Bursa Psikoterapi Enstitüsü Üyesi Psikoterapistler

Adı – Soyadı

Durum

Telefon

e-mail

CV

Uzm. Psk. Dan. Ufuk Kırbayır

Bütüncül Psikoterapi Eğitimi Kısa Tanıtım Modülü

0541 451 48 08 cansufuk@gmail.com CV
Dr. Müberra Yenişar

Eğitimi Tamamladı

0532 351 31 80 muberrayenisar@hotmail.com CV
Uzm. Psk. Dan. Şahin Uçar

Eğitimi Tamamladı

0505 500 68 09 ucarsahin@yahoo.com CV
Uzm. Psk. Dan. Ayşe Gavas Aslan Eğitimi Tamamladı 0536 745 71 14 aysegavas@mynet.com CV
Psk. Dan. Sevim Nadir Eğitimi Tamamladı 0533 465 65 66 sevimnadir@mynet.com CV
Uz. Dr. Faruk Dinçşahin

Eğitimi Tamamladı

0532 461 77 71 faruk@farukdincsahin.com.tr CV
Psk. Dan. Yakup Korkmaz

Eğitimi Tamamladı

0530 325 74 00 ya_korkmaz55@hotmail.com CV
Cenk Ağ

Süpervizyon Eğitime Devam Ediyor

0535 555 23 93 cenkag@gmail.com CV
Psk. Dan. Zeliha Togay

Eğitimi Formülasyon Aşamasında Dondurdu

0507 556 26 82 danismanzeliha@gmail.com CV
Harun Çolak

Eğitimi Tamamladı

0505 323 53 38 pdrharun@hotmail.com  CV
Dr. Sadık Cesur

Eğitimi Tamamladı

0505 740 58 98 cesurs@gmail.com CV
Çiğdem Tezcan

Eğitimi Tamamladı

0224 453 08 65 drcigdemtezcan@hotmail.com CV
Murat Halisçelik

Eğitimi Tamamladı

0543 556 42 93 mhaliscelik@gmail.com CV
Halenur Alkoçlar

Süpervizyon Eğitime Devam Ediyor

0536 556 95 77 halkoclar@hotmail.com
CV
Mürşit Atlıakın

Süpervizyon Eğitime Devam Ediyor

0505 402 23 08 mursitatliakin@gmail.com CV
Selda Çelik

Süpervizyon Eğitime Devam Ediyor

0544 824 39 49
selda73sahin@hotmail.com CV
Cemile Akçay

Süpervizyon Eğitime Devam Ediyor

0533 358 11 06 calcay@acibadem.com.tr CV
Hande Çelik Mehmetoğlu

Süpervizyon Eğitime Devam Ediyor

  hande.mehmetoglu@acibadem.com.tr CV
Sibel Ceylan
Süpervizyon Eğitime Devam Ediyor 0532 693 92 10 sibelcyln@gmail.com CV
Dr. Lale Baştuğ    Formülasyon Eğitime Devam Ediyor  0532 622 48 98 bastuglale88@gmail.com CV
Psk. Dan. Gökçe Ağaoğlu  Formülasyon Eğitime Devam Ediyor
gokce.agaoglu@gmail.com CV
Psk. Dan. Yusuf Kavun   Formülasyon Eğitime Devam Ediyor  0536 351 58 58  ykavun06@hotmail.com CV
Psk. Merve Beyazkaya   Formülasyon Eğitime Devam Ediyor  0534 779 26 27 mervebeyazkaya@gmail.com CV
Psk. Dan. Sabri Çakar   Formülasyon Eğitime Devam Ediyor  0532 666 08 46 sabricakar@gmail.com CV
Psk. Dan. Seval Ulviye Akyol    Teorik Eğitime Devam Ediyor 0505 887 28 87 seval.ulviye@hotmail.com CV
Psk. Dan. Temel Koçak    Teorik Eğitime Devam Ediyor 0539 389 88 66 temelkocak89@gmail.com CV
Psk. Emrullah Kılıç    Teorik Eğitime Devam Ediyor 0544 549 98 20 emrullahkilic16@gmail.com CV
         
         
         
         

İçpsişik Yapılar

Şizoid hastanın iç psişik yapısını incelemek, şizoidliğin öz doğasını, kalbini incelemektir.

Belirli şizoid paradigması nedir? Diğer bir deyişle, şizoid nasıl durumları tecrübeliyor ki bağlanmanın işleyen bir modeline dönüşebilsin? Bağlanmamanın anksiyetelerini ve korkularını engellemeye çalışırken, bağlanmanın faydalarını kazanmak için şizoidin ne tür bir anlaşmayla uzlaşması gerekir?

Bu soruların cevapları hastaları dinlemekten geçer. Bilimsel kaçamak noktaları çok fazla ve aşikardır. Birisi ne kadar çok hasta dinleyebilirse, bununla birlikte, cevaplar da o kadar çok kesin ve uygulanabilir hale gelir.

Masterson, borderline ve narsisistik modellerin doğasını net bir biçimde tanımlamıştır. Borderline bozukluğu için temel paradigma; gerileme için ödül, benlik etkinleştirmenin karşısında geri çekilme (Masterson, 1978). Narsisistik bozukluk için, temel model; “Ben mükemmelim ama senin bunu doğrulamana ihtiyacım var.” Ya da “ Sen mükemmelsin, ve ben senin mükemmelliğinin parıltısında güneşlenebilirim” (Masterson, 1981, 1993).Şizoid birey için, anlaşma yapmanın uzlaşma süreci, diğer hiçbir kendilik bozukluğunkine benzemez. Şizoid problemin doğası kendine hastır. Narsisistik bozukluğu ve borderline bozukluğu olan kişilerin aksine, uzlaşma gerçeği ya da görevi, şizoid hastaya aşılamaz olarak gözükür. Şizoid hasta şunu sorar: “Herhangi bir uzlaşma mümkün müdür? Şizoid hasta için, bir iletişim ağının varlığı kuşkuludur. Bu gelişimsel dönemlere yerleştirilebilir. Yaklaşım zamanındaki zihinsel işlevsellik ilkesi, kendilik ile nesne temsilinin ayrışmasını ileri sürer, böylece benzer düşüncelilik daha fazla varsayılmaz. Daniel Stern (1985), bu yeni zihinsel durumu, ayrı fakat koordine edilebilir zihinler teorisi olarak tanımlamıştır. Her iki teori de yaklaşım ihtiyacını ya da nesne ile yeni bir tarzda (yeni anlayışlar ve anlamlar geliştirmelidir) koordine olmayı vurgular. Bağlanmak, koordine olmak ya da paylaşmak için bir iletişim sistemi yerinde olmalıdır.

Bir anlaşmaya uzlaşmak için, uzlaşma masasına iki tarafın da gelmesi gerekir. Bir telefon görüşmesini tamamlamak için, iki insan olmalı, iki telefon ve bilginin üzerinden akacağı bir tel. Borderline ve narsisistik hastalar, iletişim ve uzlaşmanın olasılığı hakkında temel bir inanca sahiptir. Metaforlarla devam ederken, bu iki kendilik bozukluğuna sahip olan bireyler uzlaşmanın mümkün olduğuna inanır, yani genellikle uzlaşma masasına gelen (her zaman istekli olmasa da) iki taraf da mümkündür, ve çalışan bir teflon hattı vardır. Eğer çağrı gönderilirse, birisi cevap verecektir. Narsisitik ve borderline bozukluğu olanlar için esas problem, uzlaşma eyleminde değil de uzlaşmanın doğasındadır. Bu bozukluklarda, her iki tarafında uzlaşmaya net bir gündemle gelmesi ve bu gündemi empoze etmek istemeleri problemin ortaya çıkma sebebidir. Gerçek bağlanma, koordinasyon ve paylaşma, çatışmalarla ve çatışmalara verilen tepkilerle yerini değiştirmiştir. Narsisistik ve borderline hastalar için uzlaşma varsayılan süreç daha önceden tanımlanan paradigmalardır. Aslında, “ al ya da git” için bir ifadedir ama her şeye rağmen bir ifade.

Şizoid hasta için, temel problemler oldukça farklıdır. Bir iletişim ağının yerinden olduğuna dair hatta ağır risk ve tehlike almadan bir iletişim olacağına dair h.iç inanç ya da temel varsayım yoktur. İlkel ızdırap ya da tasvir edilemez anksiyete (Winnicott,1965) tamamen izolasyondur çünkü herhangi bir iletişim yöntemi yoktur. Şizoid hasta için duygusal deneyimin yoğunluğunun, diğer herhangi bir kendilik bozukluğuna eşlik eden yoğunluktan az kalır yanı yoktur. Şizotipal hasta için olası ızdırap ya da anksiyete; umutsuzluk için olabilecek en derin deneyimi beraberinde taşır.

“1776” isimli Broadway showunun bir şarkısında şöyle bir nakarat vardır: “Orada birisi var mı? Kimse umursuyor mu? Benim gördüğümü gören başka biri var mı?” Bu sorular, narsisistik ve borderline hastaların aksine, şizoid çatışmanın kalbindeki problemleri izah etmektedir. Narsisitik hasta, kendi gördüğünü başkalarının da görmesini sürekli olarak talep eder (tek-fikirlilik, birleştirici, kaynaştırıcı). Borderline hasta, sürekli olarak “ Kimse umursuyor mu?” sorusunu sorar ve umursayana birinin olmasını garantilemek gerekli için ne gerekiyorsa yaparak, hayatını bu yönde düzenler. Şizoid hasta ilk ve en önemli olarak şu soruyu sorar: “Orada birisi var mı?”

Narsisistik ve borderline bozukluğu olanlar için, iletişim ağının öbür tarafında birisi vardır. Görev, iletişimin ve koordinasyonun belirli durumlarını keşfetmektir, bu, hastanın kabul, onay ve doğrulama algısı deneyimlemesine izin verecektir. Narsisitik ve borderline bireyler, yaşamları boyunca, bu kabul, onay ve doğrulamayı koruyabilmek için sonu gelmez manevralar, entrikalar ve şemalar serisi için çabalarlar.

Borderline ve narsisistik bozukluğu olanlar, istedikleri ve ihtiyaçları olan kaynakların ve ödüllerin kilidini açacak anahtarı bulmak esas problemdir. Şizoid hastalar için, anahtarın varlığı bir muallaktır. Şizoid hasta için, borderline ve narsisistik hastadan, çok daha fazla umutsuz şekilde kişilerarası durumun meseleleri vardır.

İşlerin bu umutsuz durumu nasıl doğmuştur? Erken ebeveyn-çocuk etkileşimin doğasında bu nedir ki bireyi bağlanma olasılığı konusunda neredeyse ümitsizliğe kadar itiyor? Hepsinin olmasa bile, çoğu şizoid hastanın öznel deneyimi; bağlanma çabalarının boşa olduğu ve aldırmazlık ya da ilgisizlik ile karşı karşıya geldikleri şeklindedir. En kötüsü, şizoid hastanın deneyimleri korku ve yönlendirilme, zorlama ya da el konulma ihtimali doludur, ve böyle olmaya devam edecektir. Şizoid hastanın öznel deneyimi, sağlıklı ya da patolojik olarak aile sisteminde hayati bir çark olmak değildir, daha ziyade,;kişiliksizleştirme, kişisel ilişkileri kesme fonksiyonudur. Bir amaç ya da herhangi bir amaç için çağrılabilecek ve sonra tekrar arka rafa emanet edilecek ta ki bir daha ihtiyaç duyulana dek. Çocuk olarak, şizoid hasta ebeveynden bir cevap tecrübe etmiştir – bir bakış, bir ipucu – . Kafa karıştırıcı olan bir cevap, ve hasta bunu yorumlayamamıştır ve bunu duygusal oryantasyon (Kişinin çevreye oranla kendi durumunu değerlendirebilmesi) için kullanmıştır. Ya da şizoid hasta bir tepki deneyimlemiştir,; aynı şekilde bir duygusal tepkiyi ya da duygusal bilgiyi aileye gere uyguladığı için, neredeyse aşağılayıcı, bir bakış deneyimlemiştir. Her iki durumda da, geri dönmeyen iletişim deneyimi vardır.

Bu durumdaki bir çocuk, kendi donanımları ile bırakılmıştır. Geleceğin şizoid hastası için önemli problem; hayattaki bu kritik dakikalarda, çocuk kendi kendine karar veremediği durumlarda, aslında çocuğun diğerinden fiili veri talep ettiği durumlarda, ipucu ve cevap temin edecek diğer kişinin olmamasıdır. Şizoid hastanın deneyimi; kabul, doğrulama ve onay alması için ne yapılması gerektiği hakkında çocuğu bilgilendiren sürekli bir uzlaşma örüntülerinden biri değildir. Sürekli örüntü olabilmesi için belirli zamanlarda, belirli sebep ya da uyak olmadan, belirli işlevleri sergilemesi gerekir.Onay, kişinin yapılmasını istenen durum karşısındaki müsaitliği ile verilmektedir. Bir hasta bunu ailesinin bir “ insan el süpürgesi” olmakla tanımlamıştı. Şöyle tanımladı;” sessizce dolapta asılı duran. Görülmez ya da duyulmazdım. Ama bir şey yapılması için bana ihtiyaç duyduklarında – değişik zamanlarda değişik şeyler – çağrılırdım, dolaptan çıkarılırdım, kullanılırdım ve sonra geri kaldırılırdım.” Bu, kendi deyimiyle bir “ arka-raf varoluşuydu”.

Şizoid hasta işlevlerini iyi yerine getiriyordu ve muhtemelen böylece kendilik-değeri hissini deneyimliyordu. Bu bir çok, muhtemelen çoğu, şizoid hasta için doğrudur. Aslında, bu bağlamda, işlevin düşüncesi, duygudan yoksun bir tanedir. Şizoid hastanın kendilik-değeri deneyimi, kişiler arası duygusal doğrulamadan yoksundur.

Şizoid hastaların deneyimi sanki yaşamıyorlarmış, içinde büyüdükleri ailenin dinamik bir parçası değillermiş gibidir. Şahsına özel duyguları olmayan nesneler gibi davranıldıklarını, yapmaları istenen değişken amaçlar için kullanıldıklarını ve idare edildiklerini deneyimler. Şizoid hastalar bu tür tecrübelerini anlatırken belli başlı bazı metaforları tekrar ve tekrar kullanırlar, örneğin kukla ya da android gibi hissetmek veya en sıklıkla kullanılan, köle gibi hissetmek. Geleceğin şizoid hastası, çocukluğunda dış geri bildirimden çok daha fazla ve daha fazla iç geri bildirime güvenmeye başlar.

Eğer bir birey, kendi davranışları karşısında diğer kişiden gelecek, belli bir derece, kabul ve doğrulanmayı bir kenara bırakın, sadece onayı rahatça tahmin edemiyorsa, o zaman bu birey belli bir derece kabullenmeyi sağlama almak için, diğer kaynaklardan gelecek ipuçları ve geri bildirimlere yönelmeye zorlanır. Aksi takdirde, birey hayatı; atılan taşın hiçbir zaman dibe ulaşamadığı, cevap yaratmadığı, ve çevreden hiçbir eko alamadığı sonsuz bir dizi bölüm olarak deneyimler. Bu doğasında korkunç olay tecrübe, sonsuz dek düşmenin başlıca ızdırabına benzer (Winnicott, 1965, s.76).

Bir çok şizoid hastanın hikayesinin bir parçası olan bir olgu, tanımlanan öznel deneyimin benzerini çarpıcı olarak belirtir ve tasdik eder. Şizoid hatalar, latent yaşlar civarında, – genellikle yedi ile dokuz yaşlar arası -, ne yaparlarsa yapsınlar, bekledikleri ve ihtiyaç duydukları; onayı, doğrulanmayı ve kabulü ebeveynlerinden bekleyemeyecekleri gerçeğinin farkına varırlar. Bu bir seferlik bilinçli farkındalıktır, hikayesindeki yapılanmanın bir parçası olan geçmişi kapsayan bir farkındalık değildir. Hastalar, bir anlığına ebeveynlerinin onları sevmediğini ve ebeveynlerinin sevgisini geri kazanmak için yapacakları bir şeyin kesinlikle olmadığının bilinçli duygusunu belirtirler. Bu deneyim şizoide özgüdür.narsisistik ve borderline bozukluklar kesinlikle ulaşılamaz olan kaynakların hazine sandığını açmak için sınırsız çaba sarf etmeleri ile betimlenirler. Bu çabaların durma noktası yoktur. Şizoid hasta için, bu tür çabalar; ailenin müsait olmama deneyiminin gerçekliğinden kaçmayı da göz önünde bulundurmalıdır.

ÖRNEKLER

Aşağıdaki kısa ve öz hikayeler, sıklıkla şizoid hastalardan duyulan geçmiş hikayelerinin çeşitlerini örnekler. Psikopatolojinin diğer hiçbir türü ile bağdaşmazlar. Patogonomik şizoidin hikayesi yoktur. Ancak, şizoid bozukluğu olasılığına yönlendiren ve tahmin yürüttüren prototip deneyimler mevcuttur.

Bayan J. Vakası

Bayan J., kronik öngörülemezlik ve tutarsızlıkla özdeşleşmiş bir aileye doğmuştu. Ailesi sürekli olarak değişik topluluklar tarafından işe alınan ve kovulan bir bakandı, ve ailenin bir çok kez taşınmasını gerektiriyordu. Annesi “birçok kez sinir krizi” geçiren, kafası çok dağınık biriydi. Bayan J, her iki ebeveynin de, hiçbir zaman onu gerçekten duymadığını ve anlamadığını hissediyordu. Üç yaş civarında, bağırsak tıkanıklığı ameliyatı geçirmişti ve ebeveynlerinin hastanede ona; eğer ağlarsa, eve geri dönemezsin dediklerini anımsadı. Annesinin en ciddi ataklarının sonuncusunu, Bayan J, sekiz yaşındayken geçirdiğini ve bundan kısa bir süre sonra babasının aileyi terk ettiğini belirtti. İşte o noktada, ailesinden, herhangi bir tutarlı dengece ve daha da önemlisi sevgi alabileceği umudundan tamamen vazgeçmiştir.

Bay J. Vakası

Bay J. Boğularak doğduğunu anlatıyor – göbek bağı kordonu boynunun etrafına dolanmıştı. Bu, bütün çocukluğu ve muhtemelen bütün hayatı için bir metafor olarak hizmet etmiştir. Babasını sessizce ızdırap çeken, pasif biri olarak tanımlıyordu, ve “annem çevresindeyken, erkek gibi davranmaya korkan” biri olarak tasvir ediyordu. Annesi çoğunlukla istikrarsız ve kızgındı. Bay J, annesinin öfke patlamalarını engellemek için, annesini neyin tetiklediğini anlamak için çok çaba harcadığını hatırlıyor.Hiç bir şekilde annesinin sözel ve sıklıkla fiziksel şiddetini engelleyemiyordu. Yedi yaşındayken, “ebeveynlerini daha fazla sevmeme” kararı almış ve sonradan da bu karara bağlı kalmış.

Bayan M. Vakası

Bayan M. Erken çocukluk dönemine ait bir anısını hatırlıyor; beşiğinde ayakta durup ağlarken, annesinin arkasını dönüp odadan ayrılmasına dair bir anı. Bu anı, hastanın bütün geçmişinin içine işlemiştir. Hastanın iki ile beş yaşındaki dönemi arasında, ebeveynlerinin onu yalnız olarak uzun süreler bıraktığına dair bulgular vardı. İki ebeveyn de çok dindardı ve Bayan M.’nin, ailesinin dini grubu dışındaki kişiler ile bağlantı kurmasına izin yoktu. Ailesinden yabancılaştığını, babasından korktuğunu ve annesinden rahatsız olduğunu hissetmişti. Kendisini korkmuş, utangaç ve çocukluğu boyunca hiç arkadaşlık kuramayan biri olarak tanımlıyordu. Bu örneklerden , şizoid hastanın aile geçmişinde, çocuğun erken, biçimlendirici yıllarında, aile ve ebeveynler arasında ağır kronik uyum eksikliğine rastlanmaktadır. Orada birisi var mı? Birisi umursuyor mu? Benim gördüğümü başka biri görüyor mu? Şizoid hastanın yaşamı boyunca, bu soruların üçünün de cevabı genellikle hayırdır. Tanımlanan gelişimsel ve geçmiş durum meseleleri ile, ortaya çıkan şizoid hastanın içi psişik yapısının doğası nasıl olacaktır?

İÇ PSİŞİK YAPILAR

Şizoid hastanın iç dünyası bölük nesne ilişkileri birimlerinden oluşur. Bölme zihinsel işlevin normal bir hali ya da karmaşa ve kaosu düzenlemek içim çağrılan bir savunma işlevi olsa da, burada konu ile ilgili değildir. Önemli olan, bölmenin aynı anda her yerde olan klinik bir olgu olmasıdır. Karşılaşılan deneyimlerin büyük çeşitliliğini düzenlemede kullanışlı bir yöntemdir. İnsan yavrularının tecrübeyi iki sınıfa ayırma eğilimi vardır, ya da en azından böyle yapmak, klinik açıdan hastayı kavramlaştırmaya yardım eder. İçselleştirilmiş nesne ilişkilerinin düzenlenmesi, bu kavramı kullanışlı yapar. Temsili dünyanın düzenlenmesi iki ana şablona bölünmüş olarak görünebilir. Birinci şablon, başarılı bağlanma ya da ilişkininkidir, ki bu da bağlanma birimi olarak ifade edilebilir. Bu birim, bireyin diğerlerine bağlanma tecrübesinin bir parçası olan, diğer insanların en azından onayını, en iyisi olara kabul ve doğrulamasını kazanmak veya stoklamak için o davranışları, duyguları ve eylemleri tanımlar.İçpsişik ve kişilerarası yaşam deneyiminin bir şablonu daha vardır. Bu tecrübeler başarılı bir bağlanmaya ulaşmanın ya da bağlanma durumundaki aksaklıkların etrafında belirginleşir. Temel bağlanmamanın şablonu ve ilintili nesne ilişkileri birimi, bağlanmama birimi olarak adlandırılabilir. Diğer bir deyişle, içpsişik be kişilerarası kişisel hayatta,ne kadar koşullu olursa olsun, başkalarına bağlandığını hissetme durumu vardır, ve sonra yakında çıkacak bir onay, doğrulama ya da kabullenme olmayınca diğerlerinden bağlantısız hissinin durumu vardır.

Basit ikiye bölme (bölme) kendiliğin bozuklukları da dahil, bütün ilişkilerde söz sahibidir. Sağlıklı ilişkilerin çoğunda ya da kendiliğin bozukluğunun göreceli başarılı olanlarında, bağlanma durumu ( bağlanma biriminin göreli sürekli aktivasyonu) standarttır. Bağlanmada ya da ilişkideki duraklamalar çok nadir, kısa sürelidir ve kolayca tamir edilebilir. Bir çok kendilik bozukluğunda, bağlanma biriminin temelleri sağlıksızdır ve bağlanmadık duraklamalar sıktır, uzun sürelidir ve birimi, ödüllendirici nesne ilişkileri birimidir (RORU) ve bağlanmama birimi de geri çekilen nesne ilişkileri birimidir (WORU). Narsisistik kendilik bozukluğunda (Masterson, 1981), bağlanma birimi, omnipotent nesne/gösterişli kendilik birimidir ve bağlanamama birimi de saldırgan nesne/boş kendilik birimidir. İki birimin de halen ilişkisel birimler olduğu vurgulanmalıdır. Bağlanmama birimi anksiyete ve rahatsızlık ile ortaya koyar, ayrılma ile aynı değildir.

Kendiliğin şizoid bozukluğu için bölme nesne ilişkilerinin doğası nedir? Narsisistik ve borderline kendilik bozukluklarında olduğu gibi basit bir bağlanma ve basit bir bağlanmama birimi vardır. Şizoid hasta için nesneye bağlanmanın ve ilişkilenmenin, zorluklarından ve tehlikelerinden bahsettikten sonra, bu bakış açısında, yukarıdaki beyan şaşırtıcı gözükebilir. Aslında, o zorlukların ve tehlikelerin hiçbir tanımı, insan ilişkilerindeki nesne ilişkilerinin motivasyon önceliğini yalanlamaz. Şizoid hastanın, nesne ilişkileri ile ilintili memnuniyetlere ulaşmak için yaradılıştan gelen bir ihtiyacı vardır. Nesne ilişkileri için olan uğraşın – diğerlerine ulaşabilme ve tutunabilme arzusunun – herkeste olduğu kadar şizoid hastada da motivasyon gücü vardır.

Şizoid hasta için temel bağlanma birimi efendi(köle birimidir, temel bağlanmama birimi de sadist nesne/sürgündeki kendilik birimidir.Şizoid hastayı esas olarak tanımlayan ilişkisel birim, sadist nesne/sürgündeki kendilik birimidir. Böylece, bu bağlamda; şizoid hasta ile narsisistik ve borderline bozukluklar arasında dikkat çekici bir fark vardır.

Şizoid hasta için “ev” bağlanmama birimidir. Bu tür hastalar genellikle sadist nesne/sürgündeki kendilik birimi içinde “yaşarlar”. Şair Robert Frost’un söylediği gibi, “Ev, gitmek zorunda olduğunda, senin içeri alındığın yerdir.” Şizoid hastalar için, gitmek zorunda oldukları yer sürgündeki kendiliktir ve burada onları her zaman güvenle içine alacaktır. Oysa, diğer kendilik bozukluğu olan hastalar, sürekli olarak, bağlanma deneyimleri içinde yaşamak için çırpınırken (RORU ya da omnipotent nesne/gösterişli kendilik birimi), şizoid hastanın ilk ve birincil endişesi sadist nesne/sürgündeki kendilik birimi içerisindeki varlığını güvende ve sabit tutmaktır.

İlişkisel birimin sadist nesnesi, bariz bir şekilde, şizoid hastanın aşağılayıcı, mahrum edici ve yıkıcı kişilerle olan deneyimleri ile beslenmektedir, genişlemektedir. Nesnenin sadistliği, şizoid hastanın kişiliksizleştirilmiş hissinin derecesi ile orantılıdır. Birçok şizoid hastanın hikayesi kronik ihmal, terk edilme ve fiziksel ya da sözel şiddetin örneklerini içerir. Sadizmin (kötü uyumsuzluk) yoğunluğu ve yayılması, patolojinin şizoid boyutunda, patolojik dışavurumun sürekliliği kavramına katkıda bulunan iki net faktördür. Şizoid hastayı daha az esnek ve daha fazla katı korunmacı kılan tecrübeler, daha alçak seviye bir bozukluğun tezahürü olarak sonuçlanır. Diğer bir deyişle, uyumsuzluk/sadizm ne kadar fazla ise, bağlanama biriminin bağlanma birimine göre oranı daha yüksek olacaktır ve uyum sağlayıcı sosyal işlevsellik seviyesi de daha az olacaktır. Sadist nesnenin fark edilen art niyeti, bağlanma çabalarının cesaretini kırar. Art niyetin niteliği, borderline hastanın içinde bulunan geriçekilme nesneye ve narsisistik bozukluğun içinde bulunan saldırgan nesneye göre değişiklik gösterir. Şizoid hastanın nesneye teklif edecek gibi gözükmesi, herhangi belirli bir ödül tarafından değiştirilmemiştir. Borderline hasta nesneye duygu durumlarını dengelemede yardımcı olabilirken ( özellikle de nesnenin kendi depresyon ve ayrılma anksiyetesi), ve narsisistik hasta nesneye kendilik değerini ve öz saygısını dengelemede yardımcı olabilirken, şizoid hasta belirli olmayan işlevler sergiler ve bunlarda etkileşime kişiliksizleştirilme niteliği verir.

Bağlanmama biriminin, nesne temsili sadistken, nesne ile özdeşleşen kendilik temsili de sürgündeki kendiliktir. Daha önce de belirtildiği üzere, bu bir çok şizoid hasta için evdir – ve hiç hasta konuma gelmemiş şizoidler için de, orası sıklıkla sabit yaşanılan mekandır.Şizoid hastalar için, bu bir yer altı sığınağıdır, ve gerekli olduğunda girilemez bir kaledir. Ciddi bir intihar eylemi gerçekleştirerek, hastaneye yatırılan şizoid bir kadın, Supermanın kuzey kutbu gibi bir yerdeki buzdan kalesine benzer bir kalede zamanının çoğunu geçirdiğinin farkına vardığını belirtti. Uç boyutta, bu sebeple, sürgündeki kendilik deneyimi, başkalarının ihlal ve fuzuli işgalleri için girilmez kendiliğinki gibidir.

Bir çok şizoid hasta, şizoid kişilerin büyük havuzundan seçme bir topluluktur ve tedaviye gelen şizoid hastalar, sürgündeki kendilik deneyimlerinde değişik bir nitelik sergilerler. Şizoid hastanın, başarılı ilişkiler hakkında daha bilinçli beklentileri ve ümitleri vardır. Sürgündeki kendiliğin daha ulaşılamamazlık niteliği, yukarıda belirtilen hastaya oranla daha az yoğundur. Bir çok şizoid hasta için, sürgündeki kendiliğin en doğru tanımlaması; girilemez kaleden ziyade güvenli bir barınak olurdu. Şizoid hasta, güvenli bir şekilde tanımlanmış ve korunmuş bir dünyada yaşamaya çalışırlar.

Güvenlik şizoid hasta için anahtar kelimedir. Diğerlerinden yeteri kadar uzaklıkta olma olarak tanımlanır. Sadizm, ihlal ve ayrılma için belirli bir mesafede ancak tüm izolasyon ve yabancılaşmama olmaması için de belli bir yakınlıkta. Sürgündeki kendilik güvenliği mümkün kılar. Sürgündeki kendilik temsili, şizoid hastanın rahat, nispeten anksiyetesiz mesafede, iç psişik ve kişilerarası, tehlikeli bir biçimde yakın olmaktansa, diğerlerinden uzak olmasını sağlar.

Güvenli bir barınak olarak sürgündeki kendilik, şizoid hastaya özgündür. Örneğin, Bay R., çocukken, ailesinin bodrumda sakladığı boş buzdolabı kutusunda saatlerini nasıl geçirdiğini anlatmıştı. Özgürce fantezi kurabileceği, evden uzakta bir evdi orası. Orası, ihlal ve korkudan uzak, güven ve emniyet mekanıydı. Kutuda geçirilen zaman ve oradaki fantezileri mükemmel güvenli yerini yansıtıyordu.

Bayan G., orya yaşlı şizoid bir kadın, arkada kendi güvenli yerinden ayrılmadan, diğerleri ile beraber olabilme yeteneğini kolayca anlattı Sabit bir sürgündeki kendilik ve güvende olma deneyimine, geri çekilme etkisinin basit süreci ile ulaşıyordu. Diğerlerinin huzurunda olabilirdi, hatta kalabalık ortamlarda bile, ancak aslında hala yalnız olabilecekti. “Diğerleri ile olup, kesinlikle hiçbir şey hissetmiyordum” diye belirtti. Bu tür kişiliksizleştirmesi ya da duygusal hissizleşmesi, bir durumdan hissi geri çekme yeteneğini yansıtıyordu. Onu , kişiler arası dünyasındaki, emniyetsiz olarak algılanan daha büyük yerin içindeki, güvenli yerde bırakıyordu.

Sürgündeki benlik deneyiminin her iki genel tanımı da, güvenli bir barınak olarak ya da aşılamaz bir kale olarak, bağlanmama birimi ile ilintili güvenliği vurguluyor. Şizoid olgusunun çoğu tanımı bu yerde başlar ve biter. Bu iki tanımlama, DSM-IV’ün engelleyici kişilik bozukluğu ve şizoid kişilik bozukluğu ile özdeşleşebilir. Engelleyici kişilik güvenli bir barınak peşinde koşarken, şizoid kişilik girilemez bir kale kurmaya uğraşır. Guntrip tarafından tanımlanan dokuz özellik bile, güvenli bir yer ve girilemez kale görüşlerini ifade eder. Şizoid hastayı anlarken burada durmak, şizoid hastanın iç dünyasının sadece yarısını anlamak olur. Sürgündeki kendilik ize özdeşleşmiş tehlikeler ya da bağlanma birimi ve bağlanma ile ilgili durumlar hakkında henüz bir şey söylenmedi. Şizoid hastanın iç dünyasının resmini tamamlamak için, bu olguların her ikisinin de anlaşılması önemlidir.

Güven yeri nasıl tehlikeli olabilir? Sürgündeki kendilik ile ne tür olası tehlikeler bağdaştırılabilir? Bu tehlikenin doğasını anlamak için, bazı şizoid hastaların güvenli yere ulaşma çabalarında çok ileri gittiklerini anlamak gerekir. Bağlama ya da ilişki için biraz ümit ya da potansiyeli olmasına rağmen, en ağır şizoid hasta, gözlemciye görünmez olmak için hatta hastaya bile görünmez olmak için, potansiyelin çok derinlere gömülü olduğu aşılamaz bir kale yaratmak için oldukça mücadele edebilir. Bu tür hasta, genellikle, dünyayla olan her tür gerçek etkileşimini koparmış biçimde, sadece fantezi krallığı aracılığı ile potansiyel bağlanma için olan ümit deneyimine tutunabilir. Fantezi hayatının oluşu, diplerde saklanmış bağlanma isteğini açığa çıkarır. Bilinçli olarak, aslında, bu tür hastalar sürgünde olma tecrübelerini, geri dönüşü olmayan noktanın ilerisine gitmek terimi ile ifade ederler. Bu sanki, kendi çabaları ile güvenli bir yer bulabilmek için dış sınır çizgisine gitmesi, ve sonra öyle bir zaman geldiğinde süreci geri çevirme yeteneklerini kaybettikleri hissine kapılmaları ve insan ilişkilerinin yerçekimin ötesine gitmeleri gibidir. Güvenli yerin ötesindeki deneyim, sonsuz bir boşluk, dipsiz kuyu ve kozmik yalnızlık olar tasvir edilir. Şizoid bir hasta, bir kablonun ya da bir bağın ucunda uzay yürüyüşü yapan astronot betimlemesini kullanmıştı. O kablonun kesilmesi, sonsuzluğa boş alana atılmak demekti. Kişiyi diğerlerine bağlayan güçlerden ayrılmak, tam bir yalnızlık ve tecrit deneyimidir.

Şizoidin potansiyel deneyimindeki işte bu noktada, intihar gerçek bir olasılık haline dönüşür. Olası her tür tehdidin bağlantısının koparıldığı zaman, insan ilişkisinin olası yolunu aydınlatan alev titremeye başlayıp söndüğü zaman, ilişkide kalabilmenin bir yolu olarak fantezilerden faydalanma imkanı kaybolduğu zaman, şizoid kişi nesne ilişkileri dünyasında tutunma duyusunu kaybeder.Bu durum ile bağdaştırılan dehşet, ciddi bir intihar girişimi için acele ettirtebilir. Şizoid hastalar, aslında, – ne kadar ümitsiz ve bezgin gözükseler de- bir derece ilişki sağlayabildikleri ya da hatta bir parça ilişkinin ümidini taşıdıklarında bile, ciddi intihar riskleri değillerdir. Bazı şizoid hastalar için, hayat kurtaran ilişki terapist ile olandır. Terapist ile olan terapötik ilişki, çoğunlukla, şizoid hastayı nesne ilişkilerinin dünyasına bağlayan can kurtaran halatıdır ve hastayı tüm izolasyon ile özdeşleşmiş umutsuzluk ve ıstıraptan korur. Eğer terapötik ilişki, diğer bütün ilişkilerle birlikte, gerilime girerse ve kaçınılmaz olarak kopacak gibi hissedilirse, sadece bu durumda şizoid hasta, tedavi devam ederken, akut suikast risk grubuna girer. Genellikle , hastanın duygu durumunu anlatmak için kullandığı “umutsuzluk” kelimesi tarafından bu tür bir risk bildirilir.

Pek çok şizoid hasta intihara meyil etmez. Fakat olgunun tartışılması birkaç kişi için neticelendirme olduğundan değil, ancak içsel dünyanın bir parçası olduğu için ve şizoid bireyler için potansiyel bir tehlike olduğundan önemlidir. Bazı şizoid hastalar için, bunun varlığı belli belirsiz, zar zor fark edilebilir bir arka plan sesi gibidir ve çok nadiren bilince çıkabilmektedir. Diğerleri için, uğursuz bir mevcudiyettir ve Demokles’in duygusal kılıcı gibidir. Her koşulda, bu, hepsinin deneyimlediği, alta yatan bir ürküntüdür. Daha önemlisi, şizoid hastanın iç dünyasında işleyen – mesafelendirmenin (sürgün) olası sonucu olarak deneyim beklentisi – , hastayı çok ileri gitme olasılığına karşı tetikte tutan, öncelikli bir etkidir.Şizoid hastaya “Dikkat!” mesajı veren bir uyarı işaretidir.

Bu sebeple, bütün insanların sahip olduğu nesne ilişkilerine ve bağlanmaya doğru temel motivasyona ek olarak, şizoid hasta; diğerleri ile iletişim kurma yeteneğini kaybederse ya da vazgeçerse diye bekleyen dehşetin farkındalığı – bazen bulanık, bazen net – tarafından nesne ilişkileri dünyasında tutulmaktadır. Bu olası başıca ızdırap ve akla hayale sığmaz anksiyete, şizoid hastanın geri çekilme, inzivaya çekilme ve sadist-nesne dünyasından bir güven bulma savunmacı çabalarına bir karşı kuvvet olarak çalışmaktadır.

Sürgündeki kendilik deneyiminin aşağıdakiler gibi tanımlanan çeşitli nitelemeleri vardır: güvenli bir yer ya da sığınak, girilemez kale, ve geri dönüşü olmayan nokta. Fakat Guntrip’in vurguladığı, sürgündeki kendilik ile bağdaştırılmış diğer yetenekler, bir çok hataya diğerleri ile daha yakın bir ilişki kurma imkanı vermektedir. Bu evin doğası, sürgündeki benlik deneyimi, en iyi “ kendine yeterlilik ve özgüven ifadeleri ile tanımlanabilir.Güven hissi hala bir mesafe aracılığı ile gelmektedir; aslında,diğerlerinden geri çekilerek yaratılan saf mesafenin özelliklerinin tersi olarak, bu mesafe kendilik kapsama ve düzenlemenin olumlu özellikleri üzerine kurulmuştur. Bu yerde, şizoid hasta diğerlerinden uzak güvenli bir mesafe hissedebilmesi, özgüven tarafından gelen bir güvendir ve hasta bağlanma ihtiyacı ile özdeşleşmiş meydan okumaları kabul etmeye isteklidir.

Bu tür hastalar, daha önce betimlenen konumlardaki hastalara nazaran, kapanma riskine ve kapanmanın çıkmasına daha uzaktır. Bu hastalar, kişisel ilişkileri belirli bir düzeyde korumaya ya da en azından iş temelli ilişki kurmaya müsaittir. Evlenirler ve çocukları olur. Çok az sayıda kişi olsa da,başkaları ile etkileşim gerektiren meslek gruplarına dahil olabilirler ve sosyal bağlanmanın bağlanmanın bazı yönlerini sürdürme yeteneğine sahiptirler. Bu şizoid hastalar için, hayatın duygusal deneyimleri; karışıklık, gizem ve duygusuzluk içinde saklanmamaktadır. Duygular, sınırlı ve kısıtlanmış bir tarzda, tanımlanabilir ve kişiler arası kullanılabilir.

Bu tür düzenlemenin prototipi, ilişkileri ergenlik dönemindeki paralel oyunu sıklıkla sergileyen bir ilişkisi olan şizoid bir çifttir. Partnerler bir ok aktiviteyi paylaşırlar, – beraber yaşamak, çocukları yetiştirmek ve izolasyona ve yabancılaşmaya karşı bir koruma olarak bir birlerinin eşliğinin keyfini çıkartırlar. Fakat duygusal deneyimler gerçekten paylaşılmaz. Duygular çok az olarak tartışılır. Genellikle iki bölüm de kendi savunmalarında ve savunma işlevlerinde gururludurlar.Bu Masterson’un (1972) belirttiği gibi, gereklilikten bir erdem yaratmanın klasik bir örneğidir.

Başka bir şizoid adam, şizoid olmayan karısı ile olan hayatını aşağıdaki şekilde tanımlamıştır. Çoğu zaman mutlu olarak birlikte yaşasalar da, duyguları paylaşmak için içsel talebin çok olduğu zamanlarda (örneğin hayta belirgin mutlu ya da acı olaylar olduğunda), “boş surat” halini alırdı, bununla belirtmek istediği yüzü bütün ifadeleri engellerdi. Bunun öznel karşılığı, ılımlı anksiyete ya da duygusal güvenlikti. Karısı bunun olduğunun farkındaydı ve acının değişen boyutlarıyla kabullenmişti. Çocukları da bunun vuku bulmasını fark etmişlerdi ve “ babam yine bizi devre dışı bırakıyor.” diye dalga geçerlerdi. Bu örnek hastanın duygusal geri çekilmesini vurgulamaktan çok, duygu durumlarını kendi kendine kontrol edebilme ve yetebilme kapasitesinden emin olduğunda dünyada iletişim kurabilmesi açısından önemlidir. Tedavisi süresinde, bu yetenekler, her zaman olmasına rağmen, giderek ego distonik oluyorlardı.Esasında, bu tepkiye olan memnuniyetsizliğinin farkındalığı, “yeni bir seviyede dünya anlayışı”nın başlangıç tecrübesiydi.

Sürgündeki kendiliğin bu son tanımlaması ile, şizoid hastaların evlerinin aralığının oldukça farklı olabileceği gözükür. Bir uçta, sosyal olarak uyum içinde gözüken, ve bazı zamanlarda bağımsız olma ve özsaygılı olma yeteneğinin gururunu ve uzaklığını sergileyen kişiyi bulabiliriz. Diğer uçta, diğerlerine sürekli uzak durun mesajı veren ve diğer insanların kişilerarası etkileşimine ihtiyacı olmadığını iddia eden, kendi kendine yeten bir dünyada kalmak isteyen birey vardır.

Bir takım ilave örnekler, şizoid hastanın yapabileceği değişen hayat ayarlamalarını bildirebilir.

Bayan A., diğerlerine belli bir mesafede olma hissini, “ yaşam penceresine birinin burnunun yaslaması hissi. Sen dışarıda soğuktasın ve içeride herkes mutluk ve sıcak bir ortamda. Siz orada durmuş içeride olup biten aktiviteyi izliyorsunuz, fakat korkmuş, isteksiz ve hareket edemez halde. İçeri girmenin ve aktivitelere katılmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum.” Bayan A., temel ihtiyacının farkındalığını, hatta iletişim için özlemini ve dünyadan ayrı olmanın kendi kendine yürürlüğe koyduğu deneyimi tanımlıyordu. Gözlemciydi, bir katılımcı değildi. Dışarıda soğuktaydı ve içerideki herkesin daha iyi zaman geçiriyor gözüktüğünü vurgulamıştı. Bu tasvir etme şizoid hastalar tarafından anlatılanlara özgündür. Bayan A.’nın korkusunun ifadesi, içeri girme isteksizliği ya da aciziyeti, şizoid hastanın hakiki ikilemlerini ve zorluklarını yansıtır. Bayan A.’ya fantezisinde nasıl giyinmiş olduğu soruldu. “Dışarıda soğukta” olmasına rağmen, kendi o kadar üşümemişti çünkü, esasında, bir çok koruyucu kıyafet katmanlarına sarılmıştı. Bu onun özgüven ve kendine yeterlilik yeteneğinin metaforik bir deneyimiydi. Dışarıda soğukta olmaktan korkmuyordu ve kendi kendine oldukça iyi bakabilirdir. Çatışma vardı çünkü dışarısı ne kadar emniyetli olursa olsun, sürekli dışarıda kalmak istemiyordu. Tam güvenliğin bedeli tam izolasyondu.

Bay A., diğerlerinden mesafeli olma hissini anlatırken, şunları belirtmişti: “yabancılaştırılmış, ıssız bir adada izole edilmişlik hissidir… yabancı bir karada yabancı biri olmak gibidir. Bir uzaylı. Tamamen irtibatını kaybeden ve dipsiz bir boşluğa itilen. Ülkesi olmayan bir gerçek yaşam insanı gibi hissediyorum.” Şizoid hastalar sıkılıkla bireyin diğerleri ile olan etkileşiminde gerekli olan ipuçlarını yakalama yeteneklerinin zayıfladığını anlatırlar. Bay A., nasıl davranmasının beklendiği hakkında ya da diğerlerinin nasıl davranmasını beklemesi gerektiği hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Bu tamamen yabancı topraklarda; geleneklerini, kurallarını, yasalarını, örflerini bilmediği ve hata konuştukları dili bile anlamadığı, tamamen farklı bir dünyada uyanmak gibidir.Diğer bir deyişle, hiçbir iletişim aracı yoktur. Uzaylı tanımlaması şizoid hastalara özgü bir tanımlamadır çünkü tamamen farklı bir dünyanın ortasına bırakılma hissini bildirmektedir.

Daha önceden açıklanan sadist/sürgündeki kendilik birimi, bir çok şizoidin bilinmesini sağlayan nesne ilişkileri birimidir. Tanımlayıcı ve klinik psikoloji genellikle sadece şizoid hastanın deneyimine odaklanmıştır. Bu birimin son özelliği, kendilik temsili ile nesne temsilini bağlayan etkidir. Herhangi bir kendilik bozukluğunun bağlanmama birimini kaplayan duyuşsal tona, Masterson (1972) tarafından, genel kapsamlı “ terk edilme depresyonu” kavramı denilmiştir. Bu ifade, bağlanmama ya da bağlanmadaki engellenme deneyimleri ile ilintili bütün rahatsızlık duygu durumlarını kapsayan, bir şemsiye terimdir.

Şizoid hastanın terk edilme depresyonunun genel duyuşsal ilkeleri; izole olarak özgür olma hissi şeklinde betimlenebilir. Hasta bağlanma ile özdeşleşmiş her tür anksiyete ve tehlikeden muaftır, ancak bağlanma ile özdeşleşmiş memnuniyet ve keyiften de tecrit edilmiştir. Özgürlüğün bedeli, duygusal sürgünün devamlılığında bir yerlerde hayatın devam ettiği hissidir. Bağlanmama ve sürgün ile ilişkilendirilen duygular, baskın olarak depresyon ve öfke, boşluk ve manasızlık, izolasyon ve yabancılaşma şeklindedir.

Anlık yaşamak, tepkisel olarak yaşamak, diğerlerinin ihtiyaçlarına, beklentilerine ve çarpmalarına cevap vermek yerine bireyin gerçek kendiliğini bırakması deneyimi depresyon ile sonuçlanır. Depresyon ve melankolinin ağır hissi ile yaşamak, sahte olarak yaşamaktır.

Hiç seçme şansının olmaması ve seçenek sunulmaması hissi öfke ve hiddet ile sonuçlanır. Özgürlüğün bedeli sürgündür. Ya al ya git. Hiddetin diğer kaynakları; (1) işlerin neden kötü gittiğini açıklamak için kullandığı kendini suçlamayla ilişkilendirilen kendinden nefret ve eleştiri, (2) tekrarlama ve otorite ile özdeşleşen saldırgan (sadist nesne) ile kimlikleşme , ve (3) bedeli ne olursa olsun intikam ile bağdaştırılan kısas dürtüleri (Masterson, 1981).

Savunmacı sahte-kendilik tecrübesi altında yatan kimlik dağılmasının artan farkındalığının sonucu olarak, hasar görmüş gerçek kendiliğin deneyimi olarak, boşluk ve manasızlık depresyon ile ortaya çıkar.

Beklenen ya da fiili izolasyon ve yabancılaşma, şizoid hastanın terk edilme depresyonu deneyimine özgü kişilik veren duygulardır.Bu, yalnızlığın, kozmik yapayalnızlığın ürkünçlüğün, ve diğer insan varlıkları ile iletişim yeteneğini kaybetme olasılığı ile özdeşleşmiş dehşetin eşsiz deneyimidir.

Şu ana kadar, şizoid hastanın hikayesinin sadece yarısı anlatıldı, ve aynı şekilde iç psişik yapının da sadece yarısı tanımlandı. Eğer tanımlama bu noktada sonlandırılsaydı, daha önceki nesillerden süregelen şizoid patoloji tanımlamaları ile yetinmek gerekirdi.

Şizoid hastanın içsel dünyasının diğer yarısı, ayrık nesne ilişkileri biriminin bağlanma öğesindedir. İnsanlara bağlanma ihtiyacı ve nesne ilişkileri ihtiyacı, şizoid kişi için, ve yanı zamanda bütün insanlar için, temel motivasyonel bir güçtür. Şizoid hastanın iç dünyasında, bu ihtiyaç, bağlanma birimi, efendi/köle metaforu ile belirtilmektedir. Efendi/köle öğesi birincil bağlanma birimidir. Bu öğenin şizoid hastanın iç dünyasında ve dış gerçeklikte aktive edilmesinin derecesinde muazzam değişkenlik vardır. Bir uçta, ne gerçekte ne de fantezide bu öğenin hiç aktive edilmemesi vardır. Bu birim başarısız olunca, hastanın aşılamaz bir kaleye geri çekilmekten ve sürgünde yaşamaktan başka seçeneği yoktur. Diğer uçta, oldukça büyük riskler almayı isteyen ve bağlanma birimlerini aktive etmekle beraber gelecek meydan okumaları kabul eden şizoid hasta çeşitleri vardı. Ancak bunu yapanlar sadece, dayanılmaz duygu katılımı talep edildiğinde, kendine yetebilme, kendi duygularını kontrol edebilme savunmalarını harekete geçirmekte kendine güvenenlerdir.

Bütün şizoid hastalar için, esasında, efendi/köle öğesinin aktivasyon seviyesi göz önüne almaksızın, birimin özellikleri gözle görülür derecede benzer kalır. Efendi/köle öğesi, nesne temsilinin, kendilik temsilinin ve bağlanma etkisinin özgün bir algısını içeren, kendine özgü bir nesne ilişkileri birimidir.

Nesne temsiline efendi olarak bir sıfat verilmekle ne iletilmek isteniyor? Bağlanmaya (iç dünyada ve dış gerçeklikte) çaba harcayan bir şizoid hasta, nesneyi yönlendirici, zorlayıcı ve gasp edici olarak deneyimlemeye müsaittir. Nesne esir edici ve hapsedicidir. Bağlanma koşulları, bu sebeple, tehlike ve korku ile doludur. Bağlanma şizoid hastanın sağlığı için zararlı gözükmektedir.

Bağlanmanın kalitesi, duygusal açıdan memnun edici ve destekleyici şeklinde sadece marjinal olarak tanımlanabilir; bağlanma ile özdeşleşen sadece en temel ihtiyaçları yerine getirdiği gözükmektedir. Bazı zamanlarda sadece, şizoid hastayı geri dönüşü olmayan noktanın ilerisine fırlamaktan korumak için gerekli çekimsel gücün uygulanması olarak işlev gösterebilir.Daha önceki gelişimsel ve tarihi düşüncelere dayanarak, efendi olarak şizoid hastanın nesne deneyimi kolay yapılandırılıyor olmalıdır.

El koyucu olarak Nesne

El koymanın vurguladığı, şizoid hastanın, sahip olduğu değeri olan her şeyin ya da herhangi bir şeyin, nesne tarafından eninde sonunda sahip çıkılması hissidir. Fikirler, fanteziler, yetenekler, mülkiyetler – nesnenin kendi hedef ve ihtiyaçları doğrultusunda, hastanın içinde barındırdığı gerçeğini hiçe sayarak, hepsine nesne tarafından kullanılacaktır. Nesne ne zaman kullanmak isterse ve hangi amaçla kullanmak isterse, hepsi kullanılacaktır. El konulma tecrübeleri yok edici olabilir – şizoid hastalar için bir tür dehşettir. Şizoid bir dama, büyürkenki korku hissini tanımlarken, el konulma tecrübelerini, “ Vücut Kapanların İşgali” isimli filmdeki insanların dehşetine benzetmiştir. Bu klasik filimdekilerin insanlıkları, düşünceleri, ruhları uzaylı işgalciler tarafından kurutulmuştur. Aynı gözüküyorlardır, fakat onlar için değerli olan her şeye el konulmuştur.

El konulmanın başka bir örneği, birinin kendine ait dünyası olmasına, özel kendiliğinin herhangi bir tecrübesine izin verilmemesidir. Şizoid bir hasta, çocukluğunda, kendinden sonra gelen ikizlerin başarısı için işe alınmış bir bakıcı gibi olduğunu anlatmıştı. Diğerleri de ebeveynleri için bakıcıdırlar. Bunların hiç biri , bir insanın hedefe ulaşmak için çalışarak, yaşayarak ve birlikte paylaşarak edindiği memnuniyet ya da hoşnutluk hissi ile yapılmamaktadır. El koyucu, hastanın hislerini göz önüne almadan, belirli bir amaca hizmet etmek için uğramaktadır. El koyucu (sadece gerektiğinde) çocukların (ya da şizoid hastanın) görülmesi ama asla duyulmaması gerektiğine inanır. El koyucu ne gerilemeyi ödüllendirir ne de mükemmel bir aynalama bekler. El konulma, hastayı bir işleve çevirerek, kişiliksizleştirmenin bir türüdür.

El konulma çeşitli türlerde tezahür edebilir. Bazı zamanlarda, el konulma aşikar olabilir, diğer zamanlarda gizli olabilir. Bay W. ailesinin evde kilitli hatta kapalı kapı istememekle başlayan el konulma deneyimini anlatıyor. Bay W.’nin ailesinin, hiçbir şeyi özel kalamayacağı izleniminin bırakılması, neredeyse psikotik bir zorlama ve aşırı tetikteliktir. Ona göre, açık kapı, bütün sahip olduğu ve ne olduğunun ailesi tarafından kullanılma hissini alan bir semboldü. Ve kendisini hiçbir şey gibi hissettiren, benimseyebileceği ve sahip olabileceği hiç bir şey olmadığı hissiydi.Kendi vücuduna yetkin olmak da dahil, mahremiyet imkansızdı. Örneğin, ailesi gece yatarken ellerinin örtünün üstünde olup olmadığını sürekli kontrol ederdi ve banyoyu kullandığında hiçbir zaman banyonun kapısını kilitleyemezdi. Kendini cinsel bir varlık olarak tanımlamakta cesaretsizleştirilmişti. Oldukça yoğun şizoid olan Bay W., aseksüel olmanın belirgin hisleri ile büyümüştür.

Bay h., el konulma deneyimini aşağıdaki şekilde belirtmiştir. Geleceği ile ilgili ne yapmak istediği hakkında bir fikri olduğunda ve bundan annesine bahsettiğinde, fikrinin kendisi için sonsuza dek kaybolduğu izlenimine kapılıyordu çünkü annesi o fikri alıp kendi fantezilerini ve ihtiyaçlarını beslemek için kullanacaktı. Annesi fikri kendi değerlerine göre değiştirecek veya şekillendirecektir ve böylece artık o fikir Bay H.’ye ait olmayacaktır. Fikre ya da hedefe, annesinin duygusal memnuniyetinin sağlanması için, hastanın istekleri, ihtiyaçları ya da duygularını içeren hedefin annesi tarafından alındığı bildirilmeksizin, el konulmuştur. Örneğin, kız arkadaş anlayışı ile tanıştırdığı kızın nasıl uyuştuğu ( ya da genellikle, uyuşmadığı) hakkında uzun bir konferans beklentisi olmadan, hastanın bir kız arkadaşını annesine tanıştırma imkanı yoktu. Oynana spor dalları, ilgi alanları ya da kariyer hedefleri bile hastanın duyguları açısından değerlendirilmiyor , hatta en azından düşünülmüyordu bile; daha ziyade, annesinin kendini nasıl hissedeceği, arkadaşlarına ne anlatacağı ve annesinin oğlunu yetiştirmedeki başarısı ile kendi ihtiyaçlarını nasıl tatmin edeceği açısından değerlendiriliyordu. Bu konularda annesine hiç karşı gelemediğini de vurgulayan hasta, bütün gücün annesinden akıp geldiğini hissediyordu. Annesinin kontrolü mutlaktı. .Eğer bir şeyi sahiplenmek isterse, o artık ona aitti. Mücadelenin bir faydası yoktu.

Manipüle etme ve baskılama efendinin işbirlikçi deneyimleriydi. Her iki kavram da hastanın kendi deneyimlerinin ve hislerinin, nesne tarafından, diğeri tarafından, göz önüne alınmadığını ve görmezden gelindiğini betimliyor. Şizoid hastanın deneyimi, diğerlerinin kendi kazanma arzuları için, hastanın kendini gözetmeden, kullanılmasıdır. Manipüle etmek ve baskılamak, birisine el koymaktan ziyade, başka bir insanı kontrol etmek anlamına gelmektedir. Deneyimin bu çeşidi, en iyi olarak, Bay. H. Tarafından anlatılmaktadır. Bay H. Başkaları ile, özellikle de annesi ile, olan ilişkisini sanki annesinin kucağına oturtulmuş bir kukla gibi olmakla anlatır. Her hareketinin, vücudunun her parçasının ve her duygusunun başka birinin kontrolüne maruz kaldığını hissediyordu. Bay H. Bunu “birinin sürekli dizginleri elinde tutması” olarak tasvir ediyordu. Manipülasyonun ve baskının türü de sıklıkla nesnenin istediği herhangi bir işlevi yerine getirmeye programlanmış bir robot ya da android olma metaforu ile gösterilmiştir.

El koyucu, manipüle edici ve baskılayıcı olarak nesne, “efendi” kelimesi ile tamamen tasvir edilmiştir.Efendi olan nesne tecrübesine ilintili olan kendilik temsili, köleninki gibidir. Şizoid hastanın nesneye olan bağlanmasının doğası –içsel dünyada ve dış gerçeklikte – bir kölenin efendisi ile olan ilişkisi gibidir. Esaretin özü, birinin kendine ait olarak adlandırabileceği hiçbir şeye sahip olmamasıdır. Efendi/köle ilişkisinde, özel bir mülkiyet yoktur. Birisi efendi olarak var oluyordur. Değeri olan herhangi bir şey geri alınabilir; eşi, çocukları ve hatta hayatı. Efendi/köle ilişkisi, bireyin insanlığını temel olarak görmezden gelme üzerine kuruludur. Bütün bu sebeplerden dolayı, esaret veya hapsedilmişlik hissi bir çok şizoid arasında ortaktır. Nesne efendidir, kendilik de köledir. Nesne hapse atandır, kendilik de hapse girendir. Aşağıda hastalar tarafından tanımlanan efendi/köle biriminin nitelemeleri bulunabilir.

Bayan R. Bağlanmanın temel deneyimi hakkındaki görüşünü, kontrolü kaybetmek olarak tanımlıyordu. Ailesi ile olan ilişkisi isteklerin sonsuz çatışması gibiydi. Ve sonunda kesinlikle kaybedeceğini hissediyordu. Ailesine her hangi bir şekilde yakın olmayı denediğinde, kendinden tamamen ödün vermek zorunda olduğunu ve onların yatılı kölesi haline geldiğini hissediyordu. Bayan R.’nin tedaviye başladığı noktada, yaşlı ve hasta babası onu yanına taşınması içim tehdit ediyordu, ve böylece hasta onun tam zamanlı hemşiresi haline gelecekti. Babasının beklentisi hastanın işinden çıkması ve hayatını ona bakmaya adamasıydı. Bu biçilmiş rol hakkında onun ne düşündüğünü soran yoktu.

Hastanın kendi istek ve duygularını tasdik ettirememe acizliği, hasta 39 yaşındanken, çocukluğundaki aciziyetinden çok daha güçlüydü. Bayan R. bütün yetişkinlik yaşamını ailesinden uzakta geçirmesine rağmen, ailesinin onun için tasarladığı yaşantıdan farklı bir yaşar sürmesi kabul görmüyordu.

Bay H. Annesinin kelimelerini ya da davranışlarını, ve hatta yüz ifadelerini bile benzer bir korku ile anlatırken, “bendeki bütün enerjiyi kurutuyor” şeklinde tasvir ediyor. Şu an 28 yaşında olmasına rağmen, halen yaşadığı evlerindeki tek resminin, beş ya da altı yaşındayken annesinin kucağında otururken çekilmiş bir resim olduğunu belirtti. Sanki “vantrologun kucağındaki bir kukla gibi… tuzağa düşürülmüştüm… onun bana emrettiğinin dışında kımıldayamıyordum ya da hareket edemiyordum. Kendime ait bir beynim vardı ama hiçbir fark olmadı. Kimse umursamadı ve kimse sormadı. Sadece annemin duymak istediği ve beklediği kelimeleri dillendiriyordum. Ve eğer ibraz etmezsem, terk edileceğimi hissediyordum. Bir kenara itilmek. Onun kontrolünden uzak olacaktım ama yalnız olacaktım, sürgüne gönderilmiş. Bağlantıda kalmak için onun kölesi olmalıydım.”

Şizoid hasta için bağlanmanın bedeli esarettir. İletişimde olmak, hapiste olmaktı. Eğer iletişim kurmaya çalıştıklarında, şizoid hasta bunları deneyimliyorsa, o zaman neden hala denemeye devam ediyorlar?Ediyorlar, çünkü ilk olarak, bireyin kendini başka bir insan varlığı ile ilişkide deneyimlemesi temel, gereksi insani bir ihtiyaçtır. Dahası, efendi/köle ilişkisi, şizoid kişinin ilişkileri nasıl gördüğünün durumsal bir açısıdır. Bu mümkün olandır – fakat aynı zamanda tek mümkün olandır. İlişkiler işte bu şekildedir. Şizoid hastalar herhangi kişiler arası bir ilişkinin, içteki, meselelerin içpsişik durumlarının bir yansıması ya da aynası olduğunu düşünürler. Efendi/köle ilişkisinin insanları bağlayan tek yol olduğunu. Eğer birisi iletişim kurmak istiyorsa, eğer birisi bağlanmak istiyorsa, eğer birisi kişiler arası bir ilişki kurmak istiyorsa, o zaman efendi/köle ilişkisinin empoze ettiği koşullara katlanması gerekir.

Alternatif nedir? Özgür olmak, duygusal sürgünde olmaktır. Bu sebeple seçenek esaret altında olmak ya da sürgünde olmaktır, bağlanmak ya da bağlanmamak. Bu şizoid hasta için tam bir Hobson seçimidir (alternatifi olmayan seçim, al ya da git), şizoid ikilemin özüdür. Ne esaret ne de sürgün isabetli seçenekler değildir. İkisi de rahatsızlık ya da rahatsızlık tohumları içeren olarak deneyimlenir. Dönüşü olmayan noktanın ötesine gitme tehdidinden dolayı, çok uzakta gibi olmakla şizoid hasta anksiyete ve tehlike deneyimlediği gibi, tamamen el konulma potansiyelinden dolayı, hasta çok yakın olmaktan da anksiyete ve tehlike deneyimler.

Muhtemelen, çoğu şizoid hasta konut olarak sürgün halini seçerler. Kesinlikle bir çoğu da bağlı yaşamanın bedeli olarak esareti seçer ya da tahammül eder. Fakat elbette en karakteristik olarak, şizoid bireylerde en sık görünen bu iki temel durum arasında süregelen gidip gelmedir; bağlanmış ve bağlanmamış, esaret ve sürgün. Bayan B., hayatını şöyle tanımladı; “insanlara bağlanmakta zorluk yaşıyorum. Limitliyimdir çünkü kendimi diğer insanlarla paylaşmak her zaman zor olmuştur.Eğer sana bağlanırsam, bu kontrol edilmek anlamına gelir [efendi/köle birimi aktive olur]. Bu yüzden ne zaman insanlara, sana, bağlanmaya çalışsam, dediklerimle hissettiklerim arasına bir mesafe koymam gerekiyor [sadist nesne/sürgündeki kendilik aktive olur].” Bay C. De şöyle anlattı: “birisine bağlanmaya çalışmak, hisleri paylaşmak bir yoldan aşağı seyahat etmek gibidir. Öncelikle düzdür, sonra mıcır olur sonra da kum. Sonra kayalar ve hendeklerle dolu bir keçi patikasıdır. Tehlikeli olmaya başlar [ bağlanma çabaları git gide daha anksiyete yüklü ve tehdit edici hale gelmektedir].” Anlatmaya devam etti: “umutsuzca rotanın dışında olduğunuzu fark ediyorsunuz. Diğer kişiden geldim orada olmayacaktır. Ne kadar ileri gidersen, insanlara da öylesine güvenemezsin. Tam başladığınız noktada kendi teçhizatınız ve kendi problemlerinizle bırakılmışsınızdır.Kendi başının çaresine bakman gerekir [kendine yetme ve özgüven deneyimlerinin sadist nesne/sürgündeki kendilik biriminin aktivasyonu].”

Bayan A. Ve Bay B. için seçim hiçbir zaman tam sürgün ya da esaret olmamıştır. Esasında hayat, bu iki seçenek arasında sürekli bir gidiş geliştir ve uygun uzlaşmayı bulmak için çabalamaktır. Şizoid uzlaşmanın en özlü örneği fantezidir.

Fantezi

Şizoid hastanın hayatında, fantezi son derece önemlidir ve çeşitli işlevleri vardır. Genellikle, fantezi, kişinin dünyadan geri çekilmesinin, içe dönüşün ve diğerlerinden uzaklaşmanın bir parçası olarak gözükür. Bu tarzda bakılırsa, fantezi, sürgündeki kendiliğin temel bir bileşenidir. Fakat bundan çok daha karmaşıktır. Fantezi vekalet sayesinde iletişimdir. Vekaleten bir ilişkidir, ancak yine de bir ilişkidir. Şizoid hasta için, ideal, savunmacı ve telafi edici bir ilişkidir. Sürgündeki kendiliğin bir ifadesidir çünkü kendini kapsayan ve el konulma ile bağdaştırılan tehlike anksiyeteden yoksundur. İçsel nesnelere rağmen, nesnelere bağlanmaya çabalayan kendiliğin dışa vurumudur. Fantezi şizoid hastaların bağlanmış hissetmesine yardımcı olur ve halen efendi/köle biriminin tutuklamasından bağımsızdır. Kısaca, fantezide birey bağlanmış (içsel nesneye) ve aynı zamanda da özgür olabilir.

Şizoid hasta için fantezi, şizoid ikilem tarafından sunulan problemin çözümü gibi gözükse de, birlikte kendi problemlerini de getirmektedir. Bu şizoid hasta ile çalışan terapist için de geçerlidir. Fantezinin, sürgündeki kendilik yapısını güçlendirme ve sağlamlaştırma yeteneği vardır. Şizoid hastanın daha yüksek seviyede özgüven ve kendini kapsamasını mümkün kılar. Fantezi, temel bağlanma ihtiyacını memnun etmek için dış gerçekliğin nesnelerine ihtiyaç duymaz. Bu sebeple, şizoid hastanın izole olmadan sürgünde yaşama kapasitesini geliştirir. Fantezi şizoid hastanın tehlike olmadan, ne çok uzakta ne çok yakında, bir ilişki içinde yaşamasına izin verir. Bu, şizoid uzlaşmanın başlıca örneğidir.

Bir çok şizoid hastanın hayatında fantezi öyle yaygın bir rol oynamaktadır ki, muhtemelen diğer herhangi bir özellikten çok daha fazla, şizoid durumun olmazsa olmazı koşulu için en yakındır. Tabii ki birçok insan fanteziden faydalanıyordur; bu onların içsel dünyalarının bir parçasıdır. Yaratıcı, içten gelen kendiliğin bir dışa vurumu olarak, deneyimi geliştirir. Şizoid hasta için, deneyim için vekillik yapar. Bu ciddi bir farktır ve uzlaşmacı olarak fanteziyle ilgili problemdir.

Şizoid hastalar fanteziyi vekaleten iletişim ve sürgündeki kendiliğin sağlamlaştırılması açısından kullanırken farklılık gösterirler. Fanteziyi kullanamayanlar, şizoid hastaların azınlık grubudur ki bunların madde bağımlılığına eğilimi vardır. Şizoid hasta için, vekil iletişim olarak, alkol ve madde fantezi işlevini alır; böylece madde kişiliksizleştirme nesnesi halini alır. Bir ilişkinin iluzyonu, maddenin kendisinin zihin değiştiren eylemiyle desteklenen iluzyonu genellikle teşvik edicidir.

Daha sıklıkla, şizoid hastanın fantezi yaşamı geniş, derin ve zengindir, ve hatta, aynı zamanda, gizli, açıklanmamış ve sön derece özeldir. Şizoid hasta fantezisini her gün saatlerce harekete geçirebilir. Kişin uyanık hayatının birincil meşguliyeti haline gelebilir. Ya da fanteziye daha sınırlı, kısıtlı bir tarzda, beklenmeyen anksiyete ve tehlike zamanında başvurulabilinir. Her tür tema mümkünken, belirli temaların çoğu şizoid hastanın fantezilerinde çıkma eğilimi vardır. Şizoid hastanın fantezileri sıklıkla, yoğun bir doğanın ilişkisel temalarına odaklanan kişilerarası fantezilerdir. Romantik masallar, gerçek ilişkilerin karikatürleri gibi gözüken romantik fanteziler yaygındır. Efsane ya da gerilim filmi ve güçlü duygularla bağdaştırılmış gibi gözüken fanteziler çok nadirdir. Bütün bu fanteziler, bir canlılık ve gerçek-hayat etkileşimlerinde sıklıkla yoksun olan duygu mevcudiyeti tarafından belirtilmiştir. Hedef ve amaç budur; vekalet ile ilişki. Şizoid kişilerin fantezileri az çok narsistik üstünlük, başarı, gayri şahsi aşırı övgü ya da kaçış temalarına eğilimlidir.

Aşağıda şizoid hastaların bildirdiği bazı tipik fantezilere yer verilmiştir. Bir hasta, dört ya da beş yaşında bir kız çocuğu iken, çok sayıda oyuncak bebeği ile en çok yalnız oynamaktan keyif aldığını hatırladı, böylece aile yaşantısının geniş ve ayrıntılı fantezilerini yapılandırabiliyordu. Eğer durdurulmamış olsaydı, çoğu vakada olduğu gibi, bu fanteziler bütün gün devam ederdi. O yaşta çok da güzel okuyabiliyordu. .hayatı boyunca sürecek bir alışkanlık yaratmıştı; bir dolabın içi ya da masanın altı gibi çok küçük ve kendi için güvenli alanlar oluşturmak ve burada kıvrılarak saatlerce kitap okumak. Okumasını fantezileri ile destekliyordu. Bir fantezisi Superkadın olmakla ilgiliydi; kimsenin zarar veremediği güçlü bir kadın. Güç ve mükemmellik temalarına odaklanmaktan ziyade, Süpermen ile yaşayacağı sonsuz romantik maceraya odaklanmıştı. Birlikte, gerçek kimliklerini sadece ikisi bilirken, dünyadaki zalim adaletsizliklerle savaşacaklardı.

Orta yaşlı şizoid bir adam fantezisini şöyle açıklamıştır; “insanlarla birlikte olma tehlikesine karşı ideal bir sığınak.” En favori fantezisini “ ilk ay kolonisinin lideri olmak. Ailem ve iki düzine kadar insanla oradayım. Bu acı verici dünyadan kaçabilirim ama hala bu insanlarla iç içeyim. Bana hayranlık duyan insanlar ve bana ihtiyacı olan insanlar” şeklinde tanımladı. Bu hastanın lider olma ve saygı duyulma ihtiyaçları narsisistik ihtiyaçları, hedefleri ve tutkuları yansıtmıyordu, ama aslında kontrol sahibi olma, özgüven ve kimseye bağımlı olmama ihtiyacıydı.

Kendini gerçek hayattan ayıran cama burnunu yaslamış olarak dışarıda olduğunu hissettiği anlatılan geç şizoid kadın, fantezilerini; Sindirella ya da Eliza Doolittle gibi karakterlerin rolünü oynayabileceği gala dansları ve partileri olarak tasvir etmişti. Gerçekte, evinden çok az dışarı çıkardı.

İlave bir not, bazı şizoid hastaların ilişki fantezilerinin sadomazoşistik kurgusudur. Bu belirli fantezilerin başlangıç noktasını anlamak zor değildir. Efendi/köle ilişkisinin fantezilerin bağlanma temasının içine dökülmesini yansıtıyorlardır. Hiç tehlike yaratmayan bir şekilde çünkü hasta fantezinin mutlak kontrolü içersindedir. Hasta duruma hakimdir. Ortaya çıkartılmadıkça el konulamazdı ve hasta istemedikçe ortaya çıkmaz zorunda da değildi. Hasta tarafından oynanan rol ister sadist ister mazoşist olabilir, ister efendi ister köle olabilir çünkü fantezilerin mutlak kontrolü artık buna izin vermektedir. Şizoid bir kadın neredeyse her saatinin bir parçası olan, sadomazoşistik doğası olan, sıra dışı nesne, insan, hayvan, hareketler ve sonuçlar dizisi içeren ayrıntılı fantezilerini yavaş yavaş açığa çıkarttı. Yoğun derecede şizoid olan genç bir adam, üniversitedeyken çıkış yolunu pornografik romanlar yazarak bulmuştu. Editörü onu “limitsiz hayal gücünden” dolayı tebrik etmişti.

Şizoid hastanın fantezi hayatının çok önemli olmasına rağmen, sıklıkla klinisyen tarafından fark edilmemiştir. Bu böyledir çünkü, daha önce de belirtildiği gibi, şizoid hastanın fantezi hayatı gizlidir. Çoğu şizoid hasta, tedavinin erken döneminde direkt olarak sorulduğu takdirde, fantezilerinin varlığını ret edecektir ya da hayatlarının bir parçası olduğuna dair ipucu vereceklerdir ama onları minimum seviyeye indirgeyeceklerdir ve fantezi hayatlarının belirsiz taslağı dışında fazla bir şey paylaşmayacaklardır. Fantezi, hastanın hayatı boyunca koruyabileceği, içsel dünyanın bir yönüdür. Nesnenin kapmasından uzak, nesne onun varlığını bilemez bile, özel ve korunmuş olabilir. Her şey kayıp ya da el konulmuş gözükse de, fantezi hayatı güvende olmaya devam edecektir. Şizoid hastaların çoğu, bu sebeple, fantezi yaşamlarını ortaya çıkartmakta gönülsüzlerdir. Fanteziler kolayca paylaşılmaz ve fantezi ne kadar önemliyse; onu paylaşmak da o kadar zordur. Fantezi, bağlanmanın nesne ilişkileri dünyasındaki güvenli yerin son sığınağıdır.En sonunda, fantezinin rolü ne kadar güvenli, anlaşılır ve kullanışlı olursa olsun, ortaya çıkartılması ve büyük oranda vazgeçilmesi gereken bir savunmadır. İlk ve en önemli olarak, şizoid hasta için fantezi vekaleten bir ilişkidir, temsili bir ilişkidir. Bunu aklında tutarak, hastanın terapi sırasındaki ilk büyük riskinin düşünce ve duygularını iletmesiyken, sonuncu ve en büyük riskin de birincil, fantezinin savunma işlevini ortaya çıkarması ve ondan vazgeçmesi olduğunu terapist fark edecektir. Eğer terapist, şizoid hastanın fantezi hayatının kişisel ve iyi sebepten olduğunu da hatırlarsa, o zaman terapist içpsişik işlevin bu yönüne gerekli saygıyı gösterebilir ve zamanından önce istenmeden girmek için acele etmez. Tedavinin başarısının ölçütü, hangi dereceye kadar içsel diyalogun yerini kişiler arası diyalogun aldığı ve fantezinin yerini hangi dereceye gerçek- yaşam deneyiminin aldığıdır.

Üç yıldır tedavide olan, şizoid bir adam, bir seansta aşağıdaki seriden geçmiştir. İlk defa insanlara ihtiyacı olduğunu fark ettiğini belirtti. Bunun hemen ardından, başka bir insanı hiçbir zaman aşık olamayacağını fark ettiğini de vurguladı. Daha sonra aynı seans içersinde, yine ilk defa olarak, küçük bir çocukken başlayan oldukça sadomazoşistik fantezileri olduğunu açığa çıkarttı. Son birkaç günde bu fantezilerin nasıl başladığını hatırladığını yansıttı; küçük bir çocukken, bir çocuğun öldürüldüğü bir film izledikten sonra başlamıştı. Bir anda yanında oturanların hayretlerine, aniden, bir de baktı ki, mutlu hissetti ve yüksek sesle sinemada kahkahalar atmaya başladı. Hikayeyi anlatırken, hasta tepkilerimi görmek için beni tarıyordu.

Bu seansı tedavi süresinde bizim ilişkimizden rahatsız olduğu ve bana kızgınlaşmaya başladığı bir zamanda gerçekleşmişti. O seansta ortaya çıkan yorumların,, ileriki tedavi döneminde yeniden yapılandırılması üzerine konuşurken, bazı önemli maddeler belirdi. İnsanlara olan ihtiyaç betimlemesinin hemen ardından kimseyi sevememe vurgusu gelmişti. Bir risk aldı ve (ilişkiye) bir adım daha yaklaşmıştı ve sonra korktu ve yarım adım geri attı. İhtiyacı belirtmek bir şeydi ve bunu göreceli olarak güvende yapabilirdi. Fakat aşkı belirtmek, daha karmaşıktı ve daha riskli, talepkar ve tehlikeliydi. Henüz onun için hazır değildi. O sırada, sadomazoşistik fantezilerini hatırlayıp anlatması çeşitlilikti. Fantezilerin kendileri, tedavi süresinde zaten tahmin ettiğimiz ebeveynleri ile olan ilişkisinin doğasının onaylanmasıydı; efendi/köle ve sadist/sürgündeki kendilik birimlerinin dalgalı aktivasyonu. Bu fantezilerini benimle ilk defa paylaşırken, şansı/riski göze alıp benimle yeteri kadar güvende hissettiğini iletiyordu.Bu fantezilerin erken çıkış noktasını hatırlayarak, geçmişini yapılandırmak için tedavide yaptığı çalışmaların geçerliliğini onaylama biçimiydi.

Sinemada kahkaha atma deneyimi ve bu bölümü müteakip olarak benimle paylaşmasının da benzer bir amacı vardı. Kendinin ne kadar “Sakıp ve garip” (kendi deyimiyle) olduğunu ve kimsenin sevgisini hak etmediğini (hatta yeteneği bile olmadığını) göstermek istiyordu.

Bu, onu arzularından ve özlemlerinden belli bir güven mesafesinde tuttu. Ancak yine de kendini bana sapık ve garip olarak göstermek istedi, böylece birbirimiz arasına da bir mesafe koyacaktım ve daha yakına gitmesini engelleyerek güvenliğini sağlamış olacaktı. Sadomazoşistik fantezilerinin savunma, uzlaşma ve güvenlik işlevleri hakkındaki anlayışı, tedavinin süreci içersinde çok önemliydi.

Şizoid hastanın içpsişik yapısının tanımı, şizoid kendilik bozukluğunu başarılı bir şekilde teşhis etmek için gerekli bir anlayıştır. Bu anlayış ile donanımlanınca, başarılı bir tedavi ile sonuçlanacağını düşündüğü etkileşim caddelerini keşfe çıkabilir. Problemleri sunmadaki sayısız çeşitlikten ve terapi süresinde ortaya çıkan terapötik problemlerden bağımsız olarak; içpsişik yapının doğası,karmaşık gözken zamanlarda ve hatta anlaşılmaz ve duygusal savaş alanı gibi gözüken zamanlarda,terapiste yol gösteren bir harita olabilir.

REFERANSLAR  
Masterson, J. F. (1978). Psychotherapy of the borderline adult. New York: Brunner/Mazel.
Masterson, J. F. (1993). The emerging self. New York: Brunner/Mazel.
Masterson, J. F. (1978). The narcissistic and borderline disorders. New York: Brunner/Mazel.
Masterson, J. F. (1978). Treatment of the borderline adolescent. New York: Brunner/Mazel.
Stern, D. (1972). The interpersonal world of the infant. New York: Basic Books.
Winnicott D. W. (1965). Ego integration in child development (1962). In The maturational process and the facilitating environment. New York: International Universities Press.

Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanlar
Not: İzinsiz alıntı yapılamaz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Şizoid Kendilik Bozukluğu GELİŞİMSEL TEORİ

Gelişimsel teori konusunu ve onun şizoid kendilik bozukluğu teşhisine ve anlayışına uygulanmasını değerlendirirken, ele alınması gereken birkaç soru vardır. Gelişimsel teoriye ne kadar önem vermek gereklidir? Gelişimsel teori anlayışının, hastanın fiili klinik tedavisinde ne kadar önemi vardır?

Tedavi konusunun aciliyetinin ele alınmasına çok az ihtiyacı olan bireyler mi gelişimsel teori hakkında tartışıyorlardır?

Gelişimsel teori konusunu ve onun şizoid kendilik bozukluğu teşhisine ve anlayışına uygulanmasını değerlendirirken, ele alınması gereken birkaç soru vardır.

Gelişimsel teoriye ne kadar önem vermek gereklidir? Gelişimsel teori anlayışının, hastanın fiili klinik tedavisinde ne kadar önemi vardır? Tedavi konusunun aciliyetinin ele alınmasına çok az ihtiyacı olan bireyler mi gelişimsel teori hakkında tartışıyorlardır?

Birincil önemi ne yapmak ve ne zaman yapmak gerektiğine veren klinisyenler, genellikle hem gelişimsel teorinin hem de klinik uygulamanın kalbinde yatan soruyu atlamaktadır. “Yaptığımız şeyleri neden yapıyoruz?” Gelişimsel teori, insanların varlık haline geliş yolunu – nasıl bu hale geldiler ve ne hale geldiler – anlamaya çalışan kaidedir. Gelişimsel teori, normal varoluş sürecini açıklayarak, klinisyenlerin patolojik olanı daha kolay belirlemelerini sağlar. Örneğin, klinisyen bir hastanın esaret korkusunu vurguladığını duyabilir. Bu beyana ne anlam verilebilir? İnsan tecrübesinin normal, tahmin edilebilir bir parçası mıdır? Çocuğun sembiyoz (ortak yaşam ) halinden çıkarken ki önelenemez, içine çeken korkunun bir parçası mıdır? Sallantıdaki ya da aşırı korumacı ebeveyne veya bakıcıya karşı olan anlaşılabilir tepkinin bir yansımasıyla normal sürecin abartılmış bir parçası mıdır? Ya da, insan deneyiminin normal düzlemine, dik bir tepkinin anksiyetesi ya da korkusu mudur? Eğer gelişimsel teorinin simbiotik bir döneme ya da ayrılmaya karşı önlenemez bir içine çekilme çatışmasına ihtiyacı yoksa, o zaman esaret korkusu, normal gelişimsel patikadan net bir sapmak ya da ayrılmadır.

Gelişimsel teoride kati bir düzenek olmamasıyla birlikte, klinik uygulamanın çoğu belirsizlik denizinde akıntıya kapılmıştır. Klinisyenler “anlık koşullara göre hareket et” [ burada kullanılan İngiliz atasözü yerine nabza göre şerbet vermek kullanılabilir ] ilkesine göre çalışmaktadırlar ya da o anda doğru gözüken müdahaleyi uygulamaktadırlar.

Bütün bu sebeplerden dolayı, gelişimsel teori olmadan klinik psikiyatri, hiçbir zaman psikodinamik psikiyatri olamaz. Freud’dan günümüze kadar, psikodinamik psikiyatri; tanımlayıcı psikiyatri ile gelişimsel psikiyatrinin bir evliliğidir. Bu psikonevrozlar için de doğrudur; bugün de kendilik bozuklukları için doğrudur. Gözlemlenebilir olgunun ve teorik yapıların bu isabetli evliliği olmadan; klinik psikiyatri ve kısmen karakteroloji alanı, insan yapısı ve patolojisi – istikrarlı, göreceli kararlı, dünya ile iletişim içerisinde davranmanın, düşünmenin ve hissetmenin devam eden yolları – anlayışını düzenlemek için kapsamayan, hepsini kucaklamayan, bir yolla birlikte anlamsız kriterler (DSM’deki gibi) listesinden ibaret olurdu.

Zihnin gelişimsel modelleri, tanımlayıcı psikiyatriyi psikodinamik psikiyatriden ayıt eden şeylerdir. Psikodinamik psikiyatri kapsamı içerisinde, terapötik müdahalenin seçimi, çoğunlukla, gelişimsel model anlayışının sağladığı doğa tarafından belirlenir.

Daha ilerlemeden önce bir ikaz işareti. Son çeyrek yüzyılda, gelişimsel psikoloji – çocuğun zihninin araştırılması, çocuğun kendisi, çocuğun kişilerarası dünyası – kendini henüz kanıtlayabilmiştir. Klinik hipotezlerin çıkartıldığı ve ileride incelenecek olan çocuk psikolojisinin modelleri, gözden geçirme, genişleme ve bir akış durumunun embriyosundadır. Bu tür hipotezler, değişebilir olarak görülmelidir ve bu tür teorilerin Terapötik imaları, klinik laboratuarda test edilmeye devam edilmelidir.

Şizoid kendilik bozukluğuna özgü gelişimsel konular nelerdir? Bu soruyu cevaplamak için, bireyin varoluş süreci hakkında klinisyeni bilgilendiren, en güncel ve belirgin iki teoriye bakmak gerekir. Bu iki teori genellikle “ayrışma-bireyselleşme teorisi” ve “benlik algısının gelişme teorisi” olarak tanımlanırlar. Bunların mucitleri ve baş savunucuları sırasıyla Margaret Mahler (Mahler, 1968; Mahler, Pine, & Bergman, 1975) ve Daniel Stern (1985) dir. Her iki teori de aydınlatıcı, klinik açıdan uygulanabilir, ve birbirlerine benzemediklerini vurgulama çabalarına rağmen; oldukça örtüşmeleri olan ve temelde birbirlerini tamamlayan teorileridir.

Karakteri daha genel olarak anlamaya yönelik uygulamalarında, her bir teorinin özel bakış açılarını anlamak önemlidir. Böylece, her iki teori çerçevesinde, şizoid kendilik bozuklukla alakalı gelişimsel meseleleri anlamak için odak daraltılabilir.

Mahler’in insan yavrusunun psikolojik doğumu tanımı ve ayrışma-bireyselleşme süreci, 1960 yılından itibaren, normal çocuklarla ve klinik nüfuslarla çalışırken ve onları anlamaya çalışırken, sıklıkla kullanılan terimlerdir. Karakteroloji alanında ayrışma-bireyselleşme teorisi, borderline bozukluğun oluşumunu aydınlatmakta oldukça başarılı olarak uygulanmıştır (Masterson & Rinsley, 1975). Masterson Yaklaşımında, narsisitik kendilik bozukluğunu eklemek için, ayrışma birleşme teorisini genişletirken, yakınlaşan krizden önceki dönemde oluşan gelişimsel bir tıkanıklığın, çocuğun muhteşemliğini dokunulmamış ve bozulmamış olarak bırakmasına odaklanılmıştır. Teorinin klinik gözlemlere, narsisistik kendilik bozukluğu ve borderline kendilik bozukluğunun uyumu hiçbir zaman rahat ve iyi olmamıştır (Masterson, 1981).

Bu, kendilik şizoid bozukluğunu hangi noktada bırakır? Ayrışma- bireyselleşmenin alt katmanları arasında, şizoid bozukluk için bir yer bulmaya uğraşılmalı mı? Hiç kuşkusuz yapılabilir ama soru şu ki; yapılmalı mıdır? Muhtemelen, narsisistik kendilik bozukluğu için, cevapladığı kadar çok da soru oluşturacaktır. Bu sebepten, böyle yapmaktansa, ayrışma-bireyselleşmenin temel kavramlarını yeniden gözden geçirmek, klinik açıdan kısıtlamaktansa neyin geliştireceğini belirlemek, için daha iyi olabilir. Ve böylece, süreç içersinde, önemli bir örtüşme alanı ya da kendilik teorileri ile gelişimsel algılar arasında bir benzerlik bulunabilir.

Ayrışma-bireyselleşme teorisi,vurgulanması gereken gelişimsel süreç hakkında temel, merkezi bir varsayım yapar. Şöyle belirtir; gelişim sırasında öyle bir zaman gelir ki (sürecin kendisine göre ikinci planda kaldığı ve çoğunlukla konu dışı kalan bir zaman) ; zihinsel çalışmanın önemli bir işlevi olarak, çocuk, sembiyozun ötesine ilerlemeye başlar. Dış dünyayı iç dünyadan ayırt etmek için, ve en önemlisi, içsel benlik temsilini içsel nesne temsilinden ayırt etmek için ussal yaşantısında bir yeteneğe doğru ilerler.

Mahler’in yazıları boyunca, sembiyoz kavramının iki farklı zihinsel işlevi için kullanıldığını unutmamak gerekir. İlki, iç dünya ile dış gerçekliğin arasındaki aynılaşma ( farklılaşmanın ortadan kalkması) kavramı için kullanılmıştır. Sembiyozun bu kavramı, ego sınırlarının sağlamlaştırılmasındaki başarısızlıklarla ve müteakip patolojik durumları – özellikle, çocukluk sembiyoz psikozu – ile ilgilidir. Ekseriyetle, iç dünya dış gerçekliği ayrıştırmada sürekli başarısızlık, gerçekliği test etmede ısrarcı hatalara ve zihinsel işlevin köklü psikotik oluşumuna yöneltir.

Mahler’in “sembiyoz” terimini kullanarak açıklamak istediği ikinci zihinsel işlev, sorunların saf bir içpsişik durumudur.

Dış gerçekliğe olan ilişkisi de ikincil konudur. Bu Mental işlev, kendilik temsili ile nesne temsili arasında aynılaşmayı da içerir. Çocuğun sadece temsili dünyası ile ilgilenir. Bu tamamen içsel sembiyoz, ya da benlik ile nesne temsilleri arasındaki aynılaşma; birincil olarak çocuğun dış gerçek algısı ile uğraşmaz ancak daha ziyade, çocuğun kendi hakkındaki ve diğerleri hakkındaki düşüncelerine, fikirlerine ve düşüncelerine; bir insan varlığı olarak nelerden hoşlandığına ve kapsadığına, nesnenin neye benzediğine ve neler içerdiği konusuna odaklanır. Buradaki vurgu, öznel deneyim üzerinedir; dış gerçekliğin üzerine değil. Bireyin kendi hakkındaki, kendilik temsili hakkındaki ve diğer, nesne temsili hakkındaki anıları, duyguları, fantezileri ve fikirleri etkin kelimelerdir.

İçsel sembiyoz, zihinsel işlevin ikincil ilkesi, küçük çocuğun, fantezilerinden, hislerinden ve diğerinin, nesnenin, deneyimlediklerinin, hislerinden, ne olduğundan (başka bir inisiyatif merkezi tarafından yönetilen) farklı olarak, kendi hakkındaki düşünce ve deneyimlerini doğru şekilde ayrıştırım (ayırmak) yapamamasını tanımlar.

İç sembiyoz, gerçekliğin sınanması meseleleriyle ve içsel dünyayı dış gerçeklikten ayırmakla ilgili değildir. Tamamıyla, kendiliği, nesne temsillerinden ayırt etmekle ilgilidir. Klinik olarak bunun anlamı; dışsal sembiyoz (ilk tanımlama) psikotik durumlara uygulanırken, içsel sembiyoz karakteroloji alanına ve kendiliğin bozukluklarına uygulanır. Mahler’in yazılarındaki, bu kullanım belirsizliği, sembiyoz (içsel sembiyoza karşın) fikrinin anlaşılmasına gereksiz sekte vurmuştur. Dahası, Mahler ve Stern’in gelişimsel teorileri arasındaki belirgin ayrılık görünümünün de temel sebebidir.

Sembiyozun ilk anlamı (dışsal sembiyoz ve gerçekliği sınamanın işlevi) kendiliğin bozukluklarını anlayışı ile ilişkilidir. Şu zamana kadar, birçok düşük-seviye kendilik bozukluğunun, azalan oranda sınırlı mikropsikotik ve sahtepsikotik bölümler sergilemesini anlama eğilimine yardım eder. Bu noktada dışsal sembiyoz kavramının, dış dünya ile iç gerçeklik arasındaki sınır zorlayan bir zihinsel süreç olduğu açıkça görülebilir.

İçsel sembiyoz görüşü ve ayrışma- bireyselleşmenin yakınlaşma alt kategorisinin kalbinde olan; zihinsel işlevin bu bağlamdaki değişimi, kendilik bozukluklarına daha da fazla uygulanabilir. Mahler’in kendiliğin aynılaşma ve nesne temsilleri kavramı, çocuk için kayda değer gelişimsel bir dönem olduğunu belirtir, ki bu dönemde çocuk iki bağımsız merkezi inisiyatifin ayırdımını yapamamaktadır.

Bu işlevsel olarak, çocuğun anıları, duyguları, ve benliğin deneyimlerini; ötekinde tutulan hayal edilmiş anılar, duygular ve deneyimlerden net olarak ayırt edememesi anlamına gelir. Mahler’in içsel sembiyoz kavramın, bu sebeple, zihinsel işlevde belirli bir sürece (yaş- muvafık çarpıtma) net olarak değindiği görülmektedir. Bu süreçte çocuk diğer insanların da kendi hissettiği ve düşündüğü şekilde hissedip, düşündüğüne inanmaktadır.

Sembiyoz’un bu iki tanımını akılda tutarak, ayrışma-bireyselleşmenin alt aşamaları tekrar gözden geçirilebilir. Farklılaşma ve uygulama alt aşamaları, çocuğun iç dünya ile dış gerçekliğin net ayırımı ve içsel kendilik ile nesne temsillerinin ayırımı ikiz hedeflerine ulaşmak için yürüttüğü zihinsel deneyleri iyi açıkladığı gözükür.

Yaklaşım alt aşaması, başlıca ulaşılan nesne temsilleri ve benliğin farklılaşmalı süreci ile başlar. Çocuk zihinsel işlevin bu yeni açısını birleştirme yolunda iyi gidiyordur. Yaklaşım (isminin ima ettiği üzere) alt aşamasının özü olarak; çocuk artık, kendi düşündüğü ya da hissettiğini otomatik olarak diğerlerinin hissetmediğini ve ya düşünmediğinin farkına vardığı bir zamana gelmiştir. Dış gerçeklikteki kişinin artık çocuğun önceden kendi hissettiği ve düşündüğü gibi düşündüğünü çoktan fark ettiği içteki nesneyi artık daha fazla aynalamayacağı varsayılır. Artık, dış gerçeklikteki nesne, kendi özel düşünceleri ve duyguları olan içsel nesne temsillerini aynalamaktadır. Çocuk, çocuğun yeni ulaştığı zihinsel durumu yansıtan, yeni tanımlanmış kişilerarası bir dünyaya giriş yapmıştır. Çocuk, zihinsel işlevin yeni yönetimi ile, nesneye değişik bir anlayış seviyesinden ulaşmak zorundadır.

Yaklaşımın öz yönlerinin çoğu, çocuğun nesneden ayrılışının akut farkındalığı olarak açıklanır. Önem çoğunlukla, dış gerçeklikte nesneden ayrılmaya verilmiştir. Can alıcı nokta; çocuğun içsel nesne temsilinden ayrılması ve kafadarlık (düşündeşlik) ve benzer hissetme varsayımıdır.

Ayrışma-bireyselleşme teorisi ile borderline bozukluğun bu kadar iyi uyuşmasının sebebi,merkezi yapılanma ilke olarak, yaklaşımın zihinsel işlev özelliklerinin tanımının bütün kendilik bozuklukları ile uyuşmasıdır. Bu, daha ağır psikotik seviyedeki bir yapılanmayı, kendilik bozukluklarının yapılanma özellik seviyelerinden ayırt eder.

“Yaklaşım” teriminin doğası olarak, ayrışma-bireyselleşme teorisi, artık, çocuk ve diğeri arasında, etkin bir uzlaşma süreci olması gerektiğini vurgular.

Buradaki diğeri hem dış gerçekliğin temsili olan hem de içsel dünyanın temsili (içselleştirilmiş nesne temsili) olandır. Sonuçları yeni kişilerarası ilişkiler ve yeni içselleştirilmiş nesne ilişkileri olacaktır. Masterson ( Masterson & Rinsley, 1975) ilk olarak borderline bozukluğun oluşumu izah ettiği zaman, çocuğun içpsişik yeniden yapılanmasında çıkan bu yeni dönemde, annenin duygusal müsaitsizliğinin önemini vurgulamıştı. Annenin duygusal sağlıklı bir anlaşma ya da ittifak durumu temin etmedeki müsaitsizliği, önemli iki gelişimsel sekteden ilkiydi. İkinci sekte; ailenin çocuğa sunduğu sağlıksız, gerçekçi olmayan, çarpık bağlanma koşulları ile ilgilidir. Müstakbel borderline bozukluğu durumunda, klasik modelde tanımlanan koşullar şöyledir: gerileme için ödül, ayrışma-bireyselleşmenin karşısında geri çekilme ve kendilik- aktivasyonu.

Daha önceden de belirtildiği gibi, Masterson narsisistik bozukluğu eklemek için ayrışma-bireyselleşme teorisini genişlettiğinde, klinik gözlemleri teoriye eşleştirmede problemler baş göstermişti. Yaklaşım öncesi kriz dönemindeki gelişimsel bir tıkanıklık, düşündeşlik ya da içsel sembiyozun temel durumunun korunması ile, kolayca doğru varsayılsa bile, ego işlevsellik seviyelerinin gelişimsel tıkanıklık seviyeleri ile çakışmasında problemler ortaya çıkıyor. Masterson bazı olası çözümler önermiştir, fakat hiç bir açıklamanın tam olarak uygun olmadığı sonucuna varmıştır. Ayrışma-bireyselleşme teorisi tarafından yapılan ek bir açıklama, ulaşılan yeteneklerle aktif olarak uzlaşmaya çalışan çocuk, önceden çok iyi hizmet emiş olan bağlanma durumlarını hareketlendirmeyi seçer. Bu tür bir açıklama, birincil bir taraftarlıktan, gelişimsel tıkanıklık kavramına doğru ve Daha önceden var olan zihinsel işlevlerin değerlerinin yeniden hareketlenmesi ve aktive edilmesi teorisinin yer değiştirmesine doğru, fakat zihinsel işlevin ana koşularının ikinci bir konumuna doğru gönderilen, teorik yön değişimini gerektirir.

Ayrışma-bireyselleşme teorisini göz önüne alırken, sembiyozu ve yaklaşımı, daha önceden yönlendirilmiş iki soruyu yanıtlandırılabilir. Ayrışma-bireyselleşme teorisi, gelişimsel teori ile bağdaşıyor mu? Ve hangi faydalı gelişimsel teori, klinisyenin şizoid bozukluk anlayışını ve tedavisini şekillendirebilir?

Birinci sorunun cevabı olarak, Mahler ve Stern’in çalışmaları kayda değer örtüşme göstermektedir. Stern, Mahler’in tanımladığı kavramları işlemsel tanımlayarak ve titiz incelemeler yaparak, Mahler’in temel varsayımlarını desteklemiştir.

Sonuçta, Stern’in ortaya serdiği durum, Mahler’in tanımladığı ile neredeyse eştir. Benzerlikler nelerdir?

Stern ilk olarak, kendiliğin dört gelişimsel algısında söz etmiştir: ortaya çıkan, öz, öznel ve sözel kendilik deneyimleri ya da yapılanmaları. Bunlara daha sonra anlatıcı kendiliği de eklemiştir. Ayrışma-bireyselleşme teorisi ile kıyaslama hedefinde, en önemlileri öz ve öznel kendilik yapılanmalarıdır. Kendiliğin öz algısı, fiziksel olarak ayrı, tutarlı bir bütün olarak çocuğun kişisel benlik- tanımı algısını oluşturur. Kendilik-temsilcisi, kendilik-uyumu, kendilik-duygulanması ve kendilik-sürekliliği yeteneklerini, inisiyatifin yapılanmış bir merkezi olarak birleştirdi. Kendilik tecrübesinin bu yapılanması ile ilintili zihinsel işlev ilkesi Stern tarafından tek-fikirlilik kaidesi olarak tanımlandı. İşlevsel tanım, çocuğun; benliğinin ve diğerinin (dışsan nesne ve içsel temsili/çağrıştıran arkadaş), aynı ilgi, duygu durumu ve aynı hedef odağını paylaştığını deneyimlemesidir. Bu tanım, içsel sembiyozun, bezer zihinsel içeriğin ve benlik ile nesne temsilleri arasındaki ortak duydu durumunun işlevsel tanımıdır.

Stern daha sonraları, öznel benlik ile bağdaşmış zihinsel işlev prensibini, ayrı fakat arayüzlü uslar olarak tanımladı. Bu, ayrışma-bireyselleşmenin yaklaşım alt kategorisindeki Mahler’in zihinsel işlev tanımını çağrıştırmaktadır. Ayrı uslardan kast edilen, Nesneye (temsiline) ait olan içerik ve duygu durumlarını, kendiliğe (temsiline) ait olmaktan ayırt edebilme yeteneğidir. Arayüzden kast edilen, bu iki ayrı insiyatif merkezi arasındaki anlayış ve anlamı müzakere edebilme yeteneğidir. Stern tarafından belirtilen, öznel benlik ile ilintili zihinsel işlevin, yaklaşım halindeki çocukla bağdaştırılan zihinsel işlevle benzerliği su yüzüne çıkar. Yaklaşım alt aşamasındaki; arayüzey koşullarının, bağlılık, bağlanma ve karşılıklı ortak anlam durumlarının uzlaşma görevi, öznellikler arasında olan bağlanmadan daha farklı değildir.

Mahler ve Stern’in teorilerini kıyaslarken ve karşılaştırırken, birkaç ek nokta daha göz önünde bulunmalıdır.

Kendiliğin gelişimsel algılarının teorisini klinik patolojiye adapte ederken; kendiliğin özü ile özdeşleştirilen tek-fikirlilik zihinsel mekanizmalarının, genellikle metaforik olarak kaynaşma ve birleşme olarak tanımlanan; narsisitik kendilik bozukluğunda bulunan zihinsel işlevin klinik tezahürleri ile korelasyonu olduğunu söylemek kandırıcı bir beyan olur.

Tek fikirlilik, birleşme ve kaynaşma metaforlarının uygun bir işlevsel tanımı olarak gözüküyor. Gösterişli benlik artık, diğerlerinin de kendi gibi düşündüğüne ve hissettiğine inanan bireyi amaçlayarak işlevsel olarak tanımlanabilir. Diğerlerinin farklı düşünüp, farklı hissedebileceği olasılığını kavramlaştırmakta çok zor zaman geçiren kendiliğin, sorunlar durumudur. Daha önceleri Masterson’ın çoktan varsaydığı gibi, narsisistik bozukluğun; zihinsel işlevin erken bir safhasını gösterdiği var sayımı yapılabilir. Ancak, kendilik teorisinin algılarını uygularken, ayrışma-bireyselleşme teorisinin uygulamasında ortaya çıkan, aynı eleştiriler ortaya çıkacaktır.

İlave olarak, Stern, ortaya konan kendilik yapılanmasından öznel kendilik yapılanmasına doğru gidişin; sadece şiddetli bir aşağılama tarafından saptırılabilecek ( örneğin, ağır zihinsel alıkoyma ya da çocukluk şizofrenisi), büyük çoğunlukla biyolojik/olgunluk başarısı olduğunu vurgulamıştır.

Mahler ve Stern’in teorilerinin birbirinden uzaklaştığı iki nokta daha vardır. İkisi de ikincil derecede önem taşıyan meseleler olarak gözükmektedir. Birinci kavram normal otizmle, gelişimsel psikolojinin başarıyla çürüttüğü Mahler’in kavramı ile, ilgilidir. İkincisi de gelişimsel olayların zamanlaması ile ilgilidir. Her ne kadar, iki teorideki zihinsel süreç tanımları dikkat çekici biçimde benzer olsa da, bu iki etkinliğin zamanlamalar göze çarpan derecede farklıdır. Mahler’e göre, yaklaşım dönemi 15 ile 22 aylık arası dönemdir, oysa Stern’e göre, öznel kendilik yapılanmasının önceliği 7 ile 15 aylık dönemdedir. Gözlemsel ve deneysel veriler arasındaki bu ayrılığın hiçbir açıklanabilir yolu gözükmemektedir.

Şimdi artık, gelişimsel deneylerin şizoid kendilik bozukluğuna uygulama girişiminde bulunulabilir.

1. Şizoid hasta içsel dünya ile dış dünyayı ayırt etmekte şüphesiz yeteneklidir. Hasta psikotik değildir. İçe kapanma ve fantezi kullanımı; kişiliğin otistik, zararlı dönüşümünü hiçbir şekilde yansıtmaz. Bu sebeple, şizoid patoloji kesinlikle şizofreninin silik formu ya da şizofrenik spektrumun bir parçası değildir. Şizoid hasta, diğer kendilik bozukluklarından farklı olarak, psikotik gerilemelere ve bölümlere meyilli değildir.

2. Şizoid hasta, iç kendilik temsili ile nesne temsilleri arasındaki ayırdımı yapma yeteneğine ulaşmıştır. Şizoid hasta, tek us teorisi ile hareket etmez. Bireyin içsel ve kişilerarası hayatına hükmeden süreçler, en iyi Mahler’in yaklaşımı nitelemesiyle ve Stern’in ayrı fakat arayüz uslar betimlemesiyle (öznel benlik) açıklanabilir .

3. Şizoid patolojinin gelişen anlayışının bu aşamasında; gelişimsel olayların belirli zaman lamaları ile uğraşmaktansa, şizoid bozukluğun oluşumunda belirleyici rol oynayabilecek, kişilerarası uzlaşma doğasını ve bağlanma koşularını incelemek daha faydalı olacaktır. Önemli olan oluşumun erken yaşta olması ve ebeveyn-çocuk etkileşimi tarafından (en azından) aracılık edildiğidir.

4. Eğer, gelişimsel zaman meseleleri bir kenara bırakılır ve belirli evre konularına takılıp kalınmazsa; bu yeni anlaşma ve sözleşmelere kendiliğin psikolojik olarak yettiği bir zamanda, narsisistik kendilik ve borderline kendilik bozukluklarının, kendilik ve diğeri arasındaki uzlaşılmış ilişkilerin değişik örüntülerini yansıttığı kolayca görülebilir. Benzer bir şekilde, şizoid hasta için bağlanmanın özel durumları, bağlanmamaktan gelen çatışma, anksiyete ve travmayı bir yandan engellemeye çalışırken, bir yandan da bağlanma ile gelen kabul ve onaylanmayı deneyimlemek için şizoid hastanın girdiği anlaşma ve sözleşmelerin doğası tanımlanmaya çalışılmalıdır. Hedef, gelişimsel olarak aydınlanmış biçimde, şizoid hastanın temsili dünyasının daha detaylı bir tanımıdır. Şizoid hastayı, gelişimsel kısıtlama içerisine sıkıştırmak hiçbir klinik amaca hizmet etmez. Özellikle de, psikopatolojinin mevcut tanımlanmış üç boyutu; narsisistik, borderline ve şizoid için gelişimsel spektrumun çok az klinik kullanımı, ya da kullanılma ihtiyacı, vardır.

5. Katı gelişimsel evreleri arka plana yerleştirerek ve zihinsel işlevler ile bağlanmanın işleyiş modellerinin kati doğasını ön plana getirirsek, spektrum bozukluğunun düşüncesi olarak ne ortaya çıkar? Belirli bir patoloji içersindeki ciddiye spektrumu ya da çeşitliliği, ekseriya gelişimsel kademelerle bağdaştırılmıştır. Bu uygulamanın en iyi ve klinik açıdan en kullanışlı örneği; yaklaşım dönemimde yüksek-seviye borderline hastaların çok daha ileride olması ve erken yaklaşım döneminde düşük- seviye borderline hastaların tıkanıklık yaşamış oldukları varsayımıdır. Bu tasarının avantajları çok fazladır. İşlevselliğin bir aralığını açıklar çünkü tıkanıklık ne kadar geç olursa (tartışılıyor), içeride yatan ve kullanılabilen içpsişik yapı da o kadar fazladır.

İlaveten, düşük seviye borderline hastalardaki yutulma korkusunun hakimiyetin tersine, yüksek-seviye borderline hastalardaki terk edilme korkusu yaklaşımdaki bir tıkanıklık olarak açıklanabilir. Masterson (1978) bu bakış açısının tamamını açıkça belirtmiştir. İyi işliyor. Fakat tabiî ki de bu kadar işlemesinin sebebi dar bir açı ilke ilkelerin borderline bozukluğa uygulanması değildir. Sebebi, çoğunlukla insan olgunlaşması ve gelişimi prensipleri olmalarıdır.

Geriye kalan soru: Gelişimsel kademeler teorisi, patolojinin spektrum ya da çeşitlilik kavramına için bir ilk koşul mudur? Cevabı hayır. Aynı derecede uygun açıklama; psikopatolojinin herhangi belirgin boyutunun (narsisistik, borderline ya da şizoid) klinik tezahürüne çok faktörlü katkıda bulunandır. Masterson bu çok faktörlü katkıyı, doğa, yetiştirme ve kader olarak özetlemiştir (1988). Üç faktörün tümü de, kendilik yapısında ve yapılanmanın en son klinik belirlenmesinde mutlaka sürekli bir rol oynuyordur. Şizoid kendilik bozukluğunun oluşumuna hangi eşsiz yapısal veya geçici faktörler katkıda bulunur? Bulanıktır. Basit birebir korelasyon olamaz; örneğin, “ ısınmaya yavaş” çocuk ile şizoid patolojinin sonraki tezahürleri arasında. Fakat eşit derecede net olarak, yapısal ve geçici faktörlerin bir rolü olduğudur. Bunlar keşfedilmeyi bekleyen kalıntılardır.

Kader benlik tanımının son yapılanmasında kendi acımasız rolünü oynar; hastalık, vefat, yaralanma, tesadüf ve şans gibi faktörler, bireyin kişisel ve kişiler arası dünyalarını tanımlamada önemli roller oynar.

Psikodinamik odaklı klinisyen için yetiştirilme en zorlayıcı faktördür. Bağlanmanın doğası, ilişkinin koşulları da mutlaka ebeveyn-çocuk ilişkisinin nitelikleridir. Fakat bağlanmanın özel işleyen bir modeli homojen bir olgu değildir. İşleyen herhangi bir modelin, ya da kişiler arası anlaşmanın, sonsuz sayıda çeşitlemesi vardır. Bağlanmanın işleyen bir modeli, taşa kazınmış, katı tanımlanmış ve değiştirilemez bir sözleşme değildir. İçerilerde yatan daha az ya da daha fazla içpsişik yapının olması, bu yapıların niteliksel yönlerinden daha az önemli olabilir. Bunlar kesinlikle katı ve taviz vermeyen midir yoksa biçimlendirilebilir ve esnek midir? Kuvvetlendirilmiş yapılar mıdır yoksa geçici sığınaklar mı? Aralıksız ve sürekli olarak kullanılmışlar mıdır yoksa aralıklı ve düzensiz mi harekete geçmektedir? Bu soruların cevapları (doğa ve kadar faktörlerinin etkisi ile), patolojinin bir boyutu olarak klinik tezahürün çeşitliliği ve aralığı için, gelişimsel tıkanıklık kavramı kadar fazla izah edici değere sahip olabilir.

Dördüncü bölüm, özellikle şizoid bozukluğun temsili dünyası ile ilgilenir. Şizoid hastaya sunulan bağlanma koşullarının ve şizoid hastanın dünyasındaki diğerleri ile yaptığı anlaşmanın belirli doğasına ve bakar. Şizoid hastanın içselinin doğası, temsili dünya – şizoidliğin temel doğası – uzlaşılan sözleşmenin bir sonucudur.

REFERANSLAR

Mahler, M.(1968). On human symbiosis and lthe vicissitudes of individuation. New York: International Universities Press.
Mahler, M., Pine, F., & Bergman, A. (1975). The psychological birth of the human infant: Symbiosis and individuation. New York: Basic Books.
Masterson, J. F. (1981). The narcissistic and borderline disorders. New York: Brunner/Mazel.
Masterson, J. F. (1978). Psychotherapy and the borderline adult. New York: Brunner/Mazel.
Masterson, J. F. (1988). The search for the real self. New York: Free Press.
Masterson, J. F., & Rinsley, D. B. (1975). The borderline syndrome: The role of the mother in the genesis and psychic structure of the borderline personality. Inter- . national Journal of Psychoanalysis, 56, 163-177.
Stern, D. (1985). The interpersonal world of the infant. New York: Basic Books.

Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları
Not: İzinsiz alıntı yapılamaz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Şizoid Kendilik Bozukluğu Tanım

Yüzyılın başından kısa bir süre sonra, şizoid kişilik bozukluğu, bir ya da diğer biçimde, farklı bir klinik sendrom olarak tanındı. Şizoid kişilerin tanımı ilk önce, şizofrenilerin yakın akrabası olarak gözüken, psikoz olmayan fakat garip ve çoğunlukla soyutlanmış bireyleri ima etmekteydi. Sonraları, nesne ilişkileri kuramcılarının çalışmalarıyla, kavram gelişti ve oldukça belirgin şekilde dış dünyadan ziyade kendi iç dünyalarına yöneltme eğilimi sergileyen hastalar üzerinde dikkatlerini yoğunlaştırdılar. Bu hastalar çoğunlukla, yoğun bir vazgeçme ve içe kapanıklık sergiliyorlardı. İnsan ilişkilerinde genel bir engelleme söz konusuydu. Onlar, nasılsa, şizofrenik hastalarla karıştırılmıyorlardı; ancak, bütün insanlarda bulunabilen eğilim ve faktörlerin, çarpıtmalarını ve patolojik ayrıntılarını sergiliyorlardı. Yakın geçmişte, şizoid kişiliği; kişiler arası ilişkilerdeki sosyal aldırmazlık ve sosyal endişenin klinik özelliklerine odaklanan, oldukça sınırlı bir sendrom olarak, DSM III’ de, DSM’nin gözden geçirilmiş üçüncü versiyonunda (DSM- III- R) ve DSM- IV’te tasvir edilmiştir. Şizoid kişilik bozukluğunun komple tanımlayıcı açıklaması, tüm bu açıklamaları içerirdi ve yine de bütün bunların bir araya getirilmesi; şizoid patoloji olgusunu doğrulamaya yetmezdi.

Bu odaklanmış olgusal yolda daha da ilerlemeden önce, şu nokta belirtilmelidir; tanımlayıcı olarak sunulan klinik tablo, klinisyen için en fazla kırmızı bir bayrak olabilir, klinisyenin dikkatini olası teşhise yönlendiren bir yön levhası olabilir. Masterson ( Masterson & Klein, 1989) ayakta tedavi ortamında müdahale ettiği borderline hastaların çoğunun, DSM- III ya da DSM – III –R’de yer alan borderline kişilik bozukluğu kriterini karşılamadığını vurgulamıştır. Muhtemelen, teşhirci narsisistik bozukluğundan çok daha fazla, gizli narsisistik bozukluğun olduğu ortamda, narsisistik kişilik bozukluğu için de aynısı söylenebilirdi (1993).

Klinik meselelerin benzer bir hali, şizoid kendilik bozukluğu için de doğrudur. DSM- III ve DSM – III – R’de tasvir edilen şizoid bozukluğu, şizoid bozukluğun genellikle aşağı-seviyede olan, ağır bir çeşidi ile özdeşleşmektedir. Bu çeşit, hem klinisyenler hem de meslekten olmayan halk tarafından ortaya konulan, şizoid bozukluk stereotipilerini (kalıplaşmış yargılarını) kabaca karşılar.

DSM – III, şizoidin teşhisini üç kategoriye bölerek; şizoid, engelleyici ve şizotipal, şizoid spektrumu (yelpazeyi) ya da boyutu tanımlamak için temeli atmıştır ve önemli bir başlangıç sergilemiştir. Gerçekte bu, şizoid kavramının bölünmesi değildi, fakat kavramın psikopatolojiden bir parça alarak genişlemesiydi.

DSM – III – R, şizoid teşhisini, daha kapsamlı yaparak, gidişatı tersine çevirdi ve şizoid patolojinin daha ağır biçimlerini , aslında bertaraf ederek, bir kez daha onu ayrıcalıklılık yönünde itti. Bu nasıl başarılmıştı? Sıra dışı, aykırı veya garip davranış kriterinin eklenmesi ile, şizotipal hastayı, şizofrenik hastaya yakınlaştırarak; ağır şizoid patoloji daha az teşhis edilebilir hale getirdi. Esasında, bu özellikler basit bir şizofreni teşhisi ile genel olarak birleşiktir. DSM – III- R’de, engelleyici kişiliğin teşhisi de değişime maruz kalmıştır.

Engelleyici kişilik bozukluğunun DSM – III’ teki kavramı, esasında, kişiler arası ret edilmeye dayalı aşırı hassasiyetten kaynaklanan, sosyal geri çekilmeydi. Etkileme ve kabul görme arzusunun varlığından dolayı, şizoid kişilik bozukluğundan ayırt edilmiştir.

DSM –III – R, engelleyici bozukluklar ve şizoid bozukluklar arasındaki yakın ilişkiyi vurguluyordu ve nesne ilişkileri için olan arzunun, nesnel olarak bildirilmiş yoğunluklarını da birincil baz alarak, ayırım yapıyordu.

DSM – III – R’deki engelleyici kişilik bozukluğu kavramı, önemli derecede farklılık gösterir. Artık, fobik karakterin klinik kavramına denk gelmektedir ve şizoid kişilik bozukluğu ile birbirinden bağımsız değildir.

DSM – III – R orta derecede şizoid bir bozukluğun teşhisini neredeyse imkansız hale getirmiştir. Engelleyici kişilik bozukluğu ile şizoid bozukluk artık birbirlerinden bağımsız değillerdir. Üstelik, engelleyici kişiliğin tanımı da, sosyal fobinin teşhisi ile, neredeyse tamamen gölgelenmiştir.

DSM – IV’ün yaptığı bazı değişimler iyi yönde; bazı değişimler de kötü yöndedir. Muhtemelen mühim olan şudur; engelleyici kişilik bozukluğunun teşhis kriteri için, bir kez daha değişiklikler yapmaktadır, ancak şizoid ve şizotipal bozukluklar için değişim yapmamaktadır. Şizoid spektrum boyunca bu bozuklukların tanımlarını yenilemek için süregelen girişimlerde, sadece tanımlayıcı kriter kullanma problemi, bir kez daha, aşikardır. DSM – IV engelleyici kişilik bozukluğunun teşhisinden, sosyal fobi ile ilintili kriteri çıkartır. Böylece, sosyal fobi ve engelleyici kişilik bozukluğunu eş anlamlı yapma eğilimini de tersine çevirmiştir. Aynı zamanda, engelleyici kişilik, yeniden şizoid kişilikten ayrılmış olarak görülmektedir. Bunun sonucu olarak, takip edebilecek tedavi stratejilerinden de mahrum olmuştur.

Tanımlayıcı psikiyatri daha iyisini yapabilir mi? DSM – III’ün yayınlanması ile birlikte, kriter devrine girmiş bulunuyoruz. İyi ya da kötü, kriterin önemi her zamankinden çok daha fazladır. Ağırdan ılımlıya, şizoid bozukluklar alanını, ortak bir kriter ile tanımlayabilir miyiz? Muhtemelen, bu daha önce yapılmıştır.

1969’da Harry Guntrip şizoid kişiliğin dokuz temel özelliğini betimlemiştir. Bu dokuz özellik hem nesnel özellikleri hem de öznel izlenimleri birleştirdiğinden DSM – III, DSM – III – R ve DSM – IV için uygun değillerdi. Şizoid kişiliğin ve şizoid psikopatoloji alanının kapsamlı ve tanımlayıcı bir gözden geçirmesini sunarken, bizim mevcut derecelendirmemizden, çok daha ileri gitmektedir. Bundan dolayı, bu dokuz karakter, şizoidin içpsişik dünyasının derinlemesine anlaşılmasına ulaşmak için, tanımlayıcı bir başlangıç noktası olarak kullanılabilir.

GUNTRIP’İN ÖZELLİKLERİ

Aşağıdaki, Guntrip’in (1969, s. 41-44) betimlediği dokuz özellik listelenmiştir:

1. İçe dönüklük
2. Çekingenlik
3. Narsisizm
4. Kendi kendine yetme
5. Üstünlük hissi
6. Arzu kaybı
7. Yalnızlık
8. Benlik Yitimi
9. Regresyon (gerileme)

İleri kısımlarda, bu özellikler, yazarın kendi klinik deneyimlerinden olgu ayrıntıları da eklenerek, daha detaylı bir biçimde incelenecektir.

İçedönüklük

Guntrip’e göre, “Şizoid teriminin salt anlamı olarak; duygusal anlamda, dış gerçeklik dünyasından kesip koparılma şeklinde ifade edilmiştir. Bütün bu libidinal arzu ve mücadele, içsel nesneler aracılığı ile içe doğru yöneltilmiştir. Gözlemlenebildiğinde fark edilir ki; sıklıkla fantezi ve hayalperest yaşamının hayret verici bir bolluk ve zenginliği içinde ortaya çıkan, yoğun bir iç yaşantı vardır. Gerçi, ekseriyetle, kendi değişken fantezi hayatını, bir gizlilik ve saklılık içinde yürütür.”

Şizoid kişi, dış gerçeklikten öylesine kopmuştur ki, artık dış gerçekliği tehlikeli olarak görmektedir. Tehlike kaynaklarından, emniyet kaynaklarına yönelmek insanoğlunun doğal bir tepkisidir. Şizoid birey, bu yüzden, birincil olarak tehlikeyi önleme ve emniyete ulaşma endişesine sahiptir. Bu sebepten dolayı, bu tür insanlar dış dünya ile olan deneyimlerini; tedbir, ihtiyat, korku ve risk, hatta emniyet ve tehlike terimlerini kullanarak açıklarlar. Deneyimin bu yönleri; yüksek seviyeden alçak seviyeye kadar herhangi bir seviyedeki şizoidin, dünyasına; şizoidle sıklıkla beraber anılan diğer yönlerden – aldırmazlık, soğukluk, kayıtsızlık – çok daha fazla ait bir parçadır. Şizoid deneyimin bu daha sıradan tanımları, genellikle sadece hiç hasta konumunda bulunmamış şizoid bireyler için geçerlidir.

Guntrip’in tanımladığı içedönüklük, bireyin iç dünyasının bir parçası olan muazzam, zengin ve karmaşık fantezi hayatına odaklanır. Fanteziye dalmış olarak harcanan zamanın süresi, her gün dakikalardan saatlere kadar varan sıra dışı bir aralıkta olabilir. Şizoid bozukluğu olan genç bir adam, evlerindeki boş bir buzdolabı kutusunun içerisine her girdiğinde saatlerce fantezi kurarak, çocukluğunun çoğu zamanını geçirdiğini anlatmıştır. Bu, onun güvende hissetmesinin başlıca yoluydu, böylece dış dünya ile özdeşleşmiş anksiyetelerden (tehlikelerden) kaçıyordu. Kutu onun güvenli yeri, yuvası ve sığınağıydı.

Çekingenlik

Guntrip’e göre, çekingenlik dış dünyadan ayrılıktı, ve içe dönüklüğün diğer yüzüydü.

Guntrip’in, içedönüklük süreci çekingenlik ve ayırmanın ortaya çıkması ile sonuçlanacağı hakkındaki sade gözlemi yadsınamaz. Aslında şu noktada, işaret ile semptom arasına; nesnel gözlem ile öznel betimleme arasına; ve dış dünya ile içsel gerçeklik arasına temel bir ayırım çizilmelidir. Bariz çekingenlik ( net ve gözlemlenebilir utangaçlık, gönülsüzlük ya da dış dünyanın ve kişiler arası ilişkilerin engellenmesi) sergileyen çok sayıda şizoid birey olsa da, o tarz bireylerin sadece bir kısmını açıklamaktadır. Temelde şizoid olup da sempatik, etkileşimli bir kişilik tarzı sergileyen bir hayli kişi vardır. Bu hastalar, gizli şizoid olarak tanımladığım kategoriye aittirler.

Göze çarpan ikilem nasıl çözümlenecektir? Bulmacayı çözümlemek için yapılması gereken şey, gizli şizoide; kendi öznel deneyiminin ne olduğunu sormaktır. Hasta, gözlemcinin gözü önünde, ne kadar müsait, ilgili, sempatik ve etkilemeye dalmış olabildiğini tanımlayacaktır. Ancak, aynı zamanda, kopmuş, duygusal olarak çekimserleşmiş ve kendi iç dünyasında güvenli bir yere tecrit etmiştir. Çekingenlik ve dış dünyadan uzaklaşma şizoid patolojinin bir parçası olmasına rağmen, bazen açıkça görülür bir haldeyken, bazen de gizlidir. Açık olduğunda, şizoid kişiliğin alışılagelmiş tanımı ile eşleşir. Çoğunlukla, gizlidir, hastanın içsel durumunda saklıdır.

Bu aşamada gözden geçirilmesi gereken birkaç nokta vardır. İlk olarak, hastanın öznel, iç dünyasında var olanlar, gözlemcinin verileri ile çakışmayabilir. İkinci olarak, içedönüklük aldırmazlık ile karıştırılmamalıdır. Üçüncüsü, hastanın savunma, telafi edici ve dış dünya ile sempatik etkileşimli ağaçlarının arasından, hastanın çekingenlik ormanının gözükmüyor olması, hastanın şizoid olarak tanımlanması gözden kaçırılmamalıdır.

Narsisizm

Guntrip’e göre, “ Narsisizmi şizoidin yaşadığı baskın içsel hayatın sonucu olarak ortaya çıkan bir özelliktir. Bütün sevgi nesneleri kendi içerisindedir ve dahası onlarla o kadar özdeşleşmiştir ki, libidinal bağlantısı olarak ortaya kendisi çıkmaktadır… Soru, aslında, şizoidin yoğun içsel yaşantısı, dış nesneleri aç bir şekilde birleştirme arzusundan mı kaynaklandığı yoksa dıştan, daha güvenli farz edilmiş içe çekilişten midir?”

Birincil bir güdü baskısı olarak bağlanma ihtiyacı, her insanda olduğu kadar şizoid insanda da güçlüdür.

Aslında şizoid bağlanma nesnesini nerede bulur? Şizoid sevgi nesnesini dış dünyada mı arayacaktır yoksa içerideki sevgi nesnesini savunmacı bir şekilde arzulayacak ve karara varacaktır? Şizoidin narsisizmi – sevgi nesnelerinin kişinin içinde olması gerçeğidir – şizoidin gerçek dünyadaki bağlantı ve iletişim nesneleri ile ilişkilendirdiği anksiyetelerden korunabileceği güvenli olan sevgi nesnelerinin içeride tanımlanması gerçeğinin sonucudur.

Şizoidin narsisizmi, aynı zamanda benlik-tutmanın temel kapasitesi ile de bağlantılıdır. Benlik- tutma, bir kişinin içsel etkilenme durumlarını kendi kendine kontrol edebilmesidir, özellikle de anksiyete ve depresyonu baş edilebilir limitler içerisinde tutulabilmesidir. Huzursuz etkilenme durumlarının benlik-kontrolünün kapasitesi, oldukça dikkat çekicidir ve borderline ve narsisitik benlik bozukluklarında bulunan az gelişmiş kapasitenin aksine, aksine şizoid kendilik bozukluğunda gelişir. Şizoid hastalardan başka muhtemelen kimsenin kendisi ile baş başa kalma kapasitesi bu kadar fazla değildir. Şizoidin bu temel etkileri nasıl kendi kendine kontrol altına alacağını öğrenmesi gerekir çünkü herhangi başka bir seçeneği yoktur.

Guntrip’in, yoğun içsel hayatın kaynağının, aç bir birleştirme arzusu mudur yoksa dış dünyadan çekilme midir, hakkındaki sorusu artık cevaplandırılabilir. Şizoidin narsisizminin kıskançlık ya da değerli nesneye hükmetme arzusu ile uzaktan yakından alakası yoktur. Normal çocuğun erken yaşlardaki taşkın narsisizmi ya da patolojik narsisistik kişilik bozukluğundaki göz alıcı benliğin sergilediği patolojik narsisizm ile karıştırılmamalıdır. Şizoidin narsisizmi; dış dünyadan, güvenli olduğu varsayılan iç dünyaya çekilmenin yansımasıdır.

Kendi kendine yetme

Guntrip’e göre, “ Bütün duygusal ilişkilerin iç dünyaya taşınmışken, gerçek dış ilişkiler olmadan sağlanan, bu içe dönük narsistik kendi kendine yetme, gerçek insanlarla baş etmede ortaya çıkabilecek anksiyete karşısında sığınmak için bir limandır.

Şizoidler ne kadar çok kendilerine dayanırlarsa, diğer insanlara da o kadar az dayanmak zorunda kalırlar ve böylece kendilerini, güvenme ya da daha kötüsü bağımlılık ile özdeşleşmiş olan potansiyel tehlike ve anksiyetelere daha az maruz bırakırlar. Şizoid bireylerin muazzam bir çoğunluğu, kendi kendine yetme ve kendi başına iş görmek, bağımsız, müstakil olmak ve diğer bir değişle kendi dünyalarını yönetmek konusunda çok büyük bir yetenek gösterirler. Kendi kendini kontrol etme, kendi kendini tutma ve kendi kendine yetme için kullanılan bu kapasitenin bilinçli farkındalığı genellikle şizoid hayatın ilk yıllarında gelişir.

Şizoid ile süregelen, kendiliğin diğer bozukluklarının aksine, bir tür adultomorphism ( çocuğun davranışlarını yetişkin koşullarına göre yorumlamak) vardır. Yetişkin sorumluluklarının ve kabiliyetlerinin vakitsiz (prematüre) üstlenilmesi; genellikle şizoidi diğer kendilik bozukluklarından dramatik olarak ayrıştırır. Erken çocukluk döneminde belirgin hale gelebilir. Bu tür dışavurumlar sayesinde, mandal-kilit çocuk ya da ebeveynleştirilmiş çocuk tabirleri sosyal onaylama kazanmıştır. Bu terimler genellikle, çocuğun kapasitesinin üzücü dışavurumlarıdır. İç kaynaklarını az gelişmiş olarak hareketlendirmektedir çünkü orada olmayan, ya da olsa bile algılanamayan dış kaynaklara güvenmekte yetkin değildir.

Üstünlük Hissi

Grunrip’in belirttiği üzere; “Kendi kendine yetmeye doğal olarak bir üstünlük hissi de eşlik eder. Diğer insanlara ihtiyacı olmayan biri, onsuz yapamayacağı birinin olmaması… Burada aynı zamanda insanlardan farklı olma hissi de devreye girer.”

Şizoidin üstünlük hissi, narsisitik bozukluktaki şişirilmiş kendilik ile uzaktan yakından alakalı değildir. Hoşa gitmeyen, eleştiren, utandıran ya da aşağılayan şeklinde algılanan kişilerin, yok edilmesi ya da değerinin düşürülmesi ihtiyacı ile şizoid bağdaşmaz. Üstünlük hissinin anlamı ve işlevi, genç bir şizoid adam tarafından şöyle tasvir edilmiştir; “ Eğer ben diğerlerinden üstünsem, eğer onların üzerindeysem, o zaman onlara ihtiyacım yoktur. Ben onlardan üstünüm dediğim zaman, bu onlardan daha iyi hissediyorum demek anlamına gelmez. Bu, onlardan belli bir uzaklıktayım anlamına gelir, yani güvenli bir mesafe. Yatay düzlemde belli bir mesafede olmaktansa, dikey olarak mevzi değiştirme hissidir.” Son cümlesi ile hastanın ilettiği; kendini ister üstün hissetsin ( dikey mevzilendirilmiş) ister çekingen ve içe kapanmış (yatay olarak belli bir mesafede); önemli olan temel mesele diğerlerinden güvenli bir mesafede uzaklığını koruyabilmek.

Doğru bir teşhis yapmak için, üstünlük hisleri, narsisizm ve kendi kendine yetebilirlik fonksiyonları açısından iyi anlaşılmalıdır. Eğer bu tür hislerin fonksiyonu; narsisistik amaçlara ulaşmak ve şişirilmiş kendiliği geliştirmekse, o zaman muhtemelen narsisistik bozukluğuna değiniliyordur. Eğer bireyi kaldırılamaz tehlike ve anksiyeteden korumak için ve hastanın belli bir mesafede emniyetini, şişirilmiş benliğini değil, korumak içinse, o zaman şizoid bozukluğa değiniliyordur.

Arzu Kaybı

Guntrip’e göre, “Dışsal durumlardaki arzu kaybı, resmin tamamının yadsınamaz bir parçasıdır.”

Kendiliğe yapılan muazzam yatırımdan dolayı – kendi kendine yetebilme, kendini tutmak ve kendine güvenmek ihtiyacı içerisinde – başka birisinin deneyimini hissetme, empati yapma ve duyarlı olma yeteneğinde ve ihtiyacında kaçınılmaz bir engelleme vardır. Genellikle bu tür şeyler ikincil gözükür, bireyin kendi savunmasını, emniyetli konum, beklemek zorunda olan bir lüks. Öznel deneyim arzu kayıplarından biridir. Bazı hastalar için, arzu kaybı öyle bir derecede ortaya çıkar ki; hassasiyet, kinizm (insanların iyi olduğuna inanmama), vurdumduymazlık, ya da hatta canilik gibi aşırı uç boyutta ortaya konulur. Hasta, davranışlarının ya da değerlendirmelerinin diğer insanları nasıl etkileyeceği ya da inciteceği hakkında bir farkındalığa sahip değildir.

Sıklıkla, arzu kaybı, hastanın içinde gerçek bir kargaşa olarak, duygusal yaşantısında bir şeyin eksik olduğu hissi olarak ortaya çıkar. Genellikle hasta şöyle şikayetlerde bulunur:“Ne hissettiğimi bilmiyorum” ya da “Hissedip hissetmediğimi bilmiyorum”. Arzu kaybının bu tür tezahürleri, başkalarına duygusal olarak yatırım yapmak şizoid hasta tarafından verilen ödünü yansıtmaktadır. Kendisine savunmacı ve korumacı bir şekilde yatırım yapma ihtiyacı çok yüksek olduğundan böyle bir ödün verir.

Guntrip’in vurguladığı arzu kaybını, başka bir süreç olan ve çoğu hasta tarafından belirtilen, duygusal hissizlikten ayırt etmek gereklidir, o dissosiyatif bir olgudur. Şizoid deneyimi duygusal hissizleşmelerden birisi değildir, fakat çatışma ve belirsizliklerden biridir. Şizoidler hissetmekte yeteneksiz değillerdir. Hislerinin ne olduğu ve hislerinin ne anlattığı konusunda kararsızlardır, cimrilerdir. Çoğunlukla, deneyimlerini, başkaları tarafından anlaşılmaları için kullanılan kelimeleri ifade etmekte kendilerini yeteneksiz hissederler. Duygusal hissizlik, tam anlamı ile hissizlik ve duygusuzluk deneyimidir, ve post-travmatik durumlar ile bağdaşır.Şizoid bozukluklar ve post-travmatik bozukluklar birbirlerini dışlayan kavramlar değildir, ve esasında, aynı bireyde eş zamanlı ortaya çıkmaları, problemin teşhisini zorlaştırmaktadır.

Yalnızlık

Guntrip’e göre, “Yalnızlık, şizoid içedönüklüğün ve dış ilişkileri fesh etmenin bir sonucudur. Tekrar tekrar ortaya çıkan, yoğun arkadaşlık ve sevgi hasreti ile kendini belli eder. Bir kalabalığın ortasında olan yalnızlık, şizoidin duyuşsal rapordan mahrum olmasını sağlayan bir deneyimdir.

Bu genellikle, gözlemci tarafından fark edilmeyen ancak şizoidin tecrübelediği bir şeydir. Şizoidin, tanıdık gelen soğuk ve ilgisiz karikatürünün aksine, hasta konumunda olan, şizoid kişilerin büyük bir çoğunluğu, tedavisinin bir noktasında, sevgi ve arkadaşlığa olan özlemlerini dile getirirler.

Bu DSM’de tasvir edilen şizoid hasta gibi değildir. Arkadaş ve sevgi hasreti sürekli olarak yüzeye çıkar ve böyle yaparak, şizoidin umursamaz olduğu tasvirini yalanlar. Bu durum aslında, bazen yüzeye çıkmayıp sadece şizoidin fantezi yaşamında da kalabilir ki terapistin oraya girmesine tedavide çok uzun bir süre izin vermeyebilir.

İlişki umudu çok az neredeyse yok gibi olan şizoid bireyler – klasik DSM şizoid tanımıyla – çok dar bir menzildir. Bu sebeple, yakınlık ve bağlanma özleminin kişi kendi kendine neredeyse fark edemez. Bu kişiler hasta konumuna gelmezler. Şizoidin hasta konuma gelmesinin sebebi özlem ve yalnızlığın ikiz güdüsüdür. Şizoid hasta halen bir şekilde bağlanma ve iletişimin mümkün olduğuna inanır ve psikoterapiye uygundur. DSMlerin ironik olan yanı; psikoterapistleri, Terapötik karamsarlık hissi ile şizoid hastaya yaklaşmaya yöneltmeleridir. Nihilizm değilse, psikoterapist, hastanın temkinliliğinin aldırmazlık olduğuna ve tedbirinin de soğukluk olduğuna inanarak, hastayı yanlış okur.

Benim tedavi ettiğim şizoid hastalar için sıklıkla çıkan mesele, iletişim ve bağlanma için olan istektir. Bu istek, özellikle de bir birliktelik sahibi olmak ya da çocuk ve aile sahibi olmak şeklindedir. Bu sıklıkla şizoid bireylerin otuzlu, kırklı yaşlarındaki tedavilerinde ortaya çıkar, bu zamanda bir ilişki ihtimali daha temelleri sağlıksız bir şekilde büyümektedir ve arkadaşlık gittikçe daha fazla ve daha da fazla uzak görünmeye başlamıştır. Samimiyet ve generativity ( Erik Erikson’un bir terimi; daha genç birini yetiştirmek ve bu şekilde bir sonraki nesile katkıda bulunma isteği) için olan istek ve umut , kişinin hayatında son bir şans için girişim yapmaktadır.

Benlik Yitimi

Guntrip, benlik yitimini bireysellik ve kimlik algısı kaybı olarak tanımlar.

Benlik yitimi dissosiyatif bir savunmadır. Benlik yitimini genellikle şizoid hasta tarafından, ters yüz olmak veya kapatmak; ya da gözlemci ve katılımcı egonun birbirinden ayrılma tecrübesi olarak tanımlar. Anksiyete durumu baş edilemez gibi gözüktüğünde şizoid tarafından deneyimlenir. Daha önce açıklanan arzu kaybından çok daha mutlak bir biçimdedir. Şizoidde arzu kaybı çok daha kronikken, benlik yitimi deneyimi, bunaltıcı anksiyete ve tehlikenin doğrudan deneyimine karşı daha vahim bir savunmadır.

Kendisini dış dünyaya bakınan biri olarak tanımlayan ve derin bir şizoid olan genç bir kadın, işi dolayısı ile bir grup ortamına katılmaya zorlandığı zaman, benlik yitimi ile karşılaşacaktır.

Benlik yitimi – kendini sanki kendi bedeninin dışındaymış gibi deneyimleyerek, kendinin gruba katılmasını ve grubu gözlemlemesi – kaçılamaz bir durumdaki yakınlığın oluşturduğu, baş edilemez anksiyete ile baş etme yöntemiydi.

Gerileme

Guntrip gerilemeyi şöyle tanımladı: “ Dipteki bir şizoid kişinin kendi dış dünyası tarafından bunaltılması ve hem içeri kaçışı, hem de geriye ana rahmindeki emniyete kaçışı”

Bu tür gerileme süreci iki farklı mekanizmayı ihtiva eder: içeri doğru ve geriye doğru. İçeri regresyon, fantezinin ve benlik kontrolünün, ilkel biçimlerine, sıklıkla otoerotik biçimine ve hatta nesnesiz bir çevrenin güven miktarına değinir. Özellikle bu tür gerileme olguları, vücut parçaları ile meşguliyet (fetişler ve cinsel sapkınlıklar), hipokondriak avunmalar ve somatik endişeler içerir. Orta yaşlı bir adamın fahişeler ile avunması; yaşlıca bir adamın arkadaşlarının ayaklarına odaklanması; geç bir kadının sürekli ama belirsiz sıkıntılarla sayısız kez doktorları ziyaret etmesi, yaşlıca bir kadının soluğu ile meşgul olması örnek olarak gösterilebilir. Bu gerileme olgusunun bir diğer boyutu da sadomazoşistik fantezilerin varlığı ve bunların nadiren gerçekte canlandırılması. Bunların bir çok örnekleri, erotomani ve eşe kötü davranma vakalarında bulunabileceği gibi sınırlı sadomazoşistik cinsel karşılaşma/ilişkilerin vakalarında da görülebilir.

Geçmişe doğru, ana rahmindeki güvene doğru gerileme eşsiz bir şizoid olgudur. Güvenliği bulma çabasında ve dış gerçek tarafından yıkımı engellemek çabasında şizoid savunmacı çekingenliğin en yoğun biçimini sunar. Ana rahmine gerileme fantezisi, tamamen güvenli bir yere gerileme fantezisidir. Örnek olarak; çok küçük yaşta kendi içine gömülmüş şizoid adamın deneyimi. Her şeyin iyi ve doğru, hassas ve duygulu olduğu delinemez bir kabuğun içinde. Kendiliği içeride emniyette gömülü, her tür saldırı, el koyma ve imhadan korunurken; dışarı dünyaya sunulan sadece boş bir iskelettir. Saklı, gizli ve zarardan uzak olmak yerine güncel dünyaya tekrar doğabileceği zamanı beklemektedir.

İlk defa Guntrip tarafından açıkça belirtilmiş dokuz özelliğin tanımlanması, şizoid bozukluğun geleneksel, tanımlayıcı betimlemesi (parça 1, DSM) ile psikodinamik (parça 2, nesne ilişkileri) olarak aydınlanmış bakış arasındaki bazı ana farklılıkları daha net olarak ortaya koymuş olmalıdır.

Bütün dokuz özellik dahili olarak tutarlıdır. Şizoid bozukluğu teşhis etmek için hepsi olmasa bile, çoğunluğu var olmalıdır. Aslında, bir takım ek teşhis değişkeni dikkate alınmalıdır.

Bunlardan biri, daha önce de belirtilmişti, nesnel kıstas aracılığı ile teşhis edilen hastalar, muhtemelen engelleyici bozukluk ya da DSM’in şizoid kişilik bozukluğuna denk gelmektedir. Sadece hastanın öznel anlatımı aracılığı ile teşhis edilen hastalar da gizli şizoid olarak varsayılacaktır.

Dahası, bir çok hasta bazı özellikleri diğerlerinden daha belirgin olarak gösterecektir. Klinik tecrübe, diferansiyonel (farklarla ilgili ) teşhise faydalı olması için, bu dokuz özelliğin üç özellikler yığını halinde gruplanabileceğini göstermektedir. İlk yığın halis şizoid yığınıdır. Çekingenlik, içe dönüklük ve arzu kaybı bu yığın ile anılan hususî özelliklerdir. Esasında halis şizoid yığını, kavramın gelişim tarihinde süregelen kırmızı iplik ile eş anlamlıdır. Şizoid bozukluğun teşhisini yapmak içi bu iç özelliğin bulunması gereklidir. Bu yığın, şizoid hastanın, dayanıklı ve emniyetli bir kişiler arası mesafeyi koruma ihtiyacını en net ve direkt şekilde tanımlar. Aşağıda belirgin halis şizoid yığını gösteren iki hastanın örnekleri mevcuttur. Birinci örneğin vakasında yığın aşikardır; ikincisinde “gizli” dir.

BELİRGİN HALİS ŞİZOİD YIĞIN BOZUKLUĞU.

Bay I. hayatının çoğunu yalnız geçirmiştir. Kendisini yalnız yaşayan, yalnızlığı seven bir kişi olarak tanımlamaktadır. Çok yakın çalıştığı kişilerin de kendisini bu tarzda tasvir ettiğini belirtmiştir. İş arkadaşları onun bu yalnız kalma ihtiyacın ve gözle görülebilir ihtiyacını kabul ettiler ve ona saygı duydular; mesafelerini korudular. Hayatı boyunca hiçbir zaman teke tek yakın ilişkileri olmadı. Şimdi kırklı yaşların ortasında, yetişkin yaşantısının çoğunluğunda bir matematikçi olarak, çalışarak sürdürmüş. Yaptığı işte oldukça yetenekli ve donanımlı. Ailesi ile iletişimini minimum seviyede tutuyor. Ailesi Bay I.’den oldukça uzakta yaşıyor. Onu ziyarete geldiklerinde, özelikle de eğer onun evinde kalıyorlarsa, katlanılmaz derecede rahatsız hissettiğini vurguluyor. Bu bunaltı o kadar gözle görülür hale olduğundan, ailesi ona kalmaya nadiren geliyor.

Bay I. onun tamamen dikkatini alan işinden çok büyük keyif alıyor. Çalışmadığı zamanlarda, boş zamanının çoğunu, bir hobi gibi, borsada geçiriyor.

Yöntemli ve takıntılı olarak bu hobinin detaylarına kendini kaptırıyor, her gün saatlerini bu detaylar tarafından yutulmuş olarak geçiriyor. İnsanlarla çok az iletişim kurma ihtiyacı sergiliyor.

Neden Bay I.’yi görüyordum? Bu sorunun cevabı bir kez daha, en derin şizoid bireylerde bile olan, derinde saklanmış özleme işaret ediyor. Bay I. yalnızlığının ve soyutlanmışlığının artık daha az arzulanır ve daha çok endişelendirici olduğu hislerini deneyimlemeye başladı. Gelecek hakkında daha fazla düşünmeye başlamıştır, ve ilişkilerle ilgili haz imkanının hızla akıp gittiği bir hayat görmeye başlamıştır. Hiç cinsel ilişkisi olmamış. Cinsellik hakkında biraz ilgisi ve hafif merakı olmasına rağmen, cinsel yakınlığın yoksunluğu hakkında yoğun kayıp hisleri yaşamamıştır. Başkaları ile iletişim ve bağlantı ile başkalarından bir şey istersen, belirsiz bir hissi vardı. Tedaviyi isteme ve bu hissin oluşma sebebi olarak, gördüğü tek nokta; yaşından dolayı hayatın geçip gittiğinin farkına varmasıydı.

Tedavisi sürecinde, Bay I.’nın başkalarına bağlanma çabaları, ilişkiye bağlı korku ve ümit içeren dokunaklı ifadelerdi. Şizoid hastanın korku ve ümidi dengelemeye çalıştığı tarzda uyarlamalar. Tanıdık bir erkek ile tipik etkileşim süreci aşağıdaki şekildedir: Her hafta bu arkadaşı Bay I.’yı ziyaret edecektir. Birlikte bir film izleyeceklerine ya da müzik dinleyeceklerine karar verirler. Akşam üstü ikisi salonda beraber oturup film seyrederken ya da müzik dinlerken geçecektir. İkisi de birbiri ile diyalog başlatmayacaktır. Birkaç saat sonra akşam sona erecektir. İkisi de bir tür memnuniyet hissedecektir ( ikisi de birbirinde kişilerarası bir talepte bulunmamıştır).

Bu örnekte, iki tarafın da kişilerarası mesafeyi koruduğu açıkça görülebilir. Daha az belli olan, ama oldukça da önemli olan, bağlantıyı belli bir düzeyde korumalarıdır. Bazı yönlerden, Bay I.’nın davranışı, Mahler tarafından açıklanan pratik yapan çocuğu andırır. Güvenli ve rahat bir şekilde annesinin dizinin dibinde ya da annesinin belli bir kapsama alanı içerisinde, iletişim kurmadan oynayan, sadece arasıra anneye dönüp duygusal ikmal yapan çocuk gibi. Bay. I’nın ayrışma-birleşme nin alt evresinde tıkanık kaldığına dair bir yoktur. Amaç, Bay. I’nın planlanmış belli değişkenler çevresinde ve güvenle kurgulanabileceği zamanlarda, bundan kendine yarar sağlayan oyunun özelliğini bildirmek. Bu şekilde güvende oynayabilen şizoid hasta, muhtemelen daha da fazla oynayacaktır, ancak bu tür dikkatlice titre edilmiş etkileşim koşulları kolay bulunmaz ve uygulanmaz.

Bay I, tedavi sürecinde beliren heteroseksüel bir ilgiyi de ifade etmişti.

Bu, yaklaşık 1600km mesafede yaşayan, kesintisiz, gerçi nadir teması olan, Bay I.’nın uzaktan bir kuzeni olarak biçimlendi. Bay. I bu bayan ile bir aile toplantısında kısaca tanıştıktan sonra, onunla yazışmaya devam etmiştir. Bay I’nın bu kadına olan mektupları romantik ve samimiydi, aynı şekilde kuzeni tarafından yazılan yanıtlar da romantik ve samimi. Nadiren, kısa ve öz telefon konuşması var. Fiili görüşmeleri yılda bir kereydi. Bay I. bu kadın ile daha samimi bir ilişki ve hatta evlilik hakkında geniş kapsamlı fantezi kurardı. Bu fantezilerini çok nadir olarak terapisti ve hatta bu bayan ile paylaşırdı. Her nasılsa, altı yıllık tedavi süreci boyunca, bu ilişkiden yukarıda belirtilen etkileşim dışında başka hiçbir şey çıkmadı. Bu tür bir ilişkinin katlanılamaz şekilde “zamanına ve alanına izinsiz ” girebileceği endişesi ve “Şu an oldukça iyi bir şeye sahibim, neden ilişkiyi bozacak bir şey yapayım ki?” endişesi yüzünden fantezilerini eyleme geçirme imkanları hep durdurdu. Hiçbir zaman da yapmadı.

GİZLİ HALİS ŞİZOİD YIĞIN BOZUKLUĞU.

Bay. R., otuzlu yaşlarda bir erkek. Sokulgan, dost canlısı, dışarı çıkan halde sunuldu. Tek ipucu çekingen ve utangaç olmasıydı. Sevilen birisi ve epeyce yüksek derecede kişiler arası etkileşim gerektiren bir işi var. Yaşamını genellikle cazip bir tarzda yapılandırmış.

İşten sonra, iş arkadaşları ile birlikte sosyal etkinliklere katılıyor. Bu tür sosyal ilişkiler kurmanın, mesleğinin bir parçası olduğunu hissediyordu. Boş zamanlarını genellikle çeşitli spor aktiviteleri ile değerlendiriyordu ve birkaç spor takımına üyeydi. Akranlarının arasında oldukça popülerdi.

Kişisel hayatında bir kadın ile uzun süreli bir ilişkisi vardı, ve tedavisi başlamadan önce birkaç yıl beraber yaşamışlardı. Bu kadın ile bazı yakınlık hisleri aktarsa da, her zaman kendini ondan ve diğer tüm diğerlerinden ayıran bir bariyer hissettiğini söyledi.Her zaman, onun deyimiyle “samimiyete bir limit” vardı. Şunu belirtti; “belli bir yakınlığa geliyorum sonra sanki diğer kişi ile paralel yörüngeye giriyorum hissi oluyor, sanki tren yolu rotasındaki raylar gibi, ve daha fazla yaklaşamıyorum.” Öznel duygusal deneyimi, karşısındaki kadınla çok fazla şey paylaştığından, kadının onun hakkında çok fazla şey bildiğini düşününce deneyimlediği, anksiyeteydi. Bu anksiyeteler Bay R.’nin,uzun birlikteliklerine rağmen, evliliği düşünme konusundaki isteksizliği ile delillendirilmişti. Kadın bunu erkek tarafından bir samimiyetsizlik olarak gördü ve problemin yakınlaşma yeteneğinden değil de, evliliği üstlenmede yattığını belirterek kuşkulu ayırdımı yaptı. Olayı arkadaşları da bu şekilde gördüler ve onun evlenme hakkındaki gönülsüzlüğü ile dalga geçtiler. Yakınlaşma çevresindeki anksiyete ve hatta bazen korkunun aşırı hissi, esasında, sorumluluk almak ya da evlilik sözü vermekten korkmak şeklinde aklileştirilmişti.

Bay R. Tedaviye başladı çünkü hem iş hem de kişisel ilişkilerinde, öznel olarak artan bir utanç tecrübe ediyordu. Daha fazla samimiyet için giderek artan bir isteği olduğunu hissediyordu. Ancak, bu çabaları ile bağlantılı içinde büyüyen dysphoria (rahatsızlığın) da aynı oranda farkındaydı. Dış görünüş itibari ile, Bay R.’yi kimse şizoid olarak tanımlamazdı. Her zaman yüzünde bir gülümseme ve dudaklarında arkadaşça sözler ile Bay R. Kimsenin şizoid kavramı için olan nesnel kıstasını karşılamazdı.

Buna rağmen, Bay R. Derinden şizoiddi. Öznel deneyiminin incelenmesi, şizoidliğin temel özlerini ortaya çıkarttı. Çekingenlik, içine dönüklük, ve arzu kaybının hayatının bir parçası olmasında, Bay. I’dan aşağı kalır yanı yoktu. Fakat bunlar, yaygın olarak iç dünyasındaydı, belki de çok azı dış gerçeklikteydi. Bay R. Zaman içerisinde diğerlerinden ayrılmışlığının derin hislerini, ve fantezi dünyasında, genellikle olmayı istediği yerle ilgi fantezileriyle, geçirdiği zamanı açığa çıkarttı. Bu sosyal, arkadaş canlısı adam, gerçek duygular yaşayıp yaşayamayacağı ve kendi duygusal hayatını kısıtlayıp kısıtlamadığı hakkında çok büyük acı (ve bilinçdışı ironi) ile konuştu. Kendisinin yaşamdan geçen ve deneyimliyor ve hissediyor gibi davranan, ama aslından böyle yapmayan, bir android (insan görünümünde robot) olduğundan korktu. Dış karakterinin, hakiki hisleri için olan yetenekten mahrum bir adamın kabuğu üzerine giyilmiş bir maske olup olmadığını sorguladı.

Duygusal hayatı hakkındaki anksiyeteleri anlatırken yaşadığı ızdırap, duygusal azalma hakkındaki kendi yorumlarına ters düşüyordu. Bu örnek, arzu deneyimleme hakkında şizoid çatışmanın ve bundan dolayı, o arzunun deneyimlenmesine karşı inşa edilmiş çeşitli savunmaların, kendini bu temel yetenekten yoksun, en azından zayıf, görecek kadar kendini inandırmış bir hastanın dikkat çekici bir örneğidir.

Bay R. gizli şizoidin mükemmel bir örneğiydi. Gerçek içpsişik meselelerin durumları, sadece hasta ile olan tartışma ya da etkileşim durumunda belirgin hale geliyordu, ve bu da kendisini iç dünyasını gösterme arzusundan kaynaklanıyordu. Eğer hasta içsel tecrübelerini paylaşmak isterse, o zaman öz yığın özellikleri ortaya çıkar ve kendiliğin şizoid bozukluğu teşhisi mümkün hale gelir.

Şizoid hastanın bu iki sunumu – belirgin ve gizli halis şizoid yığın hastası – ayrımsal teşhisin sürecindeki iki farklı noktayı temsil eder. Belirgin şizoid bozukluk kolayca fark edilebilir ancak gizli şizoid bozukluğu teşhis etmek çok daha zordur. Guntrip’in dokuz özelliğinden türeyen diğer iki yığın, ayrımsal teşhis sürecinde, iki ilave ilgi ve teşhis karmaşası noktasına değinir.

İkinci yığın sahte-narsisistik yığındır ve narsisizm, üstünlük ve özgüven özelliklerini içerir. Üçüncü yığın, yalnızlığın, gerilemenin ve benlik yitiminin temel özelliklerini içeren sahte-borderline yığınıdır.

Guntrip tarafından tanımlanan bütün bu dokuz özelliğin tüm şizoid hastalarda genellikle bulunabileceğini hatırlamak önemlidir. Aslında belirgin, gizli, sahte-narsisistik ve sahte-borderline hastalar arasında bu ayırımların yapılma sebebi, bu özelliklerin değişik göreli oranlarda, değişik hastalarda mevcut olabilmesidir.

Sahte- narsisistik ve sahte- borderline sunumları göreceli olarak ortaktır. Saptanmaları önemlidir çünkü gizli şizoidin başlıca değişkenleri iken, aynı zamanda farklı ayrımsal teşhis problemleri de sunarlar.

Sahte-narsisitik yığın, sunulan özellikleri – narsisizm, özgüven ve üstünlük -, kişilerarası mesafenin çevresindeki çatışmaların karşısında otonomi ve bağımsızlık sağlama ihtiyacına odaklanmış bir grup hastayı betimler. Hasta narsisistik bozukluğu var gibi gözükür. Şizoid hastanın narsisizmi , aslında, narsisistik kendilik bozukluğunun aksinedir, ve büyüklenici kendiliğin geliştirilmesi; ya da özel olma veya yetkin olma hislerinin yasalaştırılması şizoid hastanın hedefi ya da yükümlülüğü değildir. Şizoid hasta için hayatın hedefleri tipik narsisistikinkilere, güç, varlık, güzellik ya da hatta mükemmel perişanlık veya şehitlik bağlı değildir. Aslında, şizoid hastanın narsisizmi, onu diğerlerinden belli bir rahatlık mesafesinde tutmak için planlanmıştır. Şizoid hastanın narsisizmi, onu diğerlerinden yukarıda hissedebilme niyetindedir. Hedefi onlardan daha iyi olmak değildir, sadece başka birine güvenmekten yada bağımlı olmaktan korunmaktır. Birçok şizoid hasta, hastanın sunduğu resmin anlamının yanlış yorumlanmasından dolayı, başta, yanlış biçimde narsistik bozukluk olarak teşhis edildiğinden, bu önemli bir teşhissel ayırımdır.

SAHTE- NARSİSİSTİK YIĞIN BOZUKLUĞU.

Bay B. işyerinde takdir edilmeme ve beklediği doyurucu ikramiyeyi alamaması üzerine en yakın amiri ile tartışması temel şikayeti olarak otuz beş yaşında tedaviye başladı. Başlangıçtaki seansları, patronların ve kişisel hayatında tanıştığı kadının onu anlamadığı nakarat şeklinde tekrarlayan şikayetlerden oluşuyordu. İş geçmişinin istikrarlı olmasına ve şu anki işine on yıldır devam ediyor olmasına rağmen kişisel hayatının hikayesi çok fazla değişkendi.

Kadınlarla olan ilişkisi, bir sebep bulup onlarla görüşmeyi kesene kadar, kısa ve öz müddetliydi. En uzun ilişkisi, 22 yaşındaki, bir yıl kadar sürmüştü. Cinsel açıdan samimi olduğu tek ilişkisi de buydu. Açıklamasına göre; o zamandan itibaren cinsel ihtiyaçlarını narsisitik mastürbasyon aracılığı ile tatmin edebiliyordu. Bununla kastettiği ayna karşısında anal tahrikle mastürbasyon yapmaktır.

Baştaki seanslarında, kimsenin onu tekdir etmemesi hakkındaki duygusunu rahatsızlık ve gücenmişlik ile anlatıyordu. Yeteneklerinin kabul edilmediğini ve kıymetinin bilinmediğini belirtiyordu. Gerçekten de birlikte çalıştığı kişilerden ve birlikte olduğu kadınlardan üstündü. Diğerleri onun üstünlüğünü fark etmedikleri zaman, garip bir şekilde görünmez hissediyordu. Bazen bu hisler hızla, kısa dehşet bölümlerine, yükseliyordu. Bunların “bir çeşit panik atak” olduğunu tahmin ediyordu. İş yerinde hak ettiğini düşündüğü ofisin tarzından, hayatının her alanındaki insanların verdikleri karşılıklara kadar, ihtiyaçlarını yaygın bir yetkilendirme hissi ile vurguladı. Benim varsayımıma göre (hasta tarafından belirtilmedi) hayatındaki herkesin onun hissettiği gibi hissetmesini ve onun düşündüğü gibi düşünmesi gerektiğini hissediyordu.

Başta sunulan resim, kendiliğin narsisitik bozukluğunu önerirdi – esasında üstünlük, yetkinlik, özel olduğu hissi, ve tek-fikirli olma (füzyon veya birleştirme) ihtiyacı gibi bütün kriterlere uyan, oldukça karakteristik bir teşhirci narsisistik kişilik bozukluğu. Ancak Bay. B’nin birincil paranoid durumu ya da şizoid bozukluğu olduğunu varsaymama yönelten bazı özellikleri ve çok sayıda beyanlarının niteliği vardı.

Çalışma hayatı geçmişinin istikrarlı olmasına ve işini yetenekli ve becerikli olarak icra etse de, yalnızken en iyi şekilde çalışıyordu ve ikramiyeler aracılığı ile övülmeyi kabul ederdi. Sözel iltifatlar ve övgülerden çok, somut ödüller daha fazla şey ifade ediyordu. İyi çalıştığını kendi de biliyordu ve bunu kimsenin ona söylemesine ihtiyacı yoktu. Somut ödüllerini (maaş ve ikramiyeler) kullanış şekli gösterişçilikten uzaktı.Evini kendi titiz zevklerine ve ihtiyaçlarına göre dekore etmişti ve bunu başkalarına hava atmada çok az kullanmaya ihtiyaç duyuyordu. Çıktığı kadınları çok nadiren evine getirirdi çünkü onların bir tür eğreti tavırla, evini “ berbat edip” rahatsız edeceğini düşünürdü.

Kişiler arası hayatını daha fazla anlattıkça, kulağa daha fazla dengesiz gelmeye başladı. Güvenlik ta da tedbirden yoksunlukla bağdaşmış bir derece nesne mesafelendirme vardı. Şu nokta zamanla netleşti; İnsanları, onlardan üstün olduğuna inandığı için engellemiyordu, fakat, başkaları tarafından yönetilme ve kontrol edilme korkusuyla, insanları engellemek için onlardan üstün olduğunu hissediyordu. Bay B’nin üstünlük hissi ya da narsisizmi, narsisitik hedefleri sürdürürken yararlanmak için değildi. Güvenliğini sürdürmekti.

O durumun doğasında (üstünlük ve özel olma) olandan dolayı diğerlerinden üstte olmak arzu edilmiyordu, fakat ayrı olabilmenin basit bir yolu da buydu. Yaşamının daha genel incelenmesi, emniyetli mesafeyi koyabilmek için geri çekilmeyi de (görünmez hissetmek) eşit derecede istifade ettiği, ve hatta diğerlerinden aşağı (“bazen insanlıktan çıkmış hissediyorum”) hissettiği ortaya çıktı.

Hastanın narsisistik mastürbasyonu, kendi kendine yetebilme kabiliyetinin göze çarpan bir örneğiydi. Bu eyleme eşlik eden zihinsel imaj (fantezi), en son günlerde beraber olduğu kadın tarafından izlenmekti. Bu fantezi ile özdeşleşmiş duygu tınısı, kadının ona hayran olması değildi, fakat ona bağlı olma duygusuydu. Benzer bir biçimde, kadınlarla görüşmekten ziyade, onlarla telefonda konuşmayı tercih ediyordu. Başlarda, bu panik atakları için ilaç isteminde bulunsa da, sonra ortaya çıktığı üzere, bu ataklar spontane değil de ilaç-duyarlı panik ataklardı. Presipitan (çöktürücü madde) diğerlerine karşı görünmez hissinin sabitliğiydi. Bu, “ bir korku filmindeki” zombi ya da yaşayan ölü hissetmesini tanımlayan, kozmik yalnızlığının tetikleyicisiydi. Özetlendirilmiş tedavi süresi boyunca, hiç anksiyete ayağı geçirmedi; bunun sebebini de şöyle açıklıyordu;” size bağlı olduğumdan, dünyaya da bağlıyım… yalnız değilim…”

Bu hasta, narsisistik olmaktan ziyade, şizoid hastanın en özlü özelliklerini göstermekteydi, ve hatta onunki göreceli olarak ağır bir şizoid bozukluktu. Şizoidin yegane nesne ilişkileri birimlerine göre iç dünyasında hareket etti ve temel, dinamik işletim paradigması şizoid ikilemdi.

Sahte-borderline yığını – yalnızlık, gerileme ve benlik yitimi – ,nesne ilişkileri dünyasından kopacaklarına dair daha fazla gözü korkan ve daha aktif geri çekilen şizoid hastaların belli bir bölümünü işaret eder. Bir çokları tarafından borderline bozukluk olarak tanımlanan bu özellikler, şizoid hasta için çok farklı bir işleve sahiptir. Benlik yitimi ile özdeşleşmiş (güvenli olmasına rağmen) kopuk hisler tarafından üretilen; yalnızlık tarafından meydana çıkan özlem aracılığı ya da acizlik ve gerile ile üretilen muhafız aracılığı ile ya da iletişim kurmanın zıvanadan çıkmış ihtiyacı aracılığıyla, nesneye yakınlığı korumanın nihai işlevidir.

Benliğin şizoid bozukluğu olan bireylerde, bu özellikler, diğerlerinden ayrı (özellikle, aşağı) durmanın başka bir yöntemi olarak yansıtılır. Şizoid hasta, kendi kendine kabul ettirdiği soyutlama (yalnızlık), ya da yabancılaşmadan dolayı (benlik yitimi) onlara katılma hakkı olmadığı gerekçesiyle, diğerlerine katılma konusundaki gönülsüzlüğünü anlar.

Sahte-borderline hasta, bir canavar ya da bir korkak gibi hissetmenin benlik temsiline sahiptir. Borderline hastanın kötülük deneyiminden farklıdır. Şizoid hastalar kötüdür çünkü farklı, garip ve diğerlerinden ayrıktırlar, ve sevgiyi tecrübe etmekte kabiliyetsizlerdir. Borderline hastalar kötüdür çünkü suçlu, yetersiz, başarısız, musibet ya da önemsizdirler ve sevgiyi hak etmezler.

Özellikle savunma mesafeleri olan bir borderline bozukluktan, bir şizoid bozukluğu ayırt etmeye çalışırken, bu açıklamalar klinik açıdan bulanık olabilir. Bu ayırdıma bazı kavramlar yardımcı olur. Borderline hastanın kötü kendiliği, kendini gerçekleştirme çabalarının terk edilme ya da ret edilme tecrübesine dayalıdır. Şizoid hastadaki kötü kendilik, kişilerarası ve sosyal talep ve beklentileri barındırma ihtiyacına eşlik eden korku ve dehşet ile ilintili, farklı hissetmeye dayalıdır.

SAHTE- BORDERLİNE ŞİZOİD BOZUKLUK.

Bayan S. Kırklı yaşların ortasındaydı. Başvuru sebebi; son birkaç yılda ortaya çıkan ve kocasından yabancılaşmayla beraber artan yoğun anksiyete sonucu eşinden ayrılmasıdır. Tek çocuğu olan oğlu, ergenlik dönemine geçiyordu ve bunun da ayrışma anksiyetesini ilaveten arttırdığı gözüküyordu. Diğer insanlara olan müthiş ihtiyacını, umutsuzca diğerlerine bağlanma ihtiyacını, özellikle de anksiyetenin umulduğu ya da hafif ipucu olduğu zamanları dramatik bir biçimde anlattı. Bu bağlanmasını, son derece bağımlı olmasıyla nitelendirdi. Sabit rahatlama ihtiyacı ve tek başına kalırsa ne olacağı korkusu hakkında konuştu. Bunlara ek olarak, kendini korkutan, benlik yitiminin çılgın deneyimlerinden bahsetti. Bunlar onu korkutuyordu ve korunmuş hissetmek içi ya bir arkadaşını çağırıyordu ya da oğluna koşuyordu.

Erken yaşlardaki geçmişi, bozukluğunun temelinde yoğun terk edilme korkuları olduğu hipotezini doğrular nitelikteydi. Çok narsisitik (muhtemelen psikoz) bir anne ve pasif, içine kapanık baba ile ağır, rahatsız bir ilişki geçirmişti. Annesi hastayı yönetmek için, sürekli olarak terk edilme tehditleri ve evden kovulma gözdağı ve alternatif olarak uygunluğu övme yöntemi kullanmıştır.

Hasta borderline bozukluk teşhisi ile yönlendirilmiş olsa da, yalnız kalmaya karşı akut dayanamamazlık, yalnız kalma korkusu, fazlaca pasif-bağımlı davranış, koruyuculara bir bağımlılık ve benlik yitimi sergiliyordu. Her şeye karşın, borderline bozukluğu yoktu.

İlk ve en belirgin olarak, hasta, agorafobi içeren yoğun panik bozukluktan ıstırap çekiyordu. Başvurduğu terapisti borderline bozukluğu teşhisine yönlendiren davranışlarının çoğu, bu başa çıkılmaz ve yanlış anlaşılan durumu kontrol etme çabalarıyla yakından ilintiliydi. Semptomatik olmayan zamanlarda, akut dönemlerinin sırasındaki davranışlarının tam tersine, Bayan S. Kendini kontrol eden, kendini yönetebilen, ve kendine güvenen net bir kapasite sergiliyordu. Aşikar semptomatolojisine (hastalık belirtilerine) ve bunun benliği çarpıtan kabiliyetine rağmen, Bayan S. , o tarz durumlarda kendi kontrolü ötesindeki (ki gerçekten de öylelerdi) deneyimleri dışında, kontrol edebilme kabiliyetinden memnun, hayatta kalmayı başaran birisiydi. Gene de, akut panik zamanlarında, çevresindeki herhangi birine tutunuyordu.

Oğlunun ergenleşmesindeki ve kocasından ayrılışındaki ayrışma stresine meyilli olmaktan uzak olarak, Bayan S., fiili olarak hem memnuniyet hem de özgürlük hissi deneyimledi. İronik olarak, evlilikleri sürecinde en büyük sorunları, eşinin yaklaşma isteği ile Bayan S’nin mesafe isteği arasından doğan çatışmaydı.

SONUÇ

Özet olarak bu bölüm, şizoid kendilik bozukluğun kapsamlı, tanımlayıcı genel bakışını sunmaya çalıştı. Masterson’ın narsisitik ve borderline bozukluklara yaklaşımına benzer bir şekilde, bu özet de; verimli teşhis ve tedavi için, tanımlayıcı psikiyatrinin sadece bir başlangıç noktası olabileceğini vurguladı. Kavramı teşhissel bir çöp kovası haline getirmeden, ayrımsal teşhisi ve klinik yararlılığı geliştirecek kadar geniş bir şizoid kavramı amaçtır. Bu aklımızda dururken, burada tanıtılan şizoid kavramı, DSM’deki en yaralılar ile nesne ilişkileri kuramcılarını , özellikle Harry Guntrip’i entegre etmiştir.

Aşağıdakilere dayanan, başlangıç noktası olarak, şizoid bozukluğun, mantıklı tanımlayıcı bir sınıflandırması önerilmiştir:

Şizoid bozukluk; gizli şizoid, engelleyici şizoid ve klasik şizoid bozuklukları olmak üzere klinik olarak alt bölümlere ayrılmalıdır.

Klasik şizoid teşhisi (DSM – IV), şizotipalin teşhisini de kapsamalıdır. Klinik amaçlar için, karakter patolojisi olarak şizoid kavramı ile şizofreni benzeri şizoid in net bir ayrımı yapılmalıdır. Şizotipal kavramı yeterli gerekçesi olmayan bir teşhissel engeldir. Ve klinik açıdan önemli olan temel ayırımları bulanıklaştırarak, faydadan çok ziyan vermektedir.

Uygulama ve klinik amaçlar için, şizotipal olarak teşhis edilen hastalara, çok ağır şizoid patoloji olsa bile, şizoid bozukluk deneme tedavisi verilmelidir.

Engelleyici şizoid bozukluğun teşhisi (DSM – IV engelleyici bozukluk kriteri)

Daha az çekingenlik, içe kapanıklık ve arzu kaybı sergileyen şizoidi tanımlamak için kullanılmalıdır. Tekrar uygulama ve klinik amaçlar için, DSM’nin engelleyici kişilik bozukluğu, şizoid patolojinin ılımlı bir biçimi olarak ele alınmalıdır.

Şizoid ya da engelleyici gibi durmayan, ancak sorular sonucunda, Guntrip’in şizoid patolojin dokuz özelliğinden hepsini olmasa bile bazısını öznel olarak betimleyenleri belirtmek için “gizli şizoid” tanımı kullanılmalıdır.

Gizli şizoid fikri, Masterson Yaklaşımında kapalı narsisistik bozukluk olarak önceden gösterilmişti. Teşhisin, sürekli ve semptom olmayan, durum bağımlı, yapısal özelliklere dayandırılmasıdır.

Tanımlayıcı psikiyatri sadece yolu gösterebilir ve klinisyeni olasılıklara karşı uyarabilir. Ayırımcı teşhis, aslında çok yönlü bir süreçtir. Tanımlama ile başlayan ancak tanımlayıcı olgunun; gelişimsel hususlarla, iç psişik yapının anlaşılmasıyla ve değişik Terapötik girişimlere olan klinik tepkisi ile entegre edilmesiyle sonuçlanacak bir süreçtir.

REFERANSLAR

Guntrip, H. (1969). Schizoid phenomena, object relations and the self. New York:
International Universities Press.
Masterson, J. F. (1993). The emerging self. New York: Brunner/ Mazel.
Masterson, J. F., & Klein, R. (Eds.) (1989). Psychotherapy of the disorders of the self.
New York: Brunner/Mazel.

Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları
Not: İzinsiz alıntı yapılamaz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Şizoid Kendilik Bozukluğu Giriş

Şizoid kişilik bozukluğunun (buradan ileride şizoid kendilik bozukluğu olarak belirtilecektir) daha belirgin tanısı ve dinamik şizoid kavramının evrimi, akla bir takım sorular getirir:

Şizoid bozukluğu kavramı gerçekten geçerli, ayrık (münferit?) ve klinik olarak yararlı bir yapı mıdır? Ya da psikopatolojinin diğer geniş boyutları arasında eşit olarak sınıflandırılmamış olabilir mi? Bu açıdan bakıldığında, şizoid hasta, araya mesafe koyan bir borderline ya da temas-sakınan narsisistik olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, şizoid bozukluğu kavramı gerçekten gerekli midir?

Şizoid kelimesinin bir isim olarak ve bir sıfat olarak kullanımı arasında, klinik açıdan kullanışlı bir ayırım yapılabilir mi? Birçok kişide şizoid olgu ve şizoid savunmalar bulunabilirken, “şizoid” kavramını isim olarak kullanmak ve patolojinin bir boyutu olarak yapılandırmak için yeterli gerekçe var mıdır? Karakterolojik savunma, ne zaman kişisel bir özellikten kendilik bozukluğuna doğru yön değiştirmektedir?

Şizoid bozukluk kavramı, (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders DSM’de bulunanlar gibi göreceli sınırlandırılmış kategorik sınıflandırma ile kısıtlandırılmalı mıdır? Yoksa, aslında; gelişimsel, kendilik ve nesne ilişkileri teorilerinden katkılar eklenerek genişletilse, kavram klinik olarak daha mı kullanışlı hale getirilirdi?

Ayrıca, şizoid kavramı hakkındaki herhangi bir incelemenin; kavram ile şizofrenik spektrum bozuklukları, fobik karakter ve anksiyete bozuklukları, özellikle sosyal fobi arasındaki tarihsel ilişkiye de mutlaka göz atması gerekir. Temel soru; şizoid bozukluğun bu kurgulara (yapılara) dahil edilip edilmemesidir.

Bunlar, ayrık bir klinik durum olarak ele alınan şizoid bozukluğun lehine bir tartışma sunulduğunda, klinisyenlerin çoğunlukla ortaya attığı sorulardır. İlerideki bölümlerde, şizoid bozukluğun teşhisinin doğrulanması ve şizoid kavramının diğer kabul görmüş kendilik bozukluklarına − narsisistik ve borderline bozuklukları − , onlarla aynı derece klinik önem taşıyan bir kavram olarak, katılması için bu sorular cevaplanacaktır.

Şizoid eğilimi hakkında, psikiyatri tarihi ne öğretmektedir? Şizoid kişilik bozukluğunun birkaç iyi incelemesi mevcuttur (Akhtar, 1987; Guntrip, 1969; Nannarello, 1953; Seinfeld, 1991). Çoğunlukla, bu kavram iki ayrı rota arasında gidip gelmiştir. Bu rotalardan birisi, tanımlayıcı psikiyatrininkidir. Odağı, öncelikli olarak, davranışsal, tanımlanabilir ve gözlemlenebilir semptomlardır; ve bunun en güncel ve en açık örneği DSM’nin dördüncü sürümünde (DSM-IV) bulunabilir.

İkinci rota, dinamik psikiyatrininkidir. Klasik psikanalizden ve nesne ilişkileri teorisinden katkılar içerir. Bu rota, bilinç dışı motivasyonun ve karakter yapısının araştırılmasını da içerir. Birinci rota olan tanımlayıcı psikiyatrininkinde, şizoid görüşün esaslı ve kaçınılmaz bir şekilde şizofrenik bozukluğa bağlanmış olduğu görülür. Şizoid bozukluk, şizofreniler grubuna direkt olarak ait olmasa bile, en azından çok yakın bir akrabası olarak betimlenir (görülür?). Esasında, bu rota, Emil Kraepelin’in (1907) yüzyılın başında, demans prekoks hastalarının akrabalarının, psikotik olmayan patolojiye büyük oranda sahip olmaları üzerine yaptığı gözlemlere dayanmaktadır. Hastaların premorbid kişilikleri ile akrabalarının kişilikleri arasındaki benzerliğe ilk olarak kendisi dikkati çekmiştir.

Bu rota şizoid hastayı, çekingen, sessiz, espri anlayışı olmayan, alışılagelmişin dışında ya da garip olarak özdeşleştirir − “şizoid karakterolojinin tümünün içinden geçen kırmızı bir iplik” gibi bir grup özellik ile özdeşleştirir (Kretschmer, 1925). Tanımlayıcı psikiyatrinin rotası, hemen hemen bu iplik ile eş anlamlıdır.

Her ne kadar iplik şizoid hastanın hikayesinin bir kısmını betimliyor olsa da, hikayenin bütününden uzaktır. Bununla birlikte, bu kısım çok sık olarak bütün ile karıştırılmakta ve şizoid kendilik bozukluğu anlayışına sekte vurmaktadır. Şizoid hastayı tanımlarken, esas yeri olan DSM’de yer alan şizoid kişilik bozukluğu kriterinde de gösterildiği üzere, birinci rota psikiyatride sorgulanamaz bir etkiye sahiptir.

İkinci rota, dinamik psikiyatrininki, Eugen Bleuler (1924) ile başlamıştır. Krapelin’in tanımladığı aynı hastaları betimlemek için şizoid terimini kullansa da, “dikkatini dış dünyadan uzaklaşarak, kendi içsel hayatına doğru yönlendirmiş, bireyin kişiliğinin doğal bir bileşeni” olarak kavramı belirleyerek çok önemli bir gözlem eklemiştir.

Bu çok önemli bir gözlemdi. Alışılmadık ve garip özelliklere odaklanmak yerine, dikkati kişiliğin evrensel olan yönlerine çekti. Bu bakıştan, şizoid hasta ve patolojisi artık birbirlerinden ayrı tutulacak, biri ve bir şey değillerdi. Klinik olarak, kişiliğin evrensel bileşenlerine, garip ve alışılmadık olanlardan çok daha fazla önem verilmesi gerekiyordu. Şizoid kavramının gelişmesi ile maalesef, Bleuler’in gözlemleri çoğunlukla kabul edilmemiş ve kullanılmamış olarak bırakıldı.

Şizoid kavramının evrimine (gelişimine) katkıda bulunan bir sonraki önemli figür Emile Kretschmerdi (1925). Şizoid kişilik hakkındaki gözlemlerini üç özellikler grubu halinde düzenledi. Gruplardan birisi, çekingen, sessiz, içine kapanık, ciddi ve alışılagelmişin dışında gibi özellikleri içeriyordu. Bu grup aslında, Kraepelin’in de tanımladığı ile benzerdi. İkinci grupta; cesaretsiz, hissiyatlı çekingen, alıngan, kaygılı, kolay telaşlanan ve kitaplar ile doğaya düşkün olma özellikleri yer alıyordu. Kretschmer bu özellikleri tanımlamak için “hiperestetik” (aşırı duyarlı) terimini kullanmıştır. Üçüncü gruptaki özellikler, mülayim, nazik, dürüst, umursamaz ve sessiz şeklindeydi. Kretschmer bu grubu soğuk ve anestezik duygusal tutumlara sahip olarak karakterize etmişti.

İlk bakışta bu üç özellikler grubu, çok farklı ve bağımsız klinik oluşumları tasvir ediyormuş gibi gözükebilir. Buna rağmen, Kretschmer şizoid kişiliği üç ayrı gruba bölmeyi önermedi. Diğer bir deyişle, bu özelliklerin bütün şizoid bireylerde çeşitli derecelerde, eş zamanlı mevcut olduğu kanaatindeydi. Kretschmer’in yapmayı reddettiği ve DSM’nin üçüncü versiyonunun yapmaya devam ettiği şey; şizoid teşhisin, kaçınan, şizoid ve şizotipal olarak bölünmesiydi.

Krestchmer’in çok farklı bir görüşü vardı: “Şizoidlerin çoğunluğu, ya aşırı hassas ya da soğuk değillerdi. Fakat onlar, aynı zaman diliminde, değişik göreceli miktarlarda, hem aşırı hassas hem de soğuklardı” (1925,p. 156).

Livesly, West ve Tanney (1985), Kretschner’in çalışmalarını gözden geçirirken aşağıdaki sonuca vardılar; “Değişik şizoid hastaların bu iki özelliği değişik derecelere kadar gösterdiği dikkate alınmıştır, böylece sürekli seriler oluşturmuşlardır. Buna ek olarak, şizoid hastaların, bu boyutlar arasında değişken oldukları, birinden diğerine gidip geldikleri düşünülmüştür. Hatta duyarsızlık ve soğukluğun uç boyutunda olanlar bile derin bir duyarlılığa sahiptiler. Şizoid patolojinin kalbinde yatan, zıt boyutlar arasındaki gerginliktir. Kretschmer iki ayrı gruba bölünmeyi tavsiye etmedi, böyle yapmak şizoidliğin temel özelliklerini göz ardı etmek olurdu” (italik ekli).

Şizoid kavramının evrimini (gelişimini) gözden geçirdiğimiz bu noktada, kavrama; kişiliğin doğan bileşeninin (Bleuler) ve şizoid patolojinin kalbinde yatan zıt kutuplar arasındaki gerginliğin (Kretschmer) eklenmesi ile, kavramın geleneksel tanımlayıcı psikiyatrideki kırmızı iplikle önerilen dar alanın ötesine geçtiği gözükür.

Ama bu kurgular gerçekten ne anlama geliyor? Şizoid bozukluğun gerçek geniş kapsamlı resmine nasıl entegre edilebilirler? Cevaplar için, Melanie Klein ve İngiliz nesne ilişkileri kuramcılarının katkılarına yönelmek gerekir. Bu kaynaklar, şizoid patolojinin anlaşılması için çok sayıda yardımcı katkı sağlamaktadır. Aynı zamanda, bazı çok zararlı ve engelleyici tesirleri de vardır. Muhtemelen bunların ikisinden, daha fazla engelleyici etkileri olan bu güne kadar hüküm sürmüştür.

MELANIE KLEIN

İngiliz ekolünün katkılarının çoğu yanlış anlaşılmıştır, özellikle de Melanie Klein’ın çalışmaları. Onun çalışmaları, karakter patolojisi ve erken içpsişik yapıların anlayışına zekice katkıda bulunurken, şizoid patalojoyi ve kuralcı şizoid tecrübeyi anlamaya yönelik özgül alana zararlı etkileri vardı. Klein’in şizoid kavramı, genel şizoid olgusu anlayışına ve özellikle de şizoid kendilik bozukluğuna çok az – ya da hiç – uygulanabilirdi. Klein’a (1946) göre, şizoid kavramı bölme demekti. Küçük çocuğun içpsişik dünyasını – preodipal dünyayı – tasvir ederken, bölmeyi, algı ve içselleştirme bütünü oluşturmaya çalışan küçük çocuğun bir mekanizması olarak tanımladı. İyi- kötü algıları ve içselleştirmeleri birbirinden ayrı tutma olarak tanımlanan bölme, projeksiyon (dışa yansıtma) ve introjeksiyon (içe yansıtma) teknikleri ile birlikte, çocuğun kaotik iç dünyasına düzen getiren önemli bir araçtır.

Melanie Klein’ın sıklıkla şizoid mekanizmalar hakkında yazdığı gerçeğine rağmen, şizoid kişilik bozukluğunun temel özelliklerini açıklamıyordu. Bunun yerine, bölme mekanizmasını ( şizoid manevra) içeren, çocuğun preodipal dünyasına yöneliyordu. Diğer bir deyişle, Klein’ın katkısı; genellikle karakter patolojisi çalışmaları üzerineydi, özellikle şizoid kendilik bozukluğunu tanımlamak üzere değildi (Klein 1932).

Daha önceleri Kraepelin, Bleuler ve Kretschner tarafından yapılan gözlemleri genişletme ve bütünleştirme adına atılan bir sonraki büyük adım; İngiliz ekolünün iki göze çarpan klinisyeninin – Fairbarn ve Guntrip – çalışmalarıydı.

W. R. D. FAIRBAIRN

W. Ronald D. Fairbairn’in şizoid durumun anlayışına olan katkıları, tıpkı Melanie Kleain’ın çabaları gibi, karakter patolojisini tasvir etme çabalarına yakından ilintiliydi. Fairbairn şizoid kişilik bozukluğunu dar bir anlamda beyan etmiyordu, fakat; karakter patolojisinin özü olabileceğini tahmin ettiği şeyi tanımlamaya çalışıyordu. Fairbairn’e göre, kişilik yapılandırmasının başlıca üç temel düzeyi vardı: nevrotik, şizoid ve psikotik. Bu bağlamda Fairbairn’in şizoid tanımı oldukça genişti. Patolojinin bu ayrımını, Kernberg’in (1975) nevrotik, borderline kişilik yapısı ve psikotik sınıflandırması ile oldukça makul bir şekilde kıyaslayanlar olabilir. Tanımlamalar kasıtlı olarak uzundur çünkü , Fairbairn’in olduğu kadar Kernberg’in de çabası, nevrotikten psikotiğe giden geniş bir patolojiyi – karakter patolojisi – tanımlama çabasıdır.

Fairbairn, halbuki, Klein ve Kernberg’in tanımladığı aynı hastaları tanımlamıyordu. Klein, erken içpsişik yapının oluşumundaki karakter patolojisini anlama çabalarında; bölme, projeksiyon ve introjeksiyon mekanizmalarından yararlanan hastalara odaklanmıştı. Bu yüzden Klein’ın çalışmalarında odak aldığı bu hastalar, psikiyatri ilerledikçe eninde sonunda borderline tanısı alacak hastalardı. Fairbairn, bireyin dikkatini dış dünyadan, iç dünyaya doğru yönlendiren kişilik özelliklerine odaklandı. Bu nedenle, Fairbairn’in karakter ve preodipal dünya üzerindeki odağı, akabinde klinik psikiyatride, şizoid olarak tanımlanan hasta çeşitlerini tanımlamaya yöneldi. Bu, bir olgudan; yansıtma ve bölme teknikleri, diğer bir olguya; dış dünyanın tersine iç dünyaya yoğunlaşma, odaklanma yönünde bir eğilim oldu. Sonuç olarak, değişik klinik popülasyonlar hedef alınmıştır. Sorun klinisyenlerin yaptığı gözlemlerin hassasiyetinde yatmıyor; problem, bütünü parçalayarak, hepsinin de tanımladığı karakter patolojisinin doğasındaki olguyu oluşturmakta yatıyor.

Fairbarin’e göre, psikopatoloji üç seviyede düzenlenebilir: nevrotik, şizoid ve psikotik. Fairbairn, kendinden önce Bleuler’in de tanımladığı gibi, insan aleminin özünde olan ve normalden, patolojik formlara kadar uzanan geniş bir alanda ortaya çıkan, şizoid bir faktör tanımladı.

Patolojik dışavurumlar iki uç arasında çeşitlilik gösteriyordu; bir uçta şizofreni ve psikopati (psikopatlık), diğer uçta işe daha sessiz içedönük birey. Bu faktör, duygusal ayrılığın bir tutumuydu ve aynı zamanda, omnipotentin (her şeye gücü yetebilmenin) tutumu ile ortak olan iç gerçekliği bir avunmasıydı. Fairbairn, şizoid bireyin kişilerarası mesafelerini ayarlayabilme kapasitesinin üzerinde duruyordu. Şizoid bireyin, kişisel iç dünyasını düzenleme ve benliğini tehdit edebilecek anksiyete, çatışma ve diğer travmatik durumlara karşı savunma esası olan; kendilik- güvenme ve kendilik- koruma (omnipotent) savunmalarının harekete geçme kapasitesini de vurguluyordu.

Fairbairn’e göre, içpsişik yapının doğası (içselleştirilmiş nesne ilişkileri), anksiyete yüklü olarak artan sosyal bağlantı ihtiyacı; ve dış dünyanın pahasına iç dünyanın yaygın olarak aşırı yargılanması; ve aldırmaz görünerek mesafelendirme savunma ihtiyacı etrafında dönmekteydi. Bu noktada, Fairbairn dört kritik ve ana şizoid teması belirledi. İlk olarak, endişenin birincil odağı olarak kişiler arası mesafeyi ayarlama ihtiyacı vardır. İkinci olarak, şizoid hasta, kendilik- güvenme ve kendilik- koruma savunmalarını harekete geçirme yeteneğini sergiler. Üçüncüsü, anksiyete yüklü olan bağlanma ihtiyacı ile aldırmaz görünme tarafından belirginleştirilen mesafe koyma savunma ihtiyacı arasında; dinamik, her tarafa yayılan bir gerginlik vardır. Dördüncü olarak, dış dünyanın zararına, iç dünyanın yaygın bir aşırı yargılanması vardır.

Fairbairn bu dört temanın çok daha ötesine gitmiştir. Onun şizoid mekanizma üzerine olan kati tanımı, genel olarak içpsişik yapının geniş kapsamlı tanımı ve özünde, karakter patolojisinin tam bir nesne ilişkileri teorisi olarak sunulmuştur. İşte burası Fairbrain’in yoldan çıktığı noktadır. Psikopatolojinin sınırlı bir boyutu olan şizoid boyutu tanımlamaktan uzaklaşmıştır. Parçanın bütüne eşit olduğunu önermiştir ve kavramları nevroz ile psikoz arasında yatan bütün karakter patolojisini tanımlamıştır. Aşağıdaki alıntı bunu daha da netleştirir. Bu Fairbairn’in (1984) en iyi bilinen ve çok sık alıntı olarak gösterilen gözlemlerinden birisidir.

Şizoid bireyin en büyük sorunu, sevgi tarafından yıkılmadan nasıl seveceğidir… çatışmanın mahvedici doğası… öfke ile nesnesini yok etmesinin korkun. Bir şey olarak gözükmesi, nesnesini sevgi ile yok etmesi onun için çok daha korkunç bir şey olarak gözükür. Sevgisinin yok oluyor gibi gözükmesi, şizoid birey için çok büyük bir trajedidir. Sevgisi o kadar yok edici gözüküyor ki, libidosunu (yaşam enerjisini) nesneye ve dış gerçekliğe yönlendirmekte bu tür zorluk deneyimliyor.

Sevmekten korkar hale gelir ve bu nedenle nesneler ile kendisi arasına bariyerler çıkartır.

Her ne kadar bu, çatışma ve hengame içindeki bir kişinin devingen betimlemesi olsa da, şizoid bireye, herhangi başka bir kendilik bozukluğu olan bireyden daha fazla uygulanırlığı yoktur. Kendiliğin her bozukluğu için, bağlanmanın doğası, oldukça durumsal, rahatsızlık verici ve potansiyel olarak yıkıcıdır. Bağlanmanın doğası oldukça yüksek, tehlikeli ve genellikle yıkıcı bedeli belirli bir düzeyde korunmaktadır, öyle ki; bu bireyler herhangi bir bağlanma durumunun gerçekten memnun edici ve besleyici olduğuna inanmakta zorluk yaşarlar.

Bütün kendilik bozuklukları, bağlanmaların (ilişkilerin) onlara rahatsızlık ve fiili ya da potansiyel yıkım getireceğini kararına varırlar. Bu gerçek, kendilik patolojisinin doğasının merkezindedir ve kendiliğin bütün bozukluklarını tanımlamaya yardımcı olur. Bütün kendilik bozuklukları için, bağlılık durumu; yanlış, hasar görmüş kendiliğin savunmacı yer değiştirmesi yararına, gerçek kendiliğin gelişmesinden ödün vermeyi gerektirir. Bu sebepten dolayı, bütün kendilik bozuklukları için sevgi (bağlanmanın arzusu), yıkıcı (hem gerçek benliği, hem de yansıtma ile diğerini) olarak gözükür. Yanlış kendilik tarafından empoze edilen çarpıtmalar aracılığı ile bağlanmanın sonucu olarak, bütün kendilik bozuklukları, benlik ile diğerleri arasındaki bariyerleri deneyimler. Tüm kendilik bozuklukları için, gerçek güvenilir bağlanma mümkün değildir. Tüm kendilik bozukluklarında en yıkıcı olan hiddet ya da nefret değildir; fakat, bağlılık durumu için yapılan ödün vermeler ve tavizler kendilik için en yıkıcı olanıdır.

Bu yüzden, yegane şizoid çatışması, sevgi tarafından yıkılmadan nasıl sevmek değildir. Bu çatışma kendiliğin büyün bozukluklarına özgü bir çatışmadır. Daha doğrusu, yegane şizoid çatışması sadece şizoid hasta için bağlanmanın özel durumlarının; ki bunlar kendiliğin ömrüne ve şizoidin kişiler arası dünyasına çok zarar vericidir, tanımlanması ile belirlenebilir. Bu özgül durumlar, yukarıda alıntılanan daha bilinen kısımdan ziyade, Fabrian’ın dört temek temasında daha net olarak hedeflenmiştir.

Fabrian tarafından yapılan bir büyük katkı daha vurgulanmalıdır. “Yaşamın erken yıllarında (şizoid hastalar), annelerinin tarafından bariz aldırmazlık ve bariz sahip çıkma aracılığı ile annelerinin gerçekten onları kendi doğrularında birey olarak sevmediği inancını kazanırlar”(Fairbairn, 1984, p.113) konusunu gözlemlerken, şizoid bozukluğun yaratılışına önemli bir gelişimsel katkı sağlamıştır. Bu gözlem, borderline kendilik bozukluğu (Masterson, 1976) ve narsisistik kendilik bozukluğu (Kohut, 1971; Masterson, 1981) anlayışında merkezi bir tema haline gelen, annenin duygusal uygunluğunun önemini önceden ima etmiştir. Fakat, daha belirgin olarak, Fairbarian tarafından yapılan gözlem üzerine; şizoid hastanın inanç kazanması, şizoid hastanın bilinçli olarak kendi sevimsizliği ve sevilmek içi anne yetersizliği inancına ulaşabileceği anlaşılabilir.

Şizoid hasta gelişimi ile diğer kendilik bozuklukları arasındaki kritik fark; annenin duygusal müsaitsizliğinin farkındalığının; potansiyel, örtülü bir olasılık değil de fiili ve belirgin bir deneyim olduğudur. Gelişimsel olarak bu iki durum arasında dünyalar kadar fark vardır. Önceki, bağlanma için olan özlemi mükemmelleştirmek için dış gerçekliğe dönmeye küçük bir sebep ve umut için küçük bir alan bırakmaktadır. Sonraki de, bağlanmaya, onaylanmaya, doğrulanmaya ve kabul görmeye ulaşmak için dış dünyaya dönmeye devam etmekte için sonsuz umut ve arayış sebebi sunmaktadır.

Özet olarak, Fabrain şizoid kendilik bozukluğunun nesne ilişkileri bakışı için geniş kapsamlı, gelişimsel bir temeli açıkça sunmuştur. Onun gözlemleri daha önceki şizoid patoloji tartışmalarının çok önüne geçmiştir. İncelenmesi için en önemli alanları tasarlamıştır; tanımlayıcı, dinamik ve gelişimsel.

HARRY GUNTRIP

Harry Guntrip (1969), Fairbrain’in gözlemlerini daha belirli ve detaylı bir şizoid hasta tanımlaması haline getirerek, şizoid kavramını (faktör, patoloji, olgu) aşırı kapsamlılıktan ( ve potansiyel unutulmadan) kurtarmayı başarabildi. Farbrain gibi Guntrip de psikopatolojinin geniş bir klinik alanını tanımlamaya ve bu yelpazedeki hastalara odaklanma ilgisi olsa da; klinik yazılarında şizoid kavramına bir derece belirginlik kazandırabilmiştir.

İlk olarak, hasta grubunda fark edilebilir ve tanımlanabilir olduğunu hissettiği, dokuz özellikten oluşan bir set geliştirdi (Guntrip, 1969, s, 41-44). Bu kriterler daha önceden eksik olan belirginleştirme derecesini kurdu.

İkinci olarak, Guntrip, klinik odağını şizoid hastanın sevgi yıkımından çok, Fairbrain tarafından tanımlanan dört temel tema üzerine yoğunlaştırdı. Aslında, Guntrip’e göre; şizoid hastanın, emniyete ulaşmak için bağlı kalma dönüşümlü çabası ile sergilediği örüntü,ve nesneden bağımsız ve özgür kalmak için mesafe koyma ihtiyacı; şizoid hastanın içpsişik dünyasının kalbinde yatmaktadır ve bunu temel şizoid ikilem (ya da dinamik) açıklıyordu. Yine altı çizilmesi gereken; Guntrip’in gözlemleri, Fairbairn’den ödünç alınırken ve eşsiz değilken, Guntrip kavramları olası unutulmadan kurtardı ve Fairbairn’in denemediği farklı bir tarzda onları klinik olarak uyguladı.

Temel özelliklerini tanımlamasına ve şizoid çıkmazın net birleştirmesine ek olarak, üçüncüsü, Guntrip şizoid hastanın, şizoid ikilem ile baş etme çabası olan, şizoid uzlaşma kavramını tanımlamıştır. Bu, şizoid hasta için düzenleyici savunma işlemidir ve şizoid hastayı yakınlaşma ve mesafelendirmenin ikiz tehlikelerinden koruma hedefi olan bütün kendilik fonksiyonları olarak da tanımlanabilir.

Dördüncü olarak, Guntrip şizoid bireyin fantezi dünyasının önemini tanımlamakta da anlaşılırdı. Genelde, fantezinin görünümüne aldırmazken, fantezinin korumacı, gerileyen kullanımı üzerine odaklanması, şizoid uzlaşma için mükemmel bir örnek oluşturmaktadır.

Guntrip’in şizoid hastayı anlamız için çok büyük katkı sağlamasına rağmen, ileri tanımlama ve olgunlaşma gerektiren bazı büyük alanları da bırakmıştır.

Gelişimsel meseleler, şizoid bozukluğun özüne bağlanırken, dolgun, daha detaylı bir anlatım.

Şizoid bireyin içselleştirilmiş nesne ilişki birimlerinin detaylı tanımı. Fairbrain (1984, Böl.4) tarafından öne sürülen içpsişik yapı çok yaygın ve geniş olarak uygulanabilmektedir. Yaygın olduğu da borderline hastanın içpsişik yapı tanımlamalarının başlangıcına kadar dayanmasıyla kanıtlanmıştır (Kernberg, 1975; Masterson, 1976; Runsley, 1982). Aşırı kapsamcılık sorunundan sıkıntı çekmektedir. Guntrip, Fairbrain’in içpsişik yapı hakkındaki gözlemlerini ilerletme konusunda başarız olmuştur ve böylece bu alandaki fikirleri belirsiz ve muğlak kalmıştır.

Guntrip’in tedavi önerileri tutarlı odak ve belirginlikten yoksundur ve bu belirsiz sıkıntı yaratmıştır. Terapötik müdahaleler Guntrip’in dinamik anlayışı ve gözlemleri ile tutarlı bir şekilde birleşmedi. Klinik tanımlamalarındaki netliğe rağmen, terapist halen şu soru ile baş başadır: “Fakat, tam olarak ne yapıyorum?

1969 yılında, Guntrip’in şizoid hastalar üzerindeki çalışmaları yayınlandığı zaman, diğer bir çok klinisyen, borderline ve narsisitik patoloji ve bozuklukları hakkındaki gözlemlerini birleştirmeye ve tanıtmaya odaklanmıştı. Guntrip’in çalışmaları daha az dikkat çekti ve şizoidin teşhisi dışlanmış üvey çocuk rolüne sürgün edilerek, kaderine terk edilmiş göründü.

Her ne kadar, şizoid bozukluğu için ilgi yenilenmiş olsa bile, psikopatolojinin bu önemli boyutu halen belirsiz olarak aynen durmaktadır. Şizoid bozukluğa klinik önemin verilmesi için; kapsamlı, gelişimsel, nesne ilişkileri açıları açık olarak tanımlanmalıdır. Fenomenolojiyi, gelişimsel meseleleri, içpsişik yapıların doğasını ve özel tedavi yaklaşımlarını içeren bu tür kapsamlı bir tablo, belirli kademeli teşhise ve klinik tedavi hipotezlerinin test edilmesine imkan verecektir.

REFERANSLAR

Akhtar, S. (1987). Schizoid personality disorder: A synthesis of developmental, dynamic, and descriptive features. American Journal of Psychotherapy, 41, 499~18.
Bleuler, E. (1924). Textbook of psychiatry. New York: Macmillan.
Fairbairn, W R. D. (1984). Psychoanalytic studies of the personality. London: Routledge & Kegan Paul.
Guntrip, H. (1969). Schizoid phenomena; object relations and the. self. New York: International Universities Press.
Kernberg, O. (1975). Borderline conditions and pathological narcissism. New York:
Aronson.
Klein, M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms. In J. Riviere (Ed.), Develop-
ments in psychoanalysis. London: Hogarth Press.
Klein, M. (1932). The psychoanalysis of children. London: Hogarth Press.
Kohut, H. (1971). The analysis of the self. New York: International Universities Press. Kraepelin, E. (1907). Clinical psychiatry. New York: Macmillan.
Kretschmer, E. (1925). Physique and character. London: Kegan, Paul, Trench & Trubnero
Livesley, W l, West, M., & Tanney, A. (1985). Historical comment on DSM-III schizoid and avoidant personality disorders. American Journal of Psychiatry, 142, 1344-1346.
Masterson, J. (1976). Psychotherapy of the borderline adult: A developmental approach. New York: Brunner/Mazel.
Masterson, l (1981). The narcissistic and borderline disorders. New York: Brunner/Mazel.
Nannarello, J. J. (1953). Schizoid. Journal of Nervous and Mental Disease, 118, 237-249. Rinsley, D. B. (1982). Borderline and other self disorders. New York: Aronson. Seinfeld, J. (1991). The empty core: An object relations approach to psychotherapy of the schizoid personality. New York: Aronson.

Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları
Not: İzinsiz alıntı yapılamaz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Bütüncül Psikoterapiye Giriş

Bütüncül bir ilişkisel psikoterapi modeli için önsöz

Entegrasyondan bahsederken, “bütüncül” teriminin pek çok tanımı ve kullanım alanı vardır. Genel olarak, terim, psikoterapide örnekleyen veya kavramsal olarak tutarlı, ilkeleri belli iki veya daha fazla yaklaşımın kombinasyonuna doğru giden veya yeni bir meta-teorik entegrasyon modelini temsil eden her türlü yönelime atıfta bulunur. Literatürde genellikle “entegrasyon” ve “eklektizm” arasında bir ayrım yapılır; entegrasyon kapsamlı ve iç tutarlılığı olan bir süreç olarak kabul edilirken, eklektizm genellikle belirli bir durumda “işe yarayan” her türlü yöntem arasından, orjinal yaklaşıma teorik olarak uygunluk veya teorik tutarlılık derdi gütmeksizin, gelişigüzel bir seçim yapma olarak tanımlanır. Oysa, pratikte çoğu klinisyenin kullandığı bütüncül yaklaşımdaki dinamik tarza bakıldığında, ikincisi, kişinin geliştiği, değiştiği ve zaman içinde kendine has bir çalışma tarzı geliştirdiği sürecin aşamalarından biri olarak görülebilir. Bu gelişim süreci içinde çoğumuz “ hastanın ihtiyaçlarına göre farklı yaklaşımlardan yararlanırım” dediğimiz bir aşamadan geçmişizdir. Bu gelişim süreciyle ilişkili olarak Norcross ve Goldfried’un entegrasyon hakkında yaptığı yorum şudur: “Temel ayrım ampirik pragmatizm ile teorik esneklik arasındaki farka dayanır. Entegrasyon, eklektizmdeki çok çeşitli süreçlerin pragmatik bir harmanlanmasının ötesine geçen bir kavramsal ve teorik yaratım taahhütünde bulunur” (Norcross ve Goldfried, 1992, sf. 12). Bu kitabın amacı, okuyucuya, farklı hasta ihtiyaçlarına uygun yaklaşım esnekliğini içinde barındıran yaratıcılıkta ve ilişki paradigmasına dayalı bir entegrasyon modeli için çerçeve sunmaktır.

Birinci bölümde entegrasyonun felsefi temeli gözden geçirilmektedir. İkinci bölümde entegrasyonun tarihi ve entegrasyon sürecinin alanda nasıl kavramsallaştırıldığı incelendikten sonra üçüncü bölümde bütüncül yaklaşımın psikoterapideki kullanımına bakılmaktadır. Dördüncü bölümde, kendilik ve kendilik-gelişimini farklı boyutlarıyla inceleyen bir yaklaşıma dayalı gelişimsel-ilişkisel entegrasyon modelimizi sunuyoruz. Beşinci bölümde ise psikoterapi sürecine, ilişki-içinde-kendilik yaklaşımıyla bağlantılı öznelerarası bütüncül (intersübjektif entegratif) bir yaklaşımdan bakılmaktadır. Altıncı bölümden dokuzuncu bölüme kadar modelimizin terapötik pratikte uygulanışı ile ilgili vaka örnekleri verilmiş, onuncu bölümde ise aynı süreçler süpervizyon açısından incelenmiştir. 11. bölümde bütüncül psikoterapistlerin klinik eğitimi ile ilgili meseleler tartışılmakta ve bütüncül psikoterapist olabilmek için gerekli temel yetkinlikler ile ilgili bir liste sunulmaktadır. Son olarak 12. bölümde ise, alanda çalışan bütüncül psikoterapistleri etkileyen bazı mesleki endişeler gözden geçirilmektedir.

Bizin entegrasyona yaklaşımımızda, farklı yaklaşımlar veya yaklaşım kombinasyonlarının ortaya konulması önemlidir ancak öncelikle bütün psikoterapilerlerde ortak olan özelliklere, özellikle de terapötik ilişkinin merkeziliğine vurgu yapılır. Entegrasyona getirilen bu ilişkisel yaklaşım, hasta ve terapist tarafından yeniden yaratılmış öznelerarası bir alanda, içinde gelişim ve sağaltımın gerçekleşebileceği taşıyan/tutan (holding) bir çevre sağlamanın önemini doğrulamaktadır. İlişkiyi yeniden yapılandırmaya yapılan bu vurgu, terapiyi “iki-kişilik” bir süreç olarak gören bir yaklaşımla ele aldığımızı göstermektedir. Bu yaklaşıma göre, terapi, her iki katılımcının da, ortak bir ilişkiye katkıda bulunduğu ve karşılıklı bir etkileşimin gerçekleştiği nazik bir dans halidir.

Burada değişimin mimarı olarak hastanın konumunu vurgularken, aynı zamanda terapistin ilişkideki varlığının kalitesine önem veriyoruz. Terapötik süreç zincirleme bir çaba olarak ve her terapötik ilişki kendine özgü ikili niteliği açısından biricik görülür. Terapötik ilişki her zaman belirli bir toplumsal, politik, tarihsel ve tinsel bağlamda gerçekleşir. Bu bağlam, insanların arasındaki etkileşimin doğasını belirler. Bu nedenle biz, terapötik ikiliğin yer aldığı daha geniş bağlamı bütün boyutları ve karmaşıklığı ile ele alırız. Bu yaklaşım, terapötik sürecin merkezine terapötik ilişkiyi koyar, aracısız, doğrudan bir karşılaşma olan bu ilişki sürekli değişim yaşanan bir alanda kapsayıcı bir işlev görür. Bu süreçte, teknik ve stratejilere dair yaratıcılık için alan açmak önemlidir çünkü bunlar ilişkisel bağlam içinden çıkarlar ve organik olarak terapötik süreci kolaylaştırırlar.

İlişkisel-gelişimsel yaklaşımımızda bizi entegrasyona götüren temel kavram “gelişen kendilik”tir. Burada ilişki-içindeki-kendilikten söz ediyoruz çünkü kendilik ve çevre ayrılmaz bir şekilde ilişkilidir ve birbirleriyle bağlantılıdır. Kişinin, yaşamı boyunca, farklı gelişim evrelerinde yeni ilişkiler ve yeni zorluklarla karşılaştıkça, “kendiliğinin” gittikçe karmaşıklaşan bir şekilde geliştiğini ve evrildiğini düşünüyoruz. Temel olarak ilişki-içindeki-kendiliğe odaklanıyoruz çünkü kişinin çevresinden bağımsız varolamayacağını veya gelişemeyeceğini düşünüyoruz. Kohut (1977) ve onu izleyen kendilik psikologları gibi biz de, “kendilik” deneyimimizin biricikliği ile kişiliği örgütleyen temel şey olduğunu düşünüyor, bir taraftan da etrafımızdaki doğal hayat ve insanlıkla aramızda bir köprü oluşturduğuna inanıyoruz. Hepimiz, kendimizle, ötekilerle ve dış dünyadaki canlı cansız varlıklarla kurduğumuz ilişkilerimizde bir istikrar sağlayabilmek için sürekli bir “tutarlı kendilik” yaratmaya ve korumaya çalışırız.

İlişki-içinde-kendilik kavramını geliştirirken, kendilikle ilişkiye dair altı farklı alana bakıyoruz:

1.Biyolojik alan: kendiliğin bedenle ilişkisi. Bu ilişki “Benim, kendimin kendi bedenimle ilişkim”. Burada kişinin kendilik deneyimine yaşayan, nefes alan bir mevcudiyet olarak bakarız; kişi kendi bedenini nasıl hareket ettiriyor ve kendi bedensel kendiliği ile ilişkisi nedir.

2. İntrapsişik alan: Kendiliğin kendilikle ilişkisi. Bu, kişinin iç dünyasındaki deneyimleri ile ilgilidir; kendiliğin farklı kısımlarının birbirleriyle diyalogları, bunların nasıl yapılandığı ve zaman içinde nasıl geliştiğini inceler.

3. Kişilerarası alan: Kendiliğin ötekilerle ilişkisi. Burada kişilerarası ilişkilere ve ötekilerle ilişkilerimizi nasıl düzenlediğimize bakılır. Bağlanma süreci ile erken dönem ilişkilerinin öznelerarası, karşılıklı etkileşim içinde olan niteliğinin yaşamın ilerleyen dönemlerinde ilişki kurma tarzını ve kendilik-nesnesi ihtiyaçlarını belirlemesi üzerinde durulur.

4. Kültürlerarası ve bağlamsal alan: Kendiliğin içinde bulunduğu bağlamla ilişkisi. Burada kendilik deneyimimizin bağlamla ne kadar içiçe geçtiğine bakılır. Sürekli gelişim içinde olan kendilik üzerindeli sosyal, politik, tarihsel, ekonomik, kültürel ve örgütsel etkiler incelenir.

5.Ekolojik alan: kendiliğin fiziksel çevre ile doğa ile ilişkisi. Burada kişinin doğal hayat ile kurduğu ilişkiye bakarız, doğaya gösterdiği duyarlılık veya duyarsızlığının kendi varoluşunu nasıl etkilediğini inceleriz.

6. Transandantal alan: Kendiliğin kişilerüstü ve ruhani dünya ile ilişkisi. Burada insanın kendi varlığını aşan daha büyük bir anlam arayışını ve kişinin ruhani kendiliğini geliştirme yollarını inceleriz.

Yaşam boyu gelişim gösteren ilişki-içindeki-kendilik hakkındaki tartışmamızın merkezinde, Buber’in (1996) “I-Thou” ilişkisi kavramı vardır. Bu ilişkinin, sağlıklı bir canlı ve tutarlı kendilik gelişimi için elzem olduğunu düşünüyoruz. Bu tarz bir ben-sen ilişkisel sürecinde kişi, kendine de ötekine de karşılıklı bir etkileşim içinde değer verir. Bu saygılı karşılıklılık olmadığında, kişi utanç duygusu ve kendiliğin dağılması tehlikesine açık hale gelir. Bu anlamda, modelimizin kendi-öteki ilişkisinde meydana gelen yoldan sapmalar ve bunların birey üzerindeki etkileri üzerine de söyleyeceklerimiz var. Sonra da bu sapma veya noksanlıkların verimli bir terapötik ilişki içinde nasıl sağaltıldığına bakacağız.

Not: Bu metin Kenneth R. Evans ve Maria C. Gilbert’in Bütüncül Psikoterapiye Giriş Kitabından Tercüme edilmiştir.
Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları

Bütüncül psikoterapinin felsefesi ve değerleri

Felsefe ve değerler üzerine neden bir bölüm koyduk?

Epistemolojinin (bilgi teorilerinin) psikoterapideki her türlü yaklaşımı anlamakta çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyoruz. Bir psikoterapi modelinin felsefi temeline dair elimizde en azından genel bir bilgi olmadığında, modelin dayandığı teoriyi veya modelin klinik alanda uygulanışına dair değerleri eleştirmemiz mümkün olmaz. Bir psikoterapistin değerlerini yok sayacağını varsaymak garip olur; bu değerler her zaman açıkça ortaya çıkmasalar da aslında her zaman davranış veya tavırlarında zımnen vardırlar. Bilgi, iktidarın aracıdır ve hiçbir zaman politik olarak masum değildir (Tanesini, 1999). Bu nedenle, bir bilgiye dayandığını ileri süren bir psikoterapi yönteminin, hastaya nasıl (değerleri içinde açıkça veya gizil bir şekilde var olan) bir güç taşıyacağı sorusu çok anlamlıdır.

Bütüncül psikoterapiye bakış açımızı belirleyen temel unsur psikoterapistin “eleştirel öznellik” pratiğine dayalı “reflektif bir uygulayıcı” olmasıdır (Reason, 1994). Fonaghy et al.(2002), reflektif fonksiyonu (özdeğerlendirme işlevi) “kendi ve ötekindeki zihinsel durumları tasarlayabilme kapasitesi” olarak tanımlar. Bu sayede kişi, “ötekilerin inanç, duygu, tutum, arzu, umut, bilgi, hayal, gösteriş, hile, niyet ve planlarının” kendininkinden farklı olduğunu kavrayabilir (sf.24). Bu nedenle, bu bölümde bütüncül psikoterapi yaklaşımımızın dayandığı felsefeleri ve onlardan çıkarttığımız değerleri gözler önüne sermek istiyoruz, çünkü ancak böylece yaklaşımımızın daha iyi anlaşılacağını ve yapıcı bir şekilde eleştiriye açılabileceğini düşünüyoruz. Bunun yaratıcı yeniliklere ve diyaloğa bir davet olarak duyulacağını umuyoruz.

Öncelikle sormak zorunda hissettiğimiz soru şu: Karuso’nun (Dryden ve Norcross, 1990, sf.184) belirttiği gibi gerçekten 480 farklı terapi türü var mı? Yoksa farklı psikoterapi modelleri kullanan bazı teorisyenler temelde aynı prensiplerle çalışırken bunları farklı terapötik dillerle mi ifade ediyor? Psikoterapileri entegre etmeye yönelik gittikçe artan hareketliliği, farklı modeller arasında zannedilenden daha fazla ortaklık olduğunun işareti olarak görmek herhalde yanlış olmaz. Ya da bu durum bilinmekte olmasına rağmen bir sonuca varılamamıştır çünkü terapistler teori, model veya yaklaşımlarının altında yatan varsayımları nadiren sorgularlar; bu nedenle de karşılaştırma yapmak zorlaşır (Mace, 1999). Goldfried’in vaka formülasyonları için ortak bir dil kurma iddiası, kavramsallaştırmalar arasında var olan ortaklıkları bulup, farklı oryantasyonlar arasında köprü kurma çabası olarak görülebilir (Goldfried, 1995b).

Görünen o ki terapistlerin belirli terapi ekollerine çekilme nedenleri arkasında “nötr nesnellik ve mantık”tan çok kişisel sebepler yatıyor (Barton, 1974). Hatta Frank ve Frank (1991)’e göre, herhangi bir psikoterapik yaklaşımı anlamak ve uygulamanın temelinde inanç var. Her ne kadar terapötik ilerleme için gerek hasta gerekse terapist açısından terapötik yönteme inanmak gerekse de, bu inançların geçici ve eleştiriye açık değil de değişmez doğrular olarak görmenin tehlikeli olacağı noktasında Downing’e katılıyoruz (Downing, 2000). Elbette belirli bir yaklaşıma yatırılan zaman ve para düşünüldüğünde, onu eleştirel bir yaklaşımla ele almak zorlaşıyor da olabilir.

Geçmiş 20 yıl içinde, UKCP (United Kingdom Council for Psychotherapy) ve EAP (European Association for Psychotherapy) bünyesinde yapılan psikoterapiler arasında ekumenik bir ruha doğru eğilim görülmekte; profesyonel konferanslarda, The psychotherapist, the journal of UKCP, The International Journal of Psychotherapy EAP, ve Journal of Psychotherapy Integration (SEPI) gibi dergilerde kapsamlı olarak tartışılmaktadır. Bu üç organizasyon arasında diyalog sağlayabilmek ve koruyabilmek için farklı yaklaşımlar arasında işbirliği kurmak gereklidir. Ne var ki bu gelişmelerin önemini fark etmemize rağmen, pek çok psikoterapi ekolünün “rakip” teorilere ulaşmak ve ilgilenmekten uzak; birbirlerinden soyutlanmış bir şekilde var oldukları çok açık. Aslında “farklı” psikoterapi ekollerinin çoğalması, Roma Katolik Kilisesi tekelinin dağılmasından sonra türeyen dini mezheplere benzetilebilir. Her bir psikoterapi “mezhebi” içinde, evrensel olarak hep geçerli olacağına dair bir inancı da içinde barınıdıran, değişmeyen köktenci bir unsur varmış gibi görünüyor. Bu da destekleyici diyalog ve eleştiri yerine dogmanın hakimiyetini getiriyor. Bu duruma karşı çıkma cesaretini gösterenlerin, görüşlerinin sapkın bulunduğunu hissedip, yeraltında kalmayı tercih etmelerine şaşmamak gerek. Belki de yeni “ekollerin” türemelerinde katkı sağlayan bir taraf da var çünkü tartışmalı bir fikir son kertede başka bir yerde kendine mesken bulmak zorunda kalabilir.

Halka açık bir konferansta Sophie Freud, Carl Jung ve büyükbabası Sigmund Freud’u “sahte peygamberler” olmakla eleştirdi çünkü kendilerine taraftar çekebilmek için bağımlılık ve sorgusuz sadakati teşvik ettiklerini düşünüyordu (Freud, 2002). Sophie Freud’un, psikoterapi uzmanlarının liderleri ile “baba veya annelerimiz” yerine “kız ve erkek kardeşlerimiz” ile yaptığımız gibi ilişkilenmeye ihtiyacımız olduğu yönündeki iddiası, bizim de psikoterapisti bir mürit yerine kendini değerlendirebilen bir uygulayıcı olarak görme eğilimimizi destekler nitelikte. Psikoterapistlerin eğitim ve öğretimi bu sürece uygun bir sorumluluk taşımak zorunda. Downing’in de iddia ettiği gibi,

Bir eğitim programı bazı şüpheleri kaldırabilir gözükse de, yaklaşımın temel varsayımına yönelik bir karşı çıkış genelde cesaretlendirilmez, yok sayılır ya da “direnç” olarak yorumlanır. Eğitimden geçen kişi, çok geçmeden, neleri yaparsa ve söylerse övgü ve ödül, neleri yaparsa kaşların kalkması, sessizlik ve hatta azarla karşılaşacağını öğrenir (Downing, 2000, sf.39).

Verdiğimiz eğitimlerde, farklılıklar arasında diyaloğun ve gelişmekte olan çerçeve ve düşünce tarzlarında bireyselliğe saygı göstermenin yollarını açmak zorundayız.

Çağdaş felsefi akımların psikoterapi üzerindeki etkisini anlayabilmek için, önce bu felsefi akımların nasıl bir tarihsel bağlam içinden çıktığına bakmak gerekir. Kuhn (1962), bizi, kendimize ve dünyaya nasıl baktığımız, hayatımızı nasıl anlamlandırdığımız ve bütün bir kültür çağının nasıl şekillendiği ile ilgili olan paradigmalar fikriyle tanıştırdı. Var olan teori veya teorilerle çelişen ve zıt düşen yeni teoriler ve yeni varsayımlar ortaya çıktığında, ve bunlar, alan içinde araştırmaya değecek asli değişikliklere yol açtığında, bir paradigmadan diğerine geçiş gerçekleşir.

Batı felsefesi, din ve bilimi içinde üç paradigmadan söz etmek mümkündür. Platon’un tüm hakikatin, insan aklını aşan ideal ve formlara dayandığı fikrine dayalı Klasik veya Modern-öncesi Çağ (M.Ö. 429-347) Yunanistan’da doruklarına ulaşmıştır. Hakikat evrenseldi çünkü güzellik, iyilik, adalet gibi evrensel formlar üzerine kurulmuştu. Bu formlar metafizikti ve insan bilgisi bu formların varlığı üzerine kuruluydu. Musevi ve Hristiyan geleneklerinde bu,Tanrının yaratan olması ve insanlar da dahil diğer herşeyin, Tanrı’nın varlığından çıkıyor olması fikrinde açıkça görülebilir. Günah, tanrı ile ilişkimizi bozar ve ilişkiyi tamir etmek için vahiylere göre davranmamız, pişman olmamız ve inanç sahibi olmamız beklenir. İnanç yeni bir bilgi biçimi olarak ortaya çıkar-tecelli eden bilgi. Hakikat evrenseldir çünkü kaynağını ezeli ve ebedi bir yaratıcıdan alır.

Onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda Modern Çağ veya Aydınlanma Çağı, bilgiyi batıl itikat ve dini dogmalardan ayıklayıp yerine aklın gücünü koydu. Gözlem, hesap, sonçları kontrol etme, sonuçlara varma, fikirleri test etme, teoriler geliştirme gibi pek çok faaliyet, teleskop ve prizma gibi icatlar sayesinde olanaklı hale geldi. Batıda insanlar dogma hapsinden ve ilahi bir cezanın korkusundan kurtulmaya başladılar. Deneysel yöntemler, kör inançlardan gözlenen gerçeklere geçişi sağladı. Evrenin dayandırıldığı merkezde bir kayma gerçekleşiyordu. Teosentrik bir paradgimadan, rasyosentrik bir paradigmaya geçilmişti. Evren rasyoneldi ve akıl yoluyla anlaşılabilirdi. Hakikat evrenseldi çünkü insan rasyonel bir varlıktı. Descartes (1596-1650) dogmadan akla geçişi “Tanrı var demek ki ben de varım” sözlerinin yerine şu ünlü sözleri koyarak özetledi: “Düşünüyorum öyleyse varım.”

Bugün nam-ı diğer postmodern çağda, bilgi ve bilimsel araştırma yoluyla özgürleşme ve ilerlemeye olan inancımızı yitirmiş gözüküyoruz (Kvale, 1992). Kişilsel bilgi ve öznellik desteklenirken, nesnellik kuşku ile karşılanıyor. Rosen’e göre, “bilgi ve anlam belirli bir zaman ve sosyal matriks içinde yapılandırılır ve tekrar yapılandırılır. Tüm zamanlar ve kültürler için geçerli, evrensel ve değişmez özler veya nesnel hakikatler oluşturmazlar” (Rosen, 1996, sf.20). Dolayısıyla doğanın aslî gerçekliği, dışarıdan nesnel olarak gözlenebilecek ayrı veya tamamlanmış bir gerçeklik değildir. Postmodern bir yaklaşımla bakıldığında, herhangi birşeyi anlamanın tek bir, evrensel, imtiyazlı, doğru, hakikatli ve güvenli yolu yoktur; buna insanı anlamak da dahil! “Postmodernizm, bilimsel entelektüelizmin ipliğini pazara çıkardı, insana uygulanmaya kalkıldığında bunun Viktoryen ahlakçılığın kılık değiştirmiş halinden başka bir şey olmadığını gözler önüne serdi.” diyen Loewenthal’a yakınız. (Loewenthal, 1996).

Postmodernizmin genel tonu meraklı, kafası karışık, çoğulcu, parça parça ve açık-uçludur ve Tanesini’ye (1999) göre postmodern fikir, büyük idealler ve teorilere inancını büyük ölçüde kaybetmiştir. Lyotard (1996) postmoderni “anlatılarüstü bir duruma doğru giden kuşkuculuk” olarak tanımlar. Artık postmodern çağda, psikoterapinin, kullandığı teorik dil, terapötik yöntemler, veya kullanım alanları açısından bilimselmiş gibi gözüken doğası yoluyla “kasıtlı veya kasıtsız” bilim paltosunu giymesi mümkün değildir (Downing, 2000, sf.237). Hatta Heath’e göre “psikoterapötik teoriler teori değildirler: zihinden-zihine mitlerdir ve bu nedenle amprik olarak test edilemezler.”

Psikanalizin ve dolayısıyla da kökenleri, hipotezlerin doğrulanabilirliğine inanılan ondokuzuncu yüzyıl liberal hümanizminin modernist çerçevesi içinde konumlanmıştır (Tolman, 1994). Liberal hümanizm Schopenhaur, Kierkegard, Marx ve Nietzche tarafından, daha yakın bir geçmişte ise Freud’un fikirleri, feminist yazarlar tarafından kültürel olarak Juda-hristiyanlık içinde hapsolmakla eleştirilirken, avrupamerkezli yaklaşımlar içinde yükselişe geçen paternalistik varsayımlar “ geleneksel rolleri onaylayan ve yaradılıştan kaynaklı farkları doğrulayan cinsler arası gücendirici ilişki”leri destekler niteliktedir (Millett, 1969, sf.78). Psikoterapiye yöneltilen başka bir eleştiri de (benzer bir şekilde) kullanılan farklı yaklaşımlarda bağlamsal/sosyal faktörleri dışarıda bırakarak sadece bireysel deneyim üzerine odaklanılması ile ilgilidir. Bu yaklaşım, bireyi çevresi, bağlamı ve sıkıntısının kaynağında yer almış olabilecek dış etkilerden soyutlayarak ele almaktadır.

Buna alternatif olarak postmodern yapısalcı paradigmanın temelleri “göreceli bir ontoloji (birden çok gerçeklik), öznel bir epistemoloji (bilen ve karşılık veren anlamı yeniden yaratır) ve doğalcılık ile ilgili (doğal bir dünyada) bir dizi metodoloji” üzerine dayanır (Denzin ve Lincoln, 2000). Bunun gündelik yaşantımızdaki karşılığı Cushman tarafından özetlenmiştir; “hayat sadece bir köprüdür, hem de dar bir köprü. Sallantılıdır, fırtına çıktığında ileri geri yalpanır durur. Bir sorun çıktığında, bu köprünün bir köprüden daha fazlasını olmasını isteriz; ona sabit bir zeminmiş gibi davranırız. Hatta, korkularımızı hafifletmek için üzerine değişmezi kalıcı bir bina inşa etmeye çalışırız…hiç bir teori değişmez bir ev olamaz” (Cushman, 1995, sf.330).

Postmodernizm, “modernizm denilen büyük anlatının gizemini açığa çıkararak” bildiğimizi sandığımız şeyin ne olduğunu ve onu nasıl bildiğimizin temellerini sorgular (Gergen, 1992, sf. 28). Bütün fenomenlerin sorgulanmasını, pratisyenin kendini değerlendirme ve sorgulama halini teşvik eder.

“Bugün çoğu psikolog ve felsefeci tüm deneyimlerin … yapılandırılmış olduğu… gözlemin teori-yüklü olduğu ve önceden varsayılmadan bilmenin olanaksız olduğu konusunda hemfikirdir” diyen Orange’ye (1995, sf.46) katılıyoruz. Ancak, “…hikaye veya anlatılardaki postmodern vurgu her ne kadar bir tevazü gösterme niyeti taşısa da, kolaylıkla, anlatının, temeline sağlam bir şekilde oturmuş bir bilgi biçimi olarak şeyleştirilmesine dönüşebilir. Bu da, hastalar için “daha iyi” ve daha “uygun” anlatıların var olduğu varsayımına ve terapinin bir hikaye değerlendirme ve tamir biçimi olarak görülmesine yol açar. Böyle bir durumda, post-modern çoğulculuk gerisingeri modern tekilliğe dönmüş olur” (Lowe, 1999, sf. 82). Terapistin kendi yargısının daha üstün olduğuna ve nihayetinde “hikayenin akışını” yola sokacağına dair inancı bir baskı biçimi haline gelebilir.

Mutlak hakikat ne mutlak, ne de sandığımız kadar hakikidir ancak diğer uçta yer alan hakikatin bir kanıdan farklı olmadığı düşüncesi de “hiçbirşeyin gerçek olmadığı, hiçbirşeyin hakiki olmadığı ve hiçbirşeyin önemli olmadığı anlamına gelir” (Holland, 2000, sf.3). Holland’a göre modern skeptisizm, örneğin Jacques Derrida’nın yazılarında yaptığı gibi, yeni bir hayat felsefesi geliştirme değil, ötekilerin teori ve önyargılarını eleştirme çabasındadır. Ancak herşeyi söküp dağıtırsak o zaman herhangi birşeyi, hangi otorite/yetke üzerinden değerlendireceğiz? “Postmodern felsefe vardığı en uç noktada hiçbir yetkeyi kabul etmez, yetkesi içinden iddia ettiği tek şey hiçbir yetkenin var olmadığıdır” (Holland, 2000, sf. 365). “ne büyük anlatıların basitliği ne de kuşkuculuk, gerçek yaşamın karmaşıklığı, tutarsızlıkları ve paradoksları ile başedemez” sonucuna varan Holland’a katılmamak elde değil (Holland, 2000, sf. 360). Belki de sonuçta önemli olan bu kutuplar arasındaki gerilimi ayakta tutma becerisine sahip olmaktır; bir taraftan kendi anlatılarımızın da kültürel olarak belirlenmiş olduğunu unutmamak ama aynı zamanda düşüncelerimizin değişmez kalması korkusuyla hiçbir değerin veya kişisel inanç sistemimizin olmadığı bir konuma savrulmamaktır!

Lawson şöyle soruyor, “olduğumuz yerde kalamayacağımıza ve belirli bir gerçekçilik biçimine dönmemiz olası bir strateji olmadığına göre, varolan kötü durumdan kurtulmak için başka bir yerlere bakmalıyız. Ama nereye bakabiliriz ve nasıl?” (Lawson, 2001, sf. Xxxvii).

Yapıbozumculuğun kuşkuculuğu ile yapısalcılığın saflığı arasında bir yerlerde durmamız gerektiğine inanıyoruz. Bazıları “ortayolu” pragmatizmde bulmaya çalıştılar. Örneğin, Black ve Holford, postmodern bir perspektiften birşeyin doğru veya yanlış, gerçek veya sahte olması değil işe yarayıp yaramaması önemlidir (Black ve Halford, 1999). Benzer birşekilde Polkinghorne “Merak edilen şey bilginin doğruluğu, yani hakikatin eksiksik bir şekilde sunulup sunulmadığı değildir. Daha çok merak edilen şey, bu bilgi üzerinden hareketle sonuca ulaşmakta başarılı olunup olunmayacağıdır” der (Polkinghorne, 1992, sf. 151).

Holland gibi başkaları da, liberal demokrasinin kayıtsız bir hale geldiği, ruhani ihtiyaçları anlamak ve beslemekte başarısız olduğu ve insanî değerler pahasına bunları ticarete kurban ettiğine inanıyor. Yine de varolan yapıları, yerlerine koyabilecek uygun bir şeyler bulmadan yok etmek yerine, onlara yeni soluklar getirmek mümkün olabilir. Körükörüne inanç ile tümüyle belirsizlik arasında bir “ortak zemin” bulmak gerekliliği konusunda Downing ile hemfikiriz. Onun gibi biz de hem varsayımlarımızın dogmalar içinde şeyleşmesinden hem de sonu hareketsizliğe varacak boyuneğmez bir kuşkuculuk haline girmekten kaçınarak başlamak gerektiğine inanıyoruz (Downing, 2000). Bernstein gibi biz de mutlakiyetçilik ile kuşkuculuk arasında asli bir ilişki olduğunu düşünüyoruz çünkü her ikisi de uç noktlarda diğerini ketliyor ve dogmatik olmaları kaçınılmaz bir hal alıyor (Bernstein, 1992). Bu nedenle, bu kutupları zıtlaştırıcı bir yaklaşım yerine paradoksal bir yaklaşımla ele almanın daha açıcı olacağı bir yoldan gitmeyi öneriyoruz.

Perls ve çalışma arkadaşları (Perls et al.,1951/94) kutupların, bir sürekliliğin iki ucunu oluşturan diyalektik bir ilişki içinde olduklarına inanıyordu (Clarkson ve Mackewn, 1993). Biri olmadan diğeri de olamazdı, örneğin iyi-kötü, doğru-yanlış, yapısalcılık-yapıbozumculuk, mutlakiyetçilik-kuşkuculuk; biri diğerini tanımlıyordu. Zıt karakter denilen şeyler birbirleriyle çelişmezler; madalyonun iki yüzüdürler. Perls’in paradoksal bakışaçısına göre, bir karakteristik öne çıktığında diğeri arkaplanda kalır ve her iki karakteristiği de farkındalığa taşıyarak ikisiyle birlikte çalışmak mümkündür. Böylece kutuplaşmanın her iki ucunun da geçerli olduğu görülebilir. Kutuplaşma “ya o ya bu” şeklinde bir kategorileştirmey, getirir ve değişim olamayacak bir noktaya saplanıp kalmayla sonuçlanır (Kelly, 1955). Bu kategorilere göre olaylar veya algılar sınıflandırılır ( Korb et al., 1989, sf. 14). Tutumların, duyguların ve davranışların kutuplaşması kişinin kendi, öteki ve dünyaya dair görüşlerindeki esnekliği kaybetmesine neden olur. Kutuplaşma çekicidir çünkü kesinlik ve dolayısıyla da belirsiz bir dünyada güvenlik vaadeder-“…duyguların, tutumların ve değerlerin kutuplaşması bireyin dünyaya ilişki kurarken tanımlayıcı temeller kurmasını sağlar” (Korb et al., 1989, sf. 14). Kutuplaşma köktenciliğin de önkoşuludur çünkü bireyler bir kutupla güçlü bir şekilde özdeşleşirken diğerini inkâr ederler. Kutuplara diyalektik bir bakış, hakikati basite indirgeyerek görmenin önüne geçer.

Bu “orta yol” hakikate diyalektik bir yaklaşım ve tutum içindedir. Gerçekliğin paradoksal doğasını kabul eder ve böylece kutuplar arası devamlılığı araştırmaya açıktır. Bu, kendi zayıflıklarına bakabilme ve belirsizlik içinde kalabilme cesareti, isteği ve açıklığını gerektirir (Gilbert ve Evans, 2000). Bir bakıma, Buber’in Ben-Siz fikrinin, olgular, kanılar, inançlar, kanıtlar ve insanları da kapsayacak şekilde genişletilmesidir (Buber, 1923/96). Sürekli araştırmaya hevesli postmodernite ruhunu yakalayan da, anti-rasyonalizm adına saçmalamaya götürecek olan bir kuşkuculuğun nihilizmi değil, işte bu kapsamı genişletilmiş ben-siz diyaloğudur (Holland, 2000). Bu felsefenin şiarı da “Sen varsın öyleyse ben de varım” olabilir!

Aşağıda entegratif (bütüncül) terapiye yaklaşımımızı hangi epistemolojik temellere oturttuğumuzu anlatıyoruz. Hem bunların doğruluğuna inanıyoruz, hem de “şu an için geçerli” olduklarını söyleyen eleştirilere açığız. Bu tutumumuz sayesinde metaanlatılara eşlik eden tahakkümcü bir uygulama içine girmeyeceğimizi, aynı zamanda da bizi hareketsiz bırakacak kadar aşırı yapısalcı veya insanî değerlerini yitirmiş bir noktaya savrulmayacağımızı umuyoruz.

Bütüncül psikoterapi yaklaşımımızın epistemolojik temelleri, birbirleriyle ilişkili ve karşılıklı destekleyicidir. Birlikte var olarak hem teori ve yöntemimizi şekillendirirler hem de yaklaşımımızın değerlerini kurarlar. Bize kalırsa hangi psikoterapötik yaklaşım olursa olsun, epistemolojisi, teorisi ve pratiği tutarlı, anlaşılır ve böylelikle eleştiriye açık olmalıdır.

Fenomenoloji

Fenomenolojik yaklaşımla bakıldığında insan davranışı, dışsal nesnel bir gerçeklik tarafından değil kişisel deneyim tarafından belirlenir (Cohen ve Manion, 1994). Doğrudan deneyim ve bağlantılara vurgu yapılır “…hayatta en mühim kavrayışlarıma, kitaplar veya ötekilerden duyduklarım sayesinde değil, en azından öncelikle, doğrudan algıladıklarım, gözlemlerim ve sezgilerim sayesinde ulaştım” (Moustakis, 1994, sf. 41). Fenomenolojik araştırma yöntemi öznel deneyimi geçerli bir bilgi kaynağı olarak önemser. Fenomenoloji, alan teorisi ile bağdaşır.

Alan teorisi

Lewin’e (1952) göre alan teorisi, insan olgusunun örgütlü, birbiriyle bağlantılı, birbirine dayalı, birbiriyle etkileşimli doğası olarak tarif edilebilecek “bütün vaziyet”e bir bakış tarzıdır (Parlett, 1991). Bu bağlamda, alanın ürettiği şey kendi içinde anlamı ve değeri olan birşey olarak görülür. Bir deneyim o günkü alan şartları ile yakından ilişki içindedir ve bu şartlardan soyutlanmış bir şekilde anlaşılamaz. Bu nedenle hastanın hayatının nasıl bir bağlam içine oturduğuna bakmak önemlidir. Alan teorisinde farkındalık kazanmanın aslî yeri vardır çünkü bireye etrafındaki seçeneklerin farkında olması ve aralarından seçim yapması yetisini kazandırır. Bu farkındalık içinde bireyin, çevresi ile kendini zenginleştirici bir etkileşim içinde olabilmesi için, kendi zayıflıklarını görebilme ve deneyime açık olma kapasitesi vardır. Gestalt terminolojisiyle konuşursak figür ile fon ilişkisi içinden, deneyimin bütünlüğünde neye odaklanılacağına karar verilir. Deneyimlerimizin herhangi bir anında bazı ihtiyaçlarımız diğerlerinden öncelikli hale gelebilirler; kimileri figür olurken, kimileri fonda kalabilir. Dikkati figürde olana yoğunlaştırmak, o anda fonda yer alan olası bütün deneyimler içinde boğulmamızı engeller. Herhangi bir anda, deneyimin bütünlüğüne odaklanan alan teorisi, holizm ile bağdaşır.

Holizm

Holizme göre bütün olan, onu oluşturan parçaların toplamından daha büyük bir şeydir. Holistik bir yaklaşımdan bakıldığında, hiçbirşey kasıtlı olarak görmezlikten gelinmez. Dış dünyada meydana gelen olaylar hakkında yapılan gözlemler, bireyin öznel iç dünyasındaki gözlemlerle parallellik taşır. Dolayısıyla holistik gözlem sadece “bakmak” değildir; düşünerek ve derinlikli bakmaktır. Holistik süreç, bilişsel, duyusal ve duygusal dahil bireyin varoluşuyla ilgili her türlü gözlemde aktif katılım olduğunu düşünür. Kişinin yapmaya çalıştığı kendi bütününü, dünya ile ilişkisi içinde figür konumuna getirmektir. Bu, kişinin bütün deneyimi bağlamında, “diyalektik-intrapsişik” deneyim ile “diyalojik-interpersonel(kişilerarası)” deneyim arasındaki arayüz/kesişim alanı olarak görülebilir.

Diyalog

Görüldüğü gibi bütüncül psikoterapiye yaklaşımımızın epistemolojik temelleri, alan teorisinin doğrusal-olmayan, çok-nedenliliğine, fenomenolojinin öznel kişisel deneyimlerden aydınlanmasına, ve holizmin kişinin hem içsel deneyimi hem de dış dünyayla etkileşimini eş zamanlı olarak araştırmasına dayalıdır.

Varoluşçu felsefeci Martin Buber’in geliştirdiği diyalojik yaklaşım, yukarıdaki bütün epistemolojilerle bağdaşır ve bunlara bütüncül psikoterapi yaklaşımımızda büyük önem taşıyan yeni bir boyut ekler-kişilerarası boyut. Buber, bireysel varoluş üzerine yapılan aşırı vurguyu eleştirerek, insanlar arası varoluşun unutulduğunu ileri sürmüştür. Buber’in kişiler arasına yaptığı vurgu, hem ben-sen hem de ben-o kutuplarını kapsar ve kutupları paradoksal bir yaklaşımla ele almanın insanlık durumunu anlamanın en iyi yolu olduğu konusundaki fikrimizi pekiştirir. Buber, hayatta kalmak için ben-o gereklidir der; aynı zamanda ben-sen olmadan gerçek anlamda yaşamadığımızı söyler! (Buber, 1996).

Diyaloğun yeniden yaratılması ve iki-kişilik bir psikoterapi anlayışına doğru

Buber’in ben-sen üzerine yaptığı vurgu, doğal olarak, tüm ilişkilerin yeniden yaratılması veya yeniden yapılandırılması gerektiğine dair bir inanca yol açar. Bizim psikoterapi anlayışımızın merkezinde terapötik ilişkinin, her iki tarafın da katıldığı etkileşimli bir olay olarak yeniden yaratılması yatar. Bu, bir tarafın ötekine bir şeyler yaptığı, diğerinin ise edilgen bir alıcı olduğu tek taraflı bir ilişki değil, hasta ve terapistin birlikte katkıda bulundukları sürekli gelişen ve yeniden yapılanan ilişkisel bir süreçtir. Bu iki-kişilik bir psikoterapi anlayışıdır, hastanın da yol boyunca terapisti etkileyebileceğinin farkındadır. Yaklaşımımız “karşılıklı etki”ye vurgu yapan öznelerarasılık teorisi (Stolorow ve Atwood, 1992, sf.18) ile , gestaltçı psikoterapide sağaltıcı diyaloğa vurgu yapan çağdaş diyalojik yaklaşımlarla, ve çağdaş ilişkisel psikanaliz ile pek çok paralellik taşır. İlişkisel psikanalizin görüşü şudur: “İleri sürdüğüm ilişkisel yaklaşım hasta-analist ilişkisini, hem hasta hem de analistin sistematik olarak etkilediği ve birbirlerinden etkilendikleri, sürekli olarak kurulan ve tekrar kurulan bir ilişki olarak görür” (Aron, 1999, sf. 248). Stolorow ve Atwood (1992) ise kendi konumlarını şu şekilde özetlemiştir: “…bize göre…kendilik deneyiminin yörüngesi, gelişimin her aşamasında, kristalize olduğu öznelerarası sistem tarafından şekillenir” (sf.18). Psikoterapi ve gelişimde karşılıklılığa dayalı bu süreci tanımlamak için “birlikte belirlemek” terimini kullanırlar (a.g.e., sf. 24). Bu üç yaklaşım, kullandıkları teknik, aktarım ve karşıaktarıma bakışları ve ilişki kurma tarzları bakımından farklılaşsa da, üçü de terapötik süreçte karşılıklılığa vurgu yapmaktadır.

Değerler

Aşağıdaki değer beyanları yukarıdaki felsefelerden çıkmıştır ve özel olarak klinik uygulamada kullanılmak üzere yapılandırılmışlardır.

1. Hastanın öznel deneyimi onun gerçekliğidir ve araştırmaya başlama noktasıdır. Bütüncül psikoterapide verileni kabul etmek ve hastanın dünyasına olduğu şekliyle saygı duymak, terapistin birincil sorumluluğudur.

2. “Şimdi” hastanın o anki farkındalığıdır ve doğrudan kontrol sahibi oldukları tek andır. “Şimdi” aktarımda görüldüğü gibi, geçmiş tarafından veya kaygı durumlarında görüldüğü gibi gelecek tarafından etki altına alınmış olabilir ancak bu deneyimler “şimdi”dedir. Hasta kendi seçim ve değerleriyle uyumlu olanın ne olduğunu “şimdi”de keşfeder.

3. İnsanlar sorumlu olma becerisine sahiptirler, kendi davranışlarını belirleyen esas faillerdir. Ancak, insanları, içinde yaşadıkları ve önlerindeki seçenekleri sınırlayan, görmelerini zorlaştıran bağlamları içinde ele alırız.

4. En iyi şekliyle ahlak, örgensel ihtiyaçlara dayalıdır- başkalarının ne düşündükleri üzerinden kafalarına göre empoze edilmeye çalışılan “zorunluluklar” üzerine değil, gerçekte olan şeyin tam olarak ne olduğuna dair bir bilgiye dayalıdır. Bu, kişilerarası ilişkiler, intrapsişik regülasyon ve sosyal gruplar içindeki regülasyon için de geçerlidir.

5. Hastanın “şimdi” de davranışları üzerinde söz sahibi olduğunu verili bilgi olarak kabul eden terapist, onun öncelikleri, örgensel tepkileri ve davranışlarının sonuçları hakkındaki farkındalığını artırmak üzerinde çalışır. Dolayısıyla terapist davranışları “şekillendirmek” yerine “araştırmak” çabasındadır.

6. Terapötik ilişki, hastanın “dünya-içinde-varolma biçimi”nin bir temsilidir ve bu nedenle hasta bunların terapist tarafından nasıl deneyimlendiğini görebilir ve duyabilir. Dolayısıyla terapistin aktif katılımının otantik ve enerjik, dürüst ve doğrudan olması önemlidir. Bu, terapistin karşı-aktarımdan haberdar olmasını ve süreci izleyebilmek, özellikle de terapötik ilişki içinde gücü kötüye kullanma tehlikesine karşı uyanık olabilmek için kendine dair gelişmiş bir farkındalığa sahip olmasını gerektirir.

7. Örgensel öz-düzenlemede (organismic self-regulation), seçmek ve öğrenmek zihin ve bedenin, düşünce ve duygunun, fiziksel ve ruhanî olanın, ben ve çevrenin doğal entegrasyonu sayesinde yani holistik olarak gerçekleşir.

8. Kişi, gerçekte olmadığı biri olmaya çalıştığında değil, gerçekte olduğu kimse veya şey olmaya çalıştığında değişim mümkündür ve holistik (bütünsel) olarak gerçekleşir. Paradoksal olarak kişi değişimi zorlama sonucu değil, kendi olmak için kendine zaman tanıdığı ve çaba gösterdiği zaman yakalar (Beisser, A. R., 1970).

9. Hayat sürekli akar. Sadece terapi dünyayı etkilemez, dünya da terapiyi etkiler. Kişisel gelişim ve büyüme mümkündür ancak bilgiyi, farkındalığı ve anlayışı yapı sökümüne uğratıp yeniden yapılandıracak intrapsişik, kişilerarası ve sosyo-politik farkındalık gerektirir.

10. Çevresel faktörler önemli bir stres, güçsüzleşme ve yabancılaşma kaynağıdır. Bu durum özellikle fırsat eşitsizliği ve baskıcı pratiklerde görünür hale gelir. Bütüncül psikoterapi kişinin farklı olma hakkını korur ki bu da ırkçılık, cinsiyetçilik, yaşlılık ve sınıf sorunuyla yülzeşmeyi gerektirir.

11. Diyalog, ilişkiye varoluşsal bir yaklaşımın tezahürüdür. Buber’in karşılaşma yoluyla “anlama” nosyonu terapiyi bir “yeniden yaratma” süreci olarak anlamlandıran görüşü destekler- bu görüşe göre “hakikat” için iki taraf gerekir. Ben ancak öteki ile ilişkisi içinde, ben-sen diyaloğunda veya ben-o teması içinde anlamlıdır. Diyalog, ötekini oldukları şekliyle deneyimlemek ve kendini (karşılıklılığı ve işbirliğini paylaşarak bunun karşılığında ise sorumlu ve sahici olmaya hevesli olarak)deneyimlemek üzerine dayalıdır. Diyalog, modern feminist düşünce tarafından da desteklenir. Buna göre, kimlik ve diyalog geliştirmek için ilişki ve yakınlığın önemi, anlam peşinden giderken karşılıklılık ve işbirliğinin önemi vurgulanır.

12. Dolayısıyla olgunluk, kendiliğin özerkliği hakkında değil, ilişki-içinde-kendlilik hakkındadır ve yaşam boyu süren yaratıcı bir uyum sağlama sürecidir. Aslında sağlık, birey ve çevresi arasındaki yaratıcı ve karşılıklı etkilenme olarak tarif edilebilir. Yaratıcılık olmadan uyum sağlama dış standartlara körükörüne tebaiyettir ve fenomenomoloji ile çelişir. Uyum sağlamadan yaratıcılık ise nihilizmdir ve diyalog ile çelişir.

13. Gerek soyutlanmış kendilik gerekse çevresini olumsuz bir şekilde manipüle eden kendilik baskıcı olabilir- kendine veya ötekine şiddet gösterebilir. Şiddet, kendiliğe veya ötekine yönelik bir yok etme çabasıdır ve farkındalık ile ben-senin açıkça ifadesine zıt düşer.

14. Kendiliğe ve öteki(ler)e, olumsuz yargılar yerine merak ve sevecenlik ile bakılabilir.

15. Bütüncül psikoterapi, terapi sonrasında ve terapistin “yokluğunda” da gelişmeye devam edecek bir entegrasyon seviyesini yakalamaya çalışır ve bunu en üst düzeye çıkarmayı amaçlar. Bu, hastanın kendini tayin hakkının ve kişisel saygınlığının teminatıdır.

Not: Bu metin Kenneth R. Evans ve Maria C. Gilbert’in Bütüncül Psikoterapiye Giriş Kitabından Tercüme edilmiştir.
Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları

Psikoterapide entegrasyonun tarihçesi

Not: Aşağıdaki metin Kenneth R. Evans ve Maria C. Gilbert Bütüncül Psikoterapiye Giriş Kitabından Tercüme edilmiştir.
Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları

Psikolojide üç temel düşünce akımının gelişimi, önce birbirlerinden tamamen soyutlanmış ve birbirlerine zıt düşerek sonra da bu gelenekler arasında yavaş yavaş köprülerin kurulmasıyla, entegratif hareketin tarihine damgasını vurur. Bütün gelenekler insan zihninin işleyişine dair paha biçilmez görüşler kazandırmıştır. Psikanaliz bilinçdışı süreçlere ve bunların bütün deneyimlerimizi nasıl etkilediğine dair bir bilgi sağlamıştır. Aktarımın önemine yaptığı vurgu ile geçmişten gelen ilişkilerin, bugünkü bilinçli farkındalığımız içinde nasıl yeniden yaratıldığını ve hayatlarımızı etkilediğini göstermiştir. Davranışçılık ise öğrenme süreci içinde olumlu ve olumsuz pekiştireçlere nasıl duyarlı olduğumuzu anlatmıştır: davranışın olumsuz dahi olsa pekiştirilmesiyle kalıcı hale geldiğini göstermiştir. Ancak öğrenilmiş şey geri döndürülerek daha adaptif davranışlarla yer değiştirebilir. Bunlara ek olarak, hümanistik psikoloji, kişinin kendini gerçekleştirme dürtüsü sayesinde kendini sağaltma potansiyeli ve kapasitesine olan inancını kazandırmıştır. Psikoloji içindeki üç geleneğin haritasını çıkartan Clarkson (1992), psikanalizin “Neden?” sorusuna odaklandığını ve anlam ve içgörü arayışı içinde olduğunu söyler. Davranışçılık “Ne?” sorusuna odaklanır, ve işlevsiz ve değişim gerektiren davranışlara bakar. Hümanizm ise “Nasıl?” sorusunu sorar; yani kişinin nasıl hissettiği ile duyuları, duyguları ve dünyanın duyusal deneyimlenişini araştırır (Clarkson, 1992, sf.3). Bunlara, kişinin içinde yaşadığı bağlama, sorunun her zaman bir sistem sorunu olduğu varsayımı üzerinden sorunun hangi zaman ve mekanda varolduğuna bakan ve “Nerede?” sorusunu soran sistem-teorisi ile bütün insanlara dair oldukları düşünülen anlam, ölüm ve soyutlanma meseleleri üzerinde uğraşan ve “Ne için?” sorusunu soran, insanın varoluşsal anlamının nerede yattığını soran varoluşçuluk akımını ekleyebiliriz.

Entegrasyon arayışı kısmen bu üç temel psikoterapi ekolü veya geleneğindeki noksanlıklar sonucu ortaya çıkmıştır. Psikanaliz sağaltım süresinin uzunluğu ve belirli davranışlara odaklanmaması nedeniyle eleştirilmiştir. İnsanlar analiz sürecinde kendilerine dair pekçok içgörü kazanmalarına rağmen eski yıkıcı davranış örüntülerini tekrarlamaya devam etmektedirler. Davranış terapisi, belirli davranışların istenilen yöne çekilmesi üzerinde durmasına ve semptomun çözülmesini sağlamasına rağmen altta yatan yapısal sorunlarla uğraşmamaktadır. Altta yatan soruna dokunulmadığından bir semptom ortadan kalkmasına rağmen diğeriyle yer değiştirmekte ve “semptom ikamesi” diye adlandırılan durumla sonuçlanmaktadır. Hümanistik terapiler, gelişim potansiyeli, en üst seviyede işleyiş ve kendini-gerçekleştirme üzerinde yoğunlaşırken fazla iyimser olmak, deneyimin gölgede kalan olumsuz taraflarını görmezden gelmek ve insanlık durumunun varoluşsal gerçekliklerini hafifsemekle eleştirilmiştir. Entegrasyon hem bu eksikliklere bir tepki olarak hem de alandaki klinisyenlerin hastalarına yardım etmek için daha verimli yollar bulma ihtiyaçlarından doğmuştur.
Yaklaşımlar arası diyalog eksikliği ve bu yaklaşımların insan deneyimlerine dair söyledikleri arasında hiçbir yokmuş gibi görülmesi, yazarlarımızdan birinin 1950lerin sonlarında psikoloji alanında ilk çalışmalarını yaparken yaşadıklarına bakıldığında açıkça görülebilir. Yazarımız, psikoloji dersini aldığı ilk yıl, birinci sömestr davranışçılık ikinci sömestr ise psikanaliz üzerine eğitim almıştır. Davranışçı sömestrin sonunda aklında kalan tek şey şudur: “sadece gözlenebilir davranışa dikkat edin; deneyime dair sadece gördüğünüz ve ölçülebilir olanla ilgilenin, başka hiçbirşeyle değil.” ve “ Kişilik yoktur, sadeve davranış vardır”. Psikanalitik sömestrden ise aklında kalan şudur: “Hiçbirşey yüzeyde göründüğü gibi değildir; davranışa dair hakikate ancak rüyalardan, dil sürçmelerinden ve bilinçdışından gelen diğer dolaylı mesajlardan ulaşabiliriz.”; “Yüzeyde görülen davranış, bilinçdışının derinliklerinde yatan bastırılmışı malzemenin şekil değiştirmiş halidir; görünen davranışa odaklanmayın yoksa sadec semptomun ortadan kalkmasını sağlarsınız derinlikli bir yapısal değişim değil.” Bu ifadeler yaklaşımlar arasındaki temel farkları gösteriyor; Messer’in deyimiyle davranışçılığın “komik yüzü”, psikanalizin ise “ironik ve trajik yüzü” gözler önüne seriliyor (Messer, 2001). Her iki yaklaşım da kişilik gibi bir kavram olmadığı konusunda hemfikir gibiler ve hiçbirinin pek fazla (hatta hiç) sosyal etkileşimden söz ettiği söylenemez. Bu derste ne bu akımlar üzerinden bir tartışma ne de aralarındaki büyük farklara dair bir yorum yapılmamıştı. Neyse ki o zamandan beri bütüncül hareketin tarihi, birbirleriyle asla buluşamayacaklarmış gibi gözüken bu akımlar arasında pek çok yakınlaşma sağladı ve aralarında zengin ve çok renkli bir diyaloğun yollarını açtı!
Goldfried’in (1995a) entegrasyonun yetmiş yıllık tarihi ile ilgili ilginç ve kapsamlı çalışmasına çok şey borçluyuz, aşağıda sunduğumuz kısa özette bu çalışmadan önemli olduğunu düşündüğümüz birkaç noktayı alıntıladık. Goldfried’in (1995a) de dikkat çektiği gibi davranışçılık ve psikanaliz arasındaki yakınlaşmanın 1932’lere kadar uzanan bir geçmişi vardır. 1932’de French, APA’nın 88. buluşmasında, psikanalitik bir kavram olan bastırmayı davranışçı bir kavram olan sönümlenme ile karşılaştırarak, benzer bir anlam taşıyıp taşımadıklarını sorgulamıştı. French, yazdığı büyüleyici makalesinde, öğrenme sürecinde travmatik etkiler hakkındaki çalışmaları üzerinden Pavlov ile Freud arasındaki benzerlikler ve bağlantıları gözler önüne sermişti. French, Pavlov’un çalışmasında deneysel olarak sönümlendirilmiş şartlı refleksin kalıcı olarak yok edilmediğini söylüyordu, “tıpkı psikanalitik deneyimimizde birbirinden farklı bastırma derinlikleri olduğu gibi.” (French, 1933, sf. 1169). French’in makalesi, farklı yaklaşımlarla benzer süreçlere bakıyor olabileceğimize dair fikriyle tarihi bir söz söylüyordu; bu, farklı yönelimler arasındaki diyaloğu kolaylaştırmak için psikoterapide ortak bir dil yaratma çabasında olan entegrasyona doğru atılmış bir adımdı (Goldfried, 1995b).
1936’da Rozenweig psikoterapideki farklı yönelimler arasında üç ortaklık bularak yukarıdaki ile ilgili ama biraz daha farklı bir katkıda bulundu. Yönelimden bağımsız olarak sürecin verimliliğini etkileyen şeyin terapistin kişiliği olduğunu; yorumların hastalara alternatif bakış açıları kazandırdığını; ve bir alandaki değişimin diğer alanlarda da değişimlere neden olduğunu, bu nedenle farklı yönelimler farklı alanlarda yoğunlaşmalarına rağmen her birinin olumlu sonuçlar doğurabileceğini söyledi (Goldfried, 1995b).
Dollard ve Miller’in (1950) klasik kitabı “Kişilik ve Psikoterapi” bütüncül harekette bir başka yapıtaşıdır. Burada da yine psikanaliz ve davranışçlık arasında bir köprü kurma niyeti vardır. Dollard ve Miller regresyon, kaygı, bastırma ve yer değiştirme gibi psikanalitik kavramların nasıl öğrenme teorisi çerçevesinde anlaşılabileceğini detaylı bir şekilde anlatır(Goldfried, 1995b). Farklı yönelimler içinde kullanılan farklı teorik kavramların entegrasyonu ile ilgilenen yazarlar, ortak bir psikoterapi dili yaratma çabasının öncülerindendirler. Goldfried (1995b), Dollard ve Miller’in kitabının 30 yılı aşkın bir süre boyunca baskı yaptığını söylüyor; entegrasyon için gösterdikleri çabalarının kalıcılığının herhalde en büyük kanıtı bu! Özünde, entegrasyonları, psikolojik süreçlere bakışlarında birbirini tamamlayan yollar bulma çabası ve psikanaliz ve davrnışçılık arasında köprü kurmak olarak görülebilir.
Bu ilk denemeleri, 1960 ve 1970’lerde terapiler arasındaki ortaklıkları bulma çabaları izledi; Frank’in (1982) çıkardığı terapide kullanılan ortak “sağaltım faktörleri” listesi gibi. Bu listede hastanın beklentileri, yardım edilme umudu ve psikoterapinin insanların kendileri ve ötekilere dair yanlış algılarını düzeltme eğilimi gibi maddeler yer alıyordu. Zaman içinde, hümanizm, davranışçılık ve psikanaliz takipçilerinden olup da diğer geleneklerden gelen çalışma tarzları ve kavramlara açık olan kişilerin sayısı arttı. Örneğin Wachtel (1977) psikanaliz ve davranış terapisinin, hastanın yararına olacak şekilde, birbirlerini tamamlayabileceğini söyledi.
Zamanla bütüncül hareket o kadar güç kazandı ki, belirli sorunlar için belirli tedavilerin kullanılması gerektiğine dair bir araştırmanın eleştirisini yapan Roth ve Fonaghy (1996) bile entegrasyonu destekleyen şu yorumu yaptılar: “Eninde sonunda teorik yönelimler bir şekilde entegre olmak zorunda kalacaklar çünkü aşağı yukarı birbirine yakın olan bütün bu modeller aynı fenomenle ilgileniyorlar: bunalmış bir zihin ”(sf.12). Bugün entegrasyonun, ihtilafları çözüme ulaştırmaktan çok kafa karışıklığına yol açabileceğini düşündükleri için bu yolun taraftarlığını yapmıyorlar. Oysa biz entegrasyonun taraftarı olarak, psikoterapi alanındaki klinik deneyim ve araştırmalardan yararlanarak, esnek olma ve hastaya mümkün olan en uygun hizmeti verme çabasıyla entegrasyon modelleri geliştiren ve genişleten pekçok entegrasyonistin yanında yer alıyoruz.
Şimdi entegrasyona getirilen farklı yaklaşımlarrın zaman içinde nasıl kavramsallaştığını aktararak okuyucuya ne kadar zengin bir alanla karşı karşıya olduğunu gösterelim. Bütüncül harekete bakışımızda her zaman arkaplanda duran sorular şu şekilde özetlenebilir:
1. Gerçekten de terapist olarak çalışan insan sayısı kadar çok terapi modeli var mıdır?
2. Farklı kökenlerden gelen terapistleri birleştirebilecek ortak entegrasyon modelleri ararken imkansız bir rüyanın peşinde mi koşuyoruz?
3. Değişimin mimarı olarak hastayı unutup, terapistin sunduğu şeyler üzerinde fazlaca mı odaklandık?
4. Herşeyi kapsayan meta-teorik entegratif bir model geliştirmek gerçekleşmesi mümkün olmayan iddiada bir proje mi?
Stricker ve Gold (1996) entegrasyona getirilen birbirinden farklı üç yaklaşımdan bahsediyor: teorik entegrasyon; teknik eklektizm; ve ortak faktörler yaklaşımı. Önce bunları sırasıyla ele alacağız; sonra da entegrasyonun başka hangi yollarla kavramsallaştırıldığına bakacağız.
Teorik entegrasyon: ideal ve iyimser ancak ütopyacı görüş
Bu, bir terapi meta-modeli veya terapilerin terapisi yaratma sürecine verilen addır. Bu tarz bir meta-teorik entegrasyon modeli yaratma çabası kimileri tarafından imkansız kimileri tarafından ise fazla gösterişli bir çaba olarak görülmüştür çünkü meta-teorik bir seviyede her hangi bir yakınlaşma çabasının fazlaca zorlu ve ürkütücü olduğu düşünülür. Oysa, bu tip pekçok meta-teorik model geliştirilebilmiş ve klinisyenlere, entegratif (bütüncül) pratiklerini dayandırabilecekleri genel bir harita veya anlatı sunarak, uygulama için kusursuz bir destek sağlamışlardır. Mahrer (1989) entegrasyona getirilen farklı yaklaşımlardan bahsederken, şöyle der: “psikoterapileri entegre etme çabası içinde olanlar için en iyi başlama noktası ciddi bir şekilde şekillendirilmiş bir insan teorisidir” (sf. 68).
Bu bazıları için fazla iddialı bir proje gibi görülebilir oysa uygulayıcı klinisyenler olarak çoğumuz, gelişim psikolojisi veya nörobiyoloji gibi alanlar yoluyla karşılaştığımız her yeni bilgi ile insana dair teorimizi aslında sürekli olarak yenilemiş oluyoruz. Bu süreç genellikle biz farkında olmadan işliyor. Zımnî teorilerimiz, yaptığımızı veya söylediğimizi sandığımız şeylerden oldukça farklı olabilir. Bu da bize araştırma ve değerlendirme yapmak için çok ilginç bir alan sunmaktadır.
Bu tip meta-teorik entegrasyon modeli geliştirmeye çalışmış çok kişi olmuştur: insanların yaşamları boyunca geçirdikleri psikospiritüel gelişim sürecini izleyen modeliyle Wilber (1980); terapötik ilişkiye yaptığı vurgu üzerinden üç ana terapi geleneği arasında köprü kurmaya çalışan beş-ilişki modeliyle Clarkson (1990); Clarkson ile birlikte insan işleyişini anlamak ve klinik seçenekleri sunmak için geliştirdiği yedi-aşamalı modeliyle Lapworth (1992); ve insanın içinde var olduğu sosyal ve ekolojik sistemlere de bakan supraparadigmatik modeliyle Opazo (1997) gibi. Bu modellerde ortak olan teoriler üzerinden bir teori yaratma çabasıdır: entegrasyonu kolaylaştırmak amacıyla tüm psikoterapi yaklaşımlarını kaspayan ve onlar arasında zıtlık gibi gözüken çeşitliliği anlamaya çalışan bir meta-model. Genellikle bu tip meta-modeller entegrasyonu, terapiler arasındaki ortaklıklar üzerine kurarlar.
Teknik eklektizm: pragmatik ve adaptif ancak eksik görüş
Psikoterapide eklektizmi en iyi anlatan ifade herhalde “hangi sorun için ne işe yarar” yaklaşımıdır. Burada anlık pragmatik müdahale seçeneklerine odaklanılır. Eklektizm, belirli bir hasta ve belirli bir problem için neyin işe yaradığına dair ampirik bilgiye dayalı entegrasyon biçimleri anlamına gelmektedir. Eklektik yaklaşımlar gelişigüzel olandan idyosenkratik olana sistematik olana kadar geniş bir yelpazede, ampirik olarak geçerliliği ispatlanmış tedavi modellerini içerir. Bu tarz eklektik yaklaşımlar belirli bir kişilik veya psikopatoloji teorisine değil, ampirik araştırma sonuçlarına dayanırlar. Kendini “teknik eklektik” olarak tarifleyen Lazarus (1981) kendi multi-modal terapi yaklaşımını, hastanın sorununa dair titiz bir değerlendirmeyi takiben ona en verimli şekilde yardımcı olabilmek için farklı yönelimlerden onun için en uygun teknikleri seçerek sistematik bir şekilde uygulamaya koymaya dayandırmıştır. Ne entegrasyona dair bir meta-teori çabası vardır ne de böyle bir niyeti ve ilgisi.
Eklektizmi eleştirenler zaman zaman “ithal” edilmiş bir tekniğin terapistin pratiğindeki diğer alanlarla uyuşmazlık gösterebileceğini, bunun da hasta için zararlı sonuçlar doğuracağını söylemişlerdir. Örneğin eğer bir defaya mahsus olmak üzere “çift sandalye tekniği” kullanılırsa kırılgan bir kendiliğe sahip bir hastada patolojik bir regresyona neden olabilir ve tekniğin dayandığı “ana” teoriden habersiz olan terapist yanlış uygulamanın taşıdığı risklerin farkında bile olmayabilir. Oysa, pratikte, üzerinde titizlikle düşünülmüş ve hastanın yararına olacağından emin olduktan sonra teknik ve strateji ithal eden pekçok klinisyen vardır. Lazarus’un (1981) yandaşlığını yaptığı sistematik yaklaşım, müdahalede gelişigüzel yaklaşımları engelleme adına gösterilen bir çabadır.

Ortak faktörler: mantıklı bir uzlaşma mı kısıtlanmış bir bakışaçısı mı?
Psikoterapiler arasındaki ortak faktörleri bulma arayışının geçmişi 1930’larda başlar; o günlerden bu günlere, gerek araştırma sonuçları gerekse klinik deneyim, yapılan tartışmalara büyük katkıda bulunmuştur. Bazı bakımlardan bu süreç çeşitli engellemelerle karşılaşmıştır çünkü pek çok kişi kendi “saf-katıksız” yaklaşımlarına sadık kalmak yolunu seçmiş ve kullandıkları yöntem nedeniyle harcadıkları zaman, çaba ve paranın, kavramlar veya sonuçlar bakımından diğerlerinden pek de farklı olmadığını görmeye yanaşmamıştır.
Goldfried ve Padawer (1982, Goldfried1995b, sf203’ten alıntı) yaptıkları literatür taraması sonucu buldukları yakaşımlar arasındaki ortaklıkları şu şekilde sıralamışlardır:
1. Kültürel olarak terapinini yardımcı olacağı görüşünün kabul görmesi: Böylece kişi terapinin genellikle yaralı olacağına dair bir umut ve beklentiyle başlıyor. Yalom (1985) buna “umut instilasyonu” diyor.
2. Psikoterapötik ilişkiye katılım: İnsanlar için kabul edici, bakan, gözeten ve dikkat veren bir ilişki içinde olmak başlıbaşına yararlıdır. Bu, Rogers (1951) tarafından etkili bir terapinin ana maddesi olarak görülür ve genellikle insanın yaşamında benzersiz bir deneyim sağlar.
3. Kişiye, kendisi ve dünyaya dair dışarıdan bir bakış kazanma imkânı vermesi: terapide alınan geribildirimler sayesinde kişi, düşünce tarzı ve kendilik algısında değişimler yaşayabilir.
4. Düzeltici duygusal deneyimlerin teşvik edilmesi: gerek seans sırasında, gerekse seanslar arasında yaşantılanan yeni deneyimler, terapinin en önemli unsurlarından birini teşkil eder.
5. Gerçekliği tekrar tekrar sınama fırsatı: bunun içinde dışarıdan gelen geribildirimler sayesinde kendiliğe dair yeni bir yaklaşım edinmek yanında destekleyici bir atmosfer ortamında yeni davranış ve tepkileri pratiğe geçirmek ve pekiştirmek de yer alır.

Ortak-faktörler yaklaşımına yöneltilen eleştirilerden biri, entegrasyonu sadece ortak faktörlere dayandırdığımız zaman, aslında gayet gelişmiş teori ve tekniklere içkin zenginliği kaybedebileceğimiz yönündedir. Ne var ki, sağaltım sürecinde bir yandan ortak faktörlerden yaralanırken diğer yandan kendimize ve hastaya uygun o teknik ve stratejik zenginlikten faydalanmamamız için hiçbir sebep yoktur. Bütün terapistlerin deneyimleri arttıkça kaçınılmaz olarak kendi bireysel tarzlarını geliştireceklerine inanıyoruz. 1950lerde Fiedler çalışmasından bugüne görüldü ki farklı yönelimlerden gelen deneyimli pratisyenler arasındaki benzerlikler artıyor. Fiedler, farklı yönelimlerden gelen deneyimle klinisyenler arasındaki benzerliklerin, yeni başlamış olanlardan daha fazla olduğunu göstermişti (Fiedler, 1950). Görünen o ki eğer insanlar hastalarının ihtiyaçlarına cevap verirlerse, entegrasyon süreci zaten doğal olarak işleyecek.
Goldfrief’in (1995) yapmaya çalıştığı bir başka şey de farklı yaklaşımları kapsayacak ortak bir terapi dili bulmaktır. Böyle bir dilin, farklı yönelimli terapistler arasında, ortaklaşılmış kavramlar üzerinden bir klinik diyalog kurulmasını mümkün kılacağına inanır. Goldfried’in makalesinde verdiği örneklerden biri vaka formülasyonu için ortak bir dil ararken kullandığı “kısır döngü ve faziletli döngü” ifadesidir. Bu ifadeyi insanların hayatlarındaki tekrarlayan yıkıcı örüntüler ile bunlara karşılık gelebilecek yapıcı alternatifler-ki gündelik terapötik çabalarımız bundan başka bir şey değildir- anlatabilmek için kullanır (Goldfried, 1995b). “Kısı döngü” ifadesinin psikanalizdeki karşılığının “nörotik tekrarlama zorlantısı”, transaksiyonel analizdeki karşılığının “oyun”, gestalt psikoterapisindeki karşılığının “değişmez gestalt” ve bilişsel terapideki karşılığının “temel şema” olduğu söylenebilir. Oysa klinisyenler kendi terapötik dillerine o kadar gömülmüşlerdir ki başka bir dilden konuşanların da aynı şeyden bahsettiklerini farketmeyebilirler. Ortak gündelik bir dil bu boşluğu kapatmaya yarayabilir ve böylece gerçekte hangi konuda hemfikir olduğumuz, hangi konuda anlaşamadığımızı daha açık bir şekilde görebiliriz! Erskine ve Trautmann’ın (1996) kendilik psikolojisine dair kavramları okuyucunun daha kolay anlayacağı gündelik bir dile çevirdikleri mükemmel çalışma, karmaşık kavramlar için daha ortak bir terminoloji bulma arayışının güzel örneklerinden biridir.
Asimilatif entegrasyon: terapötik bir ilerleme mi yoksa orjinal “katıksız yaklaşımları” zayıflatma çabası mı?
1992’de Messer, entegrasyon alanında ilerleme sağlayacak en uygun ve olası yol olarak asimilatif entegrasyon kavramını öne sürdü. Bunun anlamı, diğer yaklaşımların teknik ve kavramların yavaş yavaş terapistin orjinal yönelimine asimilasyonu idi. Asimilasyon, farklı teorik yaklaşımlar ana teorik yönelime katıldıklarında, anlamlarının, “ev sahibi” teorinin anlamı ile etkileşime geçtiğini öne sürer. Hem ithal edilen teori hem de var olan teori karşılıklı olarak değişime uğrar ve yeni bir üründe vücut bulurlar. Umarız öncekilerden daha iyi bir üründe! Asimilatif entegrasyonun amacı bir yandan orjinal teoriyi korurken, diğer taraftan, terapistin varolan yaklaşımındaki zayıflıkları düzeletebilecek ampirik olarak destekli müdahaleleri ve varolan yaklaşımda uygun ama eksik olan farklı teorik yönleri bünyesine katmaktır. Bunu yaparken sonuçta ortaya çıkacak olan yeni ürünün teorik olarak anlamlı ve klinik olarak alakalı olması hedeflenir.
Asimilatif entegrasyonun sözcüleri, çoğu klinisyenin, deneyim kazandıkça hastanın ihtiyaçlarına cevap verebilmek için bu süreçten geçtiğini savunur. Bu satırların yazarları olarak bizle de farkındayız ki aslında hepimiz, uygulama sırasında klinik olarak kullanışlı teori ve müdahaleleri farkında bile olmadan ithal ediyoruz. Burada risk, orjinal yaklaşımı fazla sulandırarak gücünü kaybetmesine yol açmaktır. Ortaya çıkan yeni modelin iç tutarlılığık taşıdığından emin olmak için dikkatlice düşünmek gerekir: “Asimilatif entegrasyonistler, alternatif tekniklerin başarılı bir şekilde uygulamaya koyulmalarıyla teoride yapılacak modifikasyonlar konusunu ciddiye almazlarsa, bu modeller teorik pürizm ve eklektik pratiğin tutarsız bir melezlenişi olarak kalmaya mahkûmdur.
Tamamlayıcılık: iki yaklaşımın güçlü taraflarını birleştirmek mi yoksa her ikisini de sulandırmak mı?
Goldfried (1995a) entegrasyonun büyük oranda ortaklık veya tamamlayıcılık açısından anlaşılabileceğini ileri sürdü. Ortaklık meselesini daha önce kısaca ele aldığımızdan burada tamamlayıcılığa bakacağız. Psikoterapiye farklı yaklaşımların farklı ve kendilerine has katkıları olduğu önermesinden hareket eden tamamlayıcılık yandaşları, iki veya daha fazla yaklaşımın hasta için verimliliği maksimize edecek şekilde bir araya getirilebileceğine inanır. Her iki yaklaşımın da güçlü yönleri ortaya çıkacak nihaî ürüne katkıda bulunmuş olur. Buna örnek olarak verilebilecek bilişsel-davranış terapisi, görünen davranışta değişiklik yapma sürecinin, kişinin bu davranışla bağlantılı olarak kendisi hakkında ne düşündüğü ve ne hissettiği üzerinden geliştirilebileceği fikrine dayanır. İçsel inanç sistemlerini değiştirme amacı, görünen davranışları değiştirme amacıyla birleştirilmiştir. Davranış terapisi başlangıçta sadece S-R (stimulus-response; uyaran-tepki; uyaranı takiben tepki çıkar) kavramına dayalıydı; aracı bir değişken olarak çalışılabilecek olan insan unsuruna hiç bakmıyordu. Sonradan bu S-O-R (stimulus-organism-response; uyaran-organizma-tepki) olarak değiştirildi çünkü kişinin irrasyonel düşünce ve kognisyonları ile doğrudan çalışmanın değişim sürecini önemli ölçüde etkilediği farkedilmişti. Burada, insanın, davranışlarını, daha iyiye veya daha kötüye doğru şekillendirdiği, hayal etme kapasitesinin etkisine de dikkat edilmeye başlandı.
Linehan’ın diyalektik davranış terapisi (1993) Zen kabulü ve farkındalığı prensipleri ile açık davranış değişikliğine odaklanan Davranış Terapisini birleştirir. Bu yaklaşım paradoksal olarak bir taraftan olan şeyin kabûlü üzerinden giden Zen kutbunu kapsarken, diğer taraftan davranışta değişiklik yaratma arzusunu güden davranışçılığı kapsar. Buna benzer bir başka tamamlayıcılık örneği de Anthony Ryle’nin (1990) Bilişsel-Analitik Terapisidir. Burada da kişinin içsel süreçlerini araştıran psikodinamik kavramlar Kelly’nin bilişsel kurgularımızla ilgili kişisel kurgu teorisi birleştirilir. Bu yaklaşım sayesinde kısa-dönemli terapi, ortaklaşılmış sonuçlar ve sorun-çözümü odaklı manevraların yolu açılmış olur.
Şimdiye kadar, entegratif (bütüncül) bir yaklaşım geliştirmeye yönelik çabaların bir parçası olarak yıllar içinde ortaya çıkmış zengin tamamlayıcı kombinasyonlardan sadece birkaçına değinebildik. Bu modeller, klinisyenler ve araştırmacıların kendi katıksız yaklaşımlarımlarının ötesine geçip, birbiriyle zıt görünen yaklaşım ve yöntemleri hastanın lehine birleştirmeleriyle neler kazanılabileceğini görebilmeleri sayesinde doğdu. Belirli bir bağlam veya belirli bir hasta grubunun istekleri ile klinisyenin elinde bulundurduğu olanaklar üzerinden hastalarına yardım emte arzusu, bu sürecin gelişmesine katkıda bulundu.
Terapiler arasında bir entegrasyon için bir kaynak olarak sinirbilim: imkânsız bir rüya peşinde koşmak mı yoksa bilimsel bir temel kurma çabası mı?
Farklı yönelimlerden gelen klinisyenler arasında köprü kurma çabalarından biri de son dönemde sinirbilim ve nörobiyoloji alanında görülmektedir. Bebek ve öteki (anne) arasındaki uyum gibi nörobiyolojik açıklamalara gösterilen ilgi, bağlanmanın biyolojik bir temeli de olduğuna dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bebek ve öteki (anne) arasındaki etkileşim süreci, sinirsel bağlantıların kurulmasına yol verir; bu da kişinin gelecekteki bağlanma örüntülerinin, duygulanım regülasyon kapasitesinin ve meta-kognitif süreçlerinin-ki bunların hepsi de verimli işleyişi sağlar- temellerini oluşturur. Bu iletişim büyük oranda söz-dışı bir seviyede gerçekleşir; dolayısıyla da duygulanım yüklüdür ve bakım veren ile çocuk arasında çok hassas ve duyarlı bir ayar ve tekrar-ayar sürecinin parçasıdır. Bu süreç duygulanım regülasyonu sürecinde çocuk tarafından içselleştirilir (Siegel, 1999).
Terapötik bir gözle bakıldığında, son dönem bebek araştırmalarından çıkan en önemli bulgu, bakım veren-bebek ikilisinin etkileşimli ve karşılıklı düzenleyici doğasıdır; terapötik ikilide de bu ilişki aynalanır. Psikoterapide son dönemde ortaya çıkan çoğu ilişkisel yaklaşımın temelinde, ilişkinin bu yeniden yaratılması fikri yatar (Mitchell ve Aron, 1999). Schore (1994), yapılan bir araştırmadan, terapideki en etkili sağaltıcı ortamın, terapistin sağladığı sağ hemisferden sağ hemisfere iletişim “sağ hemisferin baskın olduğu ve dengeli birşekilde salınan dikkat hali içinde” (Schore, 2003) gerçekleştiğinde oluştuğunu aktarır. Bu söz-dışı seviyede aktarılan empati, hastadaki regülasyon bozukluklarının, karşılıklılığın var olduğu bir atmosferde yavaş yavaş düzelmesini sağlar. Bu araştırma, psikoterapiye, asıl sağaltıcı etkenin terapötik ilişkinin niteliği olduğunu savunan ilişkisel bakışı desteklemektedir. Bu bulgular, ilişkisel psikanaliz, gestalt diyalojik terapi, kendilik psikolojisi, transaksiyonel analiz ve varoluşçu terapiler gibi tarihsel kökenleri birbirinden çok farklı olan yaklaşımlar arasında pekala köprü kurabilir. Elbette bu araştırma henüz emekleme döneminde ve entegratif hareket içinde henüz tanımlayıcı kanıtlar sunacak bir konumda değil. Ancak yine de farklı yönelimlerden uygulayıcıları ve inanç sistemlerini yaratıcı bir diyalog içine sokmak ve farklı terapi ekolleri arasındaki aşılmaz görülen engelleri aşmak için bir adım olduğunu düşünüyoruz.
Sonuç olarak
Farklı yaklaşımları entegre etme bilgisi pekçok farklı kaynaktan beslenir: altta yatan farklı varsayımları karşılaştıran teorisyenlerden, giderek daha bütüncül bir pratiğe doğru giden alandaki klinisyenlerden ve psikoterapi araştırmalarının sonuçlarından. Farklı psikoterapi ekolleini felsefi temelleri arasındaki kıyaslama, pratiğin altında yatan çeşitli felsefi varsayımlar hakkındaki birikime katkıda bulunmuştur. Bu varsayımlardan bazıları, birbirleri ile bağdaşmıyorlarsa da farklı yaklaşımlar arasında ortak noktalar da vardır, örneğin kişiye holistik bir bakış açısıyla bakmak gibi.
Alandaki klinisyenler hastaya daha verimli bir şekilde yardımcı olabilmek için geliştirdikleri yeni teknik ve yaklaşımları deneyen ilk kişilerdir. Psikoterapideki yeni yaklaşımlar bu süreçten doğar. Kohut’un kendilik psikolojisinin gelişimi, geleneksel psikanalizin narsisistik kişilik yapısına sahip kişilere uygun olmadığının farkedilmesinden çıkmıştır. Bu kişiler, empatiden beslenen bir yaklaşıma daha iyi cevap vermişlerdir (Kohut, 1977). Çocuk gelişiminin nörobiyolojik temelleri üzerine yapılan günümüz araştırmalarından, erken dönemlerde duygulanım disregulasyonundan muzdarip kişiler için bir sağaltım süreci olarak yeni bir terapötik diyalog modeli geliştirilmiştir. Entegrasyonun gerekliliğine işaret eden birbaşka güçlü bilgi kaynağı, daha etkin bir terapötik değişim için hangi faktörlerin etkili olduğuna bakan psikoterapi sonuçları araştırmalarıdır.
Entegrasyon hakkındaki klinik literatürde hissedilen gerilim aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Sonunda terapist sayısı kadar çok sayıda asimilatif yaklaşım mı çıkacak yoksa zaman içinde teori ve araştırma araştırmalardan çıkan sonuçlar üzerinden ortak etmenlere dayalı bir meta-model çıkıp, entegrasyon alanında teorik ve klinik bir birlik sağlanabilecek? Gerçekte çoğu pratisyenin bu iki farklı yaklaşımın yönlerinin entegre edip yavaş yavaş kendi kişisel çalışma tarzlarını yaratacaklarını söyleyebiliriz. Burada hem asimilasyon hem de ortak etmenlerin entegratif bir süreç içinde harmanlanmasından söz ediyoruz. Bir sonraki bölüm (Bölüm 3) psikoterapi araştırmalarından çıkan sonuçların entegrasyon tartışmasına yaptığı katkılara göz atacağız.

Bütüncül psikoterapi sonuçlarına dair araştırmalar bütüncül bir modeli destekliyor

Not: Aşağıdaki metin Kenneth R. Evans ve Maria C. Gilbert Bütüncül Psikoterapiye Giriş Kitabından Tercüme edilmiştir.
Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları

Sonuç araştırmaları üzerinden yürüyen tartışmaları Paul’un 1967’de sorduğu önemli soruyla açmak istiyoruz: “Bütün sonuç araştırmalarının cevabını bulmaya çalıştıkları soru, tüm karmaşıklığına rağmen şu olmalıdır: Bu spesifik sorunu yaşayan hastaya en etkin sağaltım için, hangi tedavinin, kim tarafından, hangi koşullar altında uygulanması gerekir?” (Paul, 1967, sf. 111). Bu sorunun önerdiği yol, belirli bir sorun ve/veya hasta grubu ile çalışırken en başarılı olunabilecek modelite veya yaklaşım ve yönelimin kullanıldığından emin olmak için farklı tedavi veya yöntemler arasında bir kıyaslama yapmaktır. Psikoterapinin sonuçlarına yönelik yapılan araştırmaların özünde bu sorun ve fobi veya kaygı sendromları gibi belirli “durumlarda” yöntemler arası hangisinin daha iyi sonuç verdiğine yönelik rekabet yatar. Belirli bir yaklaşımın hangi belirli alanda diğerlerinden daha üstün geldiği üzerine yapılan araştırmaların hepsi, aslında hepimizin içinde yatan kendi yönelimimizin diğerkilerden daha işe yarar olduğuna ilişkin arzumuz açısından bakıldığında çok cazibelidir!

Şimdi, Paul’un sorusundan beri son yirmibeş yıllık süreç içinde yapılan araştırmalardan çıkan belli başlı bulgular üzerinden geçerek, bütüncül psikoterapisti destekleyecek noktaların izini süreceğiz. Rozenweig’in ilk kez “farklı psikoterapi yöntemlerine içkin ortak faktörler” den bahsetmesi 1936 yılına rastlar. Bu faktörler arasında, terapistin kişiliği; hastaya farklı bakış açıları kazandırma niyeti, ve değişim sürecinin sistemik doğası (farklı yönelimler farklı noktalara odaklanabilirler ama sonuçta hepsi değişimi hedefler) yer alır. 1975’te Luborksy ve arkadaşları 1949-1974 arasında yürütülmüş, hepsi de, ya etkileri üzerinden bir terapi yaklaşımının diğerinden farklarına bakan, ya ilaç teadivisi ile terapi karşılaştırması yapanr, ya da bir terapi modu ile (grup terapisi) diğerinin (bireysel) kıyaslandığı yüzden fazla araştırma projesinin üzerinde meta-analitik bir çalışma yapmışlardır. Bulmaya çalıştıkları şey, bu araştırmalar arasında bir çeşit uzlaşmadır. Çalışmalarında yeterli örneklem boyutu, aynı yoğunlukta (zamansal uzunluk ve sıklık bakımından) yapılan tedaviler arasında karşılaştırma ve bağımsız ölçütler üzerinden değerlendirilecek tedavi sonuçları gibi kriterler yanında, bir sınıflandırma sistemi de kullanmışlar ve bu yolla “en kötü çalışmaları” elemişlerdir (Luborsky et al., 1975, sf. 999). Yapılan araştımalarda terapi görmenin, hiç terapi olmamasından daha iyi sonuçlar verdiği çok daha önceden bulunmuş olmasına rağmen,
tedaviler arasında kıyaslamaya yönelik kontrollü araştırmaların ancak 1950lerin ortalarında başladığına dikkat çekmektedirler. Psikoterapinin etkinliği açısından yaptıkları meta-analizde, hastanın gelişimi açısından farklı terapi yöntemleri arasında anlamlı bir fark olmadığı; ve kişi hangi terapi yönteminden geçmiş olursa olsun gelişiminin yaşadığı deneyimle ilintili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Şöyle derler: “ burada ‘dodo kuşunun kararı’ na varabiliriz – genellikle kaybeden yoktur ve hepsi ödüllendirilmelidir” ( Luborsky et al., 1975, sf. 1003). Dolayısıyla terapiler birbirleriyle kıyaslandıklarında açık bir galip çıkmamıştır; hastaya yardım noktasında tüm terapiler etkilidir ancak biri diğerinden üstün değildir.
Bu meta-analitik çalışma bazılarını terapiler arasında ortak faktörler bulmaya yöneltmiştir, özellikle de entegrasyonun temelini atarken. 1977’de Smith ve Glass’in yaptığı meta-analitik çalışmanın sonucu da farklı değildir; “Dodo kuşunun kararı” doğrulanmıştır. Smith ve Glass de şu sonuca varmıştır: “ Farklı psikoterapi ekollerine adanmış cilt cilt eserlere rağmen, farklı terapi çeşitleri arasında yapılan çalışmalarda etkilerine dair ayırdedici bir farklılığa rastlanmıyor.” (Smith ve Glass, 1977, sf. 33). Dolayısıyla ustaca kullanılan tüm terapi yöntemleri eşit derecede etkilidir. Öyleyse geriye bir tek soru kalıyor: etkili terapi yöntemleri geçmişte düşünüldüğünden daha fazla ortak yöne sahip olabilir mi?
Bordin, E. S. (1979) çalışma işbirliği kavramı üzerine yaptığı bir çalışmada, hasta-terapist ilişikisini “gelecek araştırmalarda ortak unsur olarak ortaya çıkacak konular arasında en gelecek vaadeden” konu olarak göstermiştir. Wolfe ve Goldfried (1988) ise bir makalesinde entegrasyonla ilgili ortak-faktörler yaklaşımını destekleyerek terapötik işbirliğine “mükemmel entegratif değişken” olarak atıfta bulunur “çünkü değeri, belirli bir düşünce ekolünün belirli özelliklerinden kaynaklanmamaktadır” (Wolfe ve Goldfried, age, sf. 449).
İlk araştırma projeleri ve yukarıda alıntı yapılan meta-analizler temelde metodolojik yetersizlikler üzerinden ağır şekilde eleştirildi. Daha iyi örnekleme işlemleri, geliştirilmiş sonuç ölçütleri ve arıtılmış istatistiki tekniklerin farklılık gösteren sonuçlar çıkacağına inanılıyordu. Pekçok yönüyle haklı bir yorumdu bu. Yıllar içinde, sonuç araştırmalarında, bütün bu ve başka alanlarda giderek artan bir karmaşıklaşma gerçekleşti. Bu argümana ek olarak, pek çok terapi biçiminin çok daha karmaşık hale geldiği ve belirli sorun alanlarında daha üstün sonuçlar verdiğine yönelik bir argüman da çıktı. Araştırmacılar terapiler arasındaki farklılıkları bulma çabalarına devam ettiler, Wampold ve arkadaşlarının 1997’de yazdığı makalede söylediği gibi: “bu yarış tekrar ve tekrar koşuldu” (1997, sf. 203).
Genel olarak bakıldığında dokunulmamış bir mesele daha var: bazı terapi çeşitleri diğerlerinden daha fazla araştırıldılar. Dolayısıyla araştırmacılar tarafından dokunulmamış ama klinisyenler arasında saygınlık kazanmış terapiler hakkında, araştırma sonuçları üzerinden olumlu veya olumsuz yargılara varmamız mümkün değil!
Bazı yöntemlerin diğerlerinden daha üstün olduğunu kanıtlama çabaları devam ediyor. Bir yandan araştırma yöntemleri karmaşıklaşırken, diğer yandan verilme biçimi yönünden bir benzerlik yakalayabilme adına elkitapçıklarından yararlanılmaya başlandı. Fakat elbette davranış terapisi gibi bazı yöntemleri, diğerlerinden daha kolay maddeleştirilip kitapçık haline getirilebiliyor. Örneğin varoluşçu terapinin her karşılaşmanın biricikliği üzerine yaptığı vurgu böyle bir araştırmanın elbette konusu olamaz! Bu da bazı yaklaşımların bu tip bir araştırma paradigmasına diğerlerinden daha uygun olduğu anlamına geliyor ve gestalt terapi, varoluşçu terapi veya diyalojik terapi gibi stratejiler, teknikler veya ev ödevlerinden ziyade şimdi-ve-buradanın karşılaşması ve anlığı üzerine yoğunlaşan terapiler için farklı bir araştırma yöntemi geliştirmek gerekiyor. 1975’ten beri sonuç araştırma projelerini inceleyen bir başka meta-analitik çalışma 1997’de Wampold ve arkadaşları tarafından yapıldı; yöntemsel olarak çok daha karmaşık çalışmaları gözden geçirebildiler. Bu, klinik denemelerin yer aldığı Generation III araştırmasının da içinde olduğu 1970-1995 arası basılmış araştırma çalışmaları üzerinde yapılmış iddialı ve titiz bir meta-analiz çalışmasıydı (Wolfe ve Goldfried, 1996). Generation III araştırması belirli klinik sorunlar için kullanılan farklı tedavilerin, tıbbi araştırmalarda kullanılan deneme modellerine benzer klinik denemelerle karşılaştırılmasına dayanıyordu. “Tıbbi modele kayışın görüldüğü psikoterapi sonuç araştırmaları üzerinde yapılan en son yaklaşımların kullanıldığı metodolojjide, DSM tanıları, özellikle de Eksen I tanıları kullanıldı” (Goldfried ve Wolfe, 1996, sf. 1009).
Wampold ve arkadaşları meta-analizlerinden şu sonuca ulaştılar: “Etkileri bakımından birinin diğerine üstünlüğü neredeyse sıfır, örneklem dağılımının etki büyüklüğüne bakıldığında ise daha büyük etkilerin frekansı şans eseri çıkabilecek sonuçlarla tutarlılık gösteriyor.” (Wampold, 2001, sf. 94). Görüldüğü gibi Luborsky ve arkadaşlarının 25 yıl önce buldukları sonuçlarla aynı sonuca ulaşmışlar. İlginçtir ki, bu çalışmanın yürütüldüğü sene sonuçlara açısından anlamlı bir farklılık yaratmamış, yani daha karmaşık araştırma yöntemleri araştırmacıları aynı sonuca götürmüş: “Uzun lafın kısası, bulgular Dodo kuşu teziyle tam bir tutarlılık gösteriyor” (Wampold et a., 1997, sf. 210).
Tartışmaya açıklık getirmek çabasıyla Wampold (2001) sadakat ve bağlılığın etkileri ile bunların sonuçlara nasıl yansıyabileceğini tartışmış. Sadakat, tedaviyi sunan terapistin kullandığı terapötik yaklaşımın ne kadar işe yarar olduğuna ilişkin inancına; bağlılık ise, terapistin elkitapçığında bulunan müdahale yönergelerine ne kadar bağlı kaldığına (veya ne kadar kalmadığına) tekabül ediyor. Daha önce yapılan çalışmalarda sadakat etkileri görmezden gelinmişti; ancak Wampold’un de belirttiği gibi depresyonla ilgili yapılan ve Beck’in bilişsel terapisinin diğerlerinden daha üstün olduğunun “kanıtlandığı” çalışmalarda, bu sonuç pek ala sadakat ile de açıklanabilir çünkü bu karşılaştırmalı çalışmaların hepsi de bilişsel terapi taraftarları tarafından yürütülmüştü. Yaptığı çalışmayla ilgili olarak Wampold şu sonuca varıyor: “Bu meta-analiz gösterdi ki araştırmacının sadakatiyle açıklanamayacak hiçbir tedaviler arası farklılık yoktur” (Wampold, 2001, sf. 101). Sadakate dayalı bu değişkenin sonuçlar üzerindeki etkileri kullanılan terapinin çeşidinden çok daha fazla olduğundan terapistin terapi çeşidi karşısındaki tutumunun verimli bir terapinin kritik unsurlarından biri olduğu sonucuna varabiliriz (Wampold, age, sf. 168). Burada netleşmesi gereken bir nokta var zira bu araştırma projelerinde, aynı kişi, birine sadık kaldığı, diğerini ise kendi yaklaşımını kıyaslamak için bir referans noktası olarak kullandığı, iki farklı terapi yöntemini kullanmış olabilir.
Gelelim bir başka ilginç mesele olan bağlılığa! Klinik denemelerde yönergelere körükörüne bağlılık, terapinin verimliliği açısından ters tepen bir etkisi olduğunu gösteriyor! Wampold bu konuda şu sonuca varıyor: “ Bu bulgular gösteriyor ki bağlılığın zarar verici etkileri olabilir çünkü mesleki yeterlik etkisini bastırır. Yeterlik üzerinden ancak bağlılık değişkeni kaldırılırsa tahmin yürütülebilir”. (age, sf. 176). Bu bulgular bütüncül terapistler için ilginç bulgulardır çünkü etkili bir terapi için belirli tekniklerden ziyade terapistin kişiliği, bireysel tarzı ve iyi bir çalışma işbirliği kurma becerisinin geçerli olduğunu gösterir.
Bugüne kadar yapılan çalışmalar aksini ispatlıyor gibi gözükse de araştırmacılar halen enerjilerini belirli bir yaklaşımın diğerinden üstünlüğünü kanıtlamak için harcıyor. Neden sorusunu sorabiliriz. Fishman (1999)’a göre araştırmalardan belirli teknik veya yaklaşımların sonuca anlamlı ölçüde etkilemediği sonucu çıkmasına rağmen, yapılan araştırmaların yüzde 80inden fazlası hâlâ belirli teknik ve süreçlerin başarısını kanıtlamaya adanmış durumda. Anlaşılan o ki, insanlar belirli yaklaşımlara duydukları inancı bırakıp da bütün terapilerde ortak olan sağaltıcı faktörlere bakmak konusunda dirençliler.
Bu da başka bir soruyu gündeme getiriyor: Psikoterapide değişim sağlayan bu ortak faktörlere odaklanmak daha iyi olmaz mı? Ve belki ilginç başka birkaç soru daha sormak gerek: Bu değişim nasıl meydana geliyor? Psikoterapide gerçekleşen değişimin doğası nedir? Bu soruların cevapları bütüncül psikoterapist için uygulamada ilginç bir bilgi kaynağı olabilir.
Sonuçta yıllar içinde yapılan araştırmalar, geçersizliği ispatlanmaya çalışılsa da, belirli yöntemlerin diğerlerinden farklılığı üzerinden gitmek yerine daha ortak ve genel etkiler hipotezini destekler nitelikte. Bohart’a (2000) göre “Dodo kuşunun kararı” na gösterilen bu direnç, belirli teoriler için bir tehdit unsuru olmasından kaynaklanıyor: “…eğer bu kadar büyük bir tehdit olarak algılanmasaydı… psikolojinin en önemli bulgularından biri olarak çoktan kabul görmüştü. Öyle olsaydı sürekli olarak sorgulamak yerine üzerine yeni şeyler koyulabilir ve araştırılabilirdi. Elimizdeki veriler terapiye bakışımız konusunda yeni bir döneme girdiğimizi gösteriyor ancak alan eski teknik-odaklı paradigmaya çakılıp kalmış durumda” (Bohart, 2000, sf. 129).
Akıl sağlığı uzmanlıklarında tedavileri standartlaştırma yaklaşımına kayıldığından Generation III sonuç araştırmalarında hâlâ tıbbi modelin etkilerini görmek mümkün. Bu kayma, model ve tekniklerin belirli durumlara özel kullanılması gerektiği inancından kaynaklanıyor ve farklı sorun tipleri için belirli protokollerin gelişmesine neden oluyor. Psikoterapide uygulamaya yönelik bu standartlaştırma hareketi, hastadaki iyiye gidişin, ilişkinin niteliğinden veya başka “genel” faktörlerden ziyade terapistin teknik operasyonlara bağlı olduğu varsayımına dayanıyor. Böyle bir paradigmada “sebep” teşhis edilir ve sonra da ona uygun tedavi uygun “dozda” verilir: bir başka deyişle, “bağımsız değişken” (tedavi) “bağımsız değişkene” (hastanın durumu” uygulanır ve etkileri ölçülür. Sağaltımın gücü esas olarak müdahalede görülür, standartlaştırılmış yönerge kitapçıkları ile “aynı”laştırılmış terapötik ilişkide değil. Bu “ampirik olarak desteklenmiş terapiler”de terapötik ilişki, Goldfried’in (1995a) benzetmesini kullanacak olursak, en iyi haliyle hastanın tedaviyi kabul etmesi ve ona itaat etmesini sağlamak üzere hazırlanmış bir anastezidir. Eğer bu paradigma geçerliyse, belirli bozukluklar için “en iyi” tedaviler olmalıdır; daha önce de belirttiğimiz gibi sonuç araştırmalarından, çok sınırlı alanlar dışında, bunu destekleyen herhangi bir bulgu çıkmış değil. Hatta terapötik ilişkinin niteliği, tedavide başarılı sonuçlar için en iyi gösterge olmaya devam ediyor.
Psikoterapide değişim hakkında yapılan araştırmalar Lambert ve Arnold (1987) tarafından bir yuvarlak diyagramda özetlenmiş. Buna göre terapötik değişimin yüzde 15i spesifik faktörlere bağlanırken, yüzde 30u terapiler arasındaki ortak faktörlere bağlanıyor: empati, sıcaklık ve kabûl gibi faktörler. Yüzde 40 gibi yüksek bir oran ise hastanın hayatında alakasız değişiklikler gibi terapi dışı faktörlere, yüzde 15 ise plasebo etkisine dayanıyor. Wampold (2001) spesifik etkileri yüzde 8 gibi düşük bir oranda gösterirken genel etkileri yüzde 22lik açıklanamaz varyansla (spesifik olmayan etkiler) yüzde 70 olarak veriyor. Hubble ve arkadaşları’na (2000) göre “psikoterapide ilişki faktörlerinin etkisine dair ampirik kanıtlar büyük önem taşıyor. Bu faktörler psikoterapötik değişim ve sonuç açısından önemli bir role sahip” (age, sf. 37). Kitaplarının 5. bölümünde Bachelor ve Horvath, değişim yaratan esas aracın terapötik ilişki olduğunu gösteren ciddi bir çalışmadan bahsederek Wolfe ve Goldfried’in “en mükemmel entegratif değişken” nitelemesini haklı çıkarır (1988, sf. 449). Bachelor ve Horvath şöyle özetler: “psikoterapi literatürü üzerinde yapılan belli başlı çalışmalar, tedavi ortamı veya hastanın sorunları farklılık gösterse bile, terapide alınan sonuç üzerinde terapötik ilişkinin veya “terapötik bağ” gibi benzer tanımlamaların önemli bir etkisi olduğunu göstermektedir (Hubble ve arkadaşları’ndan, 2000).
Wampold (2001) tıbbi modelin yerine geçebilmesi için bağlamsal modeli ileri sürer. Burada hastaya, terapiye hastanın dünyasına en uygun olacak şekilde çalışma yaklaşımına sahip var olan en yetkin terapisti seçmesini öğütler. Terapinin hastanın tutumlarıyla, değerleriyle ve kültürüyle uyumlu olmasının hayati önem taşıdığına inanır. Bu bağlamsal hassasiyet terapist ve hasta arasındaki “eşleşme” ile terapötik ilişkinin hem hasta hem de terapist tarafından yeniden yapılandırılmasına vurgu yapar. Wampold’a göre klinisyenlerin içinde çalıştıkları bağlama odaklanmış araştırmalara ihtiyacı vardır: “bağlamsal modelde terapist önemli olanın tedavi edici bağlam ve hastanın bu deneyime verdiği anlam olduğunu anlar” (Wampold, 2001, sf. 210).
Bovasso ve arkadaşları (1999) Baltimore’daki bir akıl sağlığı sevisinde terapinin uzun vadedeki verimini araştırmak amacıyla 15 yıl süren bir çalışma yaptılar. Örneklem, halk arasından gelişigüzel seçilmiş psikiyatrik sorunları olan ve toplum içinde tedavi edilmiş bireylerden seçilmişti. Terapinin özellikle de grup terapisinin etkili olduğu sonucuna ulaştılar: “ Buradaki sonuçlar gösteriyor ki psikoterapinin daha önce bulunduğundan çok daha büyük ölçekli etkileri bulunuyor ve bunu görmek için uzun zaman geçmesi gerekebilir (age, sf. 537). Ramsay’a göre ise (Bovasso ve arkadaşlarından alıntı, 1999) “farklı yerlerden gelen insanlar” üzerinde daha fazla araştırma yapmaya ihtiyacımız var çünkü klinisyenlerin odalarında karşılaştıkları insanlar spesifik olarak seçilmiş gruplar (genelde üniversite öğrencileri) değil tam da bu insanlar. Bu görüş, Goldfried ve Wolfe’un (1996) söz ettiği çok farklı dünyalarda yaşayan araştırmacılar ve klinisyenler arasındaki “zoraki benzerlik” meselesiyle de paralellik taşıyor. Klinisyenin odasındaki gerçek dertleri daha iyi anlayabilmek için başlanan bir araştırma “bulgular üzerinden, klinik olarak neye ihtiyaç duyulduğuna dair gönül rahatlığıyla genelleme yapmamızı mümkün kılacak” (age, sf. 1015).
Bohart’a göre tekrar tekrar ortak faktörlere vurgu yapan araştırma sonuçları için en akla yatkın açıklama hastanın kendisinde saklıdır. “Terapideki sağaltıcı güç denklemin bağımlı değişken tarafından çıkar – yani hastadan” (Bohart, 2000, sf. 132). Hubble ve arkadaşları (2000) da araştırmalarda, hastanın terapiye katkısının gözden kaçırıldığını ve yavaş yavaş görülmeye başladıkça, modası geçmiş “terapi hastası”nın “ağır aksak ilerleyen kavrayışı kıt” (veya patolojik yaratık) imajından kurtularak “ daha tatminkar yaşamların peşinden koşan becerikli ve azimli” görüntüsüne kavuştuğunu söyler (Hubble et al., 2000, sf. 425). Odaklanmadaki bu değişim sayesinde merkeze oturan hastadır, terapist veya teorileri değil! Bu yazarlar, terapi sonuçları açısından yapıaln araştırmalarda hep terapistin bakışına vurgu yapılmış, hastanın ilişkiye ne getirdiği gözden kaçırılmıştır. Danışan-merkezli terapiler hakkında yapılan ilk araştırmalar bile kolaylaştırıcı bir ortam yaratmak için hastanın katkısından çok terapistin getirdiği “temel şartlar”ın altını çizer. Hubble ve arkadaşları (2000) ne demek istediklerini anlatabilmek için bir Afrika atasözünü aktarırlar: “Aslanlar kendi tarihçilerini bulana kadar, av hikayelerinde göklere çıkan hep avcılar olacak!”
Hubble ve arkadaşları (2000) bu yeni odak noktasını çok net bir şekilde özetlemişlerdir: “Dodo kararı görülür çünkü hastanın kendisine sunulanları kullanma becerisi, varolan teknik veya yaklaşımlardan çok daha baskın çıkar” (Hubble et al., 2000, sf. 95). Hastayı kapasiteli ve kendi değişiminin mimarı olarak gören bu bakış, terapideki kendiliğinden gerçekleşen tedavi sürecine vurgu yapar. Farklı terapilerin her biri, kişisel sorunları çözmek için bazı kullanışlı yapılanmalar veya araçlar sağladığından, hastanın kendisine sunulanları yaratıcı bir şekilde kullanması çok olasıdır. Bu anlamda farklı terapiler, terapinin kalbini oluşturan öğrenme süreci için gerekli farklı yapılanmaları veya iskeleyi sunar; hasta da bunlar arasında kendisi için en uygun olanları seçer. Belki de kaynakları en bol, en becerikli olan terapist değil hastadır! Bu yazarlar, bu alanda yapılan araştırmaların şunu gösterdiğini söylemektedirler: terapistin gerekçesi, hastanın kendi kültüründe sorunların nasıl çözüleceğine ilişkin içsel modelleri ile ne kadar uyumlu ise ve süreç içinde kendisini zorlayacak görevlere aktif katılımı ne kadar bekleniyor ise, hastanın sürece dair umudu ve süreçten yararlanma şansı o kadar yüksek olacaktır. Öğrenme için gerekli kişilerarası diyalog ortamını kolaylaştıracak olan daha ortak bir modele ihtiyaç vardır. Bu da Wampold’un (2001) daha önceden tarif ettiğimiz bağlamsal modeli ile büyük benzerlik taşımaktadır.
Bu kitabın yazarları da kendilerini bu konumlanışlara yakın hissediyor; değişim sürecini hastanın bakışıyla anlamaya, değişimin aracı ve bağlamı olarak terapötik ilişkinin yeniden yaratılmasına önem veriyor ve terapinin gerçekleştiği ortamın bağlamsal taleplerine hassasiyet gösteriyor. Bu da hastanın değişim süreci modeline saygı duyan, hastanın sorun ve değişim süreci ile ilgili resmi olmayan teorisine saygı duyan ve hastanın belirli bir terapötik sürecin güvenilirliğine duyduğu inanca saygı duyan bir duruşu gerektiriyor. Bir tedavi etkinliğini ispatlamış olsa bile, hasta onu haksız veya sert bir yöntem görüp, kuşku ile karşılayabilir. Önemli olan hastanın kendisine önerilen şeyleri kullanmaya açık olması ve önerilen yaklaşımı kabul edilebilir ve tatmin edici bulmasıdır!