Farkındalık

Farkındalık

Frank M. DATTILIO

Farkındalık (mindfulness) Batılı araştırmacılar ve uygulayıcılar tarafından kapsamlı şekilde incelenmiştir ama asıl kaynağı Budizm ve diğer Doğu spiritüel sistemleridir. Farkındalık neredeyse tüm başarılı terapilerin bir öğesidir çünkü derin düşünce ve bilinçli dikkat kavramlarını içerir. Farkındalık kişinin dikkatini merak, açıklık ve kabullenme ile o anda yaşadığı deneyime yöneltmesi olarak tanımlanmıştır (Bishop ve diğ., 2004).

Farkındalık kavramı yakın ilişkilerle ilgili çalışmalarda kullanılmaya başlanmıştır. Bir ilişki kapsamında yaşanan sıkıntının gelişimini anlamanın bir yolu da bunu kişiyi zorlayan ve kolay incinebilir duygular bağlamında yaşanan uyumsuz duygusal repertuarların bir sonucu olarak görmektir. Farkındalık, kişinin dikkatini o anda yaşadığı olaylara açık ve algılayıcı bir şekilde vermesi ve bu şekilde zorlu duygulara daha kabullenici ve daha az kaçıngan bir şekilde yaklaşabilmesidir. Bu şekilde daha rahat, açık ve ilişkisel açıdan daha sağlıklı bir cevap verme şekli elde edilebilir (Wachs & Cordova, 2007). Kısa bir süre önce Wachs ve Cordova (2007) tarafından yapılan bir çalışmada farkındalık duygusu repertuarları ile evlilikte uyum sağlama arasındaki kuramsal ilişki araştırılmıştır. Araştırmacılar evli çiftlerden örnekleme yapılan bir çalışmada farkındalık düzeylerinin yüksek olduğunu bildiren kişilerde ilişki memnuniyeti ve duyguların anlaşılması ve ayrıştırılması, empati ve öfkeli durumlarda düşünerek cevap vermek gibi duygusal becerileri ölçmüştür. Ayrıca farkındalıkla ilişki memnuniyeti ayrı ayrı olarak da incelenmiştir.

Varılan sonuçlar hem duygusal beceriler hem de farkındalıkla evlilikte uyum sağlama arasında bir bağlantı olduğunu, ayrıca yüksek düzeyli duygusal becerilerin, özellikle de duyguların farkına varılıp ifade edilmesi ve öfke ifadelerinin düzenlenmesiyle ilgili becerilerin farkındalıkla evlilik kalitesi arasındaki bağlantıya bütünüyle aracılık ettiklerini göstermiştir. Çalışma sonuçları duygusal toleransta bir artış olduğunu desteklemektedir; bu da kişilerin dikkatlerini o anda yaşadıkları deneyimlere istikrarlı bir şekilde yöneltmelerinin onlara kendi düşünce ve duygularına yakınlaşma fırsatı sağladığı ve bu şekilde söz konusu duygusal deneyimin daha rahat yaşanabileceği anlamına gelmektedir. Farkındalık kavramı kişinin bilinçli dikkatinin daha uyumlayıcı duygusal cevaplar vermesini sağlayabileceğini vurgulamaktadır. Bu üst-düzey farkındalık şekli daha önce “üstbilişsel farkındalık” adıyla anılmaktaydı (Teasdale ve diğ., 2002).

Farkındalık, özellikle çift terapisinde eşlerin empati seviyeleri üzerinde çalışırken ele alınması faydalı bir konudur. Ayrıca empati seviyelerinin farkındalıkla bağlantılı olarak araştırıldığı çalışmalar, başkalarının duygularını algılamak ve bunlara karşı duyarlı olmanın yaşanan ana dikkatini verme becerisiyle bağlantılı olabileceğini göstermektedir. Empati, kişinin bir başkasının duygusal durumuna duyarlı olmasını ve o duyguları karşısındakine yansıtarak onunla birlikte aynı şeyleri hissettiğini iletmesini sağlar (Johnson, Cheek & Smither, 1983).

Birçok makalede de farkındalığın aşk ilişkilerinin pekiştirilmesinde oldukça önemli bir etkisi olabileceği yazılmıştır. Kabat-Zinn (1993) ve Welwood (1996) farkındalığın ilişkilerde uyumlanma, bağlantı kurma ve yakınlığı teşvik ettiğini görüşündedirler. y2 G n ���8��eri. Örneğin, aile bireylerinden birinin klinik depresyon durumu.

  1. İlişki dinamikleri. Örneğin, eşlerden biri başarı ve kariyer odaklıyken diğeri birliktelik ve yakınlığa odaklanmışsa ikisinin farklı ihtiyaçlarının çözümlenmesi veya bunlara uyum sağlanması gerekir.
  2. Kişilerarası veya fiziksel ortamın özellikleri. Örneğin talepkar akrabalar veya sert bir patron ebeveynlerden birini strese sokuyor olabilir, oysa diğeri mahalledeki şiddet olaylarını daha tehdit edici buluyordur.

anlama }� ee���8��nışları hakkında tahminler yapmayı içeren insani bilgi işlemenin normal yönleridir. Bununla birlikte, bu çıkarımlardaki hatalar, özellikle de bir kişi diğerinin hareketlerini olumsuz özelliklere (örneğin, kötü niyet) dayandırırsa ya da diğerlerinin kendi davranışlarına nasıl tepki verdiğine dair yanlış hüküm verirse, çiftler ve aileler üzerinde zedeleyici etkilere sahip olabilirler.

 Devamı için tıklayınız

Boşanma

Boşanma

Frank M. DATTILIO

Bazen bir evliliği kurtarmak için gösterdiğimiz çabalara rağmen çiftler boşanır.

Terörizmin ülkemize ulaşmasının yarattığı travmatik etkilere rağmen boşanma hala bir insanın yaşayabileceği en şiddetli stres durumları sıralamasında bir çocuğun veya eşin vefatından hemen sonra ikinci sıradadır (Granvold, 2000). Boşanma bireyleri ve aileleri derinden etkileyebilir ve terapötik ortamda ele alınması gerektiği açıktır. Bir birey boşanmayı kendi istemiş olsa bile boşanmayla gelecek olan değişimler ve adapte olunması gereken yeni durumların hem pozitif hem de negatif sonuçları olur. Bireylerin hayatını değiştiren bu olayların pozitif etkileri ağır bassa da, bazı negatif etkiler kriz düzeyine çıkabilir.

Boşanma tahammül edilemez bir durumun en makul çözümü gibi görünse de, işin içine dahil olan herkes için, hatta terapist için bile belli oranda travmatik bir olaydır. Bir çiftin uzun süre terapiye geldikten sonra boşanıyor olması elinden gelen çabayı göstermiş olan terapistin başarısız olduğunu düşünmesine neden olabilir. Bazen bizler şifacı kimliğimizde çiftlerin kendi kararlarını vermelerine izin vermek yerine onların boşanmasını engellemeye çalışırız. Ben kendi adıma geçmişte zaman zaman bunu yaptığımın farkındayım ama bu yaklaşım her zaman danışanlarımıza faydalı olmaz. Terapist olmayacak bir şeyi zorla oldurmaya çalışmak yerine çiftlere kaçınılmaz olanla başa çıkmaları için yardımcı olmalıdır.

Epstein ve Baucom (2002) aile stresi ve başa çıkma kuramının belli öğeleriyle (örn. McCubbin & McCubbin, 1989) geleneksel bilişsel davranışçı prensipleri birleştiren genişletilmiş bir BDT yaklaşımı oluşturmuşlardır. Bir çift veya aile genellikle uyum sağlamaları gereken çeşitli durumlarla karşı karşıya kalırlar ve başa çıkma becerilerinin kalitesi ilişkilerinin dengesini ve istikrarını muhafaza etmelerini etkileyen önemli bir öğedir. Aile veya çiftin uyum sağlaması gereken talepler genellikle üç ana kaynaktan doğar:

  1. Bireylerin özellikleri. Örneğin, aile bireylerinden birinin klinik depresyon durumu.
  2. İlişki dinamikleri. Örneğin, eşlerden biri başarı ve kariyer odaklıyken diğeri birliktelik ve yakınlığa odaklanmışsa ikisinin farklı ihtiyaçlarının çözümlenmesi veya bunlara uyum sağlanması gerekir.
  3. Kişilerarası veya fiziksel ortamın özellikleri. Örneğin talepkar akrabalar veya sert bir patron ebeveynlerden birini strese sokuyor olabilir, oysa diğeri mahalledeki şiddet olaylarını daha tehdit edici buluyordur.

anlama }� ee���8��nışları hakkında tahminler yapmayı içeren insani bilgi işlemenin normal yönleridir. Bununla birlikte, bu çıkarımlardaki hatalar, özellikle de bir kişi diğerinin hareketlerini olumsuz özelliklere (örneğin, kötü niyet) dayandırırsa ya da diğerlerinin kendi davranışlarına nasıl tepki verdiğine dair yanlış hüküm verirse, çiftler ve aileler üzerinde zedeleyici etkilere sahip olabilirler.

Devamı için tıklayınız

Beklentiler ve Standartlar

Beklentiler ve Standartlar

Frank M. DATTILIO

Bilişsel süreçler, ilişkideki işlev bozukluklarına bilişsel davranışçı yaklaşımların belkemiğidir. Baucom, Epstein, Sayers ve Sher (1989) ilişki sorunlarının seyri boyunca sıklıkla karşılaşılan bilişlerin tipolojisini geliştirmişlerdir. Her biri insan bilişinin normal bir biçimi olmasına karşın, her biri çarpıtılmaya açıktır (Baucom & Epstein, 1990; Epstesin & Baucom, 2002). Bu süreçler şunları içerir:

  1. Seçici dikkat:  Bireyin ilişkilerde ortaya çıkan olayların yalnızca belli yönlerini fark etmesi, diğer yönlerini atlaması (örn. eşinin söylediklerine odaklanıp davranışlarını gözardı etmek).
  2. Atıflar (Yüklemeler): Eşinin hareketlerini etkileyen unsurlara dair çıkarımlar (örn, eşinin bir soruya yanıt vermemesini, ilişkiyi kontrol etmek istemesine yormak).
  3. Beklentiler: İlişkide belli olayların meydana gelme ihtimaline dair tahminler (örneğin, kişinin duygularını eşine ifade ettiğinde eşinin öfkeleneceğini düşünmesi).
  4. Varsayımlar: İnsanların ve ilişkilerin genel özelliklerine dair inançlar (örneğin, kadının erkeklerin duygusal bağlanmaya ihtiyaç duymadığına yönelik varsayımı).
  5. Standartlar: İnsanların ve ilişkilerin “olması gereken” özelliklerine dair inançlar (örneğin, eşlerin birbirleriyle aralarında sınırlar olmamalı, tüm düşüncelerini ve duygularını birbirleriyle paylaşmalılar).

Kişilerarası her tür durumda görünen çok fazla tipik bilgi olduğu için, seçici dikkatin bazı dereceleri kaçınılmazdır, ama çiftler ve aile bireyleri için, diğerine dair önyargılı algılar oluşturma potansiyeli odaklanılması gereken önemli bir odak noktasıdır. Atıflar ve beklentileri içeren çıkarımlar da aynı zamanda, diğer insanların davranışlarını anlama ve gelecek davranışları hakkında tahminler yapmayı içeren insani bilgi işlemenin normal yönleridir. Bununla birlikte, bu çıkarımlardaki hatalar, özellikle de bir kişi diğerinin hareketlerini olumsuz özelliklere (örneğin, kötü niyet) dayandırırsa ya da diğerlerinin kendi davranışlarına nasıl tepki verdiğine dair yanlış hüküm verirse, çiftler ve aileler üzerinde zedeleyici etkilere sahip olabilirler.

Devamı için tıklayınız

Bilişsel Süreçler

Bilişsel Süreçler

Frank M. DATTILIO

Genel olarak hepimizin hayatla ve insanlarla ilgili algılarımız vardır. Algılar, bir kişinin veya bir durumun bizim için belli bir anlam ifade eden kategorilere giren yönlerini içerir. Çiftlerde ve aile ilişkilerinde, algılar, bizim nasıl etkileşime girdiğimiz ve etkileşimlerimizin seyri boyunca eşimizi ya da aile üyesini nasıl algıladığımız ile ilgilidir. Örnek vermek gerekirse; bir koca, karısını ya da kardeşlerinden birisini “alıngan” ya da “fazla duyarlı” görebilir. Dolayısıyla, algılar, insanlara nasıl baktığımızı belirlediğinden, sıklıkla, takip eden bölümde anahatları çizilecek olan yüklemeler, beklentiler ve varsayımlar gibi diğer bilişlerin yerine geçer. Aynı zamanda, bu diğer bilişler, daha sonra algılarımızı etkiler ve sonuçta algılarımızı değiştirebilir. Sonuç olarak, algılar, karşılaştığımız yeni bilgilere bağlı olarak değişime açıktır. Buna rağmen, deneyimlerimizin derinliğine bağlı olarak, algıların değişimi zor olabilir. Örneğin, eğer bir adam, karısını, öncelikli olarak “kendi çıkarını düşünmeyen, bencil olmayan biri” olarak algılarsa, sonrasında, eşine dair genel görüşüyle bu algıyı birleştirecektir. Dolayısıyla, eşiyle daha sonraki yaşantılarında, yeni bilgiler, her zaman bu ilk algının ışığında değerlendirilecek ve eşinin çeşitli “bencil” davranışlarını göz ardı edecek ya da affedecektir.

Bazen, kişinin eşiyle veya aile üyeleriyle yaşadıklarının seyrine bağlı olarak algısal önyargılar meydana gelebilir. Bu önyargıların bazıları, takip eden tartışma bölümünde özetlenmiştir.

Devamı için tıklayınız

Gelişimsel Geçmişin Yeniden İnşasında Terapötik Sürece Dair Çıkarımlar

Gelişimsel Geçmişin Yeniden İnşasında Terapötik Sürece Dair Çıkarımlar

Daniel N. STERN

Burada ele alınan gelişimsel görüşlerin klinik uygulamalar üzerine etkileri nelerdir? Bilhassa da bir terapist ve danışan geçmişe dair nasıl terapötik manada verimli bir anlatım oluşturabilir? Bu bakış açısının iki temel özelliğinin muazzam klinik çıkarımları mevcuttur. İlk olarak orallık, bağımlılık, otonomi ve güven gibi geleneksel klinik-gelişimsel mevzular gelişimsel çizgide belli bir noktadan veya kökensel evreden çıkarılmıştır. Artık bu mevzular gelişimsel çizgiler yani yaşamın evreleri değil yaşamın geneline dair mevzular olarak ele alınmaktadır. Bu mevzular hassas bir dönemden, nispeten geri döndürülemez “saplanmaların” meydana gelebileceği hâkim ve başat oldukları bir evreden geçmezler. Bu yüzden kuramsal zeminde geleneksel klinik mevzuların patolojik kökenlerinin yaşamın hangi alanında bulunacağını önceden bilmek mümkün değildir.

Geleneksel kuramlar bu mevzuların ilk kez gelişime damgasını vurduğu yaşa-özgü hassas bir evre olduğunu düşünmektedir. Yani kurama göre yeniden inşaya dair sorgulamalarımızı yöneltmemiz gereken gerçek bir zamansal evre mevcuttur. Aslında söz konusu hassas evrelerde ilk olarak ortaya çıkan patojenik olayları anlamak pratik olarak arzu edilebilir olmakla kalmıyordu aynı zamanda kuramsal olarak patolojinin tam manasıyla kavranması açısından da elzem kabul ediliyordu. Burada benimsediğimiz görüşe göre artık bu durum söz konusu değildir. Bu geleneksel klinik-gelişimsel mevzuların gerçek kökeni süreklilik gösteren gelişimsel çizginin herhangi bir yerinde bulunabilir. Artık kuramın sunduğu reçeteye bağlı kalınmaması belli bir gizem ve güçlük doğurmaktadır. Terapist artık son derece kısıtlayıcı olan kuramsal reçetelere bağlı kalmaksızın yeniden inşa ediminin nerede en yoğun halini aldığını keşfetmek üzere farklı yaş aralıkları boyunca kendilik hisleri sahalarında danışanla birlikte gezinmekte serbesttir. Bu özgürlük terapistin (Freud’un öne sürdüğü gibi) danışanı dengeli bir biçimde dinlemesini sağlar ve yeniden inşa görevini hem danışan hem de terapist için gerçek bir maceradan öteye taşır. İkilinin nereye varacağına dair daha az kuramsal kısıtlama yani yeniden inşa edilen klinik bebeğin neye benzeyeceğine dair daha az peşin hüküm vardır.

İşin aslı en deneyimli klinik terapistler kendi gelişimsel kuramlarını, uygulamaları esnasında arkaplanda tutarlar. Danışanla beraber onun anımsadığı ölçüde geçmişine dayanarak danışanın hayatını anlamak ve değiştirmek için gereken terapötik metaforlar sunan güçlü yaşam deneyimlerinin peşine düşerler. Bu deneyime gelişimsel zaman çizelgesinde gerçekten nerede meydana geldiğine bakmaksızın patolojinin anlatımsalkökeni adı verilebilir. Bir kez metafora erişildiğinde terapi bu kökene dayanarak ileriye ve geriye dönük olarak ilerler. Verimli bir terapötik yeniden inşa için terapi ya nadiren ya da hiç söz-öncesi yaşlarda kuramsal olarak varsayılan bir gerçek patoloji kökenine kadar geri götürülmez. Çoğu terapist metaforun “gerçek versiyonuna” ulaşamamakla birlikte danışanın yaşamına ilişkin en güçlü ve açıklayıcı olan yeniden inşa metaforuyla çalıştığını kabul edecektir. Her ne kadar gelişimsel kurama inanılırmış gibi yapılsa da uygulama bu yönde ilerler. Gelişimsel kuramların danışana uygulandıkları haliyle geleneksel gelişimsel mevzular açısından güvenilir bir gerçek köken sunmadığı yaygın biçimde kabul edilmektedir. Böylesi gerçek patoloji kökenler yalnızca varolma-yan kuramsal bebeklere uygulanabilir.

Muazzam klinik çıkarımları olan ikinci temel noktaysa her bir kendilik hissinin ortaya çıkma evresinin 9.bölümde ortaya atılan nedenlerden ötürü hassas bir evre olma ihtimalinin yüksek olmasıdır. Bunlar, geleneksel klinik-gelişimsel mevzular değil şahsi ve belirlenebilir bir gelişimsel zaman zarfında muazzam oluşumsal öneme sahip olan farklı kendilik deneyimi sahalarıdır. Bu çıkarım test edilebilir klinik öngörüler meydana getirmektedir.

Geleneksel klinik-gelişimsel mevzuları yaşa-özgü hassas evrelerden çıkarmanın bazı mümkün sonuçlarından bahsetmekle işe başlayıp bunların yerine gelişimsel çizgiye kendilik hislerini yerleştirmenin bazı sonuçlarına değineceğiz.

Devamı için tıklayınız

Klinik Açıdan “Gözlemlenen Bebeğe” Bakış

Klinik Açıdan “Gözlemlenen Bebeğe” Bakış

Daniel N. STERN

Bebeğin toplumsal organizasyonunda temel değişimleri açıklamak üzere odak noktasını güven ve otonomi gibi farklı klinik gelişimsel ödevlerden farklı kendilik hislerine kaydırmak suretiyle erken gelişim döneminde hassas evrelerin farklı türlerini araştırma imkânını yakaladık. Artık temel gelişimsel kaymalara yeni kendilik hislerinin ortaya çıkması eşlik ettiğinden dolayı her bir kendilik hissinin meydana geldiği evre hassas olarak nitelendirilebilir. Herbir kendilik hissi için bu oluşum evrelerinin ne derece önemli olduğu nihayetinde ucu açık deneysel bir mevzu olmayı sürdürmektedir. Ancak nörolojik ve davranış bilimleri bakış açılarından elde edilen kanıtlar ağırlıklı olarak ilk oluşum evresinin daha sonraki işlevler söz konusu olduğunda bunu takip eden evrelerden daha hassas olduğunu kanıtlamaktadır (Hofer 1980).

Bu bölümde her bir kendilik hissinin ortaya çıkışı esnasında görülen kimi şablonları ortaya koyacak ve bunların meydana geldiği ilk formun daha sonraki işlevlerde nasıl kritik öneme sahip olduğu üzerine düşüneceğiz. İlkin, birkaç uyarıda bulunmak gerekmektedir.

Bebeğin gelişimine klinik açıdan yaklaşıldığında, önceden yüksek risk teşkil eden bir araştırma grubu seçilmedikçe patolojiye rastlamak neredeyse mümkün değildir. Bunun yerine belli karakteristik şablonlar ve bunlara nazaran çeşitlilik gösteren kimi varyasyonlar mevcuttur; ancak herhangi bir normdan sapmanın daha sonra patolojiye sebebiyet vereceğini düşünmek için ciddi bir temel yoktur. Sapmalar bakıcıyla ilişkiye dairdir; bebeğin kendisinin normdan sapmış olduğu düşünülemez. Genellikle hangi varyasyonların daha sonra patolojiye sebebiyet verme ihtimalinin olduğu aşikâr değildir. Ayrıca her yeni yaşla beraber her şey farklı görünmekle beraber klinik açıdan her şey bir o kadar da aynıdır. Gelişimin istikametine yönelik bakış açısını büyüleyen de bu bakış açısını rahatsız eden de işte bu süreklilik/ süreksizlik arasındaki paradokstur.

İki, dört, altı, dokuz, on sekiz, yirmi dört ve yirmi altıncı aylarda kâh evde kâh laboratuvarda pek çok anne/bebek ikilisini kaydettik. Ne zaman bir ikilinin uzun vadeye yayılmış kasetini yeni veya deneyimli bir öğrenci grubuna göstersek (ileri ya da geriye doğru düzenli olarak), öğrenciler baştan beri benzer ve ayırt edilebilir biçimde iki bireyin kendi kişilerarası işlerini gördüğü hissine kapılmıştır. Aynı mevzular farklı yaşlarda farklı davranışlarla da olsa aynı genelleşmiş biçimlerde halledilmektedir. Bu klinik mevzularda etkileşim “hissi” hatta etkileşimin konusu süreklilik göstermektedir; ancak toplumsal bir kişi olarak bebek her noktada farklı biçimde organize olmuş gibi görünmektedir[1].

İşte bu izlenimler sayesinde odak noktamızı gelişimsel ödevlerden kendilik hissine kaydırıyoruz. Böylece klinik açıdan daha sonraki işlevler üzerinde mühim etkileri olduğu görülen her bir kendilik hissi sahasında yaşanan kendilik deneyimi şablonlarının ortaya çıkmasına vurgu yapacağız.

Şablonlarda süreklilik bulma ve bunları potansiyel patolojilerle ilişkilendirme sorunu son derece gerçektir. Bu sorunlar yakın zamanlı bağlanma araştırmaları tarihinde çok güzel bir biçimde örneklendirilmektedir. İlkin, bağlanma, belli bir yaşamsal evrenin belli bir gelişimsel ödevi olarak görülmüştür (Bowlby 1958, 1960; Ainsworth 1969). “İlişkinin niteliğinin” –yani bağlanmanın- ilk anne/bebek bağının ötesine geçtiği ve çocukluk boyunca geliştiği; anne kadar akranlara da uygulanabilir olduğu ortaya çıkmıştır. Aslında bu yaşam boyu süregiden bir mevzudur. Soru, bağlanma şablonlarının sürekliliğinin nasıl keşfedileceğidir. Bağlanma bakış, ses, uzaklık gibi küçük davranışlarla ölçüldüğünde, yaş ilerledikçe bağlanma biçiminin niteliğinde çok az süreklilik varmış gibi görünmektedir. Ancak araştırmacılar bebek bağlanmasının türü gibi –güvenli (B türü bağlanma), kaygılı/kaçınmacı (A türü) ve kaygılı/ dirençli (C türü bağlanma) (Ainsworth ve ark. 1978)-daha evrensel ve niteliksel bir ölçüte başvurduklarında süreklilik çalışmalarında belli bir ilerleme yaşanmıştır.



[1] Süreklilik hissi kişilerin bir noktadan diğerine fiziksel olarak aynı görünmesi gerçeği sayesinde daha da pekişmektedir. Ancak, bebeğin doğumunun ardından ilk yıl boyunca yeni kimliklerini bulmaya çalışan annelerin büyük bir çoğunluğunun saç kesimlerinin muazzam değişimler geçirdiği ve her ziyarette son derece farklı göründükleri dikkatimizi çekmiştir.

Devamı için tıklayınız

Ortaya Çıkan Kendilik Hissi

Ortaya Çıkan Kendilik Hissi

Daniel N. STERN

Bebeğin yaşamında ikinci ay neredeyse doğumun kendisi kadar kesin bir limittir. Aşağı yukarı sekizinci haftada bebekler nitel bir değişim yaşarlar: Doğrudan göz teması kurabilirler. Bundan kısa bir süre sonra daha sık, daha duyarlı ve karşılıklı gülümsemeye başlarlar. İşin aslı bu gelişimsel geçiş döneminde sarih sosyal davranışlarının artmasının ifade ettiklerinden çok daha fazla şey gerçekleşir. Öğrenme çoğunlukla daha hızlı ve kapsayıcıdır. Dünyada olup bitenlere dikkat etme stratejileri gelişen görsel tarama şablonları sayesinde değişim gösterir. Motor şablonlar olgunlaşır. Duyusal-motor zekâ Piaget’nin de ifade ettiği gibi daha üst düzeye erişir. Elektroansefologramlar muazzam değişimlere işaret eder. Günlük hormonal metabolizma, uyku ve aktivite döngüleri dengelenir. Neredeyse her şey değişir. Ebeveynler dâhil olmak üzere bütün bebek gözlemcileri bu konuda hemfikirdir (Piaget 1952; Sander 1962; Spitz 1965; Emde ve ark.  1976; Brazelton ve ark., 1979; Haith 1980; Greenspan ve Lourie 1981; Bronson 1982).

Bu gelişimsel geçiş sürecine kadar doğum ileilk iki ay arasında bebeğin genellikle bir tür sosyallik öncesi, biliş öncesi, organizasyon öncesi yaşam sürecinden geçtiği düşünülmektedir. Bu bölümün temel sorusu bebeğin bu ilk evrede sosyal dünyayı nasıl deneyimleyebileceğidir. Bu evrede bebeğin kendilik hissi ne durumdadır? Ben, ilk iki ay boyunca bebeğin aktif bir biçimde ortaya çıkan kendilik hissi oluşturduğunu düşünüyorum. Bu oluşma sürecindeki bir organizasyon hissidir ve yaşamın geri kalanı boyunca aktif kalacaktır. Bu evrede her şeyi kapsayan bir kendilik hissi henüz elde edilmemiştir; ancak oluşma aşamasındadır. Bu sonuca nasıl ulaştığımı anlamak için bu dönemdeki bebeğin deneyiminin muhtemel tabiatını anlamak gerekir.

Son on beş yılda bebek gözlemlerinde ve dolayısıyla da bebeklerin değerlendirilmesinde bir devrim gerçekleşmiştir. Bu devrimin bir sonucu da ilk iki ayda bebeğin öznel yaşamının yeniden ele alınmasıdır.

Yenidoğan Bebeğin Gözlemlenmesi:
Bebek Araştırmalarında Devrim

Bebeklikte görülen bu devrime ilişkin aşağıdaki açıklamalar pek çok amaca hizmet etmektedir: Kendilik hissi oluşturmak üzere seferber olmuş bazı bebek kapasitelerini göstermek, bunlar on, yirmi yıl önce kimsenin varolduğunu tahayyül bile edemeyeceği kapasitelerdir; bunu takip edecek olan sürece ilişkin ortak bir kelime dağarcığı ve kavramlar dizisi sunmak ve belki de en önemlisi bebeklik üzerine hızla büyüten literatürü takip edemeyen klinik terapistler ve diğerleri arasında bebekler üzerine hâkim olan referansları genişletmektir. Yeni keşfedilen bebek kapasiteleri üzerine bilgi sahibi olmak başlı başlına bu işlevi görecektir.

İnsanların kafasında her zaman bebeklere sormak istedikleri sorular vardır. Bebekler ne görür, ne koklar, nasıl hisseder, ne düşünür ve ister? Bu güzel sorular çoğaltılabilir ancak cevaplar çok azdır. Bebek nasıl cevap verebilir? Araştırmalarda görülen bu devrim, mevzuyu tersine çevirmiş ve bebeğe sorulabilecek güzel soruların ne olduğunu sormayı bırakarak bu sorulara cevap işlevi görebilecek bebeğin ne yaptığını (emmek gibi) sorgulamaya başlamıştır. Bu basit ters çevirme işleviyle birlikte cevaba dönüştürülebilecek bebek kapasiteleri üzerine araştırmalar (cevap ölçütleri) başlamış ve böylece devrim işe koyulmuştur.

Ancak bunun için bir başka değişime ihtiyaç duyulmuştur. Bu da yeni doğan bebeklerin her zaman uyku, açlık, yeme, yaygara koparma, ağlama veya aktif olma hallerinde bulunmadıklarının farkına varılmasıdır. İşler böyle olsaydı, bütün potansiyel davranışsal “yanıtlar” ya çoktan edime dökülmüş veya başka bir aktivite veya durum tarafından engellenmiş olurdu. Ancak böyle değildir. Doğumdan itibaren bebekler düzenli bir biçimde fiziksel olarak sakin ve tetikte olup dışsal olayları özümsedikleri uyanık hareketsizlik hali içerisinde bulunmaktadırlar (Wolff 1966). Dahası bu hal bir kaç dakika belki daha fazla sürebilir ve uyanıklık hali boyunca düzenli bir biçimde yeniden oluşur. Uyanık hareketsizlik hali yeni doğan bebeklere bu soruların yöneltilebileceği zaman “penceresini” oluşturur ve cevaplar bebeklerin süregiden aktivitesinden çıkarılabilir.

Bu hususta önemli çabalar gösterilmeye başlanmış olsa da psikanaliz henüz yeni gözlemlerden elde edilen verilere tam manasıyla yönelmemiştir (bkz. Brazelton 1980; Sander 1980; Call, Galenson ve Tyson 1983; Lebovici 1983; Lichtenberg 1981, 1983).

Biz genellikle, cinsel olarak çekici ve baştan çıkarıcı insanların ne yaptıklarını bildiklerini ve akıllarındaki dürtünün son derece farkında olduğunu tahmin ederiz. Ama bazen kışkırtıcılar, ne kadar uyarıcı olduklarının nispeten farkında değildirler – bu farkında olmama durumu, başkalarında cinsel isteği kışkırtma ve zaman zaman da davranışlarının etkisinin gerçekliğini reddetme gibi pek çok bilinçdışı savunmadan kaynaklanmaktadır .

2002 yılında, bir erkek meslektaşım, tanıdığı tüm erkeklerin hemen onunla birlikte olmayı düşünmesinden şikayet eden son derece çekici genç bir bayan hastayla sıradışı bir görüşmesini anlattı. Sıradışı olan, kadının seansta transparan bir bluz giymiş ve sütyensiz olmasıydı. Bir noktada, meslektaşım, giydiği kıyafetin sorunlarına katkıda bulunuyor olabileceğinin farkında olmadığını nazikçe ifade etti. İlk tepkisi savunmacıydı, transparan bluzun “moda” olduğu şeklinde bir mantıksallaştırmaya başvurdu. Ancak, mantıksallaştırdığının çabucak farkına vardı, aynı zamanda kendi teşhirci isteklerinin farkında değilken başkalarında bilinçdışı bir şekilde cinsel istek uyandırdığını da fark etti . Ceketini giydi ve görüşme boyunca ceketiyle oturdu.

Devamı için tıklayınız

Bebekliğe Dair Perspektifler ve Yaklaşımlar

Bebekliğe Dair Perspektifler ve Yaklaşımlar

Daniel N. STERN

Gelişimsel psikoloji bebek üzerine sorgulamalarını ancak bebek gözlem altındayken sürdürebilir. Gözlemlenen davranışları öznel deneyimlerle ilişkilendirmek için çıkarımsal sıçramalar yapmak gerekir. Elbette kişinin gelişimsel sıçramalar yaptığına dair veri tabanı daha kapsamlı ve yerleşik olduğunda çıkarımlar da daha doğru olacaktır. Bebeklere dair sahip olduğumuz çoğu bilginin kaynağı doğal gözlemlere ve deneysel gözlemlere dayandığından intrapsişik deneyim üzerine çalışmalar doğrudan gözlemlerden elde edilen bilgilerce beslenmelidir. Ancak en iyi durumda bebeğin erişilebilir kapasitelerine dair gözlemler ancak öznel deneyimin sınırlarını tanımlamaya yardımcı olur. Bu deneyimin tam olarak hesabını tutabilmek için klinik sahadan gelen görüşlere ihtiyacımız var. Bunun için de ikinci bir yaklaşım elzemdir.

Gelişimsel psikolojide gözlemlendiği haliyle bebeğe karşın psikanalitik kuramlar klinik pratikleri esnasında (temelinde yetişkinlerle) farklı bir “bebek” kurgulamıştır. Bu bebek, yetişkinliğinde bebeklik deneyimi üzerine bir kurama sahip psikiyatristin danışanı olacak olan kişi ve terapistten ibaret iki kişinin ortak bir üretimidir. Bu yeniden inşa edilen bebek anılardan, aktarım anında mevcut yeniden sahnelemelerden ve bir kurama dayanan yorumlardan ibarettir. Bu yaratıma klinik bebek diyorum ve bunu davranışları ortaya çıktığı anda araştırılan gözlemlenen bebekten ayırıyorum. Bu yaklaşımların her ikisi de bebeğin kendilik hissinin gelişimine odaklanan mevcut ödevimiz için vazgeçilmezdir. Klinik bebek gözlemlenen bebeğe öznel yaşam soluğunu üflerken; gözlemlenen bebek klinik bebeğin çıkarımda bulunulan öznel yaşamını inşa etmek üzere genel kuramlara işaret eder.

Böylesi bir işbirliği son on yıldan önce tahayyül bile edilemezdi. Bu noktaya kadar, gözlemlenen bebek daha ziyade oturma veya kavrama gibi fiziksel işaretler veya algılama veya nesneler üzerine düşünme kapasitelerinin ortaya çıkması gibi sosyal olmayan karşılaşmalar içerisinde kurgulanmıştır. Ancak klinik bebek her daim sosyal dünyaya öznel olarak deneyimlendiği haliyle dâhil olmaktadır. Bu farklı iki bebek, farklı mevzulara dâhil edildikçe kendi yollarına gitmeleri sağlanmıştır. Bir arada varoluşları sorun yaratmamış, işbirliği ihtimalleri her daim düşük olmuştur.

Ancak artık durum böyle değildir. Bebek gözlemcileri yakın zamanda bebeklerin ne zaman ve nasıl başka insanları gördükleri, duydukları, onlarla etkileşim içerisine girdikleri, onları hissettikleri ve anladıklarını sorgulamaya başlamıştır. Bu çabalar gözlemlenen bebeği klinik bebekle aynı zemine taşımaktadır çünkü her ikisi de bebeğin yaşanan sosyal deneyimini bebeğin kendilik hissi dâhil olmak üzere araştırma kaygısı taşımaktadır.

Bu farklı sahalardan türetilmiş iki bebek üzerinde durmanın beraberinde getirdiği sorun ise bunların ne ölçüde aynı şeye ilişkin olduklarıdır. Aynı amaç altında bir araya getirilmek üzere ne ölçüde ortak bir zemine sahiptirler? İlk bakışta her iki bakış açısı da gerçek bebeğin sosyal deneyimi üzerine gibi görünmektedir. Durum buysa her biri diğerinin iddialarını doğrulayabilmeli yahut çürütebilmelidir. Ancak çoğu kişi bu iki versiyonun hiçbir şekilde aynı gerçekliği yansıtmadığını ve birinin kavramsallaştırmalarının diğerinin bulgularına kapalı olduğuna inanmaktadır. Bu durumda, karşılaştırma ve hatta işbirliği için ortak bir zemin kalmamaktadır (Kreisler ve Cramer 1981; Lebovici 1983; Lichtenberg 1983; Cramer 1984; Gautier 1984).

Bebekliğe dair bu iki görüş arasındaki diyalog ve bunların birbiri üzerindeki olası etkileri bu kitap için ikincil bir konudur. Bu iki görüşün bir arada bebeğin kendilik hissinin gelişimini nasıl etkileyebileceğinin aydınlatılması ise kitabın esas konusudur. Bu iki amaca da ulaşmak için her iki yaklaşımı da derinlemesine araştırmak mühimdir.

 (işte bu yüzden klinik olarak işe yaramaktadır). Ancak bahsi geçen kuramcılar kendi çıkarımlarını yalnızca yeniden inşa edilen klinik materyal ve gözlemlenen bebeğe dair eski ve modası geçmiş görüşler temelinde gerçekleştirmektedir. Bu hususta önemli çabalar gösterilmeye başlanmış olsa da psikanaliz henüz yeni gözlemlerden elde edilen verilere tam manasıyla yönelmemiştir (bkz. Brazelton 1980; Sander 1980; Call, Galenson ve Tyson 1983; Lebovici 1983; Lichtenberg 1981, 1983).

Biz genellikle, cinsel olarak çekici ve baştan çıkarıcı insanların ne yaptıklarını bildiklerini ve akıllarındaki dürtünün son derece farkında olduğunu tahmin ederiz. Ama bazen kışkırtıcılar, ne kadar uyarıcı olduklarının nispeten farkında değildirler – bu farkında olmama durumu, başkalarında cinsel isteği kışkırtma ve zaman zaman da davranışlarının etkisinin gerçekliğini reddetme gibi pek çok bilinçdışı savunmadan kaynaklanmaktadır .

2002 yılında, bir erkek meslektaşım, tanıdığı tüm erkeklerin hemen onunla birlikte olmayı düşünmesinden şikayet eden son derece çekici genç bir bayan hastayla sıradışı bir görüşmesini anlattı. Sıradışı olan, kadının seansta transparan bir bluz giymiş ve sütyensiz olmasıydı. Bir noktada, meslektaşım, giydiği kıyafetin sorunlarına katkıda bulunuyor olabileceğinin farkında olmadığını nazikçe ifade etti. İlk tepkisi savunmacıydı, transparan bluzun “moda” olduğu şeklinde bir mantıksallaştırmaya başvurdu. Ancak, mantıksallaştırdığının çabucak farkına vardı, aynı zamanda kendi teşhirci isteklerinin farkında değilken başkalarında bilinçdışı bir şekilde cinsel istek uyandırdığını da fark etti . Ceketini giydi ve görüşme boyunca ceketiyle oturdu.

Devamı için tıklayınız

Bebeğin Öznel Deneyimini Keşfetmek: Kendilik Hissinin Merkezi İşlevi

Bebeğin Öznel Deneyimini Keşfetmek:  Kendilik Hissinin Merkezi İşlevi

Daniel N. STERN

İnsan tabiatıyla ilgilenen herkes küçücük bebeklerin öznel yaşamlarını merkeze alır. Bebekler kendilerini ve başkalarını nasıl deneyimlemektedirler? Başlangıçta kendilik mi yahut başkası mı veya bunların ikisinin bir bütünü mü söz konusudur? Bebekler nasıl olup da münferit sesleri, hareketleri, dokunuşları, görüntüleri ve hisleri bütün bir insan oluşturacak şekilde bir araya getirmektedir? Yahut bütünü dolaysız bir biçimde hemen mi kavranmaktadır? Bebekler başkasıyla “birlikte olmaya” dair sosyal olayları nasıl deneyimlemek-tedir? Biriyle “birlikte olmak” nasıl anımsanmakta, unutulmakta ve zihinde temsil edilmektedir? Gelişim ilerledikçe bunların arasındaki ilgi nasıl deneyimlenmektedir? Yani bebekler ne tür kişilerarası dünya veya dünyalar yaratmaktadır?

Bu soruları sormak evrenin büyük patlama öncesi neye benzediğini merak etmeye benzer. Ancak evren olduğu gibi bir defada yaratılmışken kişilerarası dünyalar her gün küçük bebeğin zihninde yaratılmaktadır. Ancak her iki olay da her ne kadar tamamen farklı sınırlarda yer alsalar da bizim doğrudan deneyimimize uzak ve erişilmez olmayı sürdürmektedir.

Bebeğin zihnine girmemiz mümkün olmadığından bebeğin ne deneyimleyebileceğini tahayyül etmek anlamsız gibi görünebilir. Ancak bilmek istediğimiz ve bilmemiz gereken şeyin merkezinde bu yer almaktadır. Bebeğin deneyiminin neye benzediği üzerine tahayyül ettiklerimiz bebeğin kim olduğuna dair kavramlarımızı şekillendirmektedir. Bu kavramlarsa bebekliğe dair işleyen hipotezlerimizi meydana getirmektedir. Böylece psikopatolojinin nasıl, neden ve ne zaman başladığı üzerine klinik kavramlarımıza yön veren modeller işlevi görmektedirler. Bütün bunlar bebeklere dair deneylerin arkasında yatan görüşlerin kaynağını oluşturmaktadır: Bebekler ne düşünür, ne hisseder? Bu işleyen kuramlar da ebeveynler olarak bizlerin kendi bebeklerimize nasıl yanıtlar verdiğimizi ve bunun sonucunda da insan tabiatı üzerine görüşlerimizi şekillendirir.

Bebeklerin içinde bulundukları öznel dünyayı bilemediğimizden, başlangıç noktası tesis ederek hipotezler ortaya atmak için bunu inşa etmek durumundayız. Bu kitap işte böylesi bir inşadır. Bebeğin kendi sosyal yaşamına dair öznel deneyimine ilişkin işleyen bir hipotezdir.

Önerilmekte olan işleyen kuram şu anda ortaya çıkmaktadır çünkü yakın geçmişimizdeki muazzam araştırmalarda kaydedilen ilerleme elimize bebeklere dair koca bir bilgi bütünü ve bebeklerin zihinsel yaşamlarını sorgulamak için yeni deneysel yöntemler sunmaktadır. Bunların sonucunda gözlemlenen bebeğe dair yeni bir bakış açısı kazanılmıştır.

Bu kitabın amaçlarından biri bu yeni gözlemlenen verilerden bebeğin öznel yaşamına ilişkin bazı çıkarımlarda bulunmaktır. Bu iki nedenle daha önce gerçekleştirilmemiştir. Bir yandan bu yeni bilgileri bize kazandıran gelişimciler genellikle gözlemci ve deneysel araştırma geleneği içerisinde çalışmaktadırlar. Bu yaklaşım yüzünden öznel deneyimin tabiatına ilişkin çıkarımlarda bulunmaktan kaçınmaktadırlar. Klinik mevzularda dahi nesnel fenomenler üzerine yaptıkları vurgu şu anda Amerikan psikiyatrisinde yaygın olan fenomenolojik trende uygun olmakla birlikte klinik gerçeklik olarak beynin kucaklanması gerektiği hususunda –öznel değil nesnel olaylar- katı sınırlar çizmektedir. Yine eşit öneme sahip bir diğer husus ise bu yaklaşımın bebeğin deneyiminin tabiatına dair temel soruları yanıtsız bırakmasıdır.

Öte yandan psikanalistler kendi gelişimsel kuramlarını oluştururken bebeğin öznel deneyimlerinin tabiatına dair çıkarımlarda bulunmaktan geri durmazlar. Bu bir yükümlülük olduğu kadar güçtür de. Bu durum bahsi geçen kuramların öznel olarak deneyimlendiği ölçüde yaşamı içeren daha geniş çaplı bir klinik gerçekliktir (işte bu yüzden klinik olarak işe yaramaktadır). Ancak bahsi geçen kuramcılar kendi çıkarımlarını yalnızca yeniden inşa edilen klinik materyal ve gözlemlenen bebeğe dair eski ve modası geçmiş görüşler temelinde gerçekleştirmektedir. Bu hususta önemli çabalar gösterilmeye başlanmış olsa da psikanaliz henüz yeni gözlemlerden elde edilen verilere tam manasıyla yönelmemiştir (bkz. Brazelton 1980; Sander 1980; Call, Galenson ve Tyson 1983; Lebovici 1983; Lichtenberg 1981, 1983).

m;marg�u oth �P�margin-left:0cm; text-align:justify;text-indent:14.2pt;line-height:120%’>Biz genellikle, cinsel olarak çekici ve baştan çıkarıcı insanların ne yaptıklarını bildiklerini ve akıllarındaki dürtünün son derece farkında olduğunu tahmin ederiz. Ama bazen kışkırtıcılar, ne kadar uyarıcı olduklarının nispeten farkında değildirler – bu farkında olmama durumu, başkalarında cinsel isteği kışkırtma ve zaman zaman da davranışlarının etkisinin gerçekliğini reddetme gibi pek çok bilinçdışı savunmadan kaynaklanmaktadır .

 

2002 yılında, bir erkek meslektaşım, tanıdığı tüm erkeklerin hemen onunla birlikte olmayı düşünmesinden şikayet eden son derece çekici genç bir bayan hastayla sıradışı bir görüşmesini anlattı. Sıradışı olan, kadının seansta transparan bir bluz giymiş ve sütyensiz olmasıydı. Bir noktada, meslektaşım, giydiği kıyafetin sorunlarına katkıda bulunuyor olabileceğinin farkında olmadığını nazikçe ifade etti. İlk tepkisi savunmacıydı, transparan bluzun “moda” olduğu şeklinde bir mantıksallaştırmaya başvurdu. Ancak, mantıksallaştırdığının çabucak farkına vardı, aynı zamanda kendi teşhirci isteklerinin farkında değilken başkalarında bilinçdışı bir şekilde cinsel istek uyandırdığını da fark etti . Ceketini giydi ve görüşme boyunca ceketiyle oturdu.

Devamı için tıklayınız

Gizlilik Evresi, Ergenlik Dönemi Savunmaları ve Diğerleri

Gizlilik Evresi, Ergenlik Dönemi Savunmaları ve Diğerleri

Jerome S. BLACKMAN

GİZLİLİK EVRESİ (6-11 yaş)

40.
Bilinçaltındaki Güdüleri İyiye Yönlendirme
(A. Freud 1936)

Sizi şaşkınlık içerisinde bırakan cinsel veya yıkıcı bir fantezi yaşadığınızda, kısmen sembolik olarak bu fanteziyi temsil eden üretken bir etkinlikle meşgul olarak kendinizi savunursunuz. Siz dahil olmak üzere kimsenin fanteziden haberi olmayacaktır. Dahası genellikle bundan sağlıklı bir çıkarım elde edersiniz.

Ebeveynler ve öğretmenler okul çağındaki çocukları sağduyunun çocuklar için “iyi” olduğunu söylediği sanat, müzik, atletizm, kolleksiyon yapmak gibi etkinliklere yönlendirmeye çalışır. Bunlar gerçekten de iyidir. Bu etkinlikler cinsel ve saldırgan fantezilerin kanalize edilmesini sağlar.

Bir Katolik Kız Yurdu müdürü bir dizi intihar teşebbüsünün ardından bana danışmıştı. Yurtta ilkolkuldan lise çağına kadar 200’de fazla kız kalıyordu. Bu kızların çoğu ebeveynlerinin fiziksel ve cinsel istismarına maruz kalmıştı.

Yurtta kalan ve intihara teşebbüs eden 30 kızı değerlendirdikten sonra bazı kızların bireysel farklarının yanı sıra kurumsal bir sorunun da olduğunu anladım. Kızları disipline etmek için kullanılan temel ceza onları okul sonrası spor yapmak ve sanat dersleri gibi etkinliklerden men etmekti.

Müdüre bilhassa daha önce gördükleri muameleden ötürü kızgınlık duyan kızlar için bu saldırganlığı sağlıklı yollara kanalize etmelerine izin vermenin son derece mühim olduğunu anlattım (Bilinçaltındaki güdüleri iyiye yönlendirme). Aksi takdirde düşmanca-yıkıcı saldırganlık kendilerine dönecek ve intihara teşebbüs edeceklerdi. Cezaların daha ziyade ekstra görevlere veya işlere yönelmesini; saldırganlığın sağlıklı bir biçimde yönlendirilmesini sağlayan kanalların muhafaza edilmesini tavsiye ettim.

41.
Kışkırtma (Freud, 1916; Berliner, 1947, C. Brenner, 1959, 1982a)

Diğer insanların size bir şeyler yapmasını sağlayacak davranışlarda bulunursunuz. Sizinle birlikte olurlarsa, cinsel fantezi uyandırmışsınızdır. Eğer sizi incitirlerse, muhtemelen suçluluk duygunuzu hafifletsin diye size acı çektirmeleri, sizi cezalandırmaları için onları kışkırtmışsınızdır.

Genel psikiyatri eğitimim sırasında, bazen bazı stajyer doktorlar, cinsel olarak kışkırtıcı insanları kötülemek amacıyla “alt benliği gıdıklayanlar” deyimini kullandılar. Cinsel yırtıcılar, örneğin, bazı savunmasız (kolay incinebilir) kişilerin onlarla cinsel ilişkiye girmelerine neden olabilecek çeşitli manipülasyonlar keşfetmişlerdi.

Biz genellikle, cinsel olarak çekici ve baştan çıkarıcı insanların ne yaptıklarını bildiklerini ve akıllarındaki dürtünün son derece farkında olduğunu tahmin ederiz. Ama bazen kışkırtıcılar, ne kadar uyarıcı olduklarının nispeten farkında değildirler – bu farkında olmama durumu, başkalarında cinsel isteği kışkırtma ve zaman zaman da davranışlarının etkisinin gerçekliğini reddetme gibi pek çok bilinçdışı savunmadan kaynaklanmaktadır .

2002 yılında, bir erkek meslektaşım, tanıdığı tüm erkeklerin hemen onunla birlikte olmayı düşünmesinden şikayet eden son derece çekici genç bir bayan hastayla sıradışı bir görüşmesini anlattı. Sıradışı olan, kadının seansta transparan bir bluz giymiş ve sütyensiz olmasıydı. Bir noktada, meslektaşım, giydiği kıyafetin sorunlarına katkıda bulunuyor olabileceğinin farkında olmadığını nazikçe ifade etti. İlk tepkisi savunmacıydı, transparan bluzun “moda” olduğu şeklinde bir mantıksallaştırmaya başvurdu. Ancak, mantıksallaştırdığının çabucak farkına vardı, aynı zamanda kendi teşhirci isteklerinin farkında değilken başkalarında bilinçdışı bir şekilde cinsel istek uyandırdığını da fark etti . Ceketini giydi ve görüşme boyunca ceketiyle oturdu.

Devamı için tıklayın