Masterson Yaklaşımı: Kavramların Tanımlanması

Masterson Yaklaşımı: Kavramların Tanımlanması

Elinor Greenberg, Ph. D

Masterson Yaklaşımı gelişimsel, kendilik ve nesne ilişkileri yaklaşımı olarak tanımlanmaktadır. Gelişimsel terimi bir bireyin kişilik bozukluğu (Kendilik Bozuklukları) yaşamasına neden olan olayları ifade etmektedir. Bu kavramlar, çocuk gelişimi araştırmalarından, özellikle de Margaret Mahler ve Daniel Stern’in çalışmaları ve daha yakın zamanda yapılan ve insan beyninin nöronal düzeyde anne-çocuk ilişkisinden etkilenmek üzere yapılandığını gösteren çalışmalardan faydalanılarak oluşturulmuştur. Özellikle önem taşıyan çalışmalar Allan Schore’un (1994) çocuğun duygulanım düzenlemesinde annenin rolü üzerine yaptığı çalışmalar, Daniel Siegel’in Gelişen Zihin (Siegel, 1999) kitabında anlatılan çalışmaları ve Bowlby’nin (1969, 1988) bağlanma kuramı üzerine çalışmalarıdır.

Kişilik bozukluğunun oluşmasında üç faktör rol oynar: yaradılış, çevre ve kader. Yaradılış (doğa) çocuğun genetik özelliklerini ifade eder. İnsanlar nasıl farklı atletik yeteneklere, farklı zekalara ve dış görünüşlere sahiplerse, aynı şekilde özerk bir kendiliğe sahip olma kapasiteleri de farklıdır. Bazı çocukların hayatta kalmayı başaramadığı ortamlarda bazı çocuklar çok iyi gelişir. Çevre (beslenme) terimi annenin çocuğun bireyleşen kendiliğini tanıma ve ona gerekli duygusal desteği sağlama kapasitesini ifade eder. Bu terim duygulanım düzenlemesi ve çocuğun gelişmekte olan kendiliğine uyum sağlama gibi faktörleri içerir. Üçüncü faktör olan kader annenin mevcudiyetini, çocuğun ayrılma ve bireyleşmesini destekleme kapasitesini veya çocuğun anneden tedarik elde etmesini ve kullanmasını engelleyen hastalık, ölüm, savaş, açlık ve başka acil durumlar gibi ailenin kontrolü dışında olan faktörleri ifade eder.

Devamı için tıklayınız

Bağlanma Teorisi, Nörobiyolojik Beyin Araştırmaları ve Gelişimsel Nesne İlişkileri Kuramının Bütünleştirilmesi

Bağlanma Teorisi, Nörobiyolojik Beyin Araştırmaları ve Gelişimsel Nesne İlişkileri Kuramının Bütünleştirilmesi

James F. MASTERSON Anne R. LIEBERMAN

Kendilik

Bu yaklaşımın anahtar kavramlarından biri olan “Kendilik”in kendi gelişimi, kendi kapasiteleri veya işlevleri ve kendi patolojisi vardır.

“Kendilik” terimi o kadar çok kuramcı tarafından kullanıldı ki bu terimi benim ne şekilde kullandığıma dair bir açıklama yapmak şart oldu. Bu terimi önce klinik açıdan, daha sonra intrapsişik nesne ilişkileri perspektifinden, daha sonra da kapasiteleri ve egoyla ilişkisi açısından açıklayacağım.

Kendiliğin gelişimi bağlanma kuramını, nörobiyolojik beyin araştırmalarını ve nesne ilişkileri kuramını bir araya getirecek şekilde detaylı olarak tanımlanacaktır. Bağlanma kuramı annenin duygulanım düzenleme işlevinin genetik etkilerin ifade edilmesine nasıl aracılık ettiğini ve daha sonra kendiliğin merkezi haline gelecek olan orbital prefrontal korteksteki nöronların gelişimi ve birbirine bağlanması için hayati önem taşıyan çevresel desteği nasıl sağladığını anlatır; kendilik de ileride bireyin duygulanımını ve duygulanım ilişkilerini düzenleyecektir. Bağlanma kuramı ayrıca bu duygulanımsal etkileşimlerin birbirlerine entegre olarak kendiliğin intrapsişik yapısını nasıl oluşturduklarını da açıklar.

Nörobiyolojik beyin araştırmaları kendiliğin altında yatan nöron yapılarını tanımlar. Nesne ilişkileri kuramıysa bağlanma kuramını ve nörobiyolojiyi bütünleştirerek yapıların psikolojik olarak nasıl ifade bulduklarını ve tedavide bunlara ne şekilde yaklaşmak gerektiğini izah eder.

Devamı için tıklayınız

Masterson Yaklaşımının Evrimi

Masterson Yaklaşımının Evrimi

James F. MASTERSON Anne R. LIEBERMAN

Uzun yıllar boyunca yürütülen bilimsel araştırmaların ürünü olan Masterson Yaklaşımı önce kendi klinik çalışmalarım ve araştırmalarım aracılığıyla, daha sonra ise, uzun yıllar süren eğitimleri takiben, New York ve Kaliforniya’daki ortaklarımın çalışmalarıyla ifade buldu. Bu çalışmalar iki yüksek lisans eğitim enstitüsünün açılmasına (New York ve San Francisco) ve ülke çapında bir cemiyetin oluşmasına yol açtı. Masterson Yaklaşımı, kendiliğin büyümesi ve nesne ilişkileri konusunda birleşik bir görüş benimseyerek Gelişimsel Kendilik Bozukluklarının tüm klinik yönlerine benzersiz bir bakış açısı sağlamaktadır.

Masterson Yaklaşımı ergenlerin ve yetişkinlerin sorunlarına klinik çözümler tedarik ederken sürekli olarak gözlemlemek, empati kurmak ve görüşler oluşturmaktan doğdu. Ayrıca nesne ilişkileri ve kendiliğin gelişmesiyle ilgili yeni psikanalitik ve nörobiyo-lojik kuramlar da entegre edildi; bu kuramlar çocukların gözlemlenmesi şeklinde yürütülen araştırmalar yoluyla gerçek çocuk-ebeveyn ilişkisiyle karşılaştırıldı ve test edildi.

Sonuç olarak ortaya çıkan dinamik kuramsal ve klinik psiko-terapötik yaklaşımın benim görüşüme göre iki önemli avantajı vardır: (1) bu yaklaşım gelişimsel kuramı, bağlanma kuramını, nesne ilişkileri kuramını ve nörobiyolojik beyin araştırmalarını kendilik psikolojisiyle bütünleştirmektedir ve (2) kendisine özgü kendini düzeltme araçları vardır. Bu yaklaşım, geçerliliği klinik alanda test edilebilecek klinik hipotezlerin oluşturulmasına imkan vermektedir. Bunun ötesinde klinik uygulayıcıların gözlem ve düşünce alanını genişletmekte ve derinleştirmekte, daha derin klinik çalışmalara girmelerine ve bu karmaşık yeraltı temalarını kendilerine güvenli ve iyimser bir yaklaşımla keşfetmelerine imkan tanımaktadır.

Devamı için tıklayınız

Klinik Durumlarda Örtük ve Açık Olanın İç İçe Girmesi

Klinik Durumlarda Örtük ve Açık Olanın İç İçe Girmesi

Daniel N. STERN

Bir çok psikodinamik ve bilişsel terapi yorumlamayı (değişik şekillerde) ve hayat hikayesini öyküleştirerek anlatımı en gerekli teknikler olarak kullanırlar. Bunu yapmak için örtük olan açık yapılmalı ve bilinçdışı bilince gelmeli. Örtük ve açık olan arasındaki ilişki üzerinde, bilinçdışı ve bilinç arasındaki ilişkiden daha az çalışılmıştır. Bu, problemler ve çok ilginç sorular ortaya çıkarır. Örtük ve açık olan bir çok noktada birbirine karışır. Öykülerde, açık ve örtük arasında iki yönlü trafik vardır. Örtük alandaki imgeler, hisler ve sezgiler konuşan kişi tarafından sözel açık alan haline getirilmelidir. Ve tersine kelimeler dinleyici tarafından imgeler, hisler ve sezgiler haline getirilmelidir. Ayrıca örtük olanın (öznelerarası alan) açık materyalin ortaya çıkmasına izin vermek için “doğru” içeriği oluşturma rolü vardır. Ayrıca anlatım ve dinleme kendi başlarına davranarak örtük ve açık unsurları birleştirirler.

Burada şimdi anları nereye uyar? Görüngüsel bakış açısından, ayrıca bir yorumlama veya öykü anlatanda ve dinleyende şu anlar yaratır. Yani hala aynı öznel süreçteki birimlerle çalışıyoruz.

Devamı için tıklayınız

Birlikte İlerleme Süreci

Birlikte İlerleme Süreci

Daniel N. STERN

Birlikte ilerleme, Boston CPSG’nin, terapi seansını ileriye götüren, en azından zamanda ileriye götüren günlük diyaloglar için kullandığı bir terimdir. Terapist ve danışanın birlikte yaptıklarıdır. Birlikte ilerlemeyi bu kadar özel kılan, diyalogda baktığımız ölçektir. Birimlerin birkaç saniyelik sürelerden oluştuğu mikro analitik objektiften görülen terapötik süreçtir. Daha öncede görmüş olduğumuz gibi, kişiler arasındaki yaşam doğrudan, göreli olarak küçük ölçeklerde yaşanır. Bu küçük ölçekler bir cümle, bir duraklama, bir yüz ifadesi, bir el hareketi, bir duygu ve bir düşünceyi içerir. Şüphesiz bunlar kapsayıcı birimler içine toplanmış ve beraber sıralanmış olabilirler. Bu küçük ölçekleri yerel seviye olarak adlandıracağız. Şu anlar burada meydana gelir[1] (Boston CPSG, Rapor No. 3, 2003; Boston CPSG, Rapor No. 4, baskıda; Stern ve ark., 1998; Tronick, Bruschweiler-Stern, Harrison, 1998).

Bir terapi seansının bütünü, terapi bittiği zaman gözden geçirildiğinde, terapinin yörüngesini yeniden yapılandırmak, ana temalarını görmek ve o seansın bütün terapi süreci içinde aldığı yeri tahmin etmek daha kolaydır. Ancak, seans hala oluşurken, içindeyken izlenirse o seansın gidişatı ve gittiği yol net, daha az yalın ve daha az yönlendirici görünür. Birlikte ilerleme, sıklıkla yönlendirmek için desteklediğinizde keşfedilen hedefler seçme ve sıklıkla hangi yoldan gidileceğini aramak ve bulmakla, yolu kaybetmenin ve tekrar bulmanın (veya yeni bir tane bulmanın), sıklıkla yavaş yavaş, genel hatlarıyla yönlendirilen sürecini yakalar. Yerel seviyede sürecin ortaya çıkışıyla ilgili görüştür.

Yerel seviyede terapinin içindeki süreçle ilgili perspektif, bu yaklaşıma dair benzersiz olan şeydir. (Labov ve Fanshel’in (1977) çalışmaları bu yönü işaret eden öncü bir çalışmadır.)

Bir kaç soruyla yerel seviyedeki birlikte ilerlemeyi keşfedeceğim: Bunu oluşturan öğeler nelerdir? Birlikte ilerlemeyi ileriye götüren ve akışını düzenleyen itki nedir? Birlikte ilerleme sürecinin doğası nedir? Ve birlikte ilerleme nereye taşınır?

Devamı için tıklayınız

Şu An ve Psikoterapi

Şu An ve Psikoterapi

Daniel N. STERN

Ben, yeni ve genel olarak farklı bir yöntem veya psikoterapötik teorinin gözden geçirilmesini teklif etmiyorum. Aksine, psikoterapiye farklı şekilde, şu anın büyüteci aracılığıyla ve görüngüsel bir yaklaşımdan bakmamızı öneriyorum. Bu değiştirilmiş bakış, anı anına yaptıklarımızı ve çalışmalarımızla ilgili düşündüklerimizi değiştirmeye yöneltecektir. Hangi değişimlerin önemli ve kalıcı olacağı henüz belli değildir. Klinik olarak bu materyal hakkındaki bazı sonuçları belirtmek için ve şu anın doğası ve onun sıralanmış durumda olan örtük bilme, öznelerarasılık ve bilinçlilikle ilişkisi kısaca gözden geçirilmelidir.

Sunulmuş olan daha geniş kapsamlı fikirlerden biri, şu anlar dediğimiz öznel bir şimdiyi meşgul eden anlardan oluşan mikro seviyedeki yakın insani ilişkiler ve psikoterapi  görüşümüzdür. Bu birimlerle ilgili yeni olan tek şey, onları araştırmamızın ilk çıkış noktası olarak ele almamızdır. Görüngüsel zeminde, onları klinik bir anlamı olan psikolojik deneyimlerin en küçük yığını olarak ve psikoterapötik süreci değerlendirmek için en temel birim olarak dikkate alırız. Şu an, türetilen bütün soyutlamalar metapsikoloji, genellemeler, betimlemeler, yorumlamalar ve sözlü ifadeler  olduğundan yaşanan bir materyal gibi görülür. Birisi şunu sorabilirdi: “ O zaman neden öznel şimdiden oluşan bir birim bizim psikolojimizde merkezi bir rol oynamaz?” İşte bu tam olarak benim başarmaya çalıştığım şeydir.

Genel olarak şu an, mikro-süreç birimi olarak ve öznel olarak ihmal edilmiştir. James, Fraisse, Koffka, William Stern, Merleau-Ponty, Varela ve diğerlerinin daha önce bahsedilen çalışmalarına rağmen, bu konu akademik psikolojinin ana ilgi alanına girememiştir. Klinik olmayan psikoloji kendini nesnel bir bilim olarak tanımlamıştır ve çok yakın bir zamana kadar, öznel ve görüngüsel olandan uzak durmuştur. Bu göreceli ihmalin tarihsel nedenleri vardır. Şimdiye kadar öznel deneyimi nesnelleştirme girişimleri sınırlı bir başarı elde etmiştir. Psikolojinin içebakışcı okulu, yirminci yüzyılın başlarında verdikleri sözleri yerine getirememişlerdir. Bu içebakışın farkına varılması, en iyi ihtimalle nesnelliğin kaçınılmaz sonu olarak görünen yakın geçmişi anısama oldu. Ayrıca, deneyimin görüngüsel yönleri tekrarlama önemli sorunlar doğurduğunda tek olguluk çalışmalarla sınırlandırılmıştır.

Devamı için tıklayınız

Bilinçliliğin Rolü ve Öznelerarası Bilinçlilik Kavramı

Bilinçliliğin Rolü ve Öznelerarası Bilinçlilik Kavramı

Daniel N. STERN

Problem şudur: Şu anı ortaya çıktığı gibi şekillendirmek örtük bir süreçtir, buna rağmen bir deneyimin şu an olarak nitelendirilmesi için bir tür bilinçlilik veya farkındalığa girmesi gerekir. Ancak ne tür bir bilinçlilik? Bu noktada bilinçlilik ve onun arka planına ait genel bir soruya bakmak gerekli gibi gözüküyor.

ARKA PLAN

Tarihsel açıdan, kuramsal psikoloji bugüne kadar bilinçlilik ile sadece belirli aralıklarla ilgilenmiştir. Psikodinamik teoriler bilinçdışı ile daha çok ilgilenmişlerdir. Freud (1926/ 1959) bilinçliliği aşikar ve şüphe götürmez bir kavram olarak düşündüğünden dolayı bunu tartışma gereği duymamıştır. Daha sonra, dinamik bilinçdışının yapısını keşfetmeye başladı, ki o zamanlar bilinçdışı bugünkü kadar aşikar değildi ve bu kadar kabul görmüyordu. Bu yaklaşım, bilinçlilik ile iç içe geçmiş olduklarından dolayı genel olarak şu anları ve görüngüsel deneyimleri göz ardı eder. Ancak şu anın üzerinde durulduğunda, bizi bilinçlilik sorusuyla yüzyüze getirir. Sonuçta, şu an, farkındalığın veya bilinçliliğin sınırlandırılan kısmıyla ilgili görüngüsel içeriktir. Şu an, sadece bir farkındalık anı boyunca var olur. Veya bu bir bilinçlilik anı olmalı mıdır? Ve fark nerededir?

Farkındalık ve bilinçliliği düşünmek için birkaç farklı yol vardır. Farkındalık deneyimle ilgili bir nesneye zihinsel odaklanmayla ilgilenir. Bilinçlilik meta-farkındalık veya farkında olduğunuzun farkında olma süreciyle ilgilidir.

Gelişimciler, bebeklikten itibaren olan bilinçliliğin ontogenezini tanımlamak için, bilinçliliğin farklı türlerini tarif etmeye zorlanmışlardır. Zelazo (1996, 1999), Bilinçlilik Düzeyleri Modeli olarak adlandırdığı bir model kullanarak ilk üç düzeyi şu şekilde listelemiştir: minimal bilinçlilik(genellikle “farkındalık” olarak adlandırılır), düşünümsel bilinçlilik (bazen “ikincil” veya “tekrarlanan” bilinçlilik diye adlandırılır) ve kendilik bilinçliliği. Bizi en çok farkındalık (minimal bilinçlilik) ve bilinçlilik (düşünümsel bilinçlilik) arasındaki ayrım ilgilendirdir. Gelişimsel olarak, farkındalı-ğın deneyimin meydana geldiği şu anın sınırlarında hapsedilen bilinçliliğin en ilkel formu olduğu varsayılmıştır.  Zelazo’nun kendi kelimeleri ile “Bir bebeğin, kendi (bir temsilci olarak) gördüğü şeyi görmesini bir yana bırak, gördüğü şeyi görmesiyle ilgili bilinci olmadığından, gördüğü şeyin bilincindedir [anlamı: farkında]”. (1999, s. 98). Bu nedenle deneyim yansıtılmaz, şimdiki ana bağlıdır, kendilikle ilişkisiz kalır ve belleğe girmez. Dolayısıyla telafi edilemez. Diğer bir yandan, bilinçlilik düşünümseldir, başka bir deyişle farkında olduğunun farkındadır. Yansıma sayesinde bu tür bilinçlilik hatırlanabilir, açık belleğe girer ve söze dökülebilir. (Şimdilik, bu terimleri çözmeyi denerken, zihinsel ve davranışsal seviyede kalacağım ve nörolojik bilimlerin bulgularını görmezden geleceğim.)

Felsefeciler benzer ayrımları farklı şekilde ifade ederken zorlanmışlardır. Farkındalık ve bilinçlilik arasındaki ayırım, görüngüsel bilinçlilik ve introspektif bilinçlilik arasındaki ayırımla değiştirilebilir. Görüngüsel bilinçlilik direkt deneyim, “ham duygu[1]” (Rotry, 1982), olayların bir şekilde zihnin “sahnesinde” görünmesi, “nasıl bir şey olduğu” (Nagel, 1998), ve qualia[2] deneyimiyle (örneğin, kızarıklık) ilgililenir. İntrospektif bilinçlilik, veya erişilebilir bilinçlilik (Block, 1995), görüngüsel deneyimin sahip olunan farkındalığıdır. (Bir çok bakış açısından bu ayırımlar hakkındaki tam bir münazara için bkz. Block, Flanagan ve Güzeldere, 1997). Felsefi tartışmalarda farkındalık ve bilinçlilik arasındaki ayırım daha az belirgindir. Bunun kısmi bir nedeni, kişinin farkında olmadan olağanüstü bilinçli bir deneyime sahip olabilmesidir (Dretske, 1998). Bilinçliliğin bu iki tipi arasındaki sınırlar çok net değildir. Bununla birlikte, olaydan sonra olması nedeniyle, ister istemez yansıyan bilinçliliğin farkındalıktan farklı bir zaman çerçevesinde olduğu savunulabilir. Literatürdeki bilinçlilik akışıyla ilgili tanımlar, bilinçlilik ve farkındalık arasındaki yumuşak sınırları netleştirmez.

Devamı için tıklayınız

Örtük Bilme

Örtük Bilme

Daniel N. STERN

Şu an açıklanırken zihinsel olarak kavrandığından dolayı, şu an hakkında bilinen şey sözel, sembolik veya açık olamadığıdır. Bu niteliklerden, ancak o an geçtikten sonra bahsedilebilir. O zaman, özgün an hangi şekilde algılanır? Şu an “örtük bilme” denilen alanda yer alır.

1990’larda psikoloji örtük bilgiye açık bilgiden daha fazla önem vermiştir (Bucci, 1997; French ve Cleeremans, 2002; Lyons-Ruth, 1997, 1998; Lyons-Ruth, Bruschweiler-Stern, Harrison ve ark., 1998; Schacter, 1994, 1996). Örtük bilgi yaklaşımının ortaya çıkışı, sadece bebekleri gözlemleyerek değil, aynı zamanda bir şekilde hazırlanmış sözel olmayan iletişim üzerine önceki kayda değer çalışmalarla fazlasıyla zenginleştirilmiştir ( Banninger-Huber, 1992; de Roten ve ark., 2000; Frey ve ark., 1980; Frey ve ark., 1983; Gendlin, 1981, 1991; Kendon, 1990; Krause ve Lütolf, 1988; Krause,Steimer-Krause ve Ullrich, 1992; Scheflen, 1973; Scherer, 1992, Steimer-Krause, Krause ve Wagner, 1990). Bu değişim, bilinçlilik ve bilinçdışı hakkındaki düşüncemizi olduğu kadar bizim şu ana bakışımızı da değiştirir. Terapötik kuram ve uygulama için bu sonuçlar, hemen belli olacaktır.

Bununla birlikte ilk önce, örtük ve açık arasındaki ayrımı netleştirmek gerekir. En basit şekliyle örtük bilgi; sembolik olmayan , sözel olmayan, yöntemsel ve bilinçdışıdır, başka bir deyişle bilince yansımaz. Açık bilgi sembolik, söze dökülebilen, bildirilebilen, öykülenebilen ve bilince yansıyandır. Bu noktaların ayrıntılarına birazdan gireceğim.

Yetişkin psikoterapi uygulamalarıyla paralel olarak bebekler ve anneleri üzerine yıllarca yapılan gözlemler, bizi örtük bilginin önemi konusunda hassaslaştırmıştır. Bebekler 18 ay civarına kadar, yani konuşmaya başlayana kadar, sözel ve açık bir şekilde iletişime girmezler. Buna bağlı olarak, yaşamın ilk 18 ayında ortaya çıkan bütün zengin, benzer şekilde incelikli olan, sosyal ve duygusal etkileşimler sözel olmayan örtük alanda yer alır. Ayrıca, bebeğin, insanlardan ne beklemesi, insanlarla nasıl uğraşması, onlar hakkında nasıl hissetmesi ve insanlarla nasıl birlikte olacağı konusunda edindiği bütün dikkate değer bilgiler de sözel olmayan alandadır. ( Doğa bebekleri 18 aylığa kadar sembolik dil ile tanıştırmayacak kadar akıllıca davranmıştır, böylece bebeklerin kelimelerin karmaşıklığı ve dikkat dağıtıcı özelliği olmadan, ama dilin müziği yoluyla insan dünyasının nasıl işlediğini öğrenecek yeterince zamanları olmuştur [Stern, 1977, 1985].)

Örtük alan dilin açık dünyasıyla birbirine karışmış olsa bile, bu bilgi bizi örtük alana karşı hassaslaştırmıştır. Üzerinde daha az çalışılan terapötik süreçteki şu anı meşgul eden örtük olaylara öncelik vermemiz kısmen bu bilgiye bağlıdır.

O zaman, bilginin örtük alanı nedir ve ne içerir? Bir çok kişi örtük ve açık alanları iki ayrı, paralel ve kısmen birlikte ortaya çıkan hafıza ve bilginin bağımsız olan sistemleri olarak görür. Gelişimle birlikte örtük bilginin açık bilgiyle yer değiştirmesinden daha çok, bu ikisi hayat boyunca yan yana yaşar ve büyür (Fischer ve Granott, 1995; Marcel, 1983).

Örtük bilgi sadece sözel olmayan iletişimin zengin dünyası veya beden hareketleri ve duyumlarıyla sınırlı değildir, aynı zamanda duygulanım ve kelimelere de uygulanır, en azından satır arasında kalanlara. Örneğin, bir kişi durmadan “Evet, ama…” diyorsa, siz bu “evet”in duvarlarınızdan içeriye girmeye çalışan Truva Atı olduğunu hemen anlarsınız. “Ama” kelimesi askerleri serbest bırakır. ( Kişinin başını hızla sallanmasıyla aynı örtük bilgi aktarılmış olabilir)

Devamı için tıklayınız

Şu Anın Zamansal Yapısı

Şu Anın Zamansal Yapısı

Daniel N. STERN

Hemen hemen bütün insan etkileşimlerinde olduğu gibi, gerçek zamanda meydana gelen insan etkileşimlerini anlamak için, süresi olan birkaç süreç birimine ihtiyaç vardır. Bir kişiyi bir şey yaparken veya bir şey söylerken gözlemlediğimiz zaman, orada olanları çözümlemek zaman alır. Kendi davranışınızın birimlerini bir araya getirmek de zaman alır. Ve bilinçliliğin doğması için insanların neden olduğu olaylarla maruz kalma da zaman alır. Şu an bu süreç birimdir. Şu anın zamansal parametrelerini bilmek çok önemlidir.

Şu anın ortalama süresi üç dört saniye civarında olup, 1 ila 10 saniye arasında sona erer. Böyle bir zaman aralığı için üç tane ana neden vardır. Kişilerden gelen pek çok algısal uyaranın anlamlı bir şekilde gruplanabilmesi için, davranışsal performanslarımızın işlevsel birimler oluşturabilmesi için ve bilinçliliğin ortaya çıkmasına izin vermek için zamana ihtiyaç vardır.

Devamı için tıklayınız

Şu Anın Doğası

Şu Anın Doğası

Daniel N. STERN

ÖZNEL HAYATIN ŞU ANDALIĞI açıkça görülür. Bunun dışında nasıl olabilirdi ki? Bununla beraber bu kavram sorun çıkarmaya devam eder. Sadece şimdiki zamanda öznel olarak yaşama düşüncesi mantık dışıdır. Örneğin, geçmişte olan bir olayı, şu an oluyormuş gibi hatırlamamız bizi birazcık şaşırtabilir. Bir şeyi yeniden yaşayabiliriz, ancak bu yeniden yaşama şu anda olur. İçgüdüsel olarak o zamana geri dönmediğimizi hissederiz. Henüz o anda olan bir şeyi anlatmak da aslında şu anda olur. Geçmişte yaşanan bir şu an hakkında bile olsa, anlatım şimdi olan bir deneyimdir. Ayrıca gelecekle ilgili beklentilerimiz vardır ve bunlar da şu anda deneyimlenir. Aynı şey rüyalar, fanteziler ve olaydan sonraki gözden geçirip düzeltmeler için de geçerlidir. Deneyimin şu ana sıkıca kilitlenmesi, herhangi bir görüngüsel yaklaşımın temel özelliğidir.

Şu andalık hissi, nörolojik bilimlere güçlük çıkarır. Bir şeyin geçmişte ve ne zaman yer aldığını nasıl biliriz? Mevcut şimdiyi nasıl tanırız? Gelecek nasıl belirlenir? Zaman göstergesi, hafızaya nasıl yerleştirilmiştir ve beynin neresindedir? Bunlar yüzyıllar boyunca bir çok kişi tarafından, çeşitli şekillerde ele alınmış eski problemlerdir. (Bergson, 1896/ 1988; Husserl, 1964; James, 1890/ 1972; Merleau – Ponty, 1945/ 1962).

Son zamanlarda bu araştırmacılardan Dalla Barba (2001), bilinçliliğin birimsel bir boyut olmadığını, ancak bilinçlilikle ilgili nesneyi ele almak için farklı modlardan bir grup olduğunu ileri sürmüştür. Dalla Barba, akıllı bilinçlilik ve zamansal bilinçlilik olarak iki şekli olduğunu öne sürmüştür. Akıllı bilinçlilik konuyu anlamak için yaklaşır. Zamansal bilinçlilik, konuya onu geçmiş, şimdi ve gelecek olarak bir zamana yerleştirmek için yaklaşır. Diğer araştırmacıların da benzer önerileri olmuştur (örn: Chalmers, 1995; Damasio, 2002).Patolojik hafıza bozuklukları, büyük ihtimalle bu iki şeklin dağılmasından dolayı meydana gelir.

Bunlar umut verici başlangıçlar olmasına rağmen, muhtemelen en zor zaman belirleme görevi şimdiki zamanda olduğumuzu bilmek olacaktır. Nöronal bir temelini ilginç bir şekilde kanıtlanan şu andalığın görüngüselliği hakkında bir çok soru vardır.

Şu andalık varoluşsal bir duygulanıma benzer. Nörolojik bilimler bununla ciddi bir şekilde ilgilenir. Dağılmanın patolojik ruh hali şu andalık duygusunu etkileyebileceğinden, klinik olarak büyük önemi vardır. Travmatik anıların canlandırılması tipik bir örnektir. Burada, hissedilen şimdiki zamanda veya geçmişte olmayla ilgili varoluşsal anlamda bir kayıp görünür.

Şu andalık duygusunun aynı zamanda bir kendilik algısı ihtiyacı olduğu da görülür. Ve nörofizyolojik olarak bu nedir? ( Bir an için bu soruya döneceğim.)

Kişinin sadece bir dereceye kadar şu anda hissetmesi, sık sık olur. Ancak daha sonra başka nerede olursunuz? Örneğin, şimdi ve burada, bir şeyler yapıyor olabilirsiniz, ancak aynı zamanda dün olan bir şey ya da şu anda yan odada olan bir şey kafanızı kurcalıyor olabilir. Böyle zamanlarda zayıf bir şekilde şu anda olduğunuzu hissedersiniz, sanki bir parçanız başka bir zamansal aralıktaki başka bir yerdedir. Ancak bundan başka tür öznel zaman aralığı yoktur. Hala şu andasınızdır, sadece iki deneyim (en az) bir çift gibi birbirine paralel olarak yaşanıyordur. Bir deneyim öncül olanı etkileyerek, onu arka plana itebilir ancak siz yine de şu andan kaçamazsınız. Görüngüsel olarak kaçış yoktur. Daha doğrusu, mevcut deneyimler çok sesli veya çok zamanlı olabilir.

Devamı için tıklayınız