibi hissetmektedir. Vücudunda hormonal yapı çok yoğun bir şekilde etkisini göstermektedir. Bu hormonal yapı cinsel arzuyla birleşerek bir nesneye yönelmektedir. Bu nesne, karşı cinstir. Ergen kendini bir cinsel kimliğin tarafında hissederek doğal olan bu dürtülerini karşı cinse doğru yoğunlaştırıp dürtülerini karşı cins nesnesi üzerinde deşarj ettirebilme yeteneğini haiz ise normal bir cinsel kimlikten bahsedilebilir. Bu o kadar kolay olmamaktadır. Haz karşı cinse yönelirken bunu engelleyen içsel ve dışsal dinamikler bu süreci çok çeşitli aşamalarda bloke etmektedir. Bu blokajın nitelik ve niceliğine göre de ergenin cinsel kimlik yapılanmasında çeşitli değişimler ortaya çıkabilmektedir. Süperegosu yoğun ve cinsel duygularına tabu olarak yaklaşmış bir kültürel atmosfer içerisinde ergen , doğal olan bu tip arzular ve hislere yöneldiği için kendi kendini suçlayacak kendi kendini aşağılayacak, suçluluk ve utanç duyguları içine düşecektir. Veya tamamen bunları yadsıyacak ve cinsel kimliğin varlığını bir nevi reddedecektir. Bu da kendisini gerçeklikten uzak bir azize veya rahip yaşantısına sürükleyecektir. Daha yumuşak bir ortamda cinsel kimliği ve değişimi aile tarafından onanıp kabul edilmiş ve doğal olarak karşılanmış ise ergen için çözüm daha kolaylaşacaktır. Bu durumdaki ergen için problem cinsel objenin kim olacağı ve nasıl olacağıdır. Daha önceki kimlik evrelerinde ve özellikle Latent dönemde sosyal ilişkiler ağına girmiş toplumsal bir rolle var olmuş ergen adayı, ergenliğe girdiğinde çeşitli partnerlere karşı ilgi duyacaktır ve cinsel objesini onlardan seçecektir.

Ancak gelişim evrelerinde takılı kalmış problem yumağını bir sonraki evreye devretmiş olan ergen  , cinsel obje seçiminde de çok yoğun sıkıntılara maruz kalabilecektir. Dışa tam bir açılımı olmadığı ve birey olarak özerkleşemediğinden veya ego  sağlıklı bir gelişim evresi geçirmediğinden dolayı yoğun cinsel dürtüler en yakındaki objelere yönelebilecektir. En yakındaki cinsel nesneler ise karşı cinsten ebeveyn, kardeşler veya yakın akrabalar olabilecektir. Bu durumda ergen yoğun bir bunaltının içine düşecektir. Bir tarafta kültürel değer yargıları, diğer tarafta yoğun cinsel dürtüler ve yolunu bulamayan arzuların şaşkın bir şekilde etraftaki nesnelere otomatik deşarjı söz konusu olacaktır. Bunların hepsi ergenin ruh dünyasındaki fantazma düzeyindedir. Bunların hiç biri reel hayata henüz taşınmamıştır.

Ergenin tüm yaşantısı iç dünyasındaki fırtınalar gibidir. Ergen yakın çevresindeki karşı cinsten cinsel nesnelere yönelim yaparken bu dürtülerini bilinçdışında tutmaya çalışacaktır. Bu dürtüler zaman zaman kendilerini rüyalarda aktive ederken, zaman zaman flashback’ler halinde zihne hücum edebilecektir. Bu yoğun çatışmanın etkisi altında kalan ergen   suçluluk duygusundan intihara kadar gidebilecek tepkiler gösterebilecektir. Tüm bu sıkıntıları başarı ile atlatmış ve kendi cinsel kimliğinden emin olmuş bir ergen, dışarıdaki karşı cinsten bir nesneye yönelecektir. Bu nesne okuldaki sınıf arkadaşı olabileceği gibi, mahallesindeki herhangi birisi veya televizyonda izlediği şöhret olmuş herhangi bir kişi de olabilecektir. Bu durumda tehlike daha azdır. Cinsel dürtü   fiziksel olarak yolundan gitmekte ve toplumun da kabul edebileceği ensest   içermeyen karşı cinse yönelmektedir. Bu sağlıklı bir gelişimin işaretidir. Ergen burada hem dürtülerini kabul etmekte hem kendini tanımakta hem karşı cinse yönelebilmekte hem de karşı cinsin kendini kabul edeceğinin duyumunu hissetmektedir. Üstü örtük veya açık bir şekilde karşı cinse göndermiş olduğu mesajlar herhangi bir şekilde karşı cinsten onaylanma anlamında döndüğünde ergen kendi cinsel kimliğinin formatını tamamlamış olacaktır.

Cinsel kimlik formatının tamamlanması kültürden kültüre değişiklik arz edebilmektedir. Gelişmiş ve modern kültürlerde bu yapı ergenin cinsel eylemini gerçekleştirmesi şeklinde onanırken ve bu doğal kabul edilirken bizim gibi kültürlerde bu evre flörtlükle sınırlı kalmaktadır. Flörtlüğün sınırları da örf, adet, gelenek ve dinî inançlarla şekillenmektedir. Flört yapmak konuşmak, elele tutuşmak, öpüşmek ve sarılmak şeklinde veya cinsel ilişkinin olmadığı sevişme şeklinde tezahür edebilmektedir. Burada süreci belirleyen toplumsal değer yargılarıdır. Bizim gibi geçiş kültürü yaşayan toplumlarda bu dönem ergenler için çok daha ciddi sorunları ve çatışmaları barındırmaktadır. Geleneksel kültürlerde, cinselliğin tabu sayıldığı bir anlayışla karşı cinsle iletişimin her türlü boyutta yok sayıldığı ve ilişkinin kesildiği durumlarda, karşı cinsle karşılaşılan çeşitli mekânlarda (okul, kantin, eğlence merkezleri vs.) ve karşı cinsle iletişimin desteklediği eğitim sistemlerinde süreçler farklı farklı yaşanacaktır. Ergenin yetiştirildiği aile kültür ortamıyla, eğitim ve öğretimini gördüğü kurumsal yapı arasındaki karşı cinse yaklaşım anlayışındaki tutarsızlık gençte ayrıca çok ciddi bocalama ve bunalımlara neden olacaktır. Bu tip çelişkilerin olmadığı aile ile sosyal kurumların aynı tip bir modeli benimsediği durumlarda ergenin kimlik oluşturma süreci sancısız ve rahat geçecektir.

Ergenin burada tek bir problemi kalmaktadır ki o da karşı cins tarafından fiziksel ve zihinsel olarak onandığının işaretini almasıdır. Ergen bunun için çeşitli denemelere girişecektir. Bu ilk defa fantazmadan çıkıp gerçekliğe adım atma başlangıcıdır. Bu teşebbüsler ergen XE “ergen”  için hayati önemi haizdir. Ergen bu teşebbüsleri yapabilecek metanette, cesarette ve girişim ruhunda olmak zorundadır. Bunları kazanabilmesi için daha önceki ruhsal gelişim evrelerini sağlıklı bir şekilde geçirmiş olması gerekir. Varsayalım ki bu evreleri sağlıklı olarak geçirmiş olan ergen, bu teşebbüslerde bulunma kararını aldı. Bu kararları alan ergen uygulamaya geçtiğinde çok daha ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Reddedilme, aşağılanma, dışlanma, hakarete maruz kalma, hatta saldırıya uğrama ihtimali her zaman mevcuttur. Bu teşebbüslerinde bu tip yanıtlarla karşılaşan ergenin girişimci ruhu kırılarak bu kişi içine kapanıp değersizlik hislerinin ve yetersizlik duygularının oluştuğu bir kimlik bunalımına girebilir. Hele hele aile ortamında saygın bir konumu bulunmayan, aile bireyleri tarafından onandığı çeşitli şekillerde gösterilmeyen ergen bu kaygılarla giriştiği teşebbüslerinde başarısızlığa ulaşınca kimlik krizi veya bocalaması varlığına hâkim olacaktır. Cinsel kimliğini bu şekildeki teşebbüslerle onanmış, karşı cins tarafından beğenildiğine inanmış ve karşı cinsle çeşitli boyutlarda iletişim içine girmiş ergende ise cinsel kimlik ile ilgili yapı netleşmiş ve özgüven duygusu hakim olmuştur. Burada ergen cinsel dürtülerini tatmin etmek için kendini bu alana kilitleyebilir. Düşüncesinin ve eylemlerinin büyük bir kısmı cinsel tatmin üzerine kurulabilir. Bu durum ergeni realiteden uzaklaştırabilir.

Bebeklik döneminde hazza ulaşmak için annenin memesini yakalayan, doyduğu halde memeyi bırakmak istemeyen bir haz yönelimi, dışkılama evresinde çiş ve kakası üzerine odaklanırken bu evrede cinsel ilişkiye odaklı ve mas­tür­bas­yon ağırlıklı bir haz yönelimi şeklinde ortaya çıkacaktır. Her ne kadar hazzın birçok alana bölünmüş şekilleriyle de ergen   tatmin olsa da esas ana eksik cinsel tatmin yönündedir. Cinsel tatmin ergende hoşnutluk ve rahatlama duygusu verir. Karşı cinsle kurulan her türlü iletişim cinsel tatminin belirli bir dozda hissedilmesi duygusunu ergene yaşatır. Karşı cinsin varlığını zihinsel olarak oluşturmaktan başlayan bu tatmin süreci; karşı cinsle yan yana oturmak, konuşmak, karşı cinse dokunmak, karşı cinsle şakalaşmak ve espri yapmak, karşı cinsle bir ekip çalışmasında faaliyette bulunmak, karşı cinsi seyretmek veya karşı cins tarafından seyredilmek ve son aşamada da karşı cins ile cinsel ilişkiye girmek gibi hepsi de cinsel hazzın belirli aşamalarında tatminini sağlayan deşarj yollarını takip eder.

Olgunlaşmış cinsel yaşamın getirmiş olduğu keyfi yaşayan ergen , toplumsal hayatında yaşamış olduğu stres , bunaltı, değersizlik, yetersizlik ve başarısızlık duygularının getirmiş olduğu durumlardan arınmak için mastürbasyona ve pornografiye yönelebilecektir. Böylece stresin çözümü doğrudan cinsel hazla tedavi edilmeye çalışılacaktır. Bu da ergeni toplumsal hayattan uzaklaştıracak ve gerçekçi olmayan bir dünyaya mahkûm bırakacaktır. Veyahut da erkek egemen toplumlarda güç ve iktidarın simgesi erekte olmuş bir penisle simgelendiği için ergen, toplumsal zaaflarını, yetersizliklerini ve çaresizliklerini erkek olarak her zaman erekte bir penise sahip olma özlemiyle ve uğraşıyla geçirecektir. Fırsatını bulduğu her ortamda mastürbasyon yapacak ve libido  sunu bu alanda harcayacaktır.

Haz gelişimi açısından (Psikoseksüel açıdan) ergenin yönelimi her ne kadar karşı cinsle iletişim kurup olgunlaşmış bir cinselliği yaşamak ekseninde ise de bu yönelim, haz kaynağının diğer tatmin yollarından da yararlanmaya çalışmaktadır. Bunlar, fiziksel güzelliğin, sportmen vücudun, sınıf içindeki başarının ve herhangi bir hobideki üstünlüğün topluma gösterilmesiyle duyulan hazzın diğer yönelim alanlarıdır. Bunlar dengeli bir şekilde dağıldıkça gelişim evrelerinin bu aşaması da sağlıklı bir zemine oturmuş demektir.

B- Psiko-toplumsal Açıdan Ergenlik
Ergenlik dönemi kimliğin oluştuğu, netleştiği ve çerçevesinin çizildiği bir dönemdir. Kimlik, gerçek manasıyla ergenlik döneminde oluşur.

Kimlik, kişiye özgü değişmeyen sürekliliğini muhafaza eden, kişinin vasıflarını bize belirten ve kişiyi diğer bireylerden ayrıştırmamamızı sağlayan hususiyetlerin tamamına verilen isimdir. Kişilik tipleri çeşitli şekillerde tanımlanmışlardır. Kreşmer’e göre kişilikler fiziksel yapılarına göre sınıflandırılmış bu bağlamda atletik, astenik   ve piknik tiplerden bahsedilmiştir. Bir başka araştırmacı içe dönüklüğü ve dışa dönüklüğü eksen alan endomorfik ve ekzomorfik kategorilere ayırmıştır. Çağdaş psikiyatri ise kimliği, ICD-10 ve DSM-4 sınıflandırmalarında kişilik örüntülerine ve klinik görünümlerine göre sınıflandırmıştır.

Ergen, bu bahsi geçen sınıflandırmaların herhangi birisindeki bir kimliği ya edinecek ya da kimlik bocalaması içerisinde kalacaktır. Psiko-toplumsal dinamik açıdan ise bu evre ergenin kimlik oluşturma evresidir. Ergen kimliğini oluştururken şu aşamalardan geçmek durumundadır:

1. Özerk olduğunu hissetmek: Ergenin temel uğraşı, ayrı bir kimliği ve kişiliği olduğunu kendine kabul ettirmek ve bunu diğerlerine onaylatmak ihtiyacıdır. Ergenin geçmişine baktığımızda irade ve ilk bağımsız hareket bir yaşından sonra ortaya çıkmaktadır. Civarındaki objelerle ilişki içerisine girmenin yolunu bulabilmek, ebeveynin o nesnelerle ilişkisini taklit etmekle mümkün olabilmektedir. İlk özerklik denemeleri anne ve babanın nesne ile iletişim kurma şeklini taklit ederken, diğer taraftan bu ilişkiye kendi bireysel rengi ve özerkliğini vermeye çalışmaktadır. Mesela dışarı çıkarken elbise giyilmelidir, ama hangi elbisenin giyilmesine çocuk kendi karar vermek istemektedir. Anal dönemi anlatırken bu konuya detaylı şekilde değinmiştik. Fiziksel olarak gücünün sınırlılığını bilen çocuk ergenlikte fiziksel gücünün de farkına vararak tam bir birey olduğunu ispata çalışacaktır.

Özerk bir birey olmanın tek yolu egemenliği altında olduğuna inandığınız güç ve iktidara karşı direnebilme ve ondan bağımsız olarak hareket edebilme yeteneğini haiz olmaktır. Ergenin psiko-toplumsal açıdan birinci problemi kendini yöneten ve yönlendiren üzerinde güç ve iktidar sahibi olan otoriteye yani ebeveyne baş kaldırmak şeklinde olacaktır. Eğer ergen  ebeveynine karşı veya ebeveynin temsil  ettiği her türlü güç ve otoriteye karşı açık veya gizliden, doğrudan veya dolaylı yolla isyan edebiliyor, başkaldırabiliyorsa özerk olmanın ilk adımlarını atabiliyor demektir. Bir insanın birey olabilmesi için eylemlerinin planlayıcısı, uygulayıcısı, takipçisi ve sonuçlarına da katlanabilme özelliklerini haiz olması gerekir. Kendi başına eylem planlayamayan, düşünce üretemeyen ürettiği düşünceyi eyleme sokamayan ve eyleminin sorumluluğunu üzerine alamayan bir insan birey olamamıştır. Bu insan başkalarına mahkûm bir köledir. İlginçtir ki sanki biyolojik bir açılımla genetik şifresindeki materyale yazılmış gibi ergenliğe giren gencin ilk tepkisi isyan etmek şeklindedir. İsyan, kendisini yönettiğine inandığı, üzerinde güç ve otorite olarak nitelendirdiği her şeye karşıdır. Yine ilginçtir ki isyanın içeriği hiç önemli değildir. Burada doğru ve yanlış kavramı yoktur. Otoritenin kendinden talep ettiği şeyin tersi yapılarak başkaldırı ortaya konulursa özerklik ancak temin edilecektir. Ergenin isyanında mantık aranmamalıdır. Zira ergen, mantıksal bir başkaldırıda bulunmaz. Başkaldırı içgüdüsel bir harekettir. Ergen, başkaldırısını sadece aklileştirmeye çalışır. Bu dönemde güç ve otorite sahibi konumundaki kişi ve kurumlar ergenin bu başkaldırısını anlayışla karşılar; onun farklı düşünce ve davranışlarına saygı ile yaklaşır; onun özerkliğini ve bağımsızlığını yürekten kabul eder ve ciddiye alırsa problem çözülür. Ergen bu durumda özerk bağımsız bir birey olduğu kanaatine varır. Sanki yeni bir cumhuriyet kurmuş gibidir. Aynen cinsel kimlikte olduğu gibi ergenin başkaldırı teşebbüsünde bulunabilmesi için ruhunun ve kimliğinin bu isyanı yapabilecek formatlarla daha önceden donatılmış olması gerekir. Bu da aile içinde daha önce sindirilmemiş bir kimliğin oluşmasıyla mümkündür.

Düşünce ve davranışlarıyla alay edilen, görüşleri dinlenilmeyen ve çocuk olarak dahi adam yerine konmayan bir aile ortamında ergenin böyle bir teşebbüsü aklına getirmesi dahi mümkün değildir. Bu durumda da ergen  son şansını kaybetmiş, başkalarının peşine düşen, kendi fikir ve görüşleri olmayan bir birey halinde güdük kalmıştır. Bu teşebbüs imkânını bulmuş ergen, başkaldırı içine girdiğinde aile veya otorite bunu kendi iktidarlarına vurulmuş bir darbe olarak algılayıp bu girişimi ezerlerse ergenin özerklik ve birey olma mücadelesi de söndürülmüş olacaktır. Toplum ve aile sesi çıkmayan güdülebilecek bir bireyi oluşturmakta başarılı olmuştur.

Burada otoriteye başkaldırının temel niteliği her türlü ortam ve mekânda kendi inandığını savunabilmek cesaretini kazandırma yeteneğidir. Ergen, bunun formatını atmaya çalışmaktadır. Bu formatı atmış olan bir birey bağımsız, özgür ve özerk bir şekilde hayatının her aşamasında varlığını her yerde oluşturabilir.

2. Amaç edinebilme, yönelebilme, uygulayabilme yetisi: Ergenlik dönemine gelene kadar hep etrafındaki rolleri görmüş ve bu rollerden yamalı bohça gibi bir kimlik edinmiş olan birey kendine has bir kumaşla bir elbise yapmaya çalışacaktır. Ergen önüne hedefler koyacak ve bu hedeflere yönelerek bu amaçlarla ilgili uygulamalara girişecektir. Ergenin amaçları bu dönem itibariyle çeşitli, değişken, kısa süreli ve tutarsızdır. Ergen bir nevi amaç edinebilme yetisini ve bunu uygulayabilme yeteneğinin formatını oluşturmaya çabalamaktadır. Burada da içerik önemli değildir. Ebeveyn veya otorite bu format atma uğraşını kavrayamadıkları için olayın özüne değil içeriğine takılmaktadırlar. Bu da ciddi sorunlar doğurmaktadır. Ergen amaç edinirken bir taşla iki kuş vurmayı da yeğleyebilir. Özellikle otoritenin istemediği veya kabul etmeyeceği amaçlara yönelerek hem otoriteye başkaldırma formatını edinirken hem de bir amaca yönelebilme ve o amaç üzere eyleme geçebilme yetisini oluşturmaya çalışabilmektedir. Muhafazakâr bir ailenin çocuğu ebeveyninden ergenlik döneminde şarkıcı olmak için izin isteyebilir. Veya bir saz kursuna kaydolabilir. Bürokrat bir ailenin çocuğu minibüs muavinliğine soyunabilir. Veya bilardo oynayarak hayatını geçindireceğini iddia edebilir. Çok çeşitli meslek dallarına, hobilere ve çeşitli uğraşı alanlarına yönelirken hem otoriteye baş kaldırmakta hem de kendi seçtiği bir amaca doğru yönelebilme ve uygulayabilme yetisini oluşturmaya çalışmaktadır. Ergen kendi iç dünyasındaki yetenekleri açığa çıkarıp toplum tarafından o yönde saygın bir kimlik edinmeye yönelme gayreti içindedir. Çeşitli amaç edinmelerde içindeki keşfedilmeye hazır bir takım yeteneklerini aktive ederek başarılı bir rol oluşturabilir. Başarılı olunan roller kalıcılığını sürdürürken, başarısız olunan rollerden çarçabuk vazgeçilir.

Bu dönemde ergenin aile dinamiklerine uymayan amaç edinmesi ebeveynleri çok ciddi manada ürkütür ve bir takım tedbirler almaya iter. Ergenin bu tip girişimleri engellendiğinde hem özerk ve bağımsız bir birey olma formatı engellenmiş hem de bir amaç edinebilme ve o amaca yönelebilme yetisi kısırlaştırılmış olacaktır. Saçma, anlamsız veya imkânsız da olsa ergenin amaç edinmeyle ilişkin rol denemeleri cesaretlendirilerek onanırsa; ergen XE “ergen”  hem özerkliğini hissedecek hem de amaç edinebilme ve uygulayabilme yetisini var edecektir. Bu yetiyi oluşturmuş bir ergen daha sonraki hayatında önüne bir hedef koyabilmeyi bu hedefe rasyonel bir hazırlıkla yönelebilmeyi önüne çıkabilecek engelleri sağlam ego XE “ego”  dinamikleriyle aşabilecek cesarete sahip olabilmeyi ve sonuca götürebilmeyi başarabilecektir. Bu formatı oluşturamamış ailesi tarafından engellenmiş bir ergen daha sonraki hayatında kendine ait hedefler edinebilme ve bu hedefleri başarıya ulaştırabilme yeteneğinden mahrum kalacaktır. Saz kursuyla, bilardo merakıyla, kelebek avcılığıyla veya pul koleksiyonuyla başlayan amaç edinebilme, uygulayabilme ve sonuca götürebilme denemeleri o ergeni daha sonraki hayatında ben bu ülkenin başbakanı olacağım ve bu ülkeyi yöneteceğim amacını rahatlıkla oluşturabilecek bir formatın temelini rahatlıkla atabilecektir. Aksi ise yönetilmeye mahkûm özerk olamayan güdülen insan topolojisini oluşturacaktır.

3. Sırdaş Edinme: Arkadaş çoktur. Arkadaş edinmek görece kolaydır. Ancak dost edinmek, sırdaş edinmek, sır verebileceği birisini bulmak ve birisinin sırrını saklayabilmek farklı bir şeydir. Ergen bu dönemde sırdaş olmanın da formatını atar. Yine burada aynı dinamikler söz konusudur. Öyle bir arkadaş ve sırdaş seçilmelidir ki bu hem otoriteye başkaldırı olabilsin, hem bir amaç içersin hem de sırdaşlığı özünde barındırsın. Genç ergen  suni sırlar oluşturur. Bu sırlar onun için hayati önemi haizdir. Yakın dost olarak nitelendirdiği arkadaşıyla bu sırları paylaşırlar. Onların buluştukları gizli ve özel mekânlar vardır. Onların paylaştıkları gizli ve özel bilgiler vardır. Bu bir kıza duyulan ilgi olabildiği gibi bir marketten birlikte yürütülen çikolatalar olabilir. Veya düşman olarak nitelendirilen ortak bir düşmana karşı eylem hazırlığı içinde olabilirler. Bu eylem, notları kıt veren bir öğretmene karşı uygulanması düşünülen bir takım davranışları içerebilir. Veya bu sır, akşam ders çalışma bahanesiyle bir başkasının evinde kalmak için alınan izin, bir pub’da gece saatine kadar içilen bir biraya dönüşebilir. Bunlar sırdaş ve dost olan iki ergenin paylaşacağı sırlardır.

Aile veya otorite için ergenin hayatında açıklanamayan karanlık zaman dilimleri ve bölgeler vardır. Aile panikler, çocuk kontrolden çıkmak üzeredir. Aldatıcı ve sahte sözlerle arkadaşça bir yaklaşım tarzıyla “ben senin annenim, babanım, öğretmeninim, müdürünüm, biz dost ve arkadaşız, benimle her şeyi paylaşabilirsin” diyerek ergenden sırdaşına ihanet etmesi istenir. Ergen bu sözlere kanar da sırdaşına ihanet ederse bu sırdaşı ve dostu satmak anlamı taşır. Bu durum ergenin artık güvenilmez, dost olunmayacak kaypak bir kişi olduğu kanaatini besler. Daha sonraki hayatında hem hiç kimseye güvenemeyen hem de hiç güvenilmeyen bir kişiliğin, kimliğin temsilcisi olur. Bu tipler için diğer gençlerin koyduğu ilginç isimler vardır. ‘Yamuk’, ‘yalaka’, ‘anten’, ‘kalleş’, ‘muhbir’, ‘satıcı’, ‘ispiyoncu’ gibi isimler bu gencin sosyal ortamından dışlanmasına neden olur ve kaypak bir kimlik örüntüsü olarak hayatında devam eder.

Bu dönemdeki sırdaşlığı ebeveyn ve otorite tarafından anlayışla karşılanır hatta desteklenir ve saygı duyulursa ergende sırdaşlık, güvenilirlik ve sır saklama yetisi gelişecek; hem kendisi başkalarına güvenebilecek hem de kendisine güven duyulduğundan emin olma formatını geliştirebilecektir. Hayatta gerçek manada başarılı olan bireyler ergenlik döneminde sırdaşlık formatını atmış, bu sınavları başarıyla vermiş ve güvenilirliklerini kanıtlamış insanlardan oluşmaktadır. Bu tip bireyler toplum tarafından da saygı ile anılan, sözleri senet kabul edilen ve güvenilirlikleri çok yüksek kişiliklerdir.

4. Karşı cinsle iletişim ve beğenilme: Yukarıda da bahsettiğimiz gibi ergenlik döneminin temel niteliği hazzın yönelimi açısından cinsel kimliğin netleşmesidir. Bu da ancak karşı cinsle iletişim içerisine girip karşı cins tarafından beğenildiğine emin olmakla mümkündür. Ergen, karşı cinsle ilgili girişimlerinde ketlenmemeli, aşağılanmamalı ve suçlanmamalıdır. Bizim kültürümüzde mümkünse üstü örtük bir biçimde desteklenmelidir. Karşı cins tarafından beğenildiğine emin olan bir ergen  , hayatının önemli virajlarından birisini daha dönmüştür. Bu dönemde ergenin fiziğine olan düşkünlüğü, saç bakımı, jölesi, makyajı, parfümü, kıyafeti, stili, tarzı yani her şeyi, kendini karşı cinse beğendirmek üzerine kurulmuştur. Hatta ergen, okula çoğu zaman okul için değil, oradaki kız veya oğlan için gider.

Bu dönemde karşı cins tarafından beğenildiğini düşünmeyen, teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlanmış, kendini çirkin ve yetersiz algılayan ergenin ileriki hayatında çok ciddi evlilik sorunları ve değersizlik hisleri, kendini objektif değerlendiremeyen ve tavize çok yatkın bir kimliğin inşasına neden olabilecektir.

5. Lider olabilme ve bir lidere bağlanabilme: Ergen, hayatının her aşamasında bir konuda önder olabilme, bazı konularda da bir önderin peşine düşebilme yetisini kazanmak durumundadır. Birilerine önder olarak onların sorumluluğunu alabilme, onları yönetebilme, yönlendire bilme ve organize edebilme bir yeti işidir. Ergenlik döneminde ergen XE “ergen”  bu yetisini çeşitli şekillerde tecrübe eder. Etrafında oluşturduğu arkadaş ya da hayran grubuna yönelik veya yetenekli olduğu bir alandaki yeteneklerini sergileme ve öğretme perspektifinde bir uygulamaya yönelerek liderliğe soyunabilir. Ufak gruplarla başlayan lider olabilme becerisi ve yeteneği, grupları büyülterek devam edebilir. Bu durum ergende özgüven duygusunu geliştirme sorumluluk sahibi olma, diğerlerinin sorumluluğunu yüklenebilme, onları belirli bir hedefe yönlendirebilme, o hedefe giderken onlara eşlik edebilme ve ekip başı olarak onları istenilen hedefe ulaştırma yetisini kazanır. Daha sonraki hayatında bir aile içerisinde aile reisi olabilme, bir işletmede yöneticilik vasıflarını kullanabilme, özel günlerde organizasyon yapabilme yeteneğini sergileyebilme becerisini eline geçirmiş olur. Bu tip teşebbüsler aile ve otorite tarafından desteklendiği ve yüreklendirildiği ölçüde gelişir özümsenir ve kimliğin bir parçası haline dönüşür. Önderlik ile ilgili girişimleri engellenen, alay konusu olan, dışlanan ve peşine kimsenin takılmadığı bir ergen daha sonraki hayatında bu yetiden mahrum kalır.

Ergenin çeşitli şekillerde eğlence amaçlı da olsa organizasyonları yapabilme, bu konuda liderlik edebilme, arkadaşlarını toparlayabilme ve onları bir hedefe yönlendirebilme çalışmaları takdir edilmeli ve desteklenmelidir. Yine ebeveyn burada olayın içeriğine takılmamalı ve ergenin liderlik vasıflarını ortaya koyabilme yetisine odaklanmalıdır. Böyle bir ergen   devamlı desteklenir, organizasyonlarda liderlik eder ve liderlik hasletlerini geliştirirse hemen yanı başında bu ergen için bir tehlike ortaya çıkabilir ki bu da narsist kişilik örüntüsünün ortaya çıkma imkânıdır. Eğer her şeyi her yerde kendisinin örgütleyeceği ve her zaman önderliği kendisinin yapması gerekeceği şeklindeki bir inanç ve kanaat ergene hakim olursa arkadaşları arasında dışlanma tehlikesi ve yalnız kalma riskiyle karşı karşıya kalabilecektir.

Bunun için ergen  bir başka öndere tabi olabilme yeteneklerini de geliştirmeli ve bundan bir aşağılanma ve gocunma duymamayı öğrenmelidir. Yani hem öncü olabilmeli hem de ardıl kalabilmelidir. Bazı organizasyonlarda başka arkadaşlarının önderliğine izin verip onların da bu yetilerinin gelişmesine destek olmalı ve onlarla iyi bir ekip çalışmasına işlerlik kazandırabilmelidir. Bu durumda da bir ekip ruhunu yaşayabilmeli, bundan mutluluk ve gurur duyabilmelidir. Böyle bir yapıyı oluşturabilmiş olan bir ergen toplumsal uyumu yüksek, her ortamda var olabilen ve gerektiğinde önderliği üzerine alıp gerektiğinde lideri takip edebilen sağlıklı bir birey olmuş demektir Bazı aileler ergen önder olurken onu desteklediği halde bir başka arkadaşının önderliğinde yapılan bir işe ardıl olarak katılmasına sıcak bakmamakta, ergeni bu konuda kışkırtabilmektedir. Bu da ergen için çok ciddi potansiyel bir tehlike arz etmektedir.

6. Dünya görüşü çeperi ve ideolojik bir bakış oluşturmak: Kimliğin birçok rol denemelerinin kavşak noktasında olan ergen XE “ergen”  kendilik tasarımını ve özerkliğini oluştururken bir taraftan da tüm dünyayı yorumlayabilecek bir geniş dış çepere ihtiyaç duymaktadır. Kimliği bir sıvıya benzetirsek bu sıvının bir kaba konması gerekmektedir. Bu kabın çeperi dışarıyla kendisini ayıran dünya görüşüdür. Bu dönemdeki ergen dünyayı anlamlandırmak üzere bir ideolojik bakış tarzına ihtiyaç duyar. Burada yine içerik önemli değildir. Muhtelif ideolojilerden birisini benimseyebilir. Gencin derdi, kendini boşluktan kurtaracak ve varoluşunun çeperini sağlamlaştıracak bir dayanağa ihtiyaç duymasıdır. Aksi takdirde sanki varoluş, askıda kalmış, boşlukta duran, dayanaksız ve temelsiz bir yapı şeklinde hissedilmektedir. Dünyayı algılama, anlama ve anlamlandırma, böyle bir ideolojik eksenden bakıldığında daha da kolaylaşmakta evrenin karmaşası ve kaosu netleşmekte ve evrenle iletişimin sınırları belirlenmektedir. Ergen için bu temel bir ihtiyaç gibi görünmektedir. Ergen bu dönemde katıksız solcu, katıksız sağcı, dinci, ateist, komünist, faşist veya hedonist bir ideolojiye yönelebilir. Bunların hepsi dünyaya bir anlam kazandırmanın, şekil vermenin veya ruhsal yapıya bir çerçeve çizmenin ya da çeper oluşturmanın araçlarıdır. Sanki bu yapı ergeni iki üç yaşlarında yaşadığı mikro-kozmosundaki kişilik örüntüsünü, anne-babayı kopyalayarak oluşturmasının makro kozmosu yani evreni anlamlandırmak için anne-baba yerine ikame edebileceğimiz ideologların dünya anlayışlarını kopyalamak gibi görünmektedir. Ev ortamındaki iki-üç yaşında bir bebek için bütün evren odayla sınırlı iken odadaki eşyalarla iletişim kurma modelinin anne-babanın iletişim yöntemleri olması gibi, ergenlik döneminde dünyada olup bitenlere karşı hadiseleri anlamlandırma ihtiyacı dolayısıyla ideolojik bir çepere gereklilik duyulmaktadır. Nasıl ki iki-üç yaşında anne-babadan emanet alınan kimlik özellikleri ergenlik ile beraber yeniden bir yapılandırılmaya dönüştürülerek kendi kimliğini özerk bir şekilde kendi kendine kazanma şansını elde ediyorsa, muhtemelen ideolojik bakış açısıyla hasbelkader alınan tercihler erişkinlik ve olgunluk döneminde ruhsal dünyamıza giren yeni verilerle özerk bir şekilde denetlenebilmekte, değiştirilebilmekte ve kendine has bir vasfa dönüştürülebilmektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz çerçevede ergenin önü açılır, bu yetileri desteklenir ve bir kimlik oluşturma konusunda cesaretlendirilirse geliştireceği kimlik de kendine özgü bir kimlik olacaktır. Ruhsal açıdan sağlıklı bir çeperi içeren bu kimlik örüntüsünün zaman içerisinde içeriği doldurulacak, zenginleştirilecek ve hayatın içerisinde varolacaktır. Böyle bir ergenin geleceğinden korkmamak ve ümitvâr olmak gerekir.

Aksi takdirde ergen  bu denemelerden başarısızlıkla çıkacak ve kimliğini netleştiremediğinden rol denemeleri mütemadiyen devam edecek, kimlik bocalaması veya kimlik bunalımı denilen klinik bir tablo ile karşımıza gelecektir. Kendini tanımlayacak bir kimlik bulamayan ergen sağlıklı yollardan bir çıkış bulamazsa alternatif çıkış yolları arayacaktır. Bu alternatif çıkış yolları ergene belki bir kimlik sunacak ancak bu kimlik daha hastalıklı ve daha büyük sıkıntılara gebe olacaktır. Daha sonraki bölümlerde bahsedeceğimiz bu klinik tablolardan birisi ergenin ters kimlik oluşturmasıdır. Ters kimlik kestirme ve kolaycı bir yolla ergene bir çeper çizebilir ve otoritenin kendisinden istediği her şeyin tersini yapmak onun kimliğini tanımlayan tek ölçüt haline gelebilir. Her yerde aksi her yerde inat her ortamda ters bir yapı sergilenir. Herkesle kavgalıdır ve her şeye zıttır.

Diğer bir hastalıklı kimlik örüntüsü hasta kimliği örüntüsüdür. Ergen bu sıkıntılar nedeniyle bir hekime gönderilip çözüm arandığında, ergene bir takım teşhisler konacaktır. Anksiyete, depresyon  , kişilik bozukluğu, hipokondriyasis  , obsesyon vb. doktorların da onaylamış olduğu aile tarafından kabul gören bu etiketlenme sistemi ergen  tarafından bir rol olarak benimsenip bir kimlik halini alabilmektedir. O artık hasta bir bireydir. Hasta kimliği onun kurtuluş reçetesidir. O artık hem bir kimlik edinmiş, sorumluluklardan uzak kalmış, hem de mağdur ve mazlum birini oynamaktadır. Doktorlar da bu süreci devamlı pekiştirmektedir. Bu tablolar daha sonraki bölümlerde detaylı bir şekilde anlatılacaktır.