"Şimdi" Problemi

“Şimdi” Problemi

Daniel N. STERN

ŞU AN FİKRİ, “şimdi” problemi ile ilgilenmek için ortaya atıldı. An itibarıyla olan deneyim hakkındaki farkındalığımızın bu kadar az olması çarpıcıdır. Aşağıdakilerin ışığında bu göreceli cehalet şaşırtıcıdır:

Birincisi, öznel olarak sadece şimdi canlı ve bilincinde oluruz. Şimdi, bizim doğrudan hayatlarımızı yaşadığımız zamandır. Diğer her şey bir veya iki kere değiştirilir. Görüngüsel deneyimin olgunlaşmamış öznel gerçekliği sadece şu andadır.

İkincisi, birçok psikoterapi ekolü “burada ve şimdi” olan terapötik çalışmanın, değişimin sağlanmasındaki en büyük güç olduğu konusunda hemfikirdir. Bu, terapist ile hastanın zihinleri arasında meydana gelen, karşılıklı iletişimin farkında oldukları yer ve zamandır. Ayrıca, günlük ilişkilerde, kişinin yaşam seyrini değiştiren karmaşık olaylar, genellikle sadece olay gerçekleştikten sonra değil, aynı zamanda olay gerçekleşirken de anahtar olarak deneyimlenen bir anda meydana gelirler. Buna rağmen yine de “şimdi nedir?” sorusunu sormalıyız.

Üçüncüsü, terapötik değişimle ilgili psikodinamik kuramlar, geçmişin şimdiki zaman üzerinde büyük rol oynadığı fikrini temel alırlar. Bir bakıma, geçmiş merkezdedir. Buna bağlı olarak, geçmiş olayların mevcut deneyimlerimizi ne kadar çok etkilediğini çok iyi biliyoruz.  Ancak, gerçekleşiyor ve etkileniyor olarak mevcut deneyimin doğasına aynı dikkati göstermedik. Eğer psikoterapi ve terapötik değişim, şu anı merkeze alsaydı nasıl görünecekti?

Bu kitap, şu anı merkeze alır ve orada tutar. Bu, psikoterapi sürecinin farklı görünmesini sağlar ve terapötik değişimin nasıl olacağı konusundaki yaklaşımımızı değiştirir. Ne olduğuna dair bakışımız farklılaşacağından, psikoterapiyi uygulama şeklimiz değişecektir. Aynı zamanda günlük deneyimler hakkındaki öngörümüzün de zenginleştiğini görebiliriz. Bunlar bu kitabın amaçlarıdır.

Daha büyük olan bu hedeflere geçmeden önce, şu an deneyiminin doğasını incelemeli ve sonra bunu klinik durumlara uygulamalıyız. Bu inceleme, şu an veya şimdidelik kavramı ile ilgili bazı önemli sorularla başlar. Şimdi ne zamandır? Şimdi nedir? Şimdi diye bir şey var mıdır ve eğer var ise, ne kadar sürer? Şimdi nasıl yapılandırılmıştır? Ne yapar? Geçmişte bilinçliliğe nasıl anlatılmıştır? Anlamlara nasıl yol açar? Neden psikoterapide bu kadar özel bir yer tutar? Ve bu sorulara bağlı olarak, şimdi, başkasıyla birlikte yaratılıp paylaşıldığında nasıl deneyimlenir? Sonuç olarak, şimdi değişim aşamasında nasıl bir rol oynar? Kısacası, şu anı nasıl algılarız?

Şimdinin öznelliğinin hem şaşırtıcı, hem de apaçık ortada olan bir tarafı vardır. Şu an öylece çok hızlı bir şekilde geçip, sadece geçtikten sonra gözlemlenebilir hale gelmez. Aksine, zihinsel aşamayı daha yavaş geçer, ortaya çıkması birkaç saniye alır. Bu geçiş aşamasında şu an, yaşanan duygusal bir drama olarak kendini gösterir. Bu drama ortaya çıktıkça, rastgele geçen müzikal bir parça gibi zamansal izler bırakır. Bizim de göreceğimiz gibi, bunun deneyimin içine zamanı geri koymasından dolayı büyük önemi vardır.

“Zamanı deneyime geri koymak” merak uyandıran bir anlatım tarzıdır. Arkasında yatan şudur: Kendimizle ilgili öykülerin öncesine, sonrasına veya öykü esnasında, doğrusal saat zamanını (kronos) yerleştirmek kolaydır. Fakat şu anda olan deneyimlere (her şekilde tecrübe edilmiş olabilir) öznel zamanın nasıl yerleştirileceği daha az nettir. Bu öznel zaman olmadan, şu an sırasında ard arda yaşanan olayları birbirine bağlayıp, tamamen tutarlı bir deneyime asla çeviremeyiz. Yaşam, mevcut küçük zaman ölçeğinde bile karma karışık ve kesintili olabilirdi.

Şimdi ile ilgili bu konu daha uzun bir geçmişe sahiptir. Aslında, sadece zamanın daha geniş tarihiyle ilgili bir parçadır. Öznel olan şimdi problemine dayanan birkaç nokta dışında bu geniş konuya girmeyeceğim. İlk olarak, zamanı, insancıl sezgilerimizden kaynaklandığı gibi görürüz. Bu zihnimizin bir buluşudur. Kişi hayal etse bile, olayların zamanı hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Doğal bilimlerde ve hayatın günlük programını yönetmek için, eski Yunanlı’lardan kalma kronos’u kullanırız. Kronos, sadece bilimde değil, aynı zamanda psikoloji ekollerimizin birçoğunda da kullanılan, zamana objektif bir bakış açısıdır. Kronos’un dünyasında şimdiki an, yalnızca geleceğe doğru ilerleyen zamanda hareketli bir noktadır. Şimdiki anın izlediği yolun düz bir çizgi, yuvarlak veya spiral olması önemli değildir, o her zaman ilerler. İlerlerken geleceği tüketerek, geçmişi kendi içinde canlı tutar. Ancak şimdiki anın kendisi çok kısadır. Şimdiki an, geçmişte doğrudan olan dışında çok az şeyin yer aldığı, zamanın neredeyse ölçülemeyecek kadar ince bir dilimidir. Etkin bir şekilde, burada artık şimdiki zaman değildir.

İnsanın yarattığı başka zamanlar da vardır. Öyküsel zamanda olayların zamansal sırası, kronolojik sıraya bakılmaksızın, hikayeyi anlatan tarafından yaratılır (Ricoeur,1984- 1988). Freud’un karmaşık psişik zamanı, doğrusal diziyi önemsemez, akış hızını değiştirir, hızla geri döner, kendi üstüne ileriye katlar. Green (2002) bu zamanı, parçalanmış zaman olarak adlandırır. Birkaç paralel zamanla birlikte normal zamanının dışında oluşan oluşumların değişik şekilleri vardır. Ve zamanın hareket etmediği, ancak benzer unsurlardan oluşan ve sürekli bir “şimdi” içinden fiziksel durumun dışına çıkaran meditatif durumlar vardır.

Devamı için tıklayınız

Sorular ve İhtilaflar

Sorular ve İhtilaflar

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH

Mesmer’in döneminden günümüze hipnoz, bir ihtilaflar fırtınasının odağı olmaktan kurtulamadı. Hipnozun bilinçliliğin değişmiş bir hali ya da bir trans durumu olup olmadığından başlayarak hafızanın iyileştirilmesinde hipnozun rolünün olup olmadığına dek uzanan provakatif tarışmalar, son 25 yıl boyunca hipnoz hakkında kişisel büyülenmemizi kışkırttı ve bu durumun devam edeceğinden kuşku duyulamaz. Hipnozla ilgili ciddi bir gözlemci olmak için hipnozun ötesine uzanan bilinçliliğin temel doğasıyla ilgili sorunları ve hangi sözlerle eylemlerin insanın sıkıntılarını azaltabildiğinin kavranması gerekiyor. Şimdi bu sorunların bazılarını ele alacağız. Okur, bu konular hakkındaki perspektifimizin ortaya konulan mevcut birçok açıklamadan yalnızca birisi olduğunu akılda tutmalıdır.

Devamı için tıklayınız

Ağrı Yönetimi, Davranışsal Tıp ve Diş Hekimliği

Ağrı Yönetimi, Davranışsal Tıp ve Diş Hekimliği

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH

Tıp Enstitüsü (2004)’nün yaptığı bir araştırma, önemli bir sonuca ulaşmıştı: “İnsan sağlığı ve hastalığı bakımından davranışsal ve toplumsal faktörlerin oynadığı rolü tam olarak anlamadan, bu faktörlerin dönüştürülebilmesinin yollarını ve kişisel yaşam deneyimlerinin hekim-hasta ilişkilerini nasıl etkilediğini değerlendirmeyi bilmeden hiçbir hekimlik eğitimi tamamlanamaz” (sf. 60) Hipnoz, ağrıyla ilgili davranışlar ile deneyimlerin ve değişik tıbbi rahatsızlıkların tedavisi ile idaresinde değişikliklerde etkinliği bir hayli artıran bir araçtır (Chaves, 1993, 1997b; DuBreuil & Spanos, 1993; Pinnell & Covino, 2000). Bu bölüm, hipnotik ağrı tedavisi için hastaların nasıl seçileceği ve hipnozun kullanıma için nasıl hazırlanacaklarıyla ilgili bir tartışmayla başlıyor. Kronik ve akut ağrının hipnotik olarak idaresinde farklı tarzlar olduğundan her hasta için örnek indüksiyon ve telkinler ayrı ayrı verilir. Ağrı tedavisinde kullanılabilen ilave telkinler de bulunulabilir. Hipnoz aynı zamanda başka tıbbi ve fiziksel sağlık ortamlarında da kullanılabilir. Örneğin hipnozun ameliyat olan hastaların tedavisinde ve ameliyata hazırlanmalarında, ameliyat sonrası mide bulantısı, aşırı hassas bağırsak sendromu (IBS), astım ve siğil tedavilerinde yararlı olabileceği gösterilmiş durumda. Bunların herbirisi bu bölümde ele alınacak. Son olarak hipnozun diş hekimliğinde kullanımını de ele alacağız.

Hipnozun toplumsal yarar bakımından en büyük potansiyel özelliği, katılımcıların hem kronik hem de akut ağrıyı radikal bir biçimde azaltma ya da bazı durumlarda ortadan kaldırma yeteneğini kazanmalarını sağlamasında yatıyor (Lynn, Kirsch, Barabasz, Cardena, & Patterson, 2000). Antikiteden günümüze kadar Mesmer ve de Puysegur gibilerin umut verici iddialarıyla birlikte fiziksel yaralanma, halsizlik ve hastalıklardan kaynaklanan ağrının görünüşe göre mucizevi biçimde azaltılmasıyla ilgili öyküler hep hipnozla ilintilendirmiştir (Gauld, 1996). 1. Bölüm’de gözlemlediğimiz gibi 19. Yüzyıl’daki mesmerik işlemlerle yürütülen ağrısız ameliyat iddiaları abartılıydı. Hipnoz olmadan da önemli oranda ağrı azalması mümkün olabiliyordu. Hipnozla ilintili ağrı azalmaları, benzersiz ya da özel bir bilinçlilik durumunun bir sonucu değildir. Ancak devam eden vaka raporları ve anekdotsal gözlemler sağanağı tıbbi arenada hipnozla ilgili başlangıçtaki iyimser değerlendirmeleri desteklemeyi sürdürdü. 1980’lerin başında iyi kontrol edilmiş araştırmalar, tıbbi rahatsızlıkların tedavisinde hipnozun rolünü ampirik olarak değerlendirdi ve hipnoza dayanan müdahalelerin etkinliği bakımından ikna edici kanıtlar ortaya koymaya başladı (Lynn ve diğerleri., 2000; Pinnell & Covino, 2000).

Devamı için tıklayınız

Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH

Savaş, tecavüz, suç ve doğal felaketler antik dönemden günümüze insanlığın başına bela olagelmiştir. Gerçekten de modern toplumun birçok üyesi, bir biçimde travmayla karşı karşıya kalmıştır. Kessler ve çalışma arkadaşlarının (Kessler, Sonnega, Bromet, Hughes, & Nelson, 1995) yaklaşık 6000 kadın ve erkeği kapsayan araştırması, denek olarak alınan bu insanların çoğunun yaşamları sırasında en azından bir kere travmatik olay yaşadıklarını ortaya çıkarmıştı. Sorunu daha da kötüleştiren, bir kez travma yaşanmasının ikinci bir travma yaşama riskini %50’ye kadar yükseltmesidir (Resnick, Kilpatrick, Dansky, Saunders, & Best, 1993). Kolej eğitimi alan öğrencilerle ilgili olarak yapılan bir araştırmada (Vrana & Lauterbach, 1994), deneklerin üçte biri, dört ya da daha fazla travmatik olay yaşadıklarını bildirmişlerdi. Birçok insan – belki de %80 kadarı- geniş çaptakı travmatik olaylarla (örneğin şiddet, doğal felaketler, savaş) başetmek için yeterince direnç gösterirken, %25 ile %33’ü bu kadar talihli değil ve aralarında anksiyete, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi sonuçların da bulunduğu uzun süren ciddi sıkıntılar çekiyor (TSSB; Meichenbaum, 1994; Yehuda, Resnick, Kahana, & Giller, 1993). Bir tahmine göre TSSB’nin yaşam boyu sürmesi, erkeklerde %5 ve kadınlarda %10’dur (Kessler ve diğerleri., 1995). TSSB oranları ve olumsuz travmatik reaksiyonlar abartılmış olsa bile yüksek risk gruplarında Vietnam gazileri, bu oran %30 gibi rekor bir düzeye çıkıyor (Ulusal Vietnam Gazileri Yeniden Düzenleme Araştırması; Kulka, Fairband, Jordan, Weiss, & Crnaston, 1990).

Devamı için tıklayınız

Kaygı Bozuklukları

Kaygı Bozuklukları

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH

Birçok kişi hipnozu düşündüğünde hipnotistin bir saati ya da parlak bir nesneyi hipnoz olacak kişinin önünde salladığı ve “Gevşeyin, gevşeyin” dediği bir sahne aklına geliyor. Bu steorotipik göründü günümüzdeki modern hipnoz uygulamacılarının kullandıkları çok yönlü teknikler ve stratejileri artık kapsamıyor olsa da hipnozun gevşemeyle kaygılı olma durumunu değiştirebildiğini ima ediyor. Hipnotik işlemlerle kaygının iyileştirilmesi o kadar da basit olmasa da hipnozda olan kesinlikle budur. Bu bölümde hipnozun kaygının tedavisinde etkinliğini ortaya koymuş olan bilişsel-davranışsal ilkeler ve tekniklerle kusursuz bir biçimde nasıl bütünleştirilebileceğini göstereceğiz. Hipnotik ve hipnotik olmayan kendi kendini kontrol eğitimi süreçleri, bilişsel terapi ve ortaya çıkarma tekniklerini anlatacağız. Özgün örneklerin 4. Bölüm’de anlatıldığı gibi temel kendi kendine hipnoz süreçlerinde hastayı eğittiğini kabul edeceğiz.

Hipnozun kaygı tedavisinde yararlı bir tamamlayıcı olması olgusu şu nedenle önemlidir: kaygı her yana yayılır ve güçten düşürür. Yaşları 18 ile 54 arasındaki 19 milyonu aşkın Amerikalı her yıl bir ya da daha fazla kaygı bozuklukları yaşıyor (Ulusal Zihin Sağlığı Enstitüsü [NIMH] –National Institute of Mental Helath, 2002) ve yaklaşık 12.5 milyon insan kaygıyla ilintili bozukluklardan o kadar fazla sıkıntı çekiyor ki zihinsel sağlık yardımı arayışına giriyorlar (Narrow, Rae, & Regier, 1998). Belli bir yılda panik semptomları (örneğin kalp atışının artması, baş dönmesi, gerçekdışılık duygusu), ABD’de yaşayan insanların yarısı ile üçte birisinin başına bela oluyor (NIMH, 2001) ve panik bozukluklar yaşayan yaklaşık 2.4 milyon insanın önemli bir bölümü panik atakları yeniden yaşıyor (Kessler ve diğerleri., 1994).

Devamı için tıklayınız

Depresyon

Depresyon

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH

Herkes zaman zaman bunaldığını hissedebilir ancak bazı insanların anksiyete dönemleri haftalarca, aylarca, hatta yıllarca sürebilir. Depresyon, toplam içindeki yaygınlık oranı %25’ler çevresinde seyreden, en fazla teşhis edilen psikiyatrik rahatsızlıktır (Amerikan Psikiyatri Derneği, 1994; Kessler ve diğerleri., 1994). Yaklaşık olarak beş kadından biri ve on erkekten biri yaşamı boyunca majör depresif bozukluk yaşıyor. Birçok depresyonlu insan (tedaviyle ya da tedavisiz) iyileşiyor ancak nüksetme yaygın bir sorun durumunda ve birçok insan yaşamı boyunca depresif dönemleri yeniden yeniden yaşıyor. Bazıları kronik olarak depresif halde bulunuyor ve tam olarak kendine gelemiyor.

Depresyonun fiziksel olduğu kadar psikolojik sonuçları da var. İntihar eden insanların yaklaşık üçte ikisi, klinik olarak depresyon yaşamış kişiler. Depresyonun fiziksel sağlık üzerindeki etkisi, diyabet, artrit ve hipertansiyon ile yarışıyor. Ayrıca depresyonun yüksek toplumsal maliyetleri de var. Aile gelirinde azalmaya ve toplum üzerinde mali yükün artmasına yol açarak yetersizliklerin ortaya çıkmasının da önde gelen bir nedeni konumunda.

1950’lerde antidepresan tedavilerinin gelişmesinden önce kokain, afyon ve elektroşok terapisi depresyonun tedavi araçları olarak kullanılıyordu. İki sınıf antidepresan – MAO inhibitörler ve trisklikler- 1950’lerde keşfedildi. İki grup etkili olsa da yan etkileri ciddi bir sorun oluşturuyor ve birçok depresyonlu hastanın onlara devam etmemesine neden oluyor. 1980’lerde ve 1990’larda geliştirilen seçmeli serotinin geri alımı inhibitörleri (SSRI’ler), eski antidepresanlardan daha az yan etkiye sahipler ve bu nedenle hızla depresyon tedavisinde bir seçenek olarak gelişiyorlar.

SSRI’lerin depresyonlu hastalar arasında intihar riskini artırabileceğini gösteren veriler (örneğin Healy, 2003; Healy & Whitaker, 2003), onların yaygın kullanımıyla ilgili kaygıların artmasına neden oldu. 3. Bölüm’de gözden geçirdiğimiz antidepresanların plasebolardan daha fazla etkili olmadıklarının ortaya çıkmasıyla ilgili bu durum (Kirsch, Moore, Scoboria, & Nicholls, 2002), güvenliğin ve etkili alternatif tedavilerin tespit edilmesini daha da önemli kılıyor. Özel olarak depresyonu hedef alan psikoterapinin, özellikle de kısa, yapılandırılmış terapinin, antidepresan tedavileriyle birlikte ya da onlarsız, geniş bir yelpazedeki hastaların tedavsinde çok etkili olduğu kanıtlanmış durumda. Tek başına terapinin etkisi antidepresanların kısa vadedeki etkisine benzerken, uzun vadede antidepresanlardan daha etkili olabiliyor. Psikoterapinin ardından meydana gelen nüksetme oranları, tıbbi tedaviden sonrasına göre daha düşük oluyor (Hollon, Shelton, & Loosen, 1991). Depresyon tedavisinde psikoterapiye hipnozun eklenmesi doğrudan doğruya değerlendirilmiş olmasa da, etkili olduğuna dair dolaylı kanıtlar bulunuyor. Özellikle plasebo tepkileri, depresyonun tedavisinde bilhassa etkili gibi görünüyor (Kirsch & Sapirstein, 1998) ve plasebo tedavisine uyumlu koşulların genelde hipnotik tedaviye de uyumlu oldukları görülüyor.

Devamı için tıklayınız

Yeme Bozuklukları ve Obezite

Yeme Bozuklukları ve Obezite

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH

1970’lerin sonundan bu yana hipnozun terapötik süreçlerin tamamlayıcı bir çeşidi olabileceği ortaya çıkarken yeme bozukluklarında hipnotik tekniklerin kullanılmasına yönelik ilgi gelişmeye başladı. Bu bölümde yeme bozukluklarının (Fairburn, 1985) ve obez hastaların (Fairburn, Marcus, & Wilson, 1993) tedavisinde hipnozun bilişsel-davranışsal terapiyi ampirik olarak destekleyen ve iyi oluşturmuş bir tamamlayıcı olarak nasıl kullanılabileceğini anlatıyoruz. Kişilerarası problemler genelde yeme bozukluğuna katkıda bulunduğu için sunacağımız tedavi çok yönlü bilişsel-davranışsal terapideki kişilerarası müdahaleleri de kapsıyor.

Tartışmamız, aşağıdaki nedenlerle bulimia ve alemci obur obezlerin tedavisine odaklanacak: a) bulimia ve obezite, anoreksiden çok daha yaygındır; b) etkili tedavi, blumia ve obez olan kadınlar bakımından iyi belgelenmiş durumdadır ancak anoreksili kadınlar ile ilgili olarak aynı güçlü değerlendirmeler mevcut değil; ve c) bluimialı kadınlar, hipnotik telkinlere hem anoreksili kadınlar hem de kolej öğrencilerinin normatif örneklerinden daha fazla tepki veriyorlar (Covino, Jimerson, Wolfe, Franko, & Frankel, 1994; Griffiths & Channon-Little, 1993; Pettinati, Horne, & Staats, 1985; Pettinati, Kogan, Margolis, Shrier, & Wade, 1989). İşin aslında Gross (1983), anoreksili 500 hastanın yalnızca %10’nun hipnotik tedaviye yanıt verebilir olduğunu tespit etmişti; geriye kalanlar kilo kaybetme yetenekleri üzerindeki kontrollerini yitirme korkusunun altını çizmişlerdi. Özgün hipnotik işlemleri tartışmadan önce bluimia ve anoreksinin ve daha sonra tartışacağımız oburluk ve obezitenin tedavileri bakımından ampirik olarak destek sunan tekniklerin yanı sıra nüfus içindeki yeme bozukluklarının yaygınlığıyla ilgili bazı bilgiler sunacağız.

Devamı için tıklayınız

Sigarayı Bırakma

 Sigarayı Bırakma

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH

Sigara içme, kendi kendini tahrip etme alışkanlığıyla ilgili bir paradigmadır. He yıl 1 milyon Amerikalı yeni sigara içicilerin saflarına katılıyor (“Kanser doktorları,” 2003). Bu istatistikler şu tehlikelere işaret ediyor: sigara içme a) bütün kanser ölümlerinin üçte birinin sorumlusudur ve akciğer, göğüs, gırtlak, ağız boşluğu, yutak, pankreas, rahim ağzı ve mesane kanseri riskini artırıyor (Haxby, 1995); b) kişinin koroner kalp hastalığı ya da krizinden ölme olasılığını iki katına çıkartıyor (McBride, 1992); ve c) erkekler ve kadınlar arasındaki engelleyici kronik akciğer hastalığının birincil nedenidir (U.S. Department of Health and Human Services [ABD İnsan ve Sağlık Hizmetleri Kurumu] -USDHHS- 1990).

Eğer mevcut eğilim sürerse geçen yüzyıldaki 100 milyon insana kıyasla bu yüzyılda bir milyar insan tütünle ilgili hastalıklar nedeniyle ölecek (Reuters, 2003). Sigara içenlerin %80’den fazlası sigara içmeyi bırakmak istese de (ABD, Sağlık, Eğitim ve Refah Kurumu, 1990), yıl içinde kendi başına sigarayı bırakmaya çalışan ABD’li sigara içicilerin yaklaşık üçte birinin içinden yalnızca %5’i başarılı olabiliyor (Amerikan Psikiyatri Derneği, 1994). Hipnoz büyük risk altındaki sigara içen nüfusun sigaradan uzak durmasına yardımcı olabilir mi? Yanıt, evettir. İşin aslında hipnozun tütün kullanımının kontrolü çabalarında bir alışkanlık kontrol tekniği olarak 19. Yüzyılın ortalarından günümüze kadar uzun bir öyküsü var.

Devamı için tıklayınız

Hipnoz Nedir ?

Hipnoz Nedir ?

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH

O zaman, hipnoz nedir? Değişik teorik yönelimlerdeki araştırmacılar ve klinik tedavi uzmanları (bkz. Kirsch, 1994a), Amerikan Psikoloji Birliği (APA)’ndeki Bölüm 30 (Psikolojik Hipnoz Derneği) tarafından resmi olarak kabul edilen hipnozun aşağıdaki tanımı üzerinde anlaşıyorlar:

Hipnoz, bir sağlık uzmanı ya da araştırmacının istemci, hasta ya da mğdur kişinin o esnada duygular, algılar, düşünceler ya da davranış değişiklikleri yaşamasını telkin ettiği bir işlemdir. Hipnotik durum genellikle bir indüksiyon işlemiyle oluşturulur. Birçok farklı hipnotik indüksiyon olsa da birçoğu gevşeme, sakinleşme ve rahatlama için önerilir. Hoş deneyimlerin hayal edilmesi ya da düşünülmesi talimatları da hipnotik indüksiyonlarda yaygın olarak yer alır.

İnsanlar hipnoza farklı biçimlerde tepki gösterir. Bazıları, yaşadıkları durumu bilinçlilik durumunun değişmesi olarak tasvir eder. Başkaları hipnozu kendilerini çok sakin ve gevşemiş hissettikleri, dikkatin odaklandığı normal bir durum olarak tasvir eder. Nasıl ve hangi derecede tepki verdiklerine bakmadan insanların çoğu bu deneyimi çok hoş olarak tasvir eder. Bazıları hipnotik telkinlere çok duyarlı iken bazıları daha az duyarlıdır. Bir kişinin hipnotik telkinleri yaşayabilme yeteneği, bazı yaygın yanlış kavrayışlardan kaynaklanan korku ve kaygılardan kaynaklanabilir. Kitaplardaki, filmlerdeki ya da televizyondaki bazı hipnoz tasvirlerinin tersine olarak hipnotize olan insanlar kendi davranışları üzerindeki kontrollerini yitirmezler.

Devamı için tıklayınız

Tanımlar ve İlk Dönemler

Tanımlar ve İlk Dönemler

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH

Yüzyıllardır gizem ve mitlerle örtülmüş olan hipnoza birçokları kuşkuyla bakmakta. Aynı zamanda hipnoz, insan davranışıyla ilgilenen birçok ünlü biliminsanının ilgisini çekmekte. Sigmund Freud, Alfred Binet, William James, Wilhelm Wundt, Clark Hull, Ernest R. Hilgard ve psikolojinin başka seçkinleri hipnoz üzerinde ciddiyetle düşünmüşlerdi. Yine de yalnızca son dönemde hipnoz hak ettiği ilgiyi görmeye başladı. Artık o tüm dünyadaki psikoloji laboratuvarlarında yoğun bir araştırma konusu olmanın (bkz. Fromm & Nash, 1992; Kirsch & Lynn, 1995; Lynn & Rhue, 1991a) yanı sıra etkisi açıkça görülen bir tedavi bileşenidir. Klinik müdahaleyi ampirik bakımdan destekleyen bir olgu olarak hipnoz konusunu ele alan Uluslararası Klinik ve Deneysel Hipnoz Dergisi’nin özel sayısı, akut ve kronik ağrıdan obeziteye uzanan bir alanda geniş bir çeşitlilikteki psikolojik ve tıbbi durumların tedavisinde hipnozun etkisini ve verdiği umutları belgeliyor (bkz. Lynn, Kirsch, Barabasz, Cardena & Patterson, 2000). Ayrıca çoklu muayeneler üzerine bulguların sentezi konumundaki meta-analitik görüşler, hipnozun hem psikodinamik hem de bilişsel-davranışsal psikoterapilerin etkinliğini arttırdığını gösteriyor (Kirsch, 1990; Kirsch, Montgomery, & Sapirstein, 1995).

Hipnozun yavaş yavaş da olsa kabul edilmesinin bazı nedenleri var. Bunlardan birisi, hipnozun etkilerinin dramatik yapısıdır. Hipnoz sırasında birçok insan normal iradi davranışı üzerindeki kontrolü yitiriyor gibi görünüyor; bazıları geçici, seçmeli bir amnezi sergiliyor; ve mevcut olmayan şeyleri gördüklerini ve duyduklarını ya da mevcut olan şeyleri görmeyip duymadıklarını bildirebiliyorlar. Bu türden davranışlar ve bildirilen deneyimler o kadar olağanüstü görünüyor ki birçok araştırmacı bu durumların, genelde trans olarak anılan değişmiş bir bilinçlilik durumundan kaynaklandığını kabul ediyor.

Devamı için tıklayınız