Psikonörobiyolojik Bir Yansıtmalı Özdeşim Modelinin Klinik Etkileri

Psikonörobiyolojik Bir Yansıtmalı Özdeşim Modelinin Klinik Etkileri

Allan N. SCHORE

Psikanalizin ve bilimin zihni açıklamak üzere daha güçlü modeller üretmek için bir araya geldiği bir dönem içerisindeyiz. Bu yakınlaşma insan deneyimine dair ortodoks olmakla beraber henüz nüfuz edilmemiş belli sorulara yeni bir yaklaşımın geliştirilmesine müsaade edebilir. Pek çok farklı disiplinin ilgisini çeken heyecan verici sorulardan biri de insan zihninin neden ve nasıl geliştiği ve sonrasında ne şekilde daha karmaşık bir yapıya kavuştuğudur. Eğer koca bir yüzyıl boyunca bu sorunun bilimsel sorgulamanın sahasının dışında kaldığı doğruysa, psikanalizin alanında dahi zihnin erken dönem gelişimi neredeyse hiç araştırılmamış hatta Freud bu sorudan neredeyse kaçınmıştır. Psikanalizin öncüler arasında ilkel zihin üzerine en fazla formal kuramsal ve klinik açıklamada bulunan belki de Melanie Klein olmuştur. Ancak günümüze değin deneysel bilimin bulguları Klein’ın hipotezlerinden çok azını doğrulamıştır. Buna karşılık, Klein’ın takipçilerinin çoğunun bu bilime olan antipatilerini ifade ederken oldukça muğlak kaldıklarını belirtmekte fayda var.

Kuramsal yorumlarına dair tartışmalara rağmen, Klein’ın klinik kavramları gelişimsel bozukluklardan mustarip danışanlarla ve zihnin ilkel bölgeleriyle çalışmak hususunda çok değerli ipuçları sunmuştur. Bu belki de en önemli keşfi olan klinik açıdan konuyla ilgili olmakla beraber kuramsal olarak muammalı yansıtmalı özdeşim süreci için de geçerlidir. Klein (1946), yansıtmalı özdeşimi büyük ölçüde bilinçdışı olan bilgilerin gönderenden alıcıya yansıtıldığı süreç olarak tanımlamıştır. Bir kişinin bilinçaltı ile diğerinin bilinçaltı arasında geçen bu ilkel süreç, erken gelişim döneminde başlasa da hayat boyu devam eder. Bu fenomen, aynı zamanda gelişimsel psikopatolojilerde çocuğun ve yetişkinin terapisinin esas odak noktasını oluşturan ilkel bilinçdışı savunma mekanizmasına da atıfta bulunmaktadır.

Psikanaliz, bilinçdışı süreçlerin bilimi olarak tanımlana gelmiştir. Freud’un bilime en önemli katkısı her daim aktif olan bilinçaltının gündelik hayati işlevler üzerinde sahip olduğu büyük öneme vurgu yapması olmuştur. Diğer insanlarla uyumlanmaya dayalı etkileşimler, hem bilinç hem de bilinçaltı düzeylerde süregelir. Freud, eserinde kişinin diğerlerinin bilinçaltı iletişimini alımladığı “aynı oranda askıya alınmış dikkatin” (evenly hovering attention) zihin halini modellendirmeye başlamıştır. Freud, (1912/1958b) bilinçaltının nasıl “alımlayıcı bir organ” olarak eylediğini açıklıyorsa, Klein’ın yansıtmalı özdeşim kavramının da bir bilinçaltı sisteminin nasıl “transmiter” olarak eylediğini ve bu transmiterlerin nasıl daha sonra diğer bir bilinçaltı zihnin alımlayıcı işlevlerini etkilediğini modellendirmeye çalıştığını iddia ediyorum. Bu da açıkça bilinçaltı sistemlerin diğer bilinçaltı sistemlerle etkileşim içerisinde olduğunu ve hem alımlayıcı hem de ifade edici özelliklerin bunların iletişim kapasitelerini belirlediğini ortaya koymaktadır.

Daha yakın zamanlı çalışmalarda, Joseph (1997, s.103), “yansıtmalı özdeşimin tabiatı gereği bir tür iletişim” olduğunu vurgulamıştır. Bu tema aynı zamanda Alvarez (1997) ve Mason (2000) tarafından da vurgulanmıştır. Morrison (1986) “alımlayıcıya bilinçaltı fantazinin ne hissettiğini ileten bir tür iletişimdir,” demiştir (s.59). Diğer yazarlar da yansıtmalı özdeşimin, kendilik ve nesne temsilleriyle bağlantılı duygulanımların yansıtılmasıyla ilgili olduğunu iddia etmişlerdir (Adler & Rhine, 1992). Ogden, “yansıtmalı özdeşim esnasında yansıtanın ‘alımlayıcıyla’ gerçek kişiler-arası etkileşimler aracılığıyla bilinçsizce, onun ‘uyarılan’ hisleriyle uyumlu his hallerine sebebiyet verdiği” (1990a, s.79) sonucuna varmıştır.

Devamı için tıklayınız

Yapım Aşamasında Zihinler: Güvenli Bağlanma, Kendi Kendini Organize Eden Beyin ve Gelişim Odaklı Psikanalitik Psikoterapi

Yapım Aşamasında Zihinler: Güvenli Bağlanma, Kendi Kendini Organize Eden Beyin ve Gelişim Odaklı Psikanalitik Psikoterapi

Allan N. SCHORE

Yedinci yılında John Bowlby’yi anmak için düzenlenen dersi sunmak üzere davet edilme şerefine nail oldum. Geçen yıl Bowlby’nin çığır açan kitabı Bağlanma’nın (Bowlby, 1969b) son baskısına önsöz yazmam istendiğinde bu, benim için tam anlamıyla çifte ayrıcalık oldu. Bu çalışmamda “Beynin On yılı” olarak anılan sürecin sonuna tekabül eden bir bakış açısından, Bowlby’nin güvenli bağlanma bağının biyolojik ve nörolojik tabiatına ilişkin ileriyi gören önerilerini araştırdım (Schore, 2000c). Gerçekten de pek çok çalışmamda, psikoloji ve biyoloji disiplinlerinin ne şekilde Bowlby’nin görüşlerini bilimin hizmetine sunulan başat bir insan gelişim modeli olarak benimsediğini açıklıyorum (Schore, 2000a, 2000i, 2000j, 2001, 2000b, 2000c).

Bu bilimsel araştırma alanlarının her ikisi de kuramlarının kökenlerini belgeleme aşamasında Bowlby’nin etoloji (davranışsal biyoloji araştırma sahası) ve psikanalizi ne şekilde entegre ettiğine değinmektedir. Güncel güvenli bağlanma bağı tanımlarından birinde, Ainsworth şunları belirtmiştir, “Gerçekten de Bowlby, biyolojide yakın zamanda yaşanan gelişmelerle psikanalitik teoriyi güncellemeyi amaçlamıştır,” (Ainsworth, 1969, s.998). Bağlanma’nın yayınlanışının üzerinden geçen otuz yıldan uzun süre zarfında, bağlanma bağı ve bilim arasındaki bağlantılar her ne kadar derinleşmiş olsa da  kuramın kendisi ve psikanaliz özellikle de klinik psikanaliz arasındaki bağlantıların  aynı gelişimi göstermediğini iddia ediyorum. Ancak bu durum, içsel çalışma modellerinin zihinsel temsillerine dair kavramlarla düşünme işlevlerinin klinik açıdan birbirleriyle ilişkisini kanıtlayan gelişimsel psikanalitik ve psikolojik bağlanma bağı araştırmaları sayesinde gelişme göstermektedir. Deneysel ve klinik bağlanma bağı araştırmacıları şu anda ayrıntılı olarak bu buluşmanın temasını oluşturan “yapım aşamasındaki zihinlerin” iki temel özelliğini tanımlamaktadır.

Zaman zaman bağlanma teorisinin yalnızca Freud’un bazı erken dönem spekülasyonlarının bir inkârı olmakla kalmayıp onun gelişimsel perspektifinin bir çıkarımı olduğu unutulmaktadır. Gerçekten de Bağlanma’nın ilk paragrafında, Bowlby, kitabına Freud’un erken dönem gelişim sürecini anlama amacına atıfta bulunarak başlamaktadır. Kitabın ilk paragrafında Bowlby, Freud’un gelişimsel hipotezler oluşturmada başvurduğu yöntemle –yetişkin nevrotik hastaların rüyalarını ve semptomlarını; ilkel insanların davranışlarını analiz etmek- kendisininkini kıyaslar ve şu açıklamada bulunur: “Freud her ne kadar açıklama arayışında her daim erken dönem çocukluk sürecinde yaşanan olaylara yönelmişse de nadiren belli başlı verilerine doğrudan çocukları gözlemleyerek ulaşmıştır,” (1969a, s.3). Kitabın esas amacı bu ikinci temayı açıklığa kavuşturmaktır, ancak son bölümde Bowlby “Çocuk ve Anne Arasındaki Bağ: Psikanalitik Literatürün Gözden Geçirilmesi” isimli bölümde gelişimsel psikanalitik kavramları özetleme işine geri dönmüştür.

Bu derste klasik psikanaliz ve bağlanma teorisinin ortak amaçları arasında daha kuvvetli bağlantılar bulan yakın zamanlı disiplinlerarası gelişmeleri sunmak istiyorum.

Devamı için tıklayınız

Klinik Modellerin Kaynağı Olarak Disiplinlerarası Araştırma

Klinik Modellerin Kaynağı Olarak Disiplinlerarası Araştırma

Allan N. SCHORE

Psikanalizin ilk yüzyılında neredeyse hiç değişikliğe uğramayan Freud’un zihin modelinin esasları, günümüzde oldukça hızlı ve esaslı bir dönüşüm geçirmektedir. Klinik psikanalizin yapı taşları kendilerine zemin oluşturan psişik gelişim ve psişik yapıya dair kuramsal görüşler tarafından desteklenmektedir. Günümüzde bu temel kavramlar yeniden formüle edilmektedir. Bu meta-psikolojik dayanak noktalarının açıklanması, klinik modelleri güçlendirmekle kalmayıp, disiplinimizin entellektüel iklimini de znginleştirmektedir. Zamanında hemen hemen herkes, anneyle ilişki içinde olan çocuk üzerine gözlem ve deneysel araştırma yapmanın, hem erken gelişim süreci hem de psişik dinamikler üzerine deneyimsel hipotezler üretmek için en verimli kaynak olacağını tahmin edebilirdi. Gerçekten de gelişimin motoru olan temel süreçler, erken dönem deneyimlerinin, neden psişik yapının organizasyonunda etkin olduğu, bu yapının nasıl olup da kendisi üzerine inşa edilen psikolojik işlevleri dolayımladığı gibi sorular ve insan zihninin kaynakları üzerine daha derinlemesine bir kavrayış, ufukta kendini göstermektedir.

Erken dönemde yaşanan olayların, nasıl olup da kendilerini takip eden, hemen hemen her şey üzerinde bu derece önemli bir etkiye sahip oldukları sorusu, yalnızca psikanalizin değil bütün bilimlerin temel sorularından biridir. Nasıl oluyor da erken dönem deneyimler, özellikle de diğer insanlarla duygulanımsal deneyimler, gelişmekte olan bir bireyin sürekli artan işlevsel kapasitelerinin sonucu olan yapısal gelişim şablonlarını belirliyor ve organize ediyor? Birçok disiplin –gelişimsel biyolojiden nörokimyaya, gelişimsel psikolojiden psikoanalize- canlı sistemlerin başlangıçlarının, yaşamı boyunca bir organizmanın içsel ve dışsal işlevselliğinin her bir evresine basamak oluşturduğu görüşünü paylaşmaktadır. Kuramsal ve klinik bilimin bütün alanlarında gelişimsel bir kuram,  canlı sistemlerin kaynağına ilişkin bir kavramsallaştırma temeli oluşturmaktadır. Günümüzde çocuk araştırmalarında yaşanan patlama sayesinde elde edilen veriler, bize daha detaylı bir insan gelişim modeli sunmaktadır. Aynı zamanda bu veriler, klinik modellerce son derece hızlı bir biçimde benimsenerek psikanaliz ve psikiyatrinin merkezi kavramlarını radikal bir biçimde değiştirmektedir. Günümüzde belli başlı bütün kuramcılar, kendi klinik modellerinin temeline, gelişimsel kavramları yerleştirmektedirler.

Sürekli gelişmekte olan farklı metodolojileri kullanan ve farklı analiz düzeyleri üzerine çalışan çoklu disiplinlerle iştigal eden araştırmacılar için, şu anda çocuğun erken gelişim döneminin en önemli nesnesi olan ilk bakıcıyla kurduğu ilk etkileşim merak uyandırmaktadır. Günümüzde sosyal çevre ile kurulan bu diyalektik ilişkinin duygulanım işlemleri tarafından dolayımlandığı ve bu duygusal iletişimin sözsüz olduğu son derece açıktır. Ayrıca, bu erken dönem toplumsal olaylar, insan yaşantısının ilk iki yılında oluşan, hızlı beyin gelişimi süreci boyunca olgunlaşan biyolojik yapılara işlenmekte ve böylece oldukça uzun süreli ve dayanıklı etkilere sahip olmaktadır (bkz. Şekil 1). American Journal of Psychiatry dergisinin 1995 Kasım sayısında, Eisenberg (1995), “İnsan Beyninin Toplumsal Kurulumu” isimli bir makale yayınlamıştır (vurgu bana ait). Çocukluğun “kritik dönemlerinde” beyin yapısının hızla artan gelişiminin “deneyime bağlı” olduğu ve “toplumsal kuvvetlerden” etkilendiği ortaya konmuştur. Ancak nörobiyoloji bu “toplumsal kuvvetlerin” tabiatına ilişkin kesin bilgiye sahip değildir.

Devamı için tıklayınız

Karşı Aktarım ve Yansıtmalı Özdeşim I: Genel Bakış

Karşı Aktarım ve  Yansıtmalı Özdeşim I: Genel Bakış

Karşı aktarım tam olarak terapistin kendi ebeveyniyle olan önceki çözümlenmemiş ilişkilerinden gelen duyguların hastaya yansıtılması olarak tanımlanabilir. Burada sadece bu tanımı karşılamak için değil de daha geniş bir anlamda, aynı zamanda terapistin terapötik açıdan nötr bir çerçeve oluşturma becerisini engelleyecek tüm duygular da bu kapsam dâhilinde kullanılmıştır.

Nötr bir çerçeve neden bu denli önemlidir? 4. bölümde, hastanın aktarımla eyleme vurulan yansıtmalarının tanımlanması, ölçülmesi ve çözümlenmesi bakımından temel çerçeveyi sağlayan terapötik nötralitenin önemine değinmiştim. Bu çerçeveyle ilgili faktörlerin idaresindeki zayıflık tedavide sıklıkla terapötik çerçevenin yapısında deliklere ve sızmalara yol açar, bunlar da sonrasında örtülü ve geriletici aktarım eyleme vurmalarını ve direnci kolaylaştırır. Bu aktarım eyleme vurmaları düzenli bir biçimde tekrarlayan bir çerçeve olarak kalıplaşır ve güçlü bir dirence neden olur. Bir kez kendisinin terapötik objektif duruşunu dirence uyum göstermek için değiştirdiğinde, terapist en güçlü aracını kaybetmiş olur.

Sıklıkla hastanın ısrarcı, adanmış, ustalıklı ve sinsi girişimleri bu tip gayretlerle ve bir gerçeklik boyutunun da eklenmesiyle hızlandırılır, böylece terapist hastaya insani bir yaklaşım göstermeyle terapötik nesnellik arasında bir yerde sıkışıp kalır. Bu şekilde düşünmeye başlayan bir terapist karşı aktarıma zaten yakalanmış durumdadır.

Her iki taraftan da gelebilecek hastanın aktarımla eyleme vurulan yansıtmaları ve terapistin karşı aktarımı gibi baskılarda tedavinin bütünlüğünü sürdürmek için bu terapötik nötrlük taşıyan çerçevenin korunmasının ne denli hayat kurtarıcı olduğunu asla tam olarak vurgulamam mümkün değil.

Gizli narsisistik kendilik bozukluğunun tedavisinde karşı aktarımın neden bu denli önemli bir mesele haline geldiğini şimdi detaylı olarak inceleyelim.

James. F. MASTERSON

Devamı için tıklayınız

Narsisistik Kişilik Bozukluğunda Terk Depresyonu

Narsisistik Kişilik Bozukluğunda Terk Depresyonu

Terk depresyonunun unsurları aynıdır: intihara meğilli depresyon, öldürücü öfke, panik, suçluluk, çaresizlik ve umutsuzluk, boşluk ve anlamsızlık. Ancak bu duygulanımlar narsisistik kişilik bozukluğuyla farklı biçimde tecrübe edilir. Teşhirci, savunmasının sürekliliğinden ötürü, depresyon yaşama eğiliminde değildir. Gizli narsistteki depresyon aşağılanma ve utanç duygularıyla ve de kendiliğin parçalara ayrılmasıyla ortaya çıkmaktadır. Borderline kişilik bozukluğu vakalarında ise depresyon, nesnenin kaybına bağlı olarak, kendilikle alakalı yetersizlik duygularına odaklanmaktadır. Narsistin öfkesi soğuk ve ilişkisizdir ve son derece şiddetlidir. Buna karşılık borderline vakaların öfkesi sıcak ve son derece ilişkilidir. Kıskançlık, narsisistik kişilik bozukluklarında görünür, borderline vakalarda ise asgari orandadır. Teşhircinin çaresizlik, umutsuzluk, boşluk ve anlamsızlık duyguları savunmalar tarafından önlenirken, gizli narsisistik kişilik bozukluklarında tüm duygu halleri daha sık ve bilinçli olarak tecrübe edilir. Gizli narsisistik kişilik bozukluğunda çaresizlik ve umutsuzluk hislerinin bilinçsiz olması halinde başlangıç terapötik müdahalelere yanıt verir hale gelirler – “Eğer kendiliğimi düzene sokmak için nesneye odaklanamazsam ne yapacağımı bilemiyorum ve bu beni umutsuzluğa itiyor.”

Bu duygulanımların hakim gücü hastanın intibak edici yaşamı üzerinde fırtına etkisi yaratır gözükmektedir ve de hastanın bu etkilerle psikoterapide başa çıkma direncinin olağanüstü dirençli bir nitelik taşımasına neden olmaktadır.

James. F. MASTERSON

Devamı için tıklayınız

Gelişimsel Duraklama Düzeyi

Gelişimsel Duraklama Düzeyi

Nesne ilişkileri kuramının temel ilkelerinden birine göre ego savunma mekanizmaları ve ego işlevleri, kendilik ve nesne temsillerinin olgunlaşmasına paralel bir seyirde olgunlaşırlar. Bu durum önemli bir tartışmaya yol açmıştır zira narsisistik kişilik bozukluğunun bu ilkeyi çiğner gözükmesine net bir açıklama getirilememiştir. Son derece ilkel kendilik – nesne temsilinin görünüşte yüksek olan ego işleyiş kapasitesiyle bir arada bulunması yukarıda bahsi geçen ilkeye ters düşmektedir.

Gelişimsel terimlerle anlatmak gerekirse; kendilik – nesne temsilinin birbiriyle kaynaşmış olmasına rağmen narsisistik kişilik bozukluğunun ego gelişimini – ego gelişiminin sadece söz konusu kaynaşmadan ayrılmak suretiyle ortaya çıktığına inanılmaktadır – sağladığı gözlemlenmektedir. Bu ikileme, ne benim tarafımdan ne de konunun uzmanı diğer yazarlar tarafından, henüz tatmin edici bir çözüm getirilememiştir. Mahler’in gözlemlerine bir kez daha bakmak en azından konu hakkında bir bakış açısı kazanılmasını sağlayacaktır.

Gelişimin ayrılma – bireyleşme aşamasında görülen yakınlaşma krizinin işlevlerinden biri de bu aşamaya özgü hayal kırıklıkları, ketlemeler ve de bastırma yoluyla o arkaik yapıların, büyüklenmeci kendiliğin ve tümgüçlü nesnenin uzlaşmaya sevk edilmesidir. Pratik yapma döneminin ana özelliği çocuğun kendi işlevlerine ve vücuduna, ayrıca nesnelere ve genişleyen “gerçekliğinin” amaçlarına yaptığı büyük narsi-sistik yatırımdır. Çocuk darbelere, düşüşlere ve diğer düş kırıklıklarına karşı nispeten geçirimsiz gözükmektedir.

Yakınlaşma alt aşaması (yaklaşık 15 – 22 ay) dikey hareket etme yeteneğine hakim olmakla başlar. Çocuğun bilişsel yetilerindeki büyüme ve duygusal yaşamında artan zorlukların yanı sıra bu alt aşamada daha önce düş kırıklıklarına karşı sahip olduğı geçirimsizlik de azalır ve annesinin varlığına ilişkin bihaberliği de ortadan kalkar.

Bu noktada artan oranda bir ayrılık anksiyetesi gözlemlenir: Yeteneklerine tam olarak hakim olduğu dönemde, pratik yapma döneminin sonuna doğru, kendilik temsiliyle nesne temsili arasında açık bir farklılaşma ortaya çıkar. Yürümeye yeni başlayan çocuk, büyüklük ve tümgüçlülük hissini kaybetmeye başlar, dünyayla tek başına başa çıkması gerektiğini kavramaya başlar. Yürümeye yeni başlayan çocuk, bu noktada, annesine dönerek onun desteğini kazanmaya çalışır ve annesinden hayatının her aşamasını paylaşmasını ister. Ancak artık çok geçtir. Kendilik temsili ve nesne temsili çoktan ayrımlaşmaya başlamıştır. Bu şekilde çocuksu büyüklük ve tümgüçlülük fantezileri gerçeklikle uyuma sevk edilir.

Özdeki narsisistik kişilik bozukluğunun sabitlenmesi bu olaydan önce ortaya çıkmalıdır zira klinik açıdan hasta, nesne temsili ve kendilik temsilinin bütünleşik bir parçasıy-mışcasına – tümgüçlü, ikili bir bütün – davranmaktadır. Yakınlaşma krizinin var olması ihtimali bu hasta üzerinde sezilir gözükmemektedir. Hayal dünyası hastanın dünyayı kendi istiridyesi olarak görmesine ve dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünmesine neden olmaktadır. Bu yanılsamayı korumak için hastanın kendisini; kaçınma, inkar ve değersizleştirme yoluyla; narsisistik, büyüklenmeci kendilik algısına uymayan gerçeklik algılarına kapaması gerekmektedir. Neticede hasta adaptasyonun maliyetine katlanmak zorunda kalacaktır zira gerçekliğin büyük bir kesiminin inkar edilmesi gerektiğinde bu durum ortaya çıkmaktadır.

Sabitlemenin bu düzeyde neden oluştuğu, karmaşık ve yeterince anlaşılamamış bir konudur. Muhtemelen, borderline vakalarında olduğu gibi, etyol0jik girdi doğa–çevre izge-sinin her iki ucundan da gelebilir. Ancak her iki taraftan gelen girdi, borderline vakalarında, narsisistik kişilik bozukluğu vakalarına göre, daha açıktır.

Narsisistik bozuklukları olan hastaların bazılarının anneleri de narsisttir ve duygusal olarak bağlantısızdır. Çocuklarının duygusal destek ihtiyacını görmezden gelirler ve bu şekilde onları kendi mükemmeliyetçi, duygusal ihtiyaçlarının birer nesnesi kalıbına sokarlar. Çocuğun gerçek kendiliği, annenin eşsizleştirme projeksiyonlarının yankısıyla, sıkıntı yaşamaya başlar. Çocuk artık gerçek kendiliği değil annesi için mükemmel bir varlık olmalıdır. Annenin eşsizleştirmesiyle özdeşim, büyüklenmeci kendiliğin korunmasına yol açar ve bu durum gerek annenin gerçek kendiliği desteklemedeki başarısızlığına gerekse çocuğun ilgili terk depresyonu duygularının algılanmasına karşı bir savunma yaratır.

Gizli narsisistik kişilik bozukluğunun gelişimsel dinamikleri, konu hakkında bazı varyasyonlar göstermektedir. Sıklıkla ebeveynlerin ikisinde de narsisistik kişilik bozukluğu mevcuttur; baba teşhirci, anne ise gizli narsisttir. Ebeveynlerin hiç biri çocuğun gerçek kendiliğini desteklememektedir. Anne, babayı eşsizleştirmektedir – baba ailenin narsisistik merkezidir – ve çocuğun tek yardım alma şansı annenin gizli narsistliğiyle özdeşimdir. Babanın teşhirciliğiyle özdeşim, babanın konumunu tehdit edecek, çocuğun kırılganlığını ortaya çıkaracaktır. Diğer vakalarda ise çocuk ayrılma – fert olma sürecinden bir teşhirci olarak çıkar, ancak çocukluğun ilerleyen dönemlerinde teşhirci kendiliğin yaşayacağı travma, çocuğu “yeraltına” inmeye zorlayacaktır. Bir başka deyişle büyüklenmeci kendiliğe yapılan baskın yatırım, tümgüçlü nesnenin eşsizleştirilmesine dönüşecektir ve sonuçta gizli narsisistik kişilik bozukluğu ortaya çıkacaktır.

Aşağıdaki olgu ise başka bir ihtimali öne sürmektedir: Normal gelişim sürecinde çocuklar, özellikle erkek çocuklar, yaklaşım ortaya çıkmadan önce, pratik yapma sürecinin başlangıcında babayla güçlü bir özdeşim kurar. Annesinin elinden terk depresyonu taşıyan çocuk, bu normal patikayı kendisini terk depresyonundan kurtarmak için bir araç veya kanal olarak kullanabilir. Babayla ikinci dereceden yeni bir sembiyotik olmayan nesne olarak özdeşimi içeren normal gelişim sürecini yaşamak yerine çocuk, anneyle olan sembiyotik ilişkisini babaya aktararak terk depresyonuyla başa çıkmaya çabalar. Baba, bu durumda, anneyle olan sembiyotik ilişkinin izdüşümünün hedefi haline gelir. Eğer babanın narsisistik kişilik bozukluğu varsa ve söz konusu aktarım, yaklaşım aşamasından önce meydana geliyorsa çocuğun büyüklenmeci kendiliği halen korunuyor olacak, narsisistik babayla özdeşim neticesinde daha da pekiştirilecektir. Bu da çocuğun kendiliğinde narsisistik bozukluk ortaya çıkmasına neden olacaktır.

Eğer bu aktarım, çocuksu büyüklenmecilik ve tümgüçlülük duygusunun gerçeklikle uyuma sevk edildiği yaklaşım aşamasından sonra ortaya çıkarsa, babanın narsisistik kişilik bozukluğuyla özdeşim, sınırda olma durumunun bölünmüş nesne ilişkileri biriminin oluşmasından sonra yaşanacaktır. Bu da tabandaki borderline intrapsişik yapısı üzerine borderline kişilik bozukluğuna karşı narsisistik savunmanın eklenmesine sebep olacaktır. Bir başka deyişle; yaklaşım aşamasında büyüklenmeci kendilik gerçeklikle uyumu sevk edilince ortadan kalkmaktadır ve yerine ayrı bölünmüş kendilik ve nesne temsilleri gelmektedir. Bu olaydan sonra narsisistik babaya her dönüş, her halükarda, temelde varolan borderline intrapsişik yapının üzerine daha sonra ortaya çıkan bir narsisistik özdeşimin ilave edilmesiyle sonuçlanacaktır.

Bu ihtimal bazı merak uyandıran, ancak henüz çözülememiş olan, gelişimsel soruları akla getirmektedir. Bu ihtimal borderline kişilik bozukluğuna karşı narsisistik bir savunmanın üretilebilmesi için narsisistik bir babanın temel teşkil edebileceğini önermektedir. Erkek çocuklarında, kız çocuklarına göre, babaya bu dönüş daha erken ve daha uyumlu ortaya çıktığına göre narsisistik kişilik bozukluklarının erkek çocuklarında daha yaygın olduğu önerilebilir. Bu durum klinik deneyim tarafından da desteklenmektedir. Bunun da ötesinde, erkek çocuğunun narsisistik baba tarafından kurtarılması çocuğu homoseksüelliğe iter görünmemektedir. Halbuki kız çocuklarında kurtarılma hemen her defasında ödipal dönemde cinsel çatışmalara yol açmaktadır.

Babaya söz konusu gelişimsel dönüş, Kohut tarafından aşağıdaki önermede bulunmak için kullanılmıştır: Eğer anne yapışık bir kendilik oluşturamadıysa, o zaman baba bunu yapabilir. Kanımca Kohut burada bir noktayı gözden kaçırmaktadır: narsisistik kişilik bozukluğunda babaya dönen kendilik zaten gelişimsel açıdan duraklamıştır ve dolayısıyla da babanın ancak sağlayabileceği şey daha fazla savunma olacaktır.

i�Ltf�/�8al;mso-ansi-language: TR’>Sorumlulukların karşılıklı olduğunu düşünmeden, hak etme veya özel muamele beklentisi.

  1. Diğer insanlarla karşılıklı ilişkilerde bencilce ve çıkarcı hareket etme.
  2. Aşırı eşsizleştirme ve değersizleştirme uç noktaları arasında gidip gelen ilişkiler.
  3. Empati kurma eksikliği.

İşte bu nedenlerden ötürü klinisyen bozukluğun varlığına dair tetikte olamamıştır.

Karışıklığın ikinci önemli nedeni ise gizli narsisistik kişilik bozukluğunun, klinik açıdan, borderline kişilik bozukluğuna çok benzemesi ve aynı zamanda, daha az yaygın rastlansa bile, şizoid kişilik bozukluğuna benzemesidir. Bu kitapta, gelişimsel kendilik ve nesne ilişkileri kuramının söz konusu klinik karışıklığı nasıl çözdüğü ve terapistin tutarlı ve temel intrapsişik yapıyı saptayarak, etkili terapötik yaklaşımı nasıl benimseyeceği anlatılmaktadır.

Gizli narsisistik kişilik bozukluğu, yoğun bir temel intrapsişik yapıya sahiptir ve aynı tutarlılıkta savunucu bir tema barındırır: Kendisiyle ilgili aşırı duyguları düzenlemek için sınırsız güce sahip nesnenin eşsizleştirilmesi veya değersizleştirilmesi. Temel duygusal yatırım, kendiliğe değil nesneye yapılmaktadır. Buna rağmen ortaya çıkan klinik tablo, tıpkı bir bukalemun gibi, diğer bozuklukların renklerini taşıyabilir. Hastanın inkar ettiği sorunun özelliklerinden çok, hastanın şikayetlerini yansıtan bir dizi semptomatik tema mevcuttur. Büyüklük, hak etme düşüncesi veya empati yokluğu bu duruma verilebilecek örneklerdir.

James. F. MASTERSON

Devamı için tıklayınız

Gelişimsel, Kendilik ve Nesne İlişkileri Kuramı

Gelişimsel, Kendilik ve Nesne İlişkileri Kuramı

Narsisizm terimi kişilik bozukluğuyla o kadar ilintili hale gelmiştir ki yaşam için temel önem taşıyan sağlıklı narsisizm ile patolojik narsisizm arasında bir ayrım yapmak gerekmektedir.

Sağlıklı narsisizm veya gerçek kendilik denen kavram, kişinin kendisini yeterli ve ehil algılaması hali olan, gerçekliği temel alan ve fanteziye dayalı girdileri de bir nebze içeren bir duygudur. Bu kendilik algısı, diğerleri için uygun biçimde kaygı duymayı da barındırır ve de kendilik değeri, gerçekliğin getirdiği zorluklarla ve görevlerle başa çıkmak için, kendini ortaya koyma süreci kullanılarak korunur.

İntrapsişik yapı, söz konusu kendilik algısının temelidir, nesne temsilinden ayrılmış olan bir kendilik temsilinde oluşmaktadır. Çocuksu büyüklük ve tümgüçlülük duyguları etkisiz hale getirilmiş, bir bütün oluşturulmuştur. Bir başka deyişle hem olumlu hem de olumsuz özellikler eşzamanlı vardır ve özerk işleyişe sahiptirler. Teşhirci narsisistik kişilik bozukluğunun veya şişirilmiş sözde savunmacı kendilik halinin patolojik narsistliği, kendini eşsiz, özel, sevilesi ve saygı duyulması gereken biri olarak görme şeklinde tecrübe edilmektedir. Bu duruma sözde savunmacı kendilik denmesinin iki nedeni vardır: (1) Fanteziye dayalıdır ve (2) amacı, gerçeklikle başa çıkmak değil, patolojik duyguya karşı savunma yapmaktır. Bu hastaların intrapsişik yapısı, gösterişli bir kendilik temsili ve tümgüçlü nesne temsilinin kaynaşmasından oluşmuştur ve de esas duygusal yatırım, gösterişli kendiliğe yapılmıştır. Söz konusu gösterişi/büyüklüğü korumak adına mükemmellik aranmakta, başkalarına mükemmel ayna tutulmaktadır. Gizli narsisistik kişilik bozukluğunun veya söndürülmüş sözde savunmacı kendilik halinin patolojik narsistliği, tümgüçlü ve mükemmel olan diğerinin ısısında/yanında kendini özel veya eşsiz hissederek tecrübe edilmektedir. Bu hastaların intrapsişik yapısı, bir önceki durumdaki gösterişli kendilikle, tümgüçlü nesne temsilinin kaynaşmasından oluşmaktadır ancak bu sefer temel duygusal yatırım başkalarında eşsizleştirilen ve yansıtılan tümgüçlü nesne temsiline yapılmaktadır. Gösterişli/büyük kendilik bu defa eşsizleştirilen nesnenin ışığında güneşlenmektedir.

Narsisizmin patolojik veya sağlıklı olması, kendilik algısının ve de kendiliğin dış nesneyle ilişkisinin niteliğine bağlıdır. Bir örnek vermek gerekirse: Eğer bu kitabı sizi daha iyi bir terapist haline getirecek ve hastalarınıza yardımcı olacak bilgileri toplamak için okuyorsanız ve beni, bu bilgilerin kaynağı olarak kabul/takdir ediyorsanız siz sağlıklı bir narsistsiniz. Öte yandan; eğer kitabı okuyarak kendinizi eşsiz ve özel hissetmenizi sağlayacak bilgiler peşindeyseniz ve bu duygunun kaynağı olarak beni kabullenmiyorsanız, bu durum teşhirci narsisistik kişilik bozukluğuna işaret etmektedir. Son olarak; bu kitabı okuma nedeniniz beni eşsizleştirmiş olmanız ve okudukça bu eşsizliğin yaydığı ısının keyfini çıkartmaksa, bu durum gizli narsisistik kişilik bozukluğuna işaret etmektedir.

Konuya başka bir açıdan yaklaşmak gerekirse; eğer ben, bu kitabı, öğrendiklerimi diğerlerine aktarmak ve başkalarının da kullanmasını sağlamak için yazdıysam ve de öğrencilerimin süreçteki katkılarının ayırdındaysam, bu durum sağlıklı bir narsisizme işarettir. Eğer bu kitabı mükemmeliğime ayna tutmak ve ne kadar özel ve eşsiz olduğumu teşhir etmek için yazdıysam ve de öğrencilerimin katkısını kabul etmiyorsam, bu durum teşhirci narsisizme işaret etmektedir. Son olarak; eğer okuyucu kitlesini eşsizleştirmişsem ve kendi değerimin kaynağı olarak görüyorsam ve kitabı saygı kazanarak büyüklüğümü pekiştirmek için yazmışsam, bu durum gizli narsisizme işarettir.

Unutulmaması gereken bir diğer önemli nokta da bir hastanın narsisistik kişilik bozukluğu olmadan da narsisistik özellikler taşıyabileceğidir. Bir başka deyişle hastanın dış görünümüne, güce, paraya veya güzelliğe aşırı bir ilgisi olabilir. Benzer biçimde tecrit edilmiş narsisistik özellik içeren bir beğeniye sahip olabilir ve bütün bunlar illaki tümgüçlü nesne ve büyüklenmeci kendilik temsilinin kaynaşımından oluşan narsisistik kişilik bozukluğuna işaret eden intrapsişik yapıya neden olmayabilir.

James. F. MASTERSON

Devamı için tıklayınız

Klinik Temalar

Klinik Temalar

Zedelenmiş kendilik; bilinçle kötü, yetersiz, çirkin, iktidarsız, yüz karası, zayıf veya dağılmış şekilde tecrübe edilebilir. Bu durumda en göze çarpan şikayet, samimiyet ve yakın ilişkiler kurmada yaşanan zorluklardır. Gerçek ve sağlıklı bir yakın ilişki, hastanın narsisistik savunmalarını keserek kendi zedelenmiş kendiliğiyle ve terk edilme depresyonuyla yüzleşmesine yol açacaktır. Bundan ötürü hastanın ilişkilerini narsisistik savunmalar temelinde kurması gerekmektedir. Bu ilişkilerdeki görünümler ve kombinasyonlar sonsuz sayıdadır. Kopma savunması olan narsist için şikayetler farklı şekillerde ortaya çıkabilir; hiç ilişki kurmama veya sınırlı ilişki kurma, bir partnere ilişkide yanıt vermeme (mükemmel yansıma yaratamama), gerçeklikte müsait olmayan kişilere ilgi duyma – örneğin evli biriyle ya da uzakta yaşayan veya çok sık seyahat eden biriyle ilişki kurma (aradaki mesafe gerekli olan savunma korumasını sağlamaktadır) – gibi.

Görünüşte tutarsız bir tablo ise karşısındaki insanları değersiz gören narsist kişilik bozukluğuna sahip hastalarda ortaya çıkmaktadır. Bu kişiler ya sürekli saldırıp aşağıladıkları ya da kendilerini sürekli değersiz gören ve aşağılayan partnerlere kendilerini adamaktadırlar. Cinsel cazibe temelinde tekrarlayan “anında aşık olma” deneyimleri yaşayarak, sonrasında hayal kırıklığına uğramakta ve ilişki olgunlaştıkça aşkları bitmektedir. Bu hastalar, aynı şekilde, diğer insanların parasına, gücüne, güzelliğine veya cinsel çekiciliğine (narsisistik erzaklar) kapılmakta, o kişilere karşı samimi duyguları açıkça gösterebilmektedir. Kendilerini çeken niteliklerin ortadan kaybolması neticesinde ise söz konusu duygular hayal kırıklığına dönüşmektedir. Partnerlerinin, hastadaki her şeyi hak etme duygusunun farkında olmadan, hak etme ihtiyaçlarına cevap verememeleri neticesinde narsisistik öfke ortaya çıkmaktadır.

Cinsel işlev noktasında da sorunlar ortaya çıkabilmektedir, ancak bu sorunların nedeni belirli bir cinsel çatışma değil cinsel ilişki esnasında beliren yakınlık kurma süreçlerinin yarattığı duygusal baskının ürettiği depresyondur. Bu kişiler, hayatlarına dahil olmadıkları partnerleriyle iyi bir cinsel yaşama sahip olabilirler ancak ilişkideki yakınlık arttıkça cinsel işlevin korunması için duygudan kopuş gerekecektir.

Kendini harekete geçirmede yaşanan güçlükler de farklılık gösterebilmektedir. Hastanın ne istediğini bilmemesi, ne istediğini bilmesine rağmen bunu hayata geçirememesi veya süreci başlatsa bile gerisini getirememesi gibi. Aynı şekilde bu hastalar sadece eşsizleştirdikleri kişilerle kurdukları ilişkiyle kendilerini harekete geçirebilmekte ancak eşsizleştirilen kişilerden ayrıldıklarında harekete geçirme becerilerinde gerileme yaşanmaktadır.

Kendini harekete geçirmede yaşanan zorluk, aynı zamanda, hastaların oldukça başarılı oldukları ancak herhangi bir anlam veremedikleri ve tatmin olamadıkları işlerde çalışmalarına neden olmaktadır. Aslında sanatçı olmak isteyen avukat örneğinde görüldüğü gibi. Bu hastalar, gizli yetenekleri temelinde bir kariyer başlatıp, ne istediklerini saptayabildikleri anlarda dahi (gerçek kendini harekete geçirme) elde ettikleri başarının gizli savunmalarını engelleyerek kendilerini sahne ışıklarının altına çektiğini hissedeceklerdir. Bu durumun yarattığı ciddi kaygıdan kurtulmak için de başlattıkları işin gerisini getirmeyeceklerdir. Söz konusu kaygıdan kurtulma çabaları, sıklıkla alkol ve madde bağımlılığına yol açabilmektedir. Samimi/yakın ilişkilere karşı işkoliklik ve kendini harekete geçirmeden kaynaklanan kaygı duygusu yaygın rastlanan durumlardır. Uğraşılan işin yapısı, eşsizleştirilen nesneye yaptıkları duygusal yatırımın çeşnisi olmakta, uzun saatler çalışsalar bile duygusal bir denge hissi yaşamaktadırlar. Bu şekilde yalnızlık, tecrit ve tükenmişlik yadsınmaktadır. Gerçek kendini harekete geçirme sürecinde yaşanan bu zorluk, diyet yapma, kilo kontrolü, spor yapma, dinlenme ve kendine bakma gibi kişisel ihtiyaçların tam olarak karşılanmasında da zorluklar yaratabilir. Öte yandan bazı hastaların kendilerine bakmak için aşırı zaman harcadıkları da görülmüştür.

Duyguyu düzenleme sürecinde, kopma, çok az ve çok aşırı duygu ya da narsisistik öfke patlamaları şeklinde sorunlar ortaya çıkabilir. Teşhircilerin tam tersi biçimde bu hastalarda kendilik bozuklukları üçlemesi deneyimi tekrarlanarak yaşanmaktadır: kendini harekete geçirme, kaygı ve depresyona yol açmakta, bu da savunma mekanizmalarını tetiklemektedir. Ayrılık stresi altında depresyonun şiddeti artmakta ve hasta intihara meyilli hale gelebilmektedir. Bunun aksi hallerde ise depresyona karşı savunmalar daha güçlü olmakta ve depresyon daha düşük düzeylerde ortaya çıkmaktadır.

Bu hastalarda bir sürü nevrotik semptom da söz konusu olabilir; kaygı ve fobiler, zorlanım ve histerik semptomlar gibi. Hastanın hasar görmüş gerçek kendiliğini “vücudu parçalanıyormuş” gibi tecrübe etmesi neticesinde bedensel semptomlar da yaygın biçimde gözlemlenmektedir. Bazı hastalarda ise daha önceden bastırdıkları duyguları dışarı vurma semptomlarına rastlanmaktadır; özellikle doymaz iştah hastalığı ve anoreksiya nervoza gibi. Yetişkin hastalarda, aynı zamanda, anne veya babalarıyla ya da her ikisiyle süregelen ağlaşmış bir ilişki de söz konusu olabilir. Bu durum hastanın kendisini psikolojik bakıcı gibi hissetmesine ve bu rolden kendisini kurtaramamasına neden olabilir.

Ayrılık stresi yaygın biçimde aşağıdaki klinik sendromu hızlandıracaktır: eşsizleştirilmiş veya değersizleştirilmiş nesneden ayrılma ve/veya narsisistik erzaklarından mahrum olmak – para, güç, güzellik veya görünüm gibi.

James. F. MASTERSON

Devamı için tıklayınız

Klinik Tablo – Bukalemun

Klinik Tablo – Bukalemun

“Borderline vakası” olan hastasıyla yaşadığı terapötik bir çıkmazın şaşkına çevirdiği terapist, akıl danışmak için yardım alır ve hastasının simgelediği klinik tabloyu güzelce tanımlar: depresyon, kendini ifade etme güçlükleri, ilişkilere ve terapistine tutunma çabası, öfke ve dürtü kontrolünde güçlükler, kendini yeterince algılayamama ve kendine zarar verici davranışların varlığının inkarı.

Şahsın borderline kişilik bozuklukluğu tanısı doğru konmuştu ve terapist yerinde bir terapötik müdahaleyle yüzleştirmeyi kullanmıştı. Ancak hasta, terapötik bir ittifak kurmak adına yüzleştirmeyle bütünleşmek yerine, terapiste saldırmak ve git gide daha dirençli davranmak suretiyle veya bazen de yüzleştirmeyle bütünleşir gibi görünerek ancak herhangi etkili bir sonuç ya da terapötik ittifak kurmadan, tepki vermiştir.

Neticede terapist kendini boşuna didinen biri olarak görmüş, git gide yenilgiye uğramışlık hissine kapılmıştır. Olayların bu şekilde gelişmesinde hastanın inadına ve uyuşmazlığına suçu atma baskısı karşı konamaz bir hal almış ve terapisti aşağıdaki şekilde düşünmeye itmiştir: “Ah bu tedavisi çok güç borderline vakaları yok mu…” Borderline kişilik bozukluğu vakalarıyla ilgili, bu cümleyle başlayan o kadar çok çalışma var ki! Bu terapist de, ne yazık ki, kişilik bozukluklarında en sık görülen teşhis hatasının kurbanı olmuştur. Kişideki gizli narsisistik kişilik bozukluğunu borderline kişilik bozukluğuyla karıştırmıştır.

Bu karışıklığın birinci nedeni Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistik El Kitabı’nın (DSM-III-R) gizli (closet) narsisistik kişilik bozukluklarıyla ilgili herhangi bir karşılık içermemesidir. Aşağıda da gösterildiği üzere söz konusu el kitabında sadece tek bir narsisistik kişilik bozukluğu için kriterler sunulmaktadır; teşhirci.

Narsisistik Kişilik Bozukluğu

  1. Kendisinin başkalarından çok daha önemli veya eşsiz olduğu duygusu.
  2. Düşüncelerin ve hayallerin sınırsız başarı, güç, güzellik, mükemmelik veya ideal aşkla dolu olması.
  3. Teşhircilik; kişinin sürekli ilgi ve saygı istemesi,
  4. Eleştirilere karşı soğukkanlı bir ilgisizlik veya belirgin öfke, aşağılık, utanç, küçülme veya boşluk duyguları.
  5. Kişilerarası ilişkilerde aşağıdaki bozukluklardan en az ikisinin görülmesi.
  6. Sorumlulukların karşılıklı olduğunu düşünmeden, hak etme veya özel muamele beklentisi.
  7. Diğer insanlarla karşılıklı ilişkilerde bencilce ve çıkarcı hareket etme.
  8. Aşırı eşsizleştirme ve değersizleştirme uç noktaları arasında gidip gelen ilişkiler.
  9. Empati kurma eksikliği.

İşte bu nedenlerden ötürü klinisyen bozukluğun varlığına dair tetikte olamamıştır.

Karışıklığın ikinci önemli nedeni ise gizli narsisistik kişilik bozukluğunun, klinik açıdan, borderline kişilik bozukluğuna çok benzemesi ve aynı zamanda, daha az yaygın rastlansa bile, şizoid kişilik bozukluğuna benzemesidir. Bu kitapta, gelişimsel kendilik ve nesne ilişkileri kuramının söz konusu klinik karışıklığı nasıl çözdüğü ve terapistin tutarlı ve temel intrapsişik yapıyı saptayarak, etkili terapötik yaklaşımı nasıl benimseyeceği anlatılmaktadır.

Gizli narsisistik kişilik bozukluğu, yoğun bir temel intrapsişik yapıya sahiptir ve aynı tutarlılıkta savunucu bir tema barındırır: Kendisiyle ilgili aşırı duyguları düzenlemek için sınırsız güce sahip nesnenin eşsizleştirilmesi veya değersizleştirilmesi. Temel duygusal yatırım, kendiliğe değil nesneye yapılmaktadır. Buna rağmen ortaya çıkan klinik tablo, tıpkı bir bukalemun gibi, diğer bozuklukların renklerini taşıyabilir. Hastanın inkar ettiği sorunun özelliklerinden çok, hastanın şikayetlerini yansıtan bir dizi semptomatik tema mevcuttur. Büyüklük, hak etme düşüncesi veya empati yokluğu bu duruma verilebilecek örneklerdir.

m k’�ie�`�` erline bireyinki kadar bozulmuştur. Narsisist, narsisistik doyum arayışından vazgeçip bir faaliyete o faaliyetin kendisi için girişmek için (aynalanmak yerine) gerçek kendiliği aktive etmeyi denediği veya diğer kişiyi umursamak için (aynalanmak yerine) bir ilişkiye başladığı zaman, aldatıcı görünümü düşer ve gerçek kendiliğinin bozukluğu açığa çıkar.

James. F. MASTERSON

Devamı için tıklayınız

Narsisistin Portresi

Narsisistin Portresi

Sahte kendiliğin, ilk bakışta, sönmüş sahte kendilikle tamamen ilişkisiz gibi görünen ikinci bir tipi vardır. Aslında onun zıt kutbu gibi görünür. Bu, narsisistik kişilik bozukluğuna ait “şişmiş sahte kendilik”tir. Çoğu kez kariyer ve ilişkilerde bir başarı aurası yayarak, görünüşte narsisist küstah, teşhirci, kendinden emin, hedef odaklıdır. Narsisistler, çoğu kez her şeye –yetenek, varlık, güzellik, sağlık ve güçlü bir ne istediklerini ve onu nasıl elde edeceklerini bilme duyusuyla erk– sahip insanlar olarak görünürler. Hepimiz böyle insanları biliriz ve büyüklenmeci tip davranışın altında aslında kişinin güvensiz ve belki de perişan olmadığından, belki de bir parçacık hasetle, şüphe etmek alışılmadık değildir.

Gerçekte narsisistin kişiliği, yetersiz ve parçalanmış bir kendilik algısıyla ilişkili altta yatan hiddet ve depresyonu hissetmemek için sürekli bir balon gibi şişirmek zorunda olduğu savunmacı sahte kendilik temeline dayanır. Balonda bir delik oluşursa, sönmüş sahte kendiliğe sahip biri kadar perişan ve güvensiz hissedebilir. Borderline bireyin sahte kendiliği terk depresyonu korkusu ve kırılganlığıyla meşgulken, narsisistin sahte kendiliği depresyonu geçirmezlikle karakterize olmuştur. Gerçekte narsisist tarafından bırakılan genel izlenim depresyonun onun hayatının bir parçası olmadığıdır.

Narsisistin sahte kendiliği, borderline bireyin gerçekten pek ehil olmayan sönmüş sahte kendiliğinden daha başarılıdır. Borderline iyi göz boyar, ama kişiyi terk depresyonunu deneyimlemekten koruyamaz. Ayrılık stresleri meydana gelir, savunmalar çöker ve depresyon içeri girer. Narsisistin durumunda, sahte kendilik yeterli ölçüde şişirildiği sürece onu yükseklerde yüzen, engellenme ve depresyondan habersiz olan konumunda tutacak safraya sahiptir. Çoğu kez narsisist bir manik-depresifin manik evresine, büyük ölçüde etrafındakilerin takdir ve hasedine kilitlenmiş gibi hayatın değişimlerine bağışık görünür.

Narsisist çevresine bu denli iyi uyum sağlıyor ve hayatının hâkimi görünüyorsa, o zaman sahte bir kendiliğe sahip olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Daha yakından klinik bir bakışla, savunmacı kendiliğin yanıltıcı niteliği üç hususta görünürlük kazanır: Savunmacı kendiliğin içeriği, motivasyonları ve zorunlu kıldığı gerçekliğin şiddetli inkârı.

Savunmacı kendilik, kendini beğenmişlik, büyüklenmecilik ve tüm güçlülükle karakterize olur. Bölüm 1’de Stewart’la gördüğümüz gibi, gerek tenis, gerek iş, gerekse hayatındaki kadınlar olsun, en iyi olmadıkça mutlu olamıyordu, “sayı yapmak” ve ödüllerini toplamak zorundaydı. Onun için hayat, kazanmak adına değil, kazanmayı kendi eşsizliğini ve mükemmelliğini kanıtlamak için bir araç olarak kullanmak ve diğerlerinin aşırı övgüsünü kazanmak için bir yarıştı. Hem o hem de Bölüm 1’de anlatılmış diğer narsisistik kişilik Daniel, tedavide kendileriyle ilgili iyi hissetmenin önkoşulu olarak kontrol ve mükemmelliğe ihtiyaç duyduklarını itiraf etmişlerdi. Birçok insan diğerlerinin hayranlığına değer vermekle birlikte, bu hayranlık onların birincil hedefi değildir. Benzer olarak, hepimiz başarmak ve olabilecek en iyi işi yapmak için kontrolün elimizde olmasını isteriz. Ancak sağlıklı insanlar, bu amaçlara sadece başkalarının hayranlığına ulaşma yolu olarak değil, kendileri için değer verirler. Tedavi görmemiş narsisistin kendisine olduğu gibi dış gözlemciye de, birinin işinde olağanüstü çok zaman harcaması gibi, bu aktiviteler gerçekçi ve uygun olarak motive olmuş; yani, kendi iyilikleri için uğraşıyormuş gibi görünürler. Ancak bu bir yanılsamadır. Dürtü bu aktiviteleri mükemmelliğe ve eşsizliğe duyulan narsisistik ihtiyaçları beslemekte kullanmak içindir.

Narsisist kendisinin bu büyüklenmeci algısını beslemek için sürekli “kaynak” ihtiyacıyla motive olur. Burada “kaynak” tam olarak kendi görkemliliğini pekiştiren o aktivite ve ilişkiler anlamındadır. Sahte savunmacı kendilik, gerçeklikten çok fanteziye dayalı olması yüzünden sahte ve amacı gerçeklikle başa çıkmak ve ona uyumlu olmak değil, depresif hissetmemek için büyüklenmeciliğini desteklemesi yüzünden savunmacıdır. Tipik olarak narsisist, kendi görkem algısını pekiştirmeyi devam ettirmek için hareket etmeyi sürdürmede baskılanmış olarak, kıpır kıpır bir insandır. İyi yaptığı bir işte işkolik olması alışılmadık değildir. Yapacak bir şeyin olmaması tehditkârdır, çünkü bu onun pekiştirme ihtiyacını karşılamıyor veya onun başarılı kişi olma kendilik imgesiyle uymuyordur. Narsisist “ilerlememek geri kalmaktır” eski atasözünü sık sıkıya benimsemiştir.

Narsisist terimi, göle yansımış olan kendi yansımasına âşık olan genç adam Narkissos Yunan mitinden gelir. Kendi güzelliğini izlemekten kendini alamayarak, sonunda açlıktan ölmüş ve bir daha görülmemek üzere suya düşmüştür. Narsisistik kişilik bozukluğu olan bir insan mitin iki anahtar temasını kendi hayatında yeniden sahneler: Kendi mükemmelliğine ve narsisistik kaynak arayışına tamamen gömülmüş bir hale gelir, kendi imgesini tamamen şişirilmiş ve eksiksiz tutma ihtiyacındadır. Büyüklenmeci sahte kendiliğin altında, borderline kişilerde olduğu gibi terk depresyonuna karşı koruma bulma çabası içinde gelişimi duraklatılmış bir bozulmuş gerçek kendilik vardır. Büyüklenmeci kendilik hastanın duygu ve davranışlarına altta yatan terk depresyonuyla bozulmuş gerçek kendiliği belirsizleştirerek veya saklayarak yol gösterir. İkincisi psikoterapide daha sonra ortaya çıkacaktır.

Narsisistik kaynaklar “aynalanmak” veya bizim deyimimizle “pekiştiren geribildirim”den gelir. Narsisist ortamındaki diğerlerine ve içinde bulunduğu ortama abartılı kendini beğenmişlik ve mükemmeliyet duygusunu yansıtmak için başvurur. Narsisist etrafını, kendi en iyi niteliklerini takdir edecek ve tanıtacak, eşsiz, özel, tapılası, mükemmel, adil olduğunu dünyaya duyuracak doğru insanlarla sarmak zorundadır. Kendindeki ve hayatının bir parçası olan aile, arkadaşlar, iş arkadaşlarındaki varlık, güç ve güzelliğin mükemmelliği kendininkileri öne çıkardığı ve kendi büyüklenmeci kendiliğinin imgesini doğruladığı için mükemmel olmak zorundadır. Birçok gözlemci haklı olarak bu özellikleri bir kişinin gerçek değerinin yüzeysel ve eksiksiz olmayan göstergeleri olarak değerlendirecektir, ancak narsisist bunları ciddiye alır ve yeteri kadar bu özelliklere sahip olduğu sürece, kendi tümgüçlülüğüne inanmaya devam edebilir. Birçok insan bunun mümkün olmadığını ve sadece gayret edebileceklerini bilerek mükemmelliği arayabilir. Oysa narsisist, bunun mümkün olduğuna inanmakla kalmayıp, onu aramak yerine talep eder. Diğer bir deyişle, o mükemmeldir ve bunu kendi aktivite ve ilişkilerine yansıtmaya yetkindir. Bunun için çalışması veya çaba göstermesi gerekmiyordur. Kendisi için bu talebi haklı kılacak yeterli kaynağı göremediğinde veya ortamdan aynalanma eksikse, büyüklenmeci kendiliği engellenir ve altında yatan hiddet ve depresyon ortaya çıkar.

Başarılı narsisist -dünyayı ve kendi önemliliğini sorgulamaktan alıkoymayı beceren o dünya içindeki kendi konumunu algılayışı anlamında başarılı, yaratıcı ve hayal gücü kuvvetli ve genellikle, kendi büyüklenmeci projeksiyonlarıyla yankılanacak ve kendi narsisistik ihtiyaçlarını yakıtlandıracak bir hayat tarzı geliştirmekte oldukça yetenekli olmak zorundadır. Bu kendi kendine yeten takviye ve yakıt ikmali teknikleri sistemini yaratmak muazzam enerji ve özen gerektiren başlı başına büyük bir başarıdır ve iyi yapıldığında narsisistin kendi büyüklenmecilik algısına katkıda bulunarak doyum kaynağı haline gelir. Kendi inşa ettiği hava geçirmez narsisistik haz kozasında, rahat doğal ortamı içinde ışığıyla aydınlandıkça, hayat oldukça güzel görünebilir. Aslında, iyi hisseder; güvende hisseder ve bu kapalı daireyi hiçbir şey delmediği sürece ciddi kişilik problemlerinin hiçbirinin farkına varmayacaktır. Her şeye sahip olduğunu düşünür ve kendi dünyasının bir parçası olmaları için onları dikkatlice seçmiş ve kaydetmiş olduğundan, onu tanıyan kişiler bu fikre katılacaklar ve bu sebeple kendine bakışına destek vereceklerdir. Örneğin, General MacArthur’un üst düzey personeli arasında onun Japon savaşı sonrasındaki rolünün Hz. İsa’nın İkinci Kez Gelişi’ne eşdeğer olduğuna dair yaygın bir inanç vardı. Kendi personeli dışında çok az insanın aynı kanıda olması gerçeği, MacArthur’un kendi büyüklenmeci imgesini aynalamak için kendi personelini ve tarih içindeki rolünü çok dikkatli bir şekilde seçmiş olduğu çok gerçekçi olasılığını ileri sürer.1

Bu aynalanma ve narsisistik geribildirim arayışının altında, gerçek kendiliğin ortaya çıkışını engelleyen benzer kendilik-yıkıcı alışkanlıkları paylaşan, ancak borderlinenın gerçeklikle başa çıkma acizliğinden farklı olarak gerçekliğin şiddetli inkarı yatar. Borderline terk depresyonuna yol açacak kendilik aktivasyonundan kaçınmak için -sadece borderlinenın çok iyi bildiği bir gerçeklik- kendi gerçek istek ve hedeflerini inkâr ederken, narsisist kendindeki zayıflığı ve depresyon gerçeğini tamamıyla inkâr eder.

Narsisist iyi inşa edilmiş ortamının onu engelleyebileceğini kabul etmeyeceğinden, kendisinin depresyon duygusuyla sönmesine izin veremez. Problem ve aksiliklerin kendindeki bir zayıflıktan veya kendilik algısındaki bir aksaklıktan kaynaklanıyor olduğunu hiç göz önünde bulundurmadan, dünyanın geneli ve diğer bireyler yanılıyormuşçasına problem ve aksilikleri silerek onları inkar eder. Narsisistin özel ve tümgüçlü olduğuna dair kati inancı, bu kendilik algısıyla çelişen her kanıtı görmesini engeller. Örneğin, karısı bir narsisisti terk ettiğinde depresif olmaz; sinirlenir. Depresyona girerse zayıflığı kabul etmiş olacaktır. Diğer bir yandan öfke mağdur edilmiş olduğunu gösterir ve bundan dolayı haklıdır; bu bir güçlülük olarak değerlendirilebilir.

Ancak öfkenin depresyonun yerini alamayacağı yeterince şiddetli bir kriz meydana gelirse, narsisist kozasından çıkmak ve gerçek kendiliğini aktive etmeyi denemek zorunda kalacağı terapiye gidebilir. O kendiliğin gerçeklikle başa çıkma konusunda ne denli bozulmuş olduğu o zaman acı vererek netlik kazanır. Gerçek kendiliğin tüm kapasiteleri borderline bireyinki kadar bozulmuştur. Narsisist, narsisistik doyum arayışından vazgeçip bir faaliyete o faaliyetin kendisi için girişmek için (aynalanmak yerine) gerçek kendiliği aktive etmeyi denediği veya diğer kişiyi umursamak için (aynalanmak yerine) bir ilişkiye başladığı zaman, aldatıcı görünümü düşer ve gerçek kendiliğinin bozukluğu açığa çıkar.

JAMES. F. MASTERSON

Devamı için tıklayınız