Borderline Portresi

Borderline Portresi

Normalde gerçek kendilik ve kapasiteleri; çocuğun, zorluklar ve hayal kırıklıkları karşısında yaratıcı bir biçimde yaşamak için yetki ve kendine güven duygusuyla kendilik aktivasyonu ve kendilik ifadesi becerisine sahip özerk bir yetişkin olarak gelişmesine izin vererek ortaya çıkar. Bununla birlikte çocuk hayatının ilk üç yılı zarfında terk depresyonunu deneyimlediğinde, gerçek kendilik terk edilme duygularını daha çok şiddetlendirmekten kaçınmak için kapanır. Bu kapanma, psikolojik gelişmeyi durdurur ve kendiliğin bütün kapasitelerindeki bozulmanın değişken derecelerini üretir. Terk depresyonunu hissetmeye dayanamayarak, çocuk kendini depresif hissetmekten korumak için büyüme ve adaptasyon pahasına bir takım önlemlerle meşgul olur. Gerçek kendiliğin belirmesine destek olacak etkinliklerden kaçınır ve sonuç olarak bütün potansiyel kendilik kapasiteleri bozulur. Ek olarak, savunmaya duyulan ihtiyaç klasik olarak ego gelişimi olarak tarif edilen benzer bir duraklamaya sebep olur, böylelikle o da ilkel bir düzeyde işlev görmeye devam eder.

Egonun belirli işlevleri -gerçekliği kavrama, dürtü kontrolü, engellenme toleransı ve istikrarlı ego sınırları- sadece başarılı ayrılma ve bireyleşme aracılığıyla gelişebilir. Annesinden ayrılamayan çocuk annenin onun için yerine getirdiği bu işlevleri içselleştirmeyecek ve kendinin kılmayacaktır. Sonuç olarak, çocuk bütün bu alanlarda yetersizlikler gösterir. Ego gerçekliği zayıf kavrama sıkıntısı çektiğinde çocuk dünyanın nasıl işlediğini idrak için anneye veya başka birine bel bağlamaya devam eder. Kendi çarpık algılaması çocuğu gerçekliği daha berrak algılamayla üstesinden daha kolay geleceği durumlarda afallatacaktır.

Normal gelişimde, anne çocuğu engellenmenin gittikçe artan zor düzeyleriyle tanıştırır, böylelikle çocuk her zaman istediğini elde etmeyeceğini öğrenir. Belli bir noktada, çocuğun egosu bunu, bunun hayatın normal bir gerçeği –tatsız olsa da- olduğunu anlayarak farkına varır, kabul eder ve içselleştirir. Ne var ki, duraklatılmış egolu çocuğun engellenmeye dayanmaktaki becerisi zayıf olacaktır. Aynı şekilde, normal gelişim süresince anne, çocuğun davranışına sınır koyarak çocuğun otokontrolü öğrenmesi için yerinde azarlamalar aracılığıyla ona yol gösterir. Ama ego gelişimi duraklatıldığında kontrol içselleştirilmeyecek ve güvenilebilir bir ego gücüne doğru gelişmeyecektir.

Akışkan ego sınırları, duyguların ve ruh hallerinin dış veya iç olduğunun ayırt edilmesini zor hale getirir. Bozulmuş egonun, iç ruh halini dış dünyaya yansıtması, dış şartları iç duygu durumlarıyla karıştırması kadar olası olacaktır.

Gerçek kendiliğin ve ego işlevlerinin gelişimsel duraklamaları yüzünden, çocuk savunmanın ilkel mekanizmalarına aşırı derecede bel bağlamaya devam eder: Yadsıma ve yapışma, sakınma ve uzaklaşma, yansıtma ve eyleme vurma. Terk duygularından kaçınmak için, çocuk ayrılma gerçekliğini yadsır. Bedenen ayrı, özerk bir kişi olmasına rağmen o yönde hissetmez, düşünmez veya davranmaz. Yapışarak anne ile yeniden bir araya gelme dileğini eyleme vurabileceği fantezisini geliştirir, fantezide kendinin ve annesinin daha önce ve doğumdan hemen sonra oldukları gibi hala kaynaşık bir çiftmiş gibi görünmesini sağlar. Bu fantezi gerçek kendiliğin ortaya çıkmasına cesaret vermektense savunmacı ve regresif davranma ihtiyacıyla bağlantılıdır ve ihtiyacı motive eder. Zihninde annenin ona karşı söndürülemez ihtiyacı halini almış olan anneye ihtiyacını anneye yansıtır. Yadsıma ve yapışma, çocuğun kişiliğinde sabitlenmiş olarak daha sonra yetişkinlikte sevilen kişiyle ayrıcalıklı bir ilişki beklentisinde olacağı ve başarma umuduyla yapışmayı kullanacağı özellikle yakınlık ve ayrılıkla ilgili olan benzeri ayrılık stresleriyle başa çıkmanın birincil aracı haline gelmek üzere yansıtmalı tepkiler haline gelirler.

Terk depresyonunu tetiklemeyeceğini daha çok güvence altına almak için çocuk, terk edilmenin duygularını başlatarak duygusal dengesini tehdit edebilecek olan kendini ifade etme veya isteklerini ortaya koyma veya kişiliğindeki en eşsiz olanı aktive etme gibi bütün fırsatlardan uzak durmayı öğrenir. Annenin mevcut olmayışının tahrip edici etkilerini deneyimlediği o erken kişiler arası etkileşimler içselleştirilmiş, kişilik yapısı için kalıp görevini gören intrapsişik imajlar sabitlenmiştir. Bu çocukluk modeli daha sonra hayattaki durumlara karşı algı ve tepkilerine –o durumlarda gerçekte ne olduğuna bakmaksızın- egemen olur. Kendini sakladığında ve kendilik aktivasyonu ve kendini ifadesi aracılığıyla büyümesini teşvik edecek durumlardan kaçındığında hayatın onun için daha dayanılır olduğunu öğrenir. Büyümekten vazgeçmek güvende hissetmek için ödenen küçük bir bedel gibi görünür.

İlişkilerde, ya yapışacak ya da kişi incinme veya reddedilme korkusu olmadan uzak ve duygusal olarak ilgisiz kalacaktır. Güvende hissetmesi için hayatın birçok zorluğundan kaçınılması ve diğer insanların ya sahiplenerek tutulması ya da duygusal mesafede tutulması gerektiğini öğrenir. Çünkü intrapsişik bir düzeyde, bir çocukken hayatın zorluklarından ve diğer insanlarla ilişkilerden kaçındığında ve gerçek duygularını kendine sakladığında annenin daha ödüllendirici olduğunu hatırlar.

Çocuk, anneden ayrılmış olduğunu yadsımış olduğu ve annenin hala kendinin komuta eden yarısı olduğunu hissettiği için, deneyim, sorunlar ve zorluklar ona yansıtılabilir. Acı, elem, mutsuzluk, hayal kırıklığı, engellenmeler sadece hayatın gerçekleri değil, hepsi bir şekilde annenin marifetidir, kendinin değil. Ya da dönüşümlü olarak tamamen kendi yetersizliklerinden kaynaklanıyormuş gibi görebilir. İntrapsişik şablon o kadar hazırdır ki, çocuğun ve daha sonra yetişkinin problemlerinin nedenleri –ya da çözümleri- ile ilgili hiçbir gerçekçi kavrayışı olmayacaktır.

Çatışmayı ruhsal olarak ortama yansıttıktan sonra, içsel olarak hissetmemesi için tam olarak davranışta “onu eyleme vurur”. Genellikle, birey reddedilmeye karşı olan aşırı duyarlılığından dolayı ebeveyne ait acı dolu ilişkiyi ebeveyn yerine rol alan başka bir insanla oynayarak terk depresyonuyla yüzleşmekten ve üstesinden gelmekten kaçınacaktır. Bu suretle, geçmişte içselleştirilmiş ve acıya sebep olmuş olan bugün dış bir problemmiş gibi dışsallaştırılmış ve ele alınmıştır. Kişinin şu anda “üstesinden geliyor” olduğu yanılsaması yaratılmıştır. Eyleme vurmanın her zaman iki bileşeni vardır; eşlik eden acısıyla beraber içselleştirilmiş ilişkiyle ilgili olan psikodinamik yönü ve orijinal reddedilme senaryosunun tekrar oyununda güncel olanla davranışsal etkileşimi.

Eyleme vurma her zaman bir ortak gerektirmez. Terim terk depresyonuna karşı bir savunma olarak kullanılan davranışı da -genelde kendilik yıkıcı- içerir. Alkol, uyuşturucu, aşırı çalışma alışkanlıkları ve diğer bağımlılık yapan etkinlikler depresyonu dağıtıcı olarak hizmet edebilirler.

Bu ilkel savunma mekanizmalarının ortaya çıkmasına ek olarak gelişimsel duraksamanın diğer bir sonucu, egonun haz aramak için haz prensibiyle yönetilmeye devam edilmesi ve egonun gerçeklik prensibi, memnuniyet verici olsun olmasın gerçeklikle başa çıkma becerisi geliştirmektense acıdan kaçınmasıdır1. Acı, terk depresyonu acısı anlamına gelmeye devam eder; terk depresyonunu deneyimlememekten gelen haz yüzeysel “iyi hissetme” olarak kalır. Bu miyop bakış, egonun büyük bir parçasının dönüşümü haz egosundan geçeklik egosuna atlatması sonucuyla çocuk olgunlaştıkça kalıcı olur. Zaman içinde “haz egosu”, gerçekliğin üstesinden gelmektense acıdan kaçınmak için sahte kendiliğin kısıtlı yol gösterme talimatlarına süratle uyan patolojik bir ego haline gelir. Gerçek kendilik aktivasyonu ve kendilik ifadesinin üzerine kurulabileceği gerçeklik ilkeleri kusurlu bir biçimde gelişmiştir.

 Genelde gerçek kendilik ortaya çıktığında geri çekilen bölme savunma mekanizması terk depresyonuna karşı başlıca savunma olmaya devam eder. İyi anne ve kötü annenin, iyi çocuk ve kötü çocuğun çelişen imgeleri ve onlarla ilgili olan duygu durumları (sevilme ve reddedilme) bilinçli olmaya devam ederler, ancak birbirlerini etkilememeleri için sanki iki ayrı odada tecrit edilmişlercesine ayrı tutulurlar. Bölmenin yaygın kullanımı ego kusurları kadar diğer savunma mekanizmalarını da besler ve derinleştirir. Bölme tarafından yaratılmış olan çatallanmış dünya görüşü ilkel savunmaları güçlendirir, çünkü kişinin bakış açısından dünya hala hayatın ilk aylarında olduğu gibi biçimlendirilmiştir: Kendilik temsili, iyi bir anne imgesine bağlantılı olan iyi bir kendilik imgesi ve kötü anne imgesine bağlantılı olan kötü, yetersiz ve sönmüş bir kendilik imgesinden meydana gelir.

Psikodinamik anlamda, çocuk “nesne sürekliliği”ni kazanmayı başaramaz ve insanlara bütün varlıklarmış gibi ilişki kurmaktansa parçalarmış –ya olumlu ya da olumsuz- gibi ilişki kurarak hayatını sürdürecektir.

Engellenmiş veya öfkeli olduğunda ilişkilerde tutarlı bağlılığı devam ettiremeyecek ve sevilen kişinin imgesini o kişi bedenen orada olmayınca çağrıştırmakta zorluk çekecektir. Hiçbir zaman çocuğu bazen ödüllendiren ve bazen engelleyen annenin tek, bütün kişi olduğunu tamamen anlamayacaktır. Onun biri iyiliksever, diğeri kötü ruhlu iki ayrı varlık olduğunu sanmaya devam edecektir.

Aynı şekilde, kendini hem iyi hem kötü bakımlardan tanıdığı gibi hiçbir zaman tek bir bütün kendilik algısı yaratmayacaktır. Bunun yerine, gelişmemiş, yapışan, pasif, kendini ortaya koymayan davranış gösteren bir “iyi” kendiliği ve büyümek, kendini ortaya koymak, etkin ve bağımsız olmak isteyen bir “kötü” kendiliği görmeye devam edecektir. “İyi” anne “iyi” çocuğu onaylarken “kötü” anne “kötü” çocuğu onaylamaz. “İyi” anne regresif davranışı destekler ve yüreklendirirken “kötü” anne çocuğun girişken davranışıyla karşılaştığında düşmanca, eleştirici ve öfkeli olur.

l�vye8���dilmiş gibi görünüyordu. Terk etme olarak algıladığıyla başa çıkamayarak, çocuğun ondan ayrılma ve kendini oyun ve dünyanın keşfi aracılığıyla ifade etme çabalarını destekleyememişti. Kendi ayrılık anksiyetelerinden kaçınmak için savunmacı manevraları, ayrılığı önlemek ve çocuğun bireyselleşmeye doğru girişimlerinde cesaretini kırmak için desteğini çekerek çocuğa yapışmasına neden olmuştu.

Kısacası, çocuğunu gerçekte olduğu gibi -büyüyen ve yönlendirilmesi zorunlu olan gereksinimleriyle gelişen- kabul edemedi. Çocuğu, kendi ayrılma depresyonu duygularına karşı savunma gibi kullanılacak daimi bir küçük bebek –daha kötüsü, bir nesne- olarak algıladı. Bu yüzden çocuğun baş gösteren bireyselleşmesine yanıt veremedi. Karşılığında çocuk anneyi korkuttuğunu fark ettiği potansiyel kendilik parçalarına boş vermeyi ve hatta onlardan korkmayı öğrendi. Zamanla, ondan onay almaya devam etmek için duygularını, arzularını ve faaliyetlerini bastırdı. Sonra anne ve çocuğun her ikisi de bu etkileşimin çocuğun büyümesinde yıkıcı olduğunu yadsıdılar.

JAMES. F. MASTERSON

Devamı için tıklayınız

Terk Edilme Korkusu

Terk Edilme Korkusu

Kuşatma Altındaki Kendilik

 JAMES. F. MASTERSON

Tutarlı kendilik algısı meydana getirmek için, çocuk hayatın ilk üç yılında anne ile kaynaşık, sembiyotik bir birim olmadığını öğrenmelidir. Mahler ve diğerlerinin araştırmalarının açıkça gösterdiği gibi, anne ve çocuk (ve baba) bir çeşit koreografikleştirilmiş verme ve alma, serbest bırakma ve geri dönme, risk alma ve geri çekilme, öğrenme ve sınama dansı ile meşgul olmaktadır. Çocuk kaçar, anne peşinden koşar; çocuk keşfe çıkar ve güveni yenilemek için ona geri gelir; keşfin heyecanıyla desteklenmiş olarak cesaret edip öteye gider ve macera fazla tehditkâr olunca veya kendi kırılgan kimlik duygusu ve sürekliliği yıpranınca ve terk duyguları onu alt edince, duygusal yakıt ikmali için geri döner. Normal, sağlıklı çocukların gelişiminde anne çocuğunun çabalarını onaylar ve destekler. Sahte kendilik tarafından hâkim olunan bireylerin gelişiminde bu kendini ifade örüntüleri ve anne desteği gerçekleşmemiştir.  Neden?

Bazı çocukların gerçek kendiliği güçlendirecek ve geliştirecek biçimlerde ayrılma ve kendilerini ifade etmedeki başarısızlıklarını üç etken izah eder: yaradılış, büyütülme ve kader.

Nasıl ki her insanoğlu fiziksel gelişmeyi belirli limitler içerisinde oluşturacak ve rehberlik edecek doğuştan gelen genetik yapıyla doğar, her birimiz de hayata psikolojik potansiyellerimizi etkileyecek farklı genetik potansiyellerle başlarız. Kaç yıl antrenman yaparsak yapalım hepimiz Olimpik jimnastikçiler olmayacağız. Ne de hepimiz şair olarak Shakespeare veya Keats’ın yanında yer almayı başaracağız. Fiziksel ve entelektüel sınırlamalar döllenme esnasında bizim içimize örülürler; belirli parametreler içinde eğitim ve alıştırma yapmak yeteneklerimizi geliştirebilir ama eninde sonunda ötesine geçmemizin basitçe alnımıza yazılmadığı bir takım kısıtlamalarla engellenmişizdir.

Aynı şey gerçek kendiliğin kapasiteleri için geçerlidir. Döllenme sırasında, büyük ihtimalle çocuklar hayatlarında geliştirilebilecek psikolojik kapasiteler için en azından potansiyellerin bazılarını alırlar. Genetik kalıtımımızın ve biyolojik yaradılışımızın bir kısmı bu psikolojik kabiliyetlerdeki sınırlamalarını ve eksikliklerini içerir. Örneğin, bazı çocuklar ve ebeveynler doğal olarak utangaç, içe kapalı, çekingendirler;  diğerleri girişken, dışa dönük, cesurdurlar. Bazıları idare edilmeye gereksinim duyarlar; bazıları kendi idarelerini ele alırlar. Bazıları her zaman başka insanların eşliğine diğerlerinin duyacağından daha büyük derecede ihtiyaç duyacaklardır. Bazı bireylerin kendilerini hedeflere veya kariyere veya diğer insanlara adaması diğerlerinde olduğundan daha güçlü ve baskındır. Yetenek ve beceri olarak eşit değiliz ve eşit başlamadık.

Tek başına başarılı bir biçimde iş göremeyen ergenler üzerinde yaptığım araştırmalarda bir kaçının hastanede tedavi esnasında gelişme gösteriyor gibi göründüklerini, ayrıldıktan kısa bir süre sonra patolojik davranışlarına dönmüş olduklarının farkına vardım. Son takip araştırmalarında hiçbir zaman iyileşmemiş olduklarını gösterdi.1

Çocuklukta klinik çöküntü olmadan hayatta kaldıkları, ergenlikte parçalandıkları, arkasından hastanede iyileşmiş gözüktükleri, ama taburcu olduklarında dağıldıkları gerçeğini nasıl açıklamalı? Bölüm 2’de anlatıldığı gibi kendilik, anne imgesinden doğduğunda annenin imgesini ve onun adına yerine getirdiği yardımcı işlevlerini de içselleştirir veya “içeri alır”. Bu işlevler (gerçeklik algısı, dürtü kontrolü, düş kırıklığı toleransı, ego sınırları) özerk kendilik aktivasyonu kapasitesine büyük katkıda bulunurlar.

Bu hastalarda bu imge ve bağlantılı işlevlerin içselleştirilmemiş olması gerçeği onların çocukluklarında gizlenmiştir, çünkü kader nazik davranmış ve bu çocukları aşırıya kaçan ayrılık stresine maruz bırakmamıştır ve çünkü çocuğa işlev görmesine katkıda bulunan dış ebeveyn otoritesine bağlı olmasına izin veren bir “bağımlılık şemsiyesi” vardır. Diğer bir deyişle çocuğun özerk olarak işlev görmesi beklenmez. Bununla birlikte, ergenlik şemsiyeyi kaldırır ve büyüyen çocuğu özgürleşme görevlerine ve özerk olarak işlev görme ihtiyacına maruz bırakır. Bu noktada altta yatan kendilik aktivasyonuyla olan sıkıntı klinik bir sendrom olarak ortaya çıkar. Araştırmamdaki ergenler hastanede iyileşiyor gibi görünüyorlardı, çünkü bağımlı olabilecekleri dış otoritenin varlığı erken çocukluk ortamını yeniden oluşturmuştu. İyileşmiş görünmüşlerdi, ama bu değişiklikler terapistin ve hastanenin desteği kaldırıldığında devam edemedi. Taburcu olduklarında dağılmış olmaları gerçeği, ne çocuklukta anneyle, ne de sonraları terapistle etkileşimlerini içselleştirme temel kapasitelerine sahip olmadıklarını güçlü bir biçimde akla getiriyordu ve bu yaşam boyu süren ayrılma ve özerk duruma gelme acziyeti muhtemel olarak kalıtsal bir genetik kusurdandı. Erken geçmişleri, araştırmada daha başarılı olan diğer ergen hastaların erken geçmişlerinden daha kötü olmadığından, bunun ağır hasar bırakan gelişim deneyimlerinden kaynaklanmış olma olasılığı zayıftı.

Halen bu tip genetik kusurun gerçek doğasına ilişkin araştırma delili azdır ama durumları doğrudan yetiştirilme hatalarına veya kaderin etkilerine bağlanamayacak ağır hasar görmüş bazı bireylerin herhangi bir tipte terapiye cevap vermediklerini gördük; bu vakalardaki problemin kökünün genetik veya biyolojik kusurda yattığını var sayıyoruz. Örneğin, araştırmalar, çocukluk psikozu olanların en iyi anneliğe bile cevap vermeyeceğini göstermiştir. Bu vakalarda, yetersiz anneliğin değil bazı kalıtsal kusurların sorumlu olduğu anlaşılıyor.2

Böylece, hepimizin hayatının ilk üç yılını aynı kolaylık veya zorlukla geçirmeyeceğimiz sorumluluğunu doğa almış görünüyor. Bazılarımız annelerimizden ayrılacağız ve kendi eşsizliğimizi daha kolayca ifade edeceğiz; bazılarımız bunu yapabilmek için daha zorlu mücadele içinde olacak. Doğa her birimize gerçek bir kendilik geliştirmek için aynı psikolojik tohumları bağışlamamıştır ve yetişkin olarak her insan gerçek kendiliğin kapasiteleri içinde kendine özgü dayanıklılıklar ve zaaflar aralığına sahiptir. Nasıl ki bir ağaç, meyve, çiçek, yapraklar, kabuk ve yapı çekirdeklerin en küçüğündedir, büyüyecek ve gelişecek olanlar doğumda mevcut olanlardır.

Çocuğun kalıtsal psikolojik potansiyelinin ne oranda tam, pürüzsüz ve çabuk gelişeceği kısmen annenin ve daha küçük bir oranda babanın gerçek kendiliğin tohumlarının büyüyebileceği ortamı sağlamaktaki psikolojik becerisine dayanır. Çocuğun kendilik imgesi annenin sembiyotik imgesinden doğar. Çoğu ailede anne birincil bakıcıdır ve baba ikincil rolü oynar, annenin psikolojik gelişmeyi büyütme ve besleme yetenekleri üzerindeki vurgu bu yüzdendir. Bu bağlamda besleme; koruma, sıcaklık veya gıda gibi fiziksel desteğe değil, ama daha belirli bir besin verme biçimine, çocuğun gerçek kendiliğinin özgün, bireyselleştirici niteliklerinin ortaya çıkmasına gönderme yapar. Ebeveynler, körpe çocuğun ortaya çıkan, fiziksel olarak uyarıcı ama güvenli, çocuğun gelişim safhası için sosyal olarak zorlu ama üstesinden gelinebilir, düşünsel olarak coşturucu ama duygusal olarak emin bir ortamda serpilecek olan kendiliğinin özgün ve kişisel özelliklerini ayırt edebilmek ve olumlu duygusal destekle karşılık verebilmek zorundadırlar.

Anahtar annenin çocuğun ortaya çıkan kendiliğini kavrama ve destekleme becerisidir, çünkü bu destek olmadan çocuk annesini kendi çabalarını geri alan ve onaylamayan olarak deneyimler. Anne çeşitli sebeplerden yetersiz karşılık verebilir. Psikolojik olarak dengesiz olabilir –borderline, narsisist, psikotik, psikopatik veya manik-depresif. Yeterli karşılık vermeyebilir, çünkü kendisi bir kayıp yaşamış olabilir ve bunalımdadır veya hatta fiziksel olarak hastadır veya gerçekten namevcuttur. Karşılık verememezliği çocuğun gerçek kendiliğinin meydana çıkamayacağı iklimi üretir.

Kendilik algısı bozulmuş3 olan ergenler üzerine olan araştırmamda, bir çoğununun, ancak hepsinin değil, kendileri bozuk gerçek kendilik sıkıntısını çekmiş annelere sahip olduğunu anladım. Anneler de ayrılıktan korkuyorlardı ve her ne pahasına olursa olsun bunu önlemeye çalışmışlardı. Bu vakalarda bedel çocuklarındaki gerçek bir kendiliğin normal gelişimiydi. Bir örnek olması için,  emin bir kendilik algısı geliştirmeyi başaramamış bir anne, çocuğun kendi duygusal dengesini sürdürmesi yerine bağımlı kalması için cesaretlendirerek sembiyotik bağın devamını teşvik etme eğilimindeydi/eğiliminde olmuştu.

Karşı konulmaz bir biçimde, onu er geç sonsuza kadar terk etmesi kaderinde yazılı olan bir uyarı gibi kulağa gelen çocuğunun beliren bireyselliğiyle tehdit edilmiş gibi görünüyordu. Terk etme olarak algıladığıyla başa çıkamayarak, çocuğun ondan ayrılma ve kendini oyun ve dünyanın keşfi aracılığıyla ifade etme çabalarını destekleyememişti. Kendi ayrılık anksiyetelerinden kaçınmak için savunmacı manevraları, ayrılığı önlemek ve çocuğun bireyselleşmeye doğru girişimlerinde cesaretini kırmak için desteğini çekerek çocuğa yapışmasına neden olmuştu.

Kısacası, çocuğunu gerçekte olduğu gibi -büyüyen ve yönlendirilmesi zorunlu olan gereksinimleriyle gelişen- kabul edemedi. Çocuğu, kendi ayrılma depresyonu duygularına karşı savunma gibi kullanılacak daimi bir küçük bebek –daha kötüsü, bir nesne- olarak algıladı. Bu yüzden çocuğun baş gösteren bireyselleşmesine yanıt veremedi. Karşılığında çocuk anneyi korkuttuğunu fark ettiği potansiyel kendilik parçalarına boş vermeyi ve hatta onlardan korkmayı öğrendi. Zamanla, ondan onay almaya devam etmek için duygularını, arzularını ve faaliyetlerini bastırdı. Sonra anne ve çocuğun her ikisi de bu etkileşimin çocuğun büyümesinde yıkıcı olduğunu yadsıdılar.

JAMES. F. MASTERSON

Devamı için tıklayınız

Gerçek Kendilik Eylemde

Gerçek Kendilik Eylemde

JAMES. F. MASTERSON

Bölüm 1’de tanıştığımız gerçek kendilikleri ciddi bir biçimde bozulmuş bireylerin aksine, sağlıklı bir gerçek kendiliğe sahip bir kişi sadece günlük hayatın rutin iniş çıkışlarını idare edebilmekle kalmaz, geliştikçe ciddi krizleri de idare edebilir. Sosyal, kişisel, ekonomik ve mesleki krizler, kişinin hayatının normal yapısını her zaman bozmakla birlikte, sağlıklı gerçek kendiliğe sahip bir kişi için felç edici veya tamamen bozguna uğratıcı değillerdir. Gerçekte, sağlıklı gerçek kendilik tarafından rehberlik edilen kişiler, krizlerden daha zengin, anlayışlı ve şefkatli insanlar olarak çıkarak genellikle krizler aracılığıyla büyür ve olgunlaşırlar.

Gerçek kendiliğin sağladığı güç ve yetenek tiplerini görmek için gerçek kendiliğinin sağlıklı algısına sahip genç bir kadını ele alalım:

Terry İrlandalı-Alman bir ailede Orta Batı’da büyümüş. Erken yürümüş, dünyayı keşfetmek ve öğrenmek için hakiki bir sevinç göstermiş, enerjik, hareketli bir bebekmiş. Hem babası hem de annesi, onun ilgi alanlarını paylaşarak ve bir çocuk olarak becerilerini geliştirmesi ve okulda yapabileceğinin en iyisini yapması için teşvik ederek merakını yüreklendirmişler ve küçüklüğünden itibaren onunla bolca zaman geçirmişler.

Terry çocukluğu boyunca hayvanlarla oynamaya ve onlar hakkında öğrenebileceği kadar çok şey öğrenmeye belirgin bir ilgi göstermiş. Yıllar içinde evcil küçük kemirgenler (gerbil), tavşanlar, bir kedi ve iki köpek yetiştirmiş. Her yeni ev hayvanı aldığında, ailesi iyi bakımının önemini aklına sokmaya çalışmış ve böylelikle o da sorumluluğu öğrenmiş. Terry büyüdükçe, hayvanların eğitimi ve bakımı konusunda gerçek bir yeteneğe sahip olduğu ve bunu yapmayı sevdiği belirginleşmiş. Hayvanlarıyla zaman geçirmek ona uzun saatler boyu keyif ve mutluluk sağlamış. Bununla birlikte, onun ilgi alanları hayvanlara bakmanın ötesine geçmiş. Birçok arkadaşı varmış, birçok spor yapmış ve her zaman okumaktan ve müzik dinlemekten zevk almış.

Terry ailesinde üniversiteye giden ilk kuşak kadınlarının arasındaydı; üniversitede bilim ve sanat eğitimi görmüş, edebiyata, bilime ve hayvanlara olan sevgisi arasında kalmıştı. Tiyatro kulübünde faaliyet gösteriyordu ve üniversite gazetesi kadrosunun bir üyesiydi. İrade sahibi, çekici bir kadın olarak hem erkekler hem de kadınlar tarafından sevilen biriydi. Düzenli olarak beraber olduğu bir erkek arkadaşı vardı, ama özel bir delikanlıyla olan ilişkisi onu kampüsteki diğer erkek veya gruplardan hiçbir zaman koparmıyordu. Terry açık yürekli ve eğlenceli olarak nitelendiriliyordu. Problemlerini, hayallerini ve arzularını paylaşabileceği arkadaşlardan hiç yoksun olmamıştı.

Okulun son senesinde bir kriz yaşandı. Eyalet dışındaki bir veterinerlik okuluna başvurdu ve kabul edildi. Bunu ailesine açıkladığında, ailesi oldukça çok üzüldü. Ailesi daima, Terry’nin bilime olan aşkının ve yerel hastanedeki gönüllü işinin onu hemşirelik veya tıp okuluna yönlendireceğini sanmışlardı. Aslında kendi doktor olan babası, Terry’nin şehirde tanınmış bir tıp okuluna gitmesini yürekten istemişti. Annesi kariyer konusunda daha açık fikirliydi, ancak kızının evden bu kadar uzağa taşınması hoşuna gitmemişti. Her iki ebeveyn de duygularını açık etmiş ve bu lisans programına katılma kararının onları hüsrana uğratacağını Terry’e hissettirilmişlerdi. İşleri içinden çıkılmaz bir hale sokmak için iki yıllık erkek arkadaşı Craig ciddileşmişti; zaman zaman evlilikten bahseder olmuş ve henüz konuşulmamış olan, mezun olduktan sonra birlikte yaşayacakları varsayımına sığınmıştı. Şehirdeki büyük bir şirket tarafından işe alınmış ve Terry’le bir yuva kurmayı heyecanla bekliyordu. Terry haberi ona verdiğinde çok üzülmüştü. Sahte kendilik tarafından yönlendiriliyor olsaydı, yakınlarından gelen direnişe dayanamazdı. Kararı, kendisi için en iyisi olduğuna inandığı şeye sıkı sıkıya bağlı kalmazdı ve onların onayını kaybetme riskini almaktansa otomatik olarak ailesi ve Craig’in isteklerine uyardı.

Veterinerlik okulunda Terry akademik başarı ve çok büyük kişisel doyum ve mükafatlar elde etti. Geçen her hafta onun gerçekten veteriner olmak istediğini doğruladı. O ve Craig’le ilk başlarda yazıştılar ve her hafta birbirlerini aradılar, ama aylar geçtikçe Craig’in Terry’e olan sevgisi söndü ve başka biriyle ilişkiye girdi. İlk Şükran Günü ziyaretinde Terry’e yeni kız arkadaşını anlattı ve Terry çok üzüldü. Yine de onu çok derinden seviyor olduğu halde, Terry, Craig olmadan bir hayat tasarlayabildi. Lise ve üniversitede erkeklerle tanışma ve çıkma konusunda, onsuz hayatta kalabileceğini bilecek kadar deneyim sahibi olmuştu.

Ailesi, özellikle, yeteneğini insanlar üzerinde kullanmaktansa hayvanlar üzerinde harcadığını düşünen babası, Terry’nin kariyer konusundaki kararını onaylamadıklarını bildirmeye devam ettikçe, hafta sonu diğer gerginlikler ve hayal kırıklıklarıyla doldu. Okula döndüğünde Terry berbat hissetti. Bir hafta boyunca hem ailesi hem de Craig tarafından reddedilmiş olduğunu hissederek devam edebilme gücünden ciddi olarak şüphe duydu.

Bununla birlikte sonunda, eğitiminin kendisi için çok önemli olduğunun farkına vardı ve veteriner olma hayali normal ders ve çalışma rutinine dönmesine yol açtı. Annesinden aldığı, Craig’i kaybetmesinin sebebinin okul için uzaklara gitmesi olduğunu belirten suçlayıcı mektup, Terry’nin Şükran Günü’nde söz verdiği gibi tüm Noel zamanını evde geçirmemesi gerekliliğine ikna etti. Bu kararıyla ilgili, arkadaşça bir ilişkisi olduğu bir profesörüyle konuştu. Profesörü bütün hafta boyunca ailesinin eleştirisine ve yermelerine tabi olmanın onu duygusal olarak iyi hissettirmeyeceği konusunda hem fikir oldu. Annesini arayıp eve sadece üç günlüğüne geleceğini, sonra okula döneceğini söyledi. Bozuk kendilik algısı olan birinin, bu durumla Terry kadar güzel bir şekilde başa çıkması mümkün olmazdı. Ya tüm tatiller için eve gider ve annesinin eleştirisi yüzünden kötü hisseder ya da eve hiç gitmez ve ailesini üzdüğü için kendini suçlu hissederdi.

Devamı için tıklayınız

Gerçek Kendiliğin Gelişimi

GERÇEK KENDİLİĞİN GELİŞİMİ

JAMES. F. MASTERSON

Kendilik kavramı uzun zamandır gündemdedir. Şair ve filozoflar kendilik kavramını ele almışlar ve antik çağlardan beri düşünceli erkek ve kadınlar kendi gerçek doğalarını ve yaşamlarının amacını düşündükçe bu konuyla ilgili yazmışlardır. Freud uygulama yapmaya başladığından beri psikologlar ve psikanalistler en az yüz yıldır kendiliği analiz ediyorlar; ve geçen yüzyıl içinde özellikle Freud ve Jung’un psikodinamik teorileri kitleselleştirmeleri, kendiliğin temel psikolojik unsurları tartışmasının popüler literatüre girmesine izin vermiştir. Geçen 25 yıl içinde kendilik kavramının neredeyse ulusal bir obsesyon haline gelişini izledik. 1960’ların “kendine ait olanı yap” öğüdünden 1970’lerin Bencil Kuşak’ına, Christopher Lasch’ın deyimiyle “narsisizm kültürü” tüm alanlarda popüler düşünce oldu. Kendilik ifadesi, alternatif yaşam tarzı, yeni video teknolojileriyle gelen artistik patlama, 1980’lerin “yeniçağ” dönüşümsel terapileri bize sıkça Polonius’un Leartes’e verdiği “kendine dürüst ol” öğüdünü hatırlatır.

Kendilik üzerine birçok aldatmacadan sonra bu konuda ikinci bir kitaba ihtiyacımız yoktur diye düşünülebilir. Eğer insanlık tarihindeki herhangi bir kuşak kendiliğin amacı ve doğası hakkında bir uzman ortaya çıkaracaksa bu bizim kuşağımız olmalıdır. Ancak şairler, filozoflar ve hatta birçok psikoterapist kendiliğe klinik açıdan yaklaşmıyorlar. Onlar kendiliğin kökenleri, gelişimi ve kapasiteleri açısından analitik olarak çalışmamış olsalar da çalışmaları ilham verici, olumlu ve motive edici olabilir. Analistler teorik ikna ediciliklerine bağlı olarak, kendiliğin psikolojik karmaşıklığını, erken çocukluktaki gelişimini ve kişilikteki işleyişini incelemek pahasına kendiliği küçümsemek ya da önemle vurgulamak eğiliminde olmuşlardır.

Psikanalistlerin babası olarak Freud, bu alandaki erken öncülere sadece kaba hatlarıyla kendilikle ilgili çalışmaları cesaretlendirecek yolu açmıştır. Freud başlıca içgüdüsel dürtülerle –cinsellik ve agresyon- ilgilenmiş ve kendilik konusunu az çok hafife almıştır. Normal gelişimdeki ve nevrozların gelişimindeki ödipal çatışmanın ve kastrasyon kaygısının etkileriyle ilgili çalışmaları sırasında Freud pre-ödipal gelişiminin ana hatlarını belirlemiş ve bu yüzden kendiliğin pre-ödipal gelişimini kabataslak tanımlamıştır; ödipal safhasını inceleme araştırmaları enerjisinin büyük bir kısmını almış ve kendiliğin erken gelişiminin ileri ve daha derin araştırmaları başkalarına kalmıştır.

İlk psikanalistler Freud’un yolunu kendilik üzerine dolaylı olarak çok şey söyleyerek ve yazarak takip etmişler, ancak nasıl yapılandırıldığını ve nasıl işlediğini anlamakla ilgili net olarak odaklanmış bir çalışma yapılmamıştır.

Psikanalist nesillerinin kendilik konusunun çok dışına çıkmalarına yol açan bir faktör de, yakın zamanda Bruno Bettelheim tarafından işaret edilen talihsiz gerçek, Freud’un “ruh” diye adlandırdığı kendilikten bahsettiğinde bu terimin çeviride anlam kaybına uğramış olmasıydı. Onun ünlü “… Ruhun üç yetki alanı,” daha uygar terimlerle ben, o ve ben-üstü, ego, id ve süperego olarak tercüme edilmiştir. Freud’un ”ruhun yapısı” olarak adlandırdığı “zihinsel aygıt” ve “zihinsel organizasyon” ibaresi “ruhsal organizasyon” olarak tercüme edilmiş ve tüm bunlar Freud’un insan ruhunun gizemi üzerine değil insan zihninin mekaniğiyle alakadar olduğu izlenimini beslemiştir1. Terimin on yıllar içinde kaybolmuş olması ironiktir, çünkü kendi psikanaliz sisteminin anlaşılması için kişinin ruh veya kendilik açısından düşünme zorunluluğu Freud inancıydı.

Freud “kendilik” ile ilgili konuşurken ich kelimesini iki anlamda kullanmıştır: Bütün insan olarak kendilik ve basitçe zihnin egosu veya temsilcisi olarak kendilik. Bu iki kavram, kendilikle ilgili psikanalitik felsefesinin iki ayrı okulunun oluşmasına ilham vererek bugüne kadar gelmiştir. İki kavram arasındaki fark, 1912’de Freud ve Carl Jung arasındaki klasik bölünmede göze çarpan bir biçimde tanımlanmıştır.

Her ikisi de insanın psikozu neden ve nasıl geliştirdiğine ilgi duymuş, ancak hayatın erken dönemiyle ilgili farklı problemleri hedef almışlardır. Freud’a göre psikotik, ödipal evreye ulaşmış ve sonra ödipal çatışmanın –anneye olan cinsel düşkünlük ve ardından gelen baba ile rekabet- fazla tehditkâr olduğunu keşfederek çatışmadan kaçınabileceği pre-ödipal evre öncesine regrese olmuştur. Jung, diğer bir taraftan psikotiğin kendiliğinin hiçbir zaman ödipal düzeye ulaşmadığını, gelişimin kendiliğin asıl kaygısının anne ile kendi kimliğinden meydana gelme girişiminde bulunduğu pre-ödipal evrede tıkandığını hissetmiştir. O zamanlar, Jung büyük olasılıkla gerçeğe Freud’dan daha çok yakındı.

Jung kişinin birliğe, bütünlüğe ve en üst insani emellere olan gereksinimini ifade eden kendiliği ilksel imge veya arketip olarak vurgulamıştı. Bütünlüğe olan bu odak, psikanalitik felsefenin holistik (bütüncül) okulunun alacağı hali tanımlamıştır ve Jungcular için intrapsişik esastan, ego, id ve süperegonun ve onların çatışan rollerinin öneminden başka bir yöne doğru değişimi başlatmıştır. “Bütün insan” genel kanısının eşiğinde olunduğu zamanlarda, bütün kendilik kavramı erken dönem gelişimin bilinçdışının içeriğine katkısını küçümsemiştir. Bu, bireysel insanın özgün intrapsişik yapısından bir şekilde bağımsız olarak çalışan kolektif bilinçdışını birincil öneme yerleştirerek, bilinçdışını kişisel ve kolektif bilinçdışı olarak ayırmıştır. Böyle yaparak Jungcular, tüm insanların ortaklaşa paylaştığı bilinçdışı yapılarına karşı bireysel bilinçdışının derinliğini önemsiz göstermişlerdir.

Devamı için tıklayınız

Klasik Dinamik Teknikten Sapmadan Kaynaklanan Sorunlar

Klasik Dinamik Teknikten Sapmadan Kaynaklanan Sorunlar

Candace ORCUTT, Ph.D.

Bu durumun gerekli kıldığı teknik değişiklikler, terapistin rolüne ve terapötik tarafsızlığa ilişkin sorular ortaya koyar ve hastanın ihtiyaçlarını doğru zamanda karşılamada yararlı olan beceri, karara varma gücü ve esneklikle ilgilidir.

Başlangıçtaki kişilik çalışması için terapist, terapötik tarafsızlık konumuyla hastayı aktarımsal eyleme vurum çarpıtmalarıyla yüzleştirerek aktif olmak zorundadır. Derinlemesine çalışma aşamasında hasta daha fazla hissetme ve içgörü sorumluluğu kazandığı için, müdahalelerini büyük ölçüde aktarım çarpıtmalarını bilinçli farkındalık düzeyine yükseltme yorumlarıyla kapsayan terapist, daha az aktif bir konum alır.

Derinlemesine çalışmada, aksi bir şekilde hastanın aktarımsal tepkilerini vurgulayan sağlam zemini sağlayan şey, terapistin tarafsız ve yönlendirici olmayan tutumudur. Bununla beraber, kişilik bozukluklarının terapisinde, hastanın eski ve uyumsuz savunmalara gerilemesini çözmesinde hastaya yardım etmek adına ara sıra (özellikle terk depresyonu ortaya çıktığında) aktif ve egoya yönelik müdahalelere dönmek olağandır. Hastanın bu teknik değişikliği yapıcı bir şekilde yönetmesini sağlayan şey içsel dinamik bir yapının oluşturulmasıdır. Masterson’ın (1976) tanımladığı gibi:

“Terapistin sağlıklı egosu ve hastanın gerçeklik egosu arasında gelişmekte olan ittifak içe-atım yoluyla, yeni bir nesne ilişkileri birimiyle meydana gelir: terapist, ayrılma-bireyleşmeyi onaylayan pozitif (libidinal) nesne ilişkileri  +  yetenekli ve gelişen bir kişi olarak kendilik temsili  +  gerileme davranışından ziyade yapıcı bir şekilde üstesinden gelme çalışması sonucunda ortaya çıkan “iyi” bir duygu (duygulanım) olarak” (sf.64).

Olgunlaşan nesne ilişkilerinin içselleştirilmesiyle beraber, egonun ve terapötik ittifakın güçlendirilmesinin de bölünmüş olaylarla çalışmada hipnotik tekniğe girişte önemli bir koşul olduğunu zannediyorum. Travma sonrası stres rahtsızlığının münferit bir örneği oldukça olgun bir ruha sahip bir yetişkinde ortaya çıktığında, iyi ve sağlam ego gücü ve nesne ilişkili bütünlük, hipnotik çalışma için yeterli bir temel sağlayabilir; aslında, aktarım meselesi de küçük bir mesele olabilir. Ancak “unutulmuş” travma gelişimsel yıllarda meydana geldiğinde, ilk önce ele alınması gereken sekteye uğramış gelişim sorunlarıdır, böylece hasara uğramış kendiliğin hayatta kalabilmesi için kendilik, bir zamanlar “unutulmak” zorunda olan şeyi “hatırlama” kapasitesiyle donatılır. Belki de hala önemini koruyan aktarım ve karşı aktarım sorunları yeterli derecede anlaşılmak ve çözümlenmek zorundadır ki hipnotik teknikler anti-terapötik fantezilere katkıda bulunmasın.

Terapötik olarak çözülen bir vakada hastanın gerçek kendiliği daha da güçlenmiş olduğu için, gerçek kendiliğin ortaya çıkmasına cevaben ve bunu kolaylaştırmak için çeşitli teknikleri kullanma ihtiyacı gerekebilir.

İdeal olarak görünen o ki unutulmuş travma ya da Travma Sonrası Stres Bozukluğu ile çalışmaya, yalnızca yüksek düzeyde bireylerarası farklılaşma ve gerçek kendilik algısına ulaşmış hastalarda başvurulmalıdır. Ne yazık ki, genellikle sahip oldukları travmatik tepkiler, bu tepkileri etkili bir şekilde kapsama kapasitelerini aşan hastalarla karşılaşmaktayız.

İlaç tedavisi ve hipnoz kullanımı arasında bir karşılaştırma yapmak yararlı olabilir. Hipnozun anestetik olarak kullanımı oldukça kabul gören medikal bir işlemdir, özellikle diş hekimliği uygulamasında ve kronik ağrıların dindirilmesinde yaygın bir şekilde kullanılır. Bu örneklerde ilaç tedavisi kadar hipnotik teknikler de kullanılmaktadır. Esasen, bazen beynin kendi kendini tedavi etme becerilerini harekete geçiren bir yöntem olarak da anlaşılır (örneğin endorfin üretimi).

Hipnotik tekniklerin dinamik psikoterapi sürecine dahil olması da ilaç uygulamasının uyandırdığı sorulara benzer sorular ortaya atmaktadır.

Hipnozun anestezik  kapsama tekniği olarak kullanımı da akıl sağlığı alanında, özellikle fobiler ve diğer anksiyete durumlarında kabul görmektedir. Buna ek olarak, dissosiyatif bariyerleri güçlendiren hipnotik tekniklerin yanı sıra özgüveni destekleyen ego geliştirici hipnotik teknikler de kullanılmaya başlanmıştır.

Uyuşturmak, duyarsızlaştırmak ve kapsamak için hipnoz kullanımı ilaç tedavisinin ulaştığı kabul düzeyine ulaşmamış olabilir ancak dinamik psikoterapi ile beraber hipnozun bir açılma tekniği olarak kullanımıyla karşılaştırıldığında nispeten tartışmaya yer bırakmayacak niteliktedir.

Araştırma niteliğinde, deneysel bir teknik olarak hipnoz ince elenip sık dokunmakta, dikkatle incelenmekte ve sorgulanmaktadır. Burada sunulan vaka, erken travmatik yaşantısını ayrıştırmış olan bir hastaya hipnotik çalışmanın sağlayacağı faydaya ilişkin anekdot tarzında bir örnektir. Ayrıca bu vaka belleğin doğası (her zaman bir ölçüde yeniden yapılandırılan öyküsel bir fenomen) zerine düşünen klinisyen için sorular ortaya koymaktadır.

Bu sunum, gerçek kendiliğinin ortaya çıkışını engellememek için seçici bir şekilde hipnozla çalışabilme gücünü sahip olan azimli bir kadını anlatmaktadır. Onun bu çabasının temelinde, Masterson Yaklaşımı ile dikkatli bir şekilde peşini bırakmadığı kişilik çalışması ve derinlemesine çalışma yatmaktadır.

Hipnozu, hiçbir şekilde, savunmasız ve yaralı kendiliği gün yüze çıkartmanın kestirme bir yolu olarak görmüyorum. Bununla birlikte, hipnoz, kapsama, gözlemleme, yönetme ve bütünleştirme kapasitelerini güçlendirme sürecine girmiş gerçek kendiliğin ortaya çıkmasını destekleyici bir yöntem olabilir.

Devamı için tıklayınız

Yazar ve Makaleler

Allan N. SCHORE, Klinik Modellerin Kaynağı Olarak Disiplinlerarası Araştırma

Allan N. SCHORE, Yapım Aşamasında Zihinler: Güvenli Bağlanma,  Kendi Kendini Organize Eden Beyin ve  Gelişim Odaklı Psikanalitik Psikoterapi

Allan N. SCHORE, Psikonörobiyolojik Bir Yansıtmalı Özdeşim Modelinin Klinik Etkileri

Allan N. SCHORE, Sağ Beyin, Sağ Zihin ve Psikanaliz

Allan N. SCHORE, Freud’un Dinamik Bilinçdışının  Nörobiyolojik Tözü Olarak Sağ Beyin

Allan N. SCHORE, Değerlendirme Sisteminin Kortekste Deneyime Bağlı Olgunlaşması

Allan N. SCHORE, Düzenleyici Sistemin Orbital-Prefrontal Kortekste Deneyime Bağlı Olgunlaşması ve Gelişimsel Psikopatolojinin Temeli

Allan N. SCHORE, Bağlanma ve Sağ Beyin Düzenlemesi 

Allan N. SCHORE, Ebeveyn-Bebek İletişimleri ve Duygusal Gelişimin Nörobiyolojisi 

Allan N. SCHORE, Doğrusal Olmayan Sağ Beynin Erken Dönem Örgütlenmesi ve Psikiyatrik  Hastalıklara Yatkınlık Geliştirilmesi

Allan N. SCHORE, Güvenli Bağlanma İlişkisinin Sağ Beyin Gelişimi, Duygulanım Düzenlemesi ve Bebeğin Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkileri

Allan N. SCHORE, İlişkisel Travmanın Sağ Beynin Gelişimi,  Duygulanım Düzenlemesi ve Bebeklerin  Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkileri

Allan N. SCHORE, Sağ Beyin Düzensizliği: Travmatik Bağlanmanın Temel Mekanizması ve Travma Sonrası Stres Bozukluklarının Psikopatojenezi

Candace ORCUTT, Ph.D., Gelişimsel, Kendilik ve Nesne İlişkileri Yaklaşımı

Candace ORCUTT, Ph.D., Kişilik Bozukluğu

Candace ORCUTT, Ph.D., Kişilik ve Psişik Travma

Candace ORCUTT, Ph.D., Klasik Dinamik Teknikten Sapmadan Kaynaklanan Sorunlar

Candace ORCUTT, Ph.D., Klinik Tekniğe Genel Bakış

Candace ORCUTT, Ph.D., Terapi Basamakları

Candace ORCUTT, Ph.D., Travme ve Tssb

Daniel N. STERN, Bebeğin Öznel Deneyimini Keşfetmek:  Kendilik Hissinin Merkezi İşlevi

Daniel N. STERN, Bebekliğe Dair Perspektifler ve Yaklaşımlar

Daniel N. STERN, Ortaya Çıkan Kendilik Hissi

Daniel N. STERN, Klinik Açıdan “Gözlemlenen Bebeğe” Bakış

Daniel N. STERN, Gelişimsel Geçmişin Yeniden İnşasında Terapötik Sürece Dair Çıkarımlar

Daniel N. STERN, “Şimdi” Problemi

Daniel N. STERN, Şu Anın Doğası

Daniel N. STERN, Şu Anın Zamansal Yapısı

Daniel N. STERN, Örtük Bilme

Daniel N. STERN, Bilinçliliğin Rolü ve Öznelerarası Bilinçlilik Kavramı

Daniel N. STERN, Şu An ve Psikoterapi

Daniel N. STERN, Birlikte İlerleme Süreci

Daniel N. STERN, Klinik Durumlarda Örtük ve Açık Olanın İç İçe Girmesi

James. F. MASTERSON, Borderline Portresi

James. F. MASTERSON, Gerçek Kendiliğin Gelişimi

James. F. MASTERSON, Gerçek Kendilik Eylemde

James. F. MASTERSON, Terk Edilme Korkusu

James. F. MASTERSON, Narsisistin Portresi

James. F. MASTERSON, Klinik Tablo – Bukalemun

James. F. MASTERSON, Klinik Temalar

James. F. MASTERSON, Gelişimsel, Kendilik ve  Nesne İlişkileri Kuramı

James. F. MASTERSON, Gelişimsel Duraklama Düzeyi

James. F. MASTERSON, Narsisistik Kişilik Bozukluğunda Terk Depresyonu

James. F. MASTERSON, Karşı Aktarım ve  Yansıtmalı Özdeşim I: Genel Bakış

James F. MASTERSON, M.D., Gelişimsel bir Teori: Bir Ayrılma-bireyleşme Başarısızlığı

James F. MASTERSON, M.D., Terk Edilme Duyguları – Mahşerin Altı Atlısı

James F. MASTERSON, M.D., Ebeveynler – Genel Bir Bakış

James F. MASTERSON, M.D., Ebeveynler: Düğüm Halindeki Bağ – Yapışma

James F. MASTERSON, M.D., Terapötik Süreç: Ayakta Tedavi

James F. MASTERSON, M.D., Ayırıcı Teşhis, Belirtiler ve Çelişkiler: Karşı Aktarım

Hanna Levenson, Ph.D., Kısa Dinamik Psikoterapideki Genel Konular

Hanna Levenson, Ph.D., Süresi Sınırlı Dinamik Psikoterapi Modeli : Ana Maddeler ve Amaçlar

Hanna Levenson, Ph.D., Vaka Formülasyonu: Odak Bulma

Hanna Levenson, Ph.D., Seçim Kriterleri ve Dmö Yeniden Sahnelenmeleri

Hanna Levenson, Ph.D., Sürecin Kullanılması ve Karşı Aktarımı Açığa Çıkarma

Jerome S. BLACKMAN, Savunmaların ve Hoşa Gitmeyen Duygulanımın Tanımı

Jerome S. BLACKMAN, Savunmaların Tetikleyicileri

Jerome S. BLACKMAN, Psikoz & Borderline Kişilik

Jerome S. BLACKMAN, Nevrotik Hastalık

Jerome S. BLACKMAN, Bilinçli ve Bilinçsiz Savunmalar

Jerome S. BLACKMAN, Temel ve Yan Savunmalar

Jerome S. BLACKMAN, Psikoseksüel Gelişimin Oral, Anal ve İlk Genital Evrelelerinde Ortaya Çıkan Savunmalar

Jerome S. BLACKMAN, Gizlilik Evresi, Ergenlik Dönemi Savunmaları ve Diğerleri

Frank M. DATTILIO, Bilişsel Süreçler

Frank M. DATTILIO, Beklentiler ve Standartlar

Frank M. DATTILIO, Boşanma

Frank M. DATTILIO, Farkındalık

Frank M. DATTILIO, Kabullen Temelli Teknikler

John F. CLARKIN, Otto F. KERNBERG, Frank E. YEOMANS, Gelişimin Değişken ve Bilişsel Yönleri

John F. CLARKIN, Otto F. KERNBERG, Frank E. YEOMANS, Bir Psikoanalitik Nozoloji Modeli

John F. CLARKIN, Otto F. KERNBERG, Frank E. YEOMANS, Borderşine Kişilik Örgütlenmesi

John F. CLARKIN, Otto F. KERNBERG, Frank E. YEOMANS, Nevrotik Kişilik Örgütlenmesi

John F. CLARKIN, Otto F. KERNBERG, Frank E. YEOMANS, Nefretin Psikolopatolojisi: Libidinal Gelişimin Temel Engelleri

John F. CLARKIN, Otto F. KERNBERG, Frank E. YEOMANS, Travma, Nefret ve Kışkançlık Arasındaki İlişki

John F. CLARKIN, Otto F. KERNBERG, Frank E. YEOMANS, Hızlı Rol Değişimleriyle Beraber Nefret

Tahir ÖZAKKAŞ, M.D., Ph.D., Psikoterapi Nedir ?

Tahir ÖZAKKAŞ, M.D., Ph.D., Kimlik ve Kişilik Oluşumu

Tahir ÖZAKKAŞ, M.D., Ph.D., Kişilik Oluşumu

Tahir ÖZAKKAŞ, M.D., Ph.D., Narsisistik Kişilik

Tahir ÖZAKKAŞ, M.D., Ph.D., Hipnoz ve Hipnoterapi

Tahir ÖZAKKAŞ, M.D., Ph.D., Sosyal Mühendislik

Kenneth R. EVANS – Maria C. GILBERT, Bütüncül Psikoterapinin Felsefesi ve Değerleri

Kenneth R. EVANS – Maria C. GILBERT, Psikoterapide Bütünleşmenin Tarihçesi

Kenneth R. EVANS – Maria C. GILBERT, Psikoterapi Sonuç Araştırmaları Bütüncül Modeli Destekliyor

Kenneth R. EVANS – Maria C. GILBERT, Gelişimsel-İlişkisel Bir Bütünleşme Modeli

Kenneth R. EVANS – Maria C. GILBERT, Bütüncül Psikoterapi Süreci ve Modelin Eleştirisi

Kenneth R. EVANS – Maria C. GILBERT, Süpervizyonda Paralel Süreç

Frank W. PUTNAM, Disosiyasyonun Tarihi

Frank W. PUTNAM, Disosiyasyonun Tanımları ve Tasvirleri

Frank W. PUTNAM, Disosiyatif Psikopatoloji İlkeleri

Frank W. PUTNAM, Etyoloji

Frank W. PUTNAM, Hastalardan Öykü Dinleme

Frank W. PUTNAM, Hastanede yatan kronik hastalar

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH, Tanımlar ve İlk Dönemler

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH, Hipnoz Nedir ?

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH, Sigarayı Bırakma

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH, Yeme Bozuklukları ve Obezite

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH, Depresyon

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH, Kaygı Bozuklukları

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH, Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH, Ağrı Yönetimi, Davranışsal Tıp ve Diş Hekimliği

Steven Jay LYNN – Irving KIRSCH, Sorular ve İhtilaflar

James F. MASTERSON Anne R. LIEBERMAN, Masterson Yaklaşımının Evrimi

James F. MASTERSON Anne R. LIEBERMAN, Bağlanma Teorisi, Nörobiyolojik Beyin Araştırmaları ve Gelişimsel Nesne İlişkileri Kuramının Bütünleştirilmesi

James F. MASTERSON Anne R. LIEBERMAN, Gerçek Kendilik : Klinik Boyut

James F. MASTERSON Anne R. LIEBERMAN, Kendiliğin Kapasiteleri

James F. MASTERSON Anne R. LIEBERMAN, Kendilik ve Ego

Elinor Greenberg, Ph. D, Masterson Yaklaşımı: Kavramların Tanımlanması

Terapi Basamakları

TERAPİ BASAMAKLARI

Candace ORCUTT, Ph.D.

1. Basamak: İŞLEYİŞ

Bu zorlu çalışma boyunca hasta, gerçekçi bir bağımsızlığı koruyabilmek zorundadır. Bu demektir ki en az kendini geçindirecek bir geliri (terapi ücretini de ödeyebilecek kadar) olmalı; barınma ve gıda sağlanmalı ve profesyoneller ya da kuruluşlar tarafından sağlanıyor olsa da bir tür sosyal iletişim ağı olmalıdır. Bu ciddi derecede destek ihtiyacı, hastanın, terapinin ve terapistin güvenliği adına önemle üzerinde durulması gereken bir husustur.

Kişilik çalışması ile harekete geçirilen (örneğin) duygusal baskı, savunmacı eyleme vurmaya neden olursa ya da travma çalışması, iş görme yeteneğine engel olan dissosiyatif bir duruma yol açarsa tehdit altına giren basit yaşamı sürdürme gereksinimlerine göre çalışmanın gereksinimleri ikinci derecede öneme sahiptir.

Çalışma için yeterli derecede güvenli bir temel sağlamak ve kaotikleşmeden terapiye devam etmek için icabında geçici bir ara vermek üzere yeterli ek zaman sağlamak adına hastayı çevreleyen şartlar, uygun bir “kapsayıcı çevre” sunmalıdır. Gelir, gıda ve barınak ihtiyaçlarına ek olarak, gerekli olduğunda çocuk bakım desteği ve işten ayrılma özgürlüğü de olmalıdır.

Hastanın işleyişi yeterince marjinal ise elbette ki bu başlı başına bir problem olur ve belki de tedavinin ağırlık noktası bu meseleye işaret eden savunma ya da danışmanlık olmalıdır. Yaşamı sürdürme için gereken temel ihtiyaçlarla bağlantılı olarak hastanın motivasyonu dikkate alınmalıdır. Eğer hasta terapide yer alan en ufak acı ya da duygusal “risk”e katlanmaya gönüllü değilse, ciddi anlamda gerçekçi bir destek bile çok az sonuç verebilir. “Destek” sistemi yıkıcı bir şekilde çıkmaza girmiş hatta istismar edici bir aile sistemini içerdiğinde, hastanın motivasyonu yine tehlikeye girebilir.

Tedaviyi kuşatan şartlar ne kadar sağlam ve istikrarlı olursa, tedavi sürecinin de o kadar sağlam ve istikrarlı olacağı su götürmez bir gerçektir.

2. Basamak: KAPSAMA

Bu basamak terapinin büyük bir bölümünü işgal edebilir. Tedavinin, kişilik çalışması içerisinde travma çalışmasını da korumak için mücadele etmesi gerekirken, hem kişilik çalışması hem de travma çalışması ilkin uyumsuz, bozucu ya da yıkıcı dürtülerin ve davranışların kapsanmasını hedeflemelidir.

Kişilik çalışması, dikkatli ve mantıklı eylemlere gerek duyulan yerlerde uyumsuz dışsal savunmaların kullanımını durdurmaya odaklanır. Eğer hasta, inkar ederek, başkalarını suçlayarak ya da (örneğin) aşırı derecede alkol ya da ilaç kullanarak hayatın baskılarına karşı tepki gösteriyorsa, terapinin hastanın bu tepkiyi fark etmesini, olumsuz sonuçlarını görmesini ve bunu azaltmasına yardımcı olması gerekir. Savunmalar tarafından elde edilen geçici doyum nedeniyle bu zorlu bir çalışmadır.

Bu savunmaların aksaklığa uğraması Masterson tarafından tanımlanan (“üçlü”) depresyon ve anksiyete duygularını da harekete geçirir çünkü bu savunmalar kendilerini kabul görme hatta yaşamı sürdürme ile ilişkilendiren bir inanç sistemi tarafından desteklenmektedir.

Uyumsuz savunmalarla yapılan bu çalışma hastalarla gerçekleştirilen ego çalışmasının ilk evresi olarak tanımlanabilir (ikinci evre olumlu savunmaların kurulmasıyla ilişkilidir). Bu evre, terapide ilerleme için oldukça yerinde olmasına rağmen, özellikle terapi yeni bellek ve duygu düzeyleri uyandırıyorsa, terapist hastanın bu evreye gerilemesine karşı hazırlıklı olmalıdır.

Travma çalışması: Travmalı bir hastayla çalışmanın mümkün olduğu kadar bir güvenlik duygusu kurmakla işe başlaması genel olarak kabul görmektedir. Bu bilişsel olarak gerçekleştirilebilir; hastanın rahatsız edici düşünceleri ve duyguları bir kenara koymak için her zaman özel bir kapasiteye sahip olduğuna (çözülme) ve hastanın bu kapasiteyi bilinçli ve yapıcı bir şekilde kullanabileceğine dikkat çekilir. Sakinleştirici imgelerle gevşeme sık sık kullanılır ve eğer terapist usta bir klinik hipnotist ise, hastanın iç dünyasında “güvenli bir yer inşa etmek” tavsiye edilir. Benim kullandığım ilave bir hipnotik öneri ise, rahatsız edici şeyleri ortaya dökmek ve tekrar yerine koymaktır (hastanın hayal gücüne uyan herhangi bir saklama kabında); bu, hastanın acı veren şeyleri kapatma ve açma kapasitesini güçlendirir ve daha sonraki duygusal boşalmanın “kısımlara ayrılması” (bir dizi seans sonrası travmanın kısmi olarak canlanması) için bir ön hazırlık olabilir.

Travmatik yaşantıyı kontrol altına almaya yönelik müdahaleler, kişilik çalışmasında yer alan travma çalışmasını devam ettirmek için önemlidir. Özellikle ilk tedaviyi kapsamak için yeni içgörünün ve eski travmatik yaşantının ortaya çıkması en aza indirgenmelidir, çünkü hasta uyumsuz ve tedaviyi bozucu savunmalarla bunları kontrol etme eğiliminde olacaktır. Hastanın uyumlayıcı savunmaları güçlendirilene kadar derin duyguların ve anıların teşvik edilmesinden kaçınılmalıdır.

3. Basamak: GÜÇLENDİRME

Bu süreçteki her yeni basamak daha önceki basamaklarla örtüşür ve yavaş yavaş baskın hale gelir. Terapi, işleyişi ve kapsamayı vurguluyorken bile, stresli olan bir şeyle sağlıklı bir şekilde başa çıkma yollarını da tanıtmaya başlamalıdır. Terapinin esas amacı olan, dürtünün, duygunun ve davranışın uyumlayıcı yönetimi, yalnızca uyumsuz yöntemler fark edildiğinde ve azaltıldığında başlayabilir ve uyumsuz yöntemler de ancak alternatifler tanıtıldığında değiştirilebilir. Bir dereceye kadar terapinin bütün unsurlarının, terapinin tüm aşamalarında hatırı sayılır bir yere sahip olduğunu söylemek muhtemelen abartı sayılmaz.

Dolayısıyla, tedavinin başlangıç evresi olarak ilkin güçlendirme üzerine odaklanılır ve olumsuz savunmalar durdurulana ya da önemli ölçüde değiştirilene kadar ve travmatik yaşantının ifade edilmesi bilişsel kontrol düzeyinin altına girene kadar, güçlendirme birinci derecede öneme sahip olmaya devam eder. Güçlendirme aşaması, bilinçli kendiliğin sorumluluk alarak ve durumun nihai komutasına geçerek uyanmaya başladığı bir aşamadır. Bununla birlikte, terapi genellikle iki adım ötede ve bir adım geride olduğundan, güçlendirme, tedavi süresi boyunca düzenli olarak geri dönülmek zorunda kalınacak bir meseledir.

Kişilik çalışması: Terapinin güçlendirme evresinde, devamlı surette kendilik yönetiminin problemlerinin farkında olma durumu göze çarpar. Kişilik bozukluğu bir ölçüde, kendi kendine zarar veren davranış ve sonuçlarına ilgisiz kalmakla tanımlanır.

Ego çalışmasının kapsayıcı (containing) başlangıç evresi, ikincil kazançların ve alışkanlıkların cazibesiyle ve yeni davranış yollarının sahte göründüğü duygusuyla mücadele etmeyi oluşturur. Karşılık verilmesi gereken bir yoksunluk duygusu mevcuttur; yüz yüze gelmek için eski savunmalara “üçlü” gerilemenin ve sağlıklı doyumun çok az ve çok olduğu kanısının ve hatta cezayı gerektiren şeylerin de üstesinden gelinmelidir.

Ancak uygulama ve zamanla dengeler değişir. “Akşamdan kalma” bir acizlik duygusunu uyandıran davranışa son vermeyle gelen bir rahatlama söz konusudur.

Eyleme vurma, kınama ve suçluluğu da beraberinde getirir. Kaçınma ve inkar bağlantısızlığa ve kayba yol açar. Yansıtma, değersizleştirme, uzaklaştırıcı memnuniyetsizliğe ve tecride sebep olur. İdealleştirme ve yapışma en sonunda hayal kırıklığına uğratır. Terapinin devamlılığı, hastanın dürtü anında “akşamdan kalmayı” hatırlamasına yardım eden “yardımcı ego” olarak rol oynar (Spitz, 1965). Bu öğrenme işi yürütmeye başlar başlamaz, hasta uyumlayıcı davranışa değer vermeye başlar ve güçlendirme evresi odağa yerleşir.

Ego dilinde devam etmek için, terapinin bu evresinde iki önemli şey gerçekleşir. İlkin, egonun yönetici fonksiyonu problemli davranışı güçsüzleştirmeyi ve dürtüsel tepkiyi ertelemeyi öğrenir. İkinci olarak, savunmacı ego geçmişteki yıkıcı eylemlerin yerine daha sağlıklı ve daha olgun davranışları koymaya çalışır. Ego bilişsel açıdan bu süreci anlayabilir ve yeni bir huzur duygusuna rehberlik edene dek mümkün olduğunca muntazam bir şekilde bu süreci korur; ego kendi kendini memnun edici ve kendi sürekliliğini sağlayıcı bir hal almaya başlar. Kişilik bozukluğu durumunda ise bunun düzenli bir şekilde ilerleyen bir süreç olmadığı vurgulanmalıdır. Toplam iyileşme artarak ilerleme kaydederken, ilerleme hissini geçici olarak engelleyen geri adımlar mevcuttur. Bu aşamada kapsamanın yeniden vurgulanmasını gerektirerek “kendilik üçlüsü bozuklukları” ortaya çıkabilir (bireyleşme depresyon ve anksiyeteye yol açar; bu da eski savunmalara gerilemeye sebep olur). Burada hasta bilişsel farkındalıkla güçlendirilebilir; bu terslikler psişik gelişme sürecinin bir parçasıdır; kabul edilmeli ve çalışmanın kaçınılmaz bir yönü olarak ele alınmalıdır.

Bu evrede ve daha önceki evrede yapılan müdahalelerin esasen egoya (sosyal gerçekliği ve psişik gereksinimleri algılayan ve bunlar arasında aracılık eden kendilik fonksiyonu) yönelik olduğu unutulmamalıdır. Bu müdahaleler, sağlıklı ilerlemeye sekte vuran tavırların önüne geçerken, yapıcı düşünme ve davranma yollarını destekler. Tekrarlanıp duran yüzeysel yaşam modellerini tespit etme ve tutarlı bir geçmiş hakkında bilgi toplama dışında, belleği ve duyguları harekete geçiren (geçmişteki aile ilişkilerine vurgu gibi) içgörüye çok fazla önem verilmemesi beklenir.

Yüzleştirme, narsisistik kırılmada aynalayarak yorumlama ve güncel şizoid ikilem yorumlamaları gibi egoya yönelik özel müdahaleler daha ileriki bölümlerde tartışılacaktır.

Travma çalışması: Bu evre süresince, hastanın karakteri yoğun duygular için henüz güvensiz ve değişken bir kapsayıcı olduğundan, travmatik yaşantının açığa çıkmasını minimum düzeyde tutmak mantıklı olur. Bununla beraber, kişilik güçlendikçe travmatik olayın gün ışığına çıkmasına yönelik bir eğilim olabilir ve bu da yapıcı bir müdahaleyi gerektirir.

Eğer gevşeme teknikleri kullanılıyorsa, bunlar güçlendirilmelidir (bazen terapistin seans aralarında hastanın dinlemesi için bir kaset ya da CD kaydı yapması yararlı olabilir). Hipnoz kullanılıyor ise güvenli bir yer takviyesi yapılmalı ve dışarıya çıkartılan şeyi bir kenara koyma kapasitesi güçlendirilmelidir; bunun karşılığında bir denge oluşturmak adına olumlu anılar ve kendi kendini onaylayan tutumlar harekete geçirilmelidir. Öncelikli olarak hasta, kendini olumsuz etiketlemeye karşı bir bakıma başarı elde eden bir yöntemle malzemeyi bilişsel olarak gözden geçirmek için entelektüel savunmaları kullanmaya devam etmelidir (örneğin “Kötü muamele görmüş kişiler genelde kendilerinin kötü olduğunu düşünürler ama gerçek şudur ki onlar başkaları tarafından kötü muamele görmüşlerdir”).

Hasta empati kurabilen etkin bir dinleyiciyle (ya da herhangi birisiyle) travmatik olaylar hakkında ilk kez konuşuyor olabilir. Hasta bu bilgileri paylaştıkça, olayla ilgili sorgulanmamış algılamalar ve inançlar daha sağlıklı bir açıdan anlaşılabilir ve değişmeye başlar. Korku, kızgınlık, çaresizlik ve suçluluk duygularının travmaya eşlik ettiğini zihinsel açıdan kabullenme, bu duyguların gerilimini giderir ve bunlarla başa çıkması için hastayı güçlendirir.

Ayrıca hasta en azından belli inançların (mesela akıl dışı bir şekilde kendiliği suçlayan ya da bir saldırganı koruyan inançlar) bir çarpıtmaya dayalı olduğunu konusunda sağduyulu bir şekilde rahatlatılabilir.

Travmatik şeyler bu aşamada görülürse, terapistin de kendi gücüyle kapsama için katkıda bulunması önemlidir. Hastanın duygu yoğunlaşması ya da duygusal boşalmaları süresince terapistin istikrarlı olması gerekir.

Bu olayların gelişimi sırasında terapist, içerikten ve duygudan uzaklaşmadan, artan bir farkındalığa doğru ilerleyen stresli olayı hastanın yaşamasına ve dile getirmesine imkan sağlayarak empatik bir hassasiyet gösterir. Genel olarak terapist şunlardan fazla bir şey söylemeyecektir: “Tamam”, “Daha sonra ne oldu?” ve “Konuşmak iyi gelebilir ancak güven içinde söyleyebildiklerinden fazlasını söylemene şu anda gerek yok.”

Eğer bir duygusal boşalma meydana gelirse, hastanın psikotik bir kırılma yaşadığının değil, henüz bilinçli olarak tamamlanmamış travmatik yaşantının şimdi tamamlanmasına izin verdiğinin düşünülmesi önemlidir. Hasta danışma odasının esasında şimdiki zamanı yansıttığına emin olmalıdır ve terapist eşzamanlı bir şekilde hastanın geçmiş bir yaşantıyı (şimdi gibi hissettiren) ifade etmeye çalışmasını ve mümkün olduğunca bu yaşantıyı sözcüklere dökmeye çalışmasını sağlarken, terapistin sesi şimdiki zaman için bir köprü gibi düşünülmelidir. Hasta odada gezinmek yerine sözel tanımlamalara teşvik edilmelidir. Duygusal boşalma esnasında terapist hastaya dokunmamalıdır; çünkü bu dokunuş ortaya çıkan senaryonun bir parçası gibi yanlış anlaşılabilir. Seans sonlanmadan önce hastanın sadece terapistle aynı şimdiki zamanda bulunması ve duygusal boşalmayı mümkün olduğunca gözden geçirmesi önemlidir. Hastanın seansı güvenli bir şekilde sonlandırmaya yeterli derecede yönlendirilmiş olduğuna emin olmak elbette ki gereklidir. Bazen hasta, kaldığı yerden devam etmeden önce, bir süre için bekleme odasında ya da yakın bir kafeteryada dinlenebilir.

Güçlendirme, denge

Bu aşamada terapide tarafsızlığı sürdürmek terapistin öncelikli sorumluluğudur (zamanla, hasta gitgide bu görevi üstüne alacaktır).

Hasta savunma biçimleri arasında tereddüt ederken ve bir duygu derinleşmesine doğru yavaş yavaş ilerlerken, yeni bir psişik alana girer ve daha kırılgan olur. Hastaya yardım etmek ve hastayı dengede tutmak için terapistin sorumlu bir “yardımcı ego” gibi hareket etmesi gerekir.

Kişilik çalışmasına göre terapist hastanın duygularını harekete geçirmekten ziyade duyguları anlaması için yardımcı olmalıdır (örneğin: “Bu durumla ilgili gerçekten kızgın olmalısın; bunun hakkında konuşmaya ne dersin?” demek yerine “Kızgınlık duyman sürpriz değildi”). İlerleme, eski savunmalara paradoksal bir geri tepmeye eğilimli olduğunu anlama ve buna hazırlıklı olma kapasitesini de kapsayacak şekilde, bu aşamada hastanın hedefleri, kendini gözlemleme, farkındalık ve yapıcı kendilik yönetimidir.

Kişilik çalışması, yeni perspektiflerin gerçekleşmesi (“Kendimi sevmeye başlıyorum”) ve eski kırılganlıklar (“Kendimi sevmek beni korkutur”) arasında bir denge tutturmalıdır. Geçmiş deneyimler sonucunda, şimdiki zamandaki içgörü (“İnsanlara karşısında durabilirim çünkü şu anın geçmiş olmadığını biliyorum”) geçmişteki yoğun içgörüye (“Beni her gece dövdüğü için babamdan nefret ediyorum”) baskın çıkmalıdır. Terapide ilerlemeyle ulaşılan içgörü düzeyi, uyandırılan duyguların derecesini tolere etmek için yeni edinilmiş savunmaların kapasitesine karşı dengelenir.

Travma çalışması ise travmatik şeylerin açığa çıkması ve gittikçe artan içeriği anlama ve duyguları yönetme kapasitesi arasındaki dengeyi korumalıdır. Bir o kadar önemli bir konu da, kişilik çalışması ve travma çalışması arasında, kişilik çalışmasının sürecin esas kapsayıcısı olduğunu temin eden bir denge olmalıdır. Kendilik, varlığını tanımlama ve işlevsel kılma kapasitesini şekillendiren karakter/kişilik oluşumunda biçimlendirilir. Karakterle ifade edilemediği takdirde, potansiyel kendilik pasiftir ve dışsal ve içsel dünyaların yönetiminde başarılı olamaz.

Tedavinin dengesiz olması yaygın bir karşı aktarım sorunudur. Terapistlerin terapi sürecini etkileyen güçlü yönleri ve tercihleri vardır. Bu alanda, travma çalışmasından kaçınmak ve çoğunlukla, hatta özellikle kişilik çalışmasıyla meşgul olmak öylesine yaygınlaştı ki, bir moda olarak tanımlanabilir. Diğer aşırı uçta, yaşantının ve belleğin kendilikten dışarı atılabileceğini öne süren katarsisle ilgili görüşü koruyarak travma çalışmasının kişilik çalışmasından ayrı tutularak yapılabileceği görüşü vardır. Gerçeğe uygun olarak, bilinçlilik düzeyine çıkarılan her ne olursa olsun, yönetilecek ve uygun bir şekilde perspektife yerleştirilecek algılar ve duygularla kendilik farkındalığının bir parçası olur. Bir kısmı bastırıldığı takdirde (travma çalışmasının eksikliği), kendilik sağlıklı bir bilinçliliğe doğru gelişim gösteremez ya da diğer kısımları istila etmeye teşvik edilir (kişilik çalışması eksikliği).

Güçlendirme, hız denetimi

Terapist genelde ya içgörüsel ya da travmatik şeyleri açığa çıkartması konusunda hastayı koşturma eğilimindedir. Diğer taraftan terapist daha zorlayıcı bir çalışma izlenimi vermekten kaçınarak “müzakere” yöntemiyle oyalanmayı tercih edebilir. Elbette ki hastada da benzer bir koşturma eğilimi olabilir (özellikle “ilerleme” için zorlamak, sadece açığa vurmada zorlukla karşılaşınca geri çekilmek).

Bu terapötik evrede terapist “yardımcı ego” olarak rol oynadığından, terapinin hız denetimi büyük ölçüde terapistin rehberliğindedir. Aslında bu kişilik çalışması ve karakter çalışmasını eş zamanlı dengede tutmaya bağlıdır; diğerinin hızını korumak adına ötekine zaman vermek: hiçbirisi ihmal edilmemeli ve o anda hangisi vurgulanıyor olursa olsun, terapist her ikisinin de farkında olmalıdır. Bilhassa terapist, terapötik süreçte yoğun geçişlerin güçlendirilmesi ve iyileşmesi için hastanın kapsama becerilerini geliştirmesine ve kullanmasına devam etmesini sağlamalıdır. Bu güçlendirme karşılıklı anlaşarak yapılmalıdır ve hastanın uygulamasının ve ayrımsamasının bir parçası olmalıdır.

4.Basamak: Bilişsel ve davranışsal değişim kısa ve kısa süreli terapinin hedefidir. Çoğu kez hastanın tedaviyi sonlandırmaya karar verdiği ve terapistin bu karara uymaya istekli olduğu nokta ile tanımlanmaktadır.

Esasen güçlendirme ve kapsama, yeterli bir işleyiş temeline dayalı olarak sağlam bir şekilde kurulmuştur. Yani hasta, geçmişin ve onun tekrarlanan modellerinin, şimdiki sorumluluklarının, kırılganlıklarının ve gelecek hedeflerinin sağlam bir entelektüel kavrayışı rehberliğinde kendini gözlemleyerek ve düşünerek davranma kapasitesi geliştirmiştir. Hasta sağlıklı bir bağımsızlık ve karşılıklı bağlılık için akla yatkın bir fırsata erişmiştir. Akli savunmalar ve objektif bir bakış açısı yakalama yeteneği, büyük ölçüde, ilkel, dürtüsel savunmaların ve travma güdümlü davranışların yerine geçmiştir.

Derin içgörü ve duygular bir dereceye kadar bu evreye girmiş olsa da (tüm evreler bir ölçüde birbirini andırır), bu öncelikli olarak kavramada, davranışta ve yaşam becerilerinde bir değişim aşamasıdır. Ayrılık anksiyetesi ve terk depresyonu çözümlenmemiştir ancak arada sırada ortaya çıkma durumlarına karşı hasta hazırlıklıdır. Hasta şimdi, hayattaki özgün ve başarılı anlarında beklenmedik endişe ve üzüntü yaşayabileceğini idrak eder ve bunun geçmiş yaşantılardan kaynaklanan bir fenomen olduğunu ve ona göre davranılmazsa gelip geçici bir durum olduğunu anlar. Benzer şekilde, travmatik tepki işareti verildiği zaman, şimdiki zamanda hala ruhu taciz etmesine rağmen bunun gerçek anlamda bitmiş bir geçmiş yaşantının ortaya çıkışı olduğunu bilir. Tehlikenin geçmişte kaldığı yönündeki bilişsel bir güvenceyle hasta, rahatsız edici bir hadiseyi idare etmek adına gevşeme teknikleri gibi edinmiş olduğu becerileri de kullanabilir.

Yeterli derecede kararlı bir duruma erişildiği belirginleşinceye kadar tedavinin bu aşamasına devam edilmelidir. Durum, hasta ve terapist arasında açık açık tartışılmalıdır; hasta anlayış ve kontrol sorumluluğunu açık bir şekilde üzerine almalıdır. Ayrımsama, değişen davranış ve kendi kendini yönetme tedavinin bu kademesine damgasını vurmaktadır.

Köklü değişimden ziyade bilinçli bir şekilde yapılanmış tepki ve değişen davranış üzerine vurgu yapıldığı için zaman zaman terapiye dönüş için açık kapı bırakılmalıdır. Hasta, yeniden dengeleme ve yeni oluşan herhangi bir şeyin yönetimi için bağlantı kurulmasında ve görüşülmesinde olağanüstü bir durum olmadığını bilmelidir.

Şunu da belirtmek gerekir ki bu noktayı geçtikten sonra terapiye devam etmek bir anılar ve duygular kaynağı (ve sıklıkla güçlü aktarım tepkileri) oluşturduğu için, tahminen hastanın direnci burada artar. Bu direnci bir tıkanma noktası olarak görmek yerine, kısa süreli terapi bunu süreci sonlandırmaya yardım etmek için kullanabilir.

5. Basamak: İçgörü ve dinamik değişim

Hem içsel değişim hem de dışsal uyum sağlama uzun süreli terapinin hedefleridir. Çocukluktan kaynaklanan derin duygular ve anıların vadesi burada dolar ve geçmiş yaşantıların düzenli duygusal boşalmaları gerekebilir. Tedavinin bu düzeyinin yoğunluğu nedeniyle, bilişsel ve davranışsal değişim hayli yerinde olmalıdır. Egoya yönelik kısa süreli terapi kazanımları, işleyiş, kapsama ve güçlendirme basamaklarını takip ederek, detaylı çalışmanın baskılarına karşı gerekli bir siper oluşturur.

Uzun süreli dinamik psikoterapide içgörü, şu andaki semptomların ve örüntülerin geçmişteki kökenlerinin yorumlanması ile kazanılır. Bunun amacı, erken yaşlardan itibaren hastanın hayatına şekil veren ilişkilerin, olayların, tutkuların, isteklerin duygusal ve bilinçli bir anlayışı olan anamnezi yoluyla kendiliğin yeniden biçimlendirilmesidir. Bu kendilik bütünlüğünü kazanmak için hasta, mümkün olduğunca duygusal çarpıtmadan uzak, ona bütünlük ve anlam duygusu veren, kendini daha önceki patolojisini tanımlayan savunmacı kavram yanılgılarından ve tekrarlardan kurtaran tutarlı bir yaşam öyküsü oluşturur.

Aktarımın tabiatı değiştiği için, içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin olgunlaşması kişilerarası ilişki çarpıklıklarını düzeltir. Hasta daha gerçekçi bir şekilde algılamaya başladığından, kendilik, öteki ve karşılıklı ilişkiler daha karmaşık ve ikircikli bir yolla idrak edilir. Aktarım sırasında terapist artık ne tamamen iyi ne de tamamen kötü olarak görülmez; terapistle olan ilişki ise geçmişte kişiliğe şekil veren yaşlardaki bakıcıyla olan uyumsuz ilişkinin bir tekrarı olarak algılanmaz.

Hasta ayırt etmeyi öğrenmiştir ve bu nedenle daha olgun ve objektif olarak, yöneltilmiş bir bakışın aksine kendiliğin, ötekinin ve ilişkinin tabiatındaki arda kalan çarpıtmaların farkına varır. Yansıtılan şeyden gerçekliği ayırt etme kapasitesi, geçmiş ilişkilerin ve örüntülerin şimdiki zamandaki işgallerini tanımlama ve iyileştirmede önemlidir.

Yaşananları olduğu gibi kabul etmek için (ve böylece şimdi oldukları gibi serbest bırakmak için), karakterolojik olarak hasta terk depresyonunun ve ayrılık anksiyetesinin güçlükleriyle de yüzleşmek durumundadır. Travma çalışması kendiliğin “kayıp” bölgelerini mümkün olduğunca ıslah etmek için kaçınılan ya da tamamlanmamış anıları doğrudan olarak ele almaktadır. Bu süreçte harekete geçen duygular derin duygulardır ve hastanın bakış açısındaki değişiklik-özellikle önemli ötekilerle ilgili- kafa karıştırıcı olabilir. Bütüncül bir kendilik ediniminin bedeli, kişinin bildiğini düşündüğü kendiliğin-ve belki de ötekilerin- yitimidir.

Tutarlı bir öyküye ulaşma mücadelesinin ötesinde; anksiyete, depresyon ve açığa vurmanın acısından da öte, en sonunda eski bağların özgürleşmesini ve yeni bir varoluşun kabulünü sağlayan bir keder yatar.

Son olarak, dengeleme, hız denetimi ve tekrarlanan güçlendirme uzun süreli terapi süresince devam eder. Abartılmış duyguların stresi altında hasta eski uyumsuz savunmalarına gerileyebilir ve geçici olarak askıya alınmış derin yorumlamaları karşılamak için egoya yönelik müdahalelerin bir süre için yeniden yapılması gerekebilir. Eğer travma çalışması bu düzeye gelirse, kişiliğin dayanma gücünün sınırlarını geçmemelidir ve her zaman hasta, çalışmanın güçlendirilmesine ve kendiliği sürecin baskılarından kurtarmaya ve yeniden canlandırmaya fırsat veren bireysel bir hızda ilerlemelidir.

Devamı için tıklayınız

Klinik Tekniğe Genel Bakış

KLİNİK TEKNİĞE GENEL BAKIŞ

Candace ORCUTT, Ph.D.

Kişilik bozukluğu ve travma bireyde aynı anda var olduğunda tedavi yadsınamayacak şekilde karmaşıktır. Yine de, terapi muhakkak köklü ve istikrarlı basamaklara odaklanır. Kısaca listelemek gerekirse, basamaklar şunlardır:

*İşleyiş

*Kapsama

*Güçlendirme (Denge / Hız Denetimi / Pekiştirme)

*Bilişsel ve davranışsal değişim (kısa süreli terapi)

*İçgörüsel ve dinamik değişim (uzun süreli terapi)

Önereceğim tedavi modeli, yetişkin Travma Sonrası Stres Bozukluğu ilk travmatik yaşantının üzerine yerleştirilebiliyor olduğunda, gelişimsel travmada (yaşamın ilk üç yılında ortaya çıkan travma) uygulanan bir tedavidir. Bu kolay kolay değişmeyen yerleşik travmatik stres türü, kişilik bozukluğu ile birleştirilir. Bu tedavi modeli ayrıcalıklı ya da öncelikli terapi şeklinin ayakta terapi (hastaneye yatırılmadan) olduğunu varsaymaktadır.

Devamı için tıklayınız

Kişilik ve Psişik Travma

Kişilik ve Psişik Travma

Candace ORCUTT, Ph.D.

Freud’un başlangıçtaki histeri formülasyonunun, hem psişik travma teorisinin hem de patolojik kişilik oluşumu teorisinin esasını oluşturduğunu fark etmek dikkate değerdir. Anahtar kavram, tekrarlayan kalıplaşmış davranışın belleğin ve duygusallığın yerini aldığı düşüncesinde yatmaktadır. Freud’un ilk çalışmasında (Breuer ve Freud, 1895) psikopatoloji travma temelli olarak değerlendirilmektedir. Hipnoz altında ve duygusal boşalma yoluyla, davranışı sözcükler ve duygularla birleştirerek, travmatik yaşantı, bilinçli belleğe dönüştürülür ve tekrardan kurtarılır. Daha sonra Freud (1914), davranışı bilinçli belleğe dönüştürme kavramını yine de korudu ancak bu süreci psikanalist ve hasta arasındaki gelişen ilişki bağlamına yerleştirdi (366 ff).

Hastanın serbest çağrışımları ve psikanalistin dengeli bir şekilde gezinen dikkati aracılığıyla aktarma ortaya çıkar. Daha sonra, psikanalistin yorumları vasıtasıyla bilinçli farkındalığa doğru aktarmanın üzerinde durulur. Travma temelli bir kavram olan muhtelif sözcükler ve duygular aracılığıyla davranışı belleğe dönüştürme kavramı varlığını sürdürür ancak kişilik temelli bir çerçeve içerisine yerleştirilir: terapötik ilişki.

Katarsise yol açan (boşaltan) ve yorumlayıcı (aktarım temelli) yaklaşımları, Freud’un yaptığı gibi (diyalektik düşünce biçimini terk ettiği çarpıcı bir örnekte olduğu gibi) muhalif görme eğilimi mevcuttur.

Fakat bana öyle geliyor ki kişilik bozukluğundan mustarip travmaya uğramış bir hasta ile çalışırken, her iki yaklaşım da beraber kullanılmak zorundadır. Bu kitabın ana teması, bu tür hastaların travmatik durumları için özel bir terapi görmelerinin gerektiğidir ancak bu travma çalışması, sürekli bir şekilde kişilikle ilişki tabanlı bir çalışma içerisinde yer almalıdır.

Bu kitap, gelişimsel yaşlarda, beraberce meydana gelen (TSSB elbette her yaşta oluşabilir) kişilik (ya da karakter) bozukluğu ve travma üzerinde durmaktadır. Bu meydana gelişin ilk zamanı, bu tür eşzamanlı rahatsızlığın aşağı yukarı ayrılmazlığını belirler. Beyin araştırmacılarına göre “anısal” ya da “sözel” belleğin hüküm sürmeye başladığı 3 yaş civarına kadar hakim olan, “örtülü” ya da “davranışsal” bellek olarak adlandırılan eski bir bellek türü vardır (Brown, Scheflin ve Hammond, 1998 sf.89-90).

Bu bellek türü, yaşantıları, bilinçli anısal ifadeler ve kavramlar şeklinde değil, imgeler, algılar, duygudurumlar ve davranışlar şeklinde saklamaktadır. “Açık” ya da “anısal” bellek 3 yaş civarında bayrağı devralır ve çocuğa algılarını ve gözlemlerini sözcüklerle ilişkilendirme fırsatı vererek yaşantılarını anlatan ve organize eden bir ana hikaye yaratır.

Örtülü bellek, yaşam boyunca davranışsal bellekle koordinasyon içinde varlığını sürdürmeye devam eder ve belki de travmatik yaşantı örtülü bellekte “donmuş” bir vaziyettedir –anısal belleğin akışına katılmaya gücü yoktur çünkü (birisi varsayımda bulunur) bazı “tedbirli” nörolojik mekanizmalar, çok yoğun ve baskın girdilerin bilinçli farkındalığa aktarımını devre dışı bırakmıştır. Travmaya uğrayan kişi, sadece anısal bilinçte tam olarak bütünleşmeleri ve ifade bulmaları halinde çözümlenebilecek, gereksiz ve davetsiz duygulardan, algılardan, imgelerden ve tekrarlanan davranışlardan dolayı acı çekmektedir.

3 yaş öncesi biçimlendirici ve geliştirici yaşlarda şekillenen kişilik bozukluğu da örtülü davranışsal bellekte yerini korur ve tekrarlayan, uyumsuz davranışlarla kendini gösterir.

Freud’un (Breuer ve Freud, 1895) söylemiş olabileceği gibi, bilinçli olarak sözle ifade etme, hissetme ve hatırlama kapasitesi “düğümlenmiştir” (sf.52).

Bu tartışmayı genişletirsek: hem gelişimsel yaşlardaki ilk travma ve hem de kişilik bozukluğu örtülü belleğin etkin olduğu zaman ortaya çıkmaktadır ve kendi kendini çözümleyemeyen tekrarlanan davranışsal örüntülerle kendilerini göstermektedirler çünkü sözcüklere dönüşme olanakları yoktur. Dahası, her iki durumda da, sözcüklere dönüşme, bir derece katlanılmaz gibi görünen duygusal bir tıkanmayla engelleniyor gibi görünmektedir (örneğin travmatik yaşantı ve terk depresyonu).

Kısaca, tekrarlama zorlanımı kavramı hem kişilik bozukluğuna hem de gelişimsel travmaya özgü gibi görünürdü- davranışlar, duygudurumlar, sezişler yoluyla sözsüz olanı ifade etmek ve sözcüklerin eksikliğinden dolayı hüsrana uğramak için kendiliğin başarısız (ve bu nedenle kaçınmacı) bir girişimidir.

Kişilik bozukluğu halinde ikilemi yaratan anne-çocuk uyuşmazlığıdır. Gelişimsel travma halinde ise tehlike, anne-çocuk ikilisinin dışında meydana gelen bir duruma ya da anne-çocuk uyuşmazlığının acımasız karmaşıklığına dayansın dayanmasın, ilave bir unsur gibi gelmektedir.

Karakter oluşumu ve istismarı bir dereceye kadar farklı bir şekilde işlenmiş görünse de doğaları gereği birbirlerine yakın tecrübe edilirler ve birbirleriyle bağlantılı olarak algılanırlar. Çocuğun anne-çocuk ikilisini ilk algılaması etraflı ve geniş olduğundan gelişimsel travmanın her nasılsa ilişkiye özgü olduğu anlaşılacaktır, yine de yaşantı oluşabilir. Travma herhangi bir şekilde bu ilişkinin bir parçası olmuş gibi görünecektir ve böylece ilişkiye dahil olmaktadır.

Bilinçli belleğin geriye dönüşler ve davetsiz hatıralarla acı verici bir şekilde varlığını sürdürebiliyor olmasına rağmen, yetişkin yaşlarda görülen sürekli bir travmatik reaksiyonun (TSSB),  travmatik bir olayın kısmi ya da eksik örtülü belleğini kapsaması dikkate değerdir. Sonuç itibariyle, gelişimde etkili olan yaşlardan sonra meydana gelen TSSB, davranışsal örüntülerde kendini saklama eğilimine bir bakıma daha az sahiptir. Bu örüntüler (kaçınma ya da risk alma) var olsa da kişinin kişilik tarzı örüntülerinden oldukça ayrı bir şekilde görünebilir. Elbette ki, yetişkin travmanın ilk gelişimsel travmayı tetiklediği sık görülen örnekler vardır. Bu önemli bir klinik meseledir ancak gelişimsel travma ve sonraki yaşlarda sahip olunan TSSB arasındaki farkı gerçekte değiştirmez.

Kişilik bozukluğu ve gelimsel travmanın iç içe geçen ve benzer davranışsal örüntüleri, karmaşık bir insani fenomen sunmaktadır. Gelecek bölümde ele alınacak olan klinik anlamlar da karmaşıktır ancak bu kitap, teorik olarak mümkün ve uygulamada yararlı klinik bir problem yaklaşımının ayrıntılı bir haritasını çizecektir ı�^dr����f��rekli semptomları…

E. Rahatsızlığın devam süresi 1 aydan fazla…

F. Rahatsızlık sosyal hayatta, iş hayatında ya da diğer önemli faaliyet alanlarında klinik anlamda önemli sıkıntılara ya da zararlara sebep olur…(sf.427-429)

TSSB’nin DSM-IV’teki bu tanımı betimsel ve genel bir tanımdır. Bunun yanı sıra kuramsal olduğu için de, hastalarla çalışmayı kavramsallaştırma adına bir (köşe taşı değilse) mihenk taşı olarak kullanmak için pek çok klinisyen arasında fikir birliğine varılıp yeterli derecede onaylanan bir çalışma tanımı da sağlamaktadır.

“Travma” ve “TSSB” gibi terimler, karşı konulamaz dışsal olayların ruh üzerindeki etkisini sınıflandırmak amacıyla kullanılmaktadır. Stresin bu şekli muhtemelen vücudun uğradığı bir şoktan ya da aldığı darbeden kaynaklanabiliyor olsa da, Wilson’un dediği gibi (1989): “travmatik olaylar bireylerin ruhlarında vuku bulurlar”

Devamı için tıklayınız

Travme ve Tssb

Travme ve Tssb

Candace ORCUTT, Ph.D.

Travmatik strese olan bilimsel merak 1800’li yılların sonlarına doğru başlamıştır ve nöroloji, psikoloji ve sosyoloji bilimlerinin yeni arayışlarının kesişmesinden doğmuştur. Her zaman tartışma konusu olan bu konudaki ilk büyük “tartışmayı” şekillendirmede katkısı olan iki büyük bilim adamı Fransız psikiyatrist Pierre Janet ve Viyanalı nörolog Sigmund Freud’dur.

Janet, travmatik yaşantı konusunun bilinçli anısal bellekte bu yaşantının ifade bulmasının güç olduğu çıkarımında bulunmuştur; bu ifade bulma Janet’in “çözülerek ayrılma” diye adlandırdığı bir süreç tarafından tıkanmıştır. (van der Kolk ve diğerleri, 1996, sf.52). Janet, çözülerek ayrılma sürecinin temelinde kalıtımsal bir zayıflık –koruyucu bir mekanizmadan ziyade patolojik bir yatkınlık- olduğunu varsaymaktadır.

Janet’den çok şey öğrenen Freud yine de “travmatik nevrozlar”ın, bilinç düzeyinde kalması için gereğinden fazla büyük ve ezici olan deneyimlerin bastırılmasını amaçlayan, ruhun savunmacı eylemlerinden kaynaklandığı sonucuna varmıştır (Orcutt, 1995, sf.190-192).

Başlangıçta, Freud, bastırılmış yaşantının erken çocukluk döneminde meydana gelen cinsel tacizlerden birisi olduğunu varsaymıştı. Aslında, travmaya uğrayan bireyin sorumluluğunu topluma yüklemiştir. Aile kurumunun kutsallığına açık bir saldırı olan bu tavır, büyük bir profesyonel hoşnutsuzlukla karşılaşmıştır. Freud sonuç olarak “ayartma teorisi”nden vazgeçmiş ve araştırmalarının yönünü içsel fantezilere çevirmiştir –ve tesadüfi bir şekilde travmaya uğrayan bireye de geri dönmüştür. Freud bilinç dışı savunma süreçleri kavramının arkasında durmuştur ancak sosyal odaklı travma kavramından feragat etmiştir.

Pek çok fiziksel travmatik yaşantıları sosyal anlamda yüceltilmiş kurumlarla ilişkilendirmek, bilimsel çevrelerde dahi, araştırmalara karşı ürkütücü bir sosyal direncin oluşmasına yol açmıştır. Çocuk tacizlerine ve aile içi şiddete bakmak aile sistemini sorgulamak anlamına gelmektedir. Gazilerin ruhsal yaralarına bakmak ise ordunun idealize edilmesini sorgulamak demektir. Aile kurumu ve askerlik kurumu bildiğimiz üzere, toplumsal güvenliğin olmazsa olmazlarıdır ve bunları araştırmadan koruma ihtiyacımız, uygarlığımızı sürekli olarak ilerletmek amacıyla bu kurumların tabiatlarını araştırma ihtiyacımızla çelişmektedir.

Judith Herman (1992) travma araştırmasının çatışmalı tarihini şu şekilde tarif eder:

Travma konusu o kadar şiddetli bir anlaşmazlığa yol açar ki sürekli olarak lanetli bir şey halini alır. Psikolojik travma çalışması sık sık düşünmesi bile hoş olmayan alanlara girer ve inancın temel sorularında başarısızlıkla sonuçlanır. (sf.7).

Herman, sosyo-politik hareketlerin psikolojik travma konusunu kültürel farkındalık düzeyine nasıl getirdiğini ve tekrar tekrar güçlü bir tepkiyle karşılaştığını gözler önüne sermektedir. Bu kitabın yazılışı sırasında, bu çatışmayı gözler önüne sermek için, güçler bir kereliğine yeterli dengededir. Yaygın medya, pek çok örnekte yaşanan direnmeleri yansıttığı kadar travma kurbanlarını da yansıtmaktadır. Haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş kadınlar ve tacize uğramış çocuklar gibi gruplar adına konuşan korkutucu, kökleşmiş hareketler ve modern iletişim sistemleri ile kendimizi psikolojik travma gerçekliğinden ayrı tutmak kültürel anlamda gittikçe zorlaşmaktadır.

Çağdaş kuramlar, Janet’in çözülerek ayrılma kavramını ve Freud’un bilinçdışı ve savunma fikirlerini kullanırlar ve yüz yıl önce mevcut olmayan bilimsel araçlarla bu fenomenlerin nörolojik temellerini bulmaya çalışırlar. Gelişmiş teknoloji, hala daha fazla sosyal inkara dönüşebilecek olan pragmatik bir yolla travmanın tabiatını araştırma kapasitesi verecek gibi görünmektedir.

Amerikan Psikiyatri Derneği’nin Tanılayıcı ve İstatistiksel Kılavuzu, travmayı tanımlama sürecinde, bu konuyla ilgili tarihsel kararsızlığı göstermiştir. II. Dünya Savaşı’ndaki travmatik olaylar neticesinde – büyük çapta bir mücadele, sivil bombalamalar, toplama kampları –DSM-I 1952’de “büyük stres reaksiyonu” teşhisini içermiştir. Bununla beraber, barış zamanı, görünüşe göre DSM-II deki kategorinin kaldırılmasına yol açmıştır. Yine 1980’de DSM-III’te, Vietnam gazilerinin deneyimleri ile travma konusuna bir anksiyete bozukluğu olarak geri dönülmüştür. 1987’de revize edilen DSM-III’te ise diğer bir düzeltme yapılmıştır: Resmi araştırmalardan elde edilen sonuçlar ve savaş gazileri, aile içi şiddet, kadın hakları ve çocuk tacizleri ile ilgili güçlü tabana ait halk eylemleri, Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) olarak adlandırılan özel bir anksiyete bozukluğunun tanımlanmasına sebep olmuştur. DSM-IV’te (1994) bu kategori, Travma Sonrası Stres Bozukluğu olarak muhafaza edilmiştir.

DSM-IV TSSB’yi şöyle tanımlar:

Gerçek ya da olası bir ölümü ya da ciddi bir yaralanmayı, kişinin fiziksel bütünlüğünü tehdit eden başka bir durumu; bir ölüm olayına, yaralanma olayına ya da diğer bir kişinin fiziksel bütünlüğünü tehdit eden bir duruma tanık olmayı; beklenen veya ani bir ölüm haberini, ciddi bir zararı, bir aile yakınının ya da yakın bir arkadaşın bir ölüm tehdidi ya

da yaralanma durumlarını kapsayan doğrudan kişisel deneyimleri içeren aşırı bir travmatik stres yükleyiciye maruz kalmayla devam eden karakteristik semptomların gelişimi Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nun en önemli özelliğidir. Kişinin olaya tepkisi yoğun bir kaygı, çaresizlik ya da korku durumlarını içermelidir (sf. 424).

TSSB için tanılayıcı kriterler şunlardır:

A. Gerçek ya da olası bir ölümü ya da ciddi bir yaralanmayı; kendiliğin ya da diğerlerinin fiziksel bütünlüğüne karşı bir tehdit unsurunu içeren bir olay ya da birden çok olayı yaşamış, bunlara tanık olmuş ya da bunlarla yüzleştirilmiş bir kişi…

B. Sürekli olarak tekrarlanan, yeniden yaşanan travmatik bir olay…

C. Travmayı çağrıştıran uyarıcılardan ısrarlı bir şekilde kaçınma ve genel tepkilerin uyuşma durumu…

D. Artan uyarılma durumunun sürekli semptomları…

E. Rahatsızlığın devam süresi 1 aydan fazla…

F. Rahatsızlık sosyal hayatta, iş hayatında ya da diğer önemli faaliyet alanlarında klinik anlamda önemli sıkıntılara ya da zararlara sebep olur…(sf.427-429)

TSSB’nin DSM-IV’teki bu tanımı betimsel ve genel bir tanımdır. Bunun yanı sıra kuramsal olduğu için de, hastalarla çalışmayı kavramsallaştırma adına bir (köşe taşı değilse) mihenk taşı olarak kullanmak için pek çok klinisyen arasında fikir birliğine varılıp yeterli derecede onaylanan bir çalışma tanımı da sağlamaktadır.

“Travma” ve “TSSB” gibi terimler, karşı konulamaz dışsal olayların ruh üzerindeki etkisini sınıflandırmak amacıyla kullanılmaktadır. Stresin bu şekli muhtemelen vücudun uğradığı bir şoktan ya da aldığı darbeden kaynaklanabiliyor olsa da, Wilson’un dediği gibi (1989): “travmatik olaylar bireylerin ruhlarında vuku bulurlar”

Devamı için tıklayınız