Klinik Psikoloji Bilimi Uzmanı / Dr. Kamil TUZGÖL, (M.D, Ph.D)

Dr. Kamil TUZGÖL, (M.D, Ph.D)

Dr. Kamil Tuzgöl, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 2002 yılında mezun olarak Tıp Doktoru ünvanını aldı. Hekimliğinin ilk yıllarında T.C. Sağlık Bakanlığı ve Türk Kızılay’ında hekim olarak çalışan Dr. Kamil Tuzgöl, 2009 yılında Psikoterapi ve Hipnoz Eğitimleri almaya başladı. 2010-2013 yılları arasında üç yıl sürecek olan o dönem The International Masterson Institute Türkiye Temsilcisi olan Psikoterapi Enstitüsü’nden,   Dinamik Eğilimli Psikoterapi Eğitimi aldı. (Tahir Özakkaş, M.D, Ph.D-Teorik 360 saat, Formülasyon 360 saat, Süpervizyon 360 saat, Toplam 1080 saat). O.D.T.Ü’de Prof. Dr. Hürol Fışıloğlu’ndan, Aile ve Evlilik Terapisi Eğitimleri I ve II. seviyelerini tamamladı. Ayrıca Psikanalitik Psikoterapiler ve Kendilik Psikolojisi alanında çeşitli eğitim programlarını bu süreçte aldı ve almaya devam etmektedir. 

2009-2011 yılları arasında yapmış olduğu uygulamalı eğitimler sonrasında Hipnoz Derneğinden Hipnoz uygulama Yeterlilik Sertifikasını aldı. Ayrıca, 2009 yılında Omni Hipnoz Akademisi’nden birisi ileri düzey 4 Modül Hipnoz Eğitimi aldı. 2015 yılında 10 modül ve 200 saat süren Üsküdar Üniversitesi ve Tıbbi Hipnoz Derneği’nin birlikte düzenledikleri Tıbbi Hipnoz Eğitimleri’ni de tamamlamıştır. 2016 yılında ise Sağlık Bakanlığı tarafından yetkilendirilen, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi tarafından verilen, Hipnoz Uygulaması Eğitimi’ni tamamlamıştır. Dr. Kamil Tuzgöl aynı zamanda T.C. İstanbul Bağcılar Eğitim Araştırma Hastanesi’nde T.C Sağlık Bakanlığı’nın düzenlediği “Hipnoz Sertifikalı Eğitimi’nde” ve yine Sağlık Bakanlığı’nın düzenlediği Yıldırım Beyazıt Üniversitesi tarafından verilen, Hipnoz Uygulaması Eğitimi’nde Öğretim Görevlisi olarak görev almaktadır. Ayrıca;

2016 yılında başladığı, T.C. İstanbul Arel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Klinik Psikoloji Doktora Programı’na devam etmekte olan Dr. Kamil Tuzgöl, halen yapmış olduğu Klinik Psikoloji Doktorası dahilinde O.D.T.Ü Psikoloji A.D’ı Klinik Psikoloji’de Prof. Dr. Tülin Gençöz’ün  vermiş olduğu , “Adult Psychopathology: Psychodynamıc Approach” Dersini ve Hacettepe Üniversitesi Psikoloji A.D.’ı Klinik Psikoloji’de ise Prof. Dr. İhsan Dağ’ın vermiş olduğu Klinik Psikolojide Etik Dersini almaktadır.

2014-2016 yılları arasında T.C. İstanbul E.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Klinik Psikoloji Anabilim Dalı’nda “Psikanalitik Kuramlara Göre Kendilik Gelişiminin Narsisizm Bağlamında Değerlendirilmesi” adlı çalışması ile yüksek lisansını tamamladı. 

2012-2015 yılları arasında, T.C. Konya N.E. Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık Anabilim Dalında “Benlik, Kendilik ve Obezite İlişkisi” üzerine çalışarak, Yüksek Lisans yaptı. 


Aynı zamanda 2014-2015 yılları arasında, T.C. Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü’nde, Aile Danışmanlığı Anabilim Dalı’nda, “Psikanalitik Aile Danışmanlığına Göre Yeme Bozukluklarının Değerlendirilmesi” konulu çalışması ile yüksek lisans yaptı. 

Dr. Kamil Tuzgöl ayrıca, Fransa A.L.I’ye (Association Lacanienne Internationale) bağlı Türkiye çalışma grubu olarak Ankara’da gerçekleşen Lacanyen Eğitim Programı (A.L.I), “Psikanalizin Dört Temel Kavramı” adlı Psikanalitik Eğitim programına devam etmektedir. Lacanyen Psikanaliz ile ilgili bu eğitim programı Fransa A.L.I denetiminde, şu anda ODTÜ’de Klinik Psikoloji Anabilim Dalı bünyesinde çalışmalarına devam etmektedir. 

Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Stajını Ankara Üniversitesi Çocuk Psikiyatrisi Anabilim Dalı’nda yaptı. Dr. Kamil Tuzgöl,Kendilik Bozuklukları, Beslenme-Yeme bozuklukları ve Obezite Psikolojisi, Psikosomatik Hastalıklar ve bu rahatsızlıkların, birey ve aile içindeki psikolojik süreçleri ile ilgili çalışmalarına devam etmektedir. 

Dr. Kamil Tuzgöl ayrıca, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalında, 2012 yılında Doktora eğitimini de tamamlamıştır. Bunun yanında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde, 2009 yılında, 500 saatlik Akupunktur Eğitimi de almıştır.

Lisans

Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi
Tıp

1994-2002

Yüksek Lisans ve Doktora

Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji A.D’ı Klinik Psikoloji “Klinik Psikolojide Etik”
Prof. Dr. İhsan Dağ, 2017-2018 Bahar Dönemi, Doktora Programı Dahilinde, Devam ediyor

O.D.T.Ü Psikoloji A.D’ı Klinik Psikoloji, “Adult Psychopathology: Psychodynamıc Approach” Prof. Dr. Tülin Gençöz, 2017-2018 Bahar Dönemi, Doktora Programı Dahilinde, Devam Ediyor

Klinik Psikoloji Doktora, (Ph.D-Devam ediyor)
T.C. İstanbul Arel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 

2016-Devam ediyor
Klinik Psikoloji Yüksek Lisans, (M.A) 
T.C. İstanbul E.Ü, Sosyal Bilimler Enstitüsü,

2014-2016
Aile Danışmanlığı Yüksek Lisans, (M.Sc)
T.C. Ankara Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü

2014-2015
Psikolojik Danışmanlık Yüksek Lisans, (M.A)
T.C. N.E.Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü

2012-2015
Gazi Üniversitesi, Tıbbi Biyokimya, Doktora, (Ph.D)
Gazi Üniversitesi Tıbbi Biyokimya, A.D, Ankara

2005-2012 

Psikoterapi Eğitimi

9.BPT (9.Bütüncül Psikoterapi Eğitimi) (Toplam 1080 saat-3 yıl)
Tahir Özakkaş M.D, Ph.D, Psikoterapi Enstitüsü 
2009-2012
Aile ve Evlilik Terapisi Eğitimi II.Seviye, (50 Saat), Prof.Dr.Hürol Fışıloğlu, Ankara
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ocak-Haziran 2013, Ankara

Aile ve Evlilik Terapisi Eğitimi I.Seviye, (50 Saat), Prof.Dr.Hürol Fışıloğlu, Ankara
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, 2012-2013, Ankara

Katıldığı Diğer Psikoterapi Eğitimleri

Lacan Psikanalizi “Psikoz” Haftalık Toplantıları,
O.D.T.Ü Klinik Psikoloji, 2017-2018-Devam ediyor 
Lacanyen Eğitim Programı (A.L.I), “Psikanalizin Dört Temel Kavramı”
Dr. Derya Gürsel (Psikiyatrist-Psikanalist, A.L.I), Dr. Benoit Fliche (Antropolog, Psikanalist, A.L.I)
Ekim 2015-Mayıs 2016, Ankara
Prof. Dr. Vamık Volkan ile Psikanalitik Psikoterapi Eğitimi “Nevrozlar”
Prof. Dr. Vamık Volkan, Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği

5-6 Eylül 2015, Ankara
Cinsel Sapkınlık (Parafili) Bozuklukları ve Farklı Cinsel Yaşantılar
Cised 1. Ulusal Cinsel Sağlık Kongresi

1-3 Mayıs 2015, Ankara
Uluslararası Lacan Seminerleri
Düşünbil Akademi, Ankara

1-8-15-22-29 Mart/ 5 Nisan 2015 Pazar (Toplam 6 hafta)
Narsisitik ve Borderline Vakalarda Nesne İlişkilerinin Derinlemesine İncelenmesi
Vamık Volkan Günleri III

Prof. Dr. Vamık Volkan
20-21-22 Haziran 2014, Psikoterapi Enstitüsü, Bayramoğlu
I. Zihin Sempozyumu
TED Üniversitesi, Ahmet Ersan Konferans Salonu

24-25 Mayıs 2014, Ankara
Psikoterapi Süreçlerinde Yas ve Cinsel İşlev Bozukluklarında Yeni Yaklaşımlar
Prof.Dr.Vamık Volkan, 19-22 Eylül 2013, 

Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği, ANKARA
Evlilik Terapisi Ve Cinsel Terapinin Entegrasyonu, Prof.Dr. Gerald Weeks
Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği, 1-2 Haziran 2013, Ankara 

Prof.Dr.Paul L. Wachtel, İlişkisel Bütünleştirici Psikoterapi, Workshop
16 Haziran 2012, Psikoterapi Enstitüsü, İstanbul

Altı Adımda Borderline Kişilik Bozukluğunun Tedavisi ve Psikanalitik Psikoterapi Olgu 
Prof.Dr.Vamık D. Volkan İle Psikanalitik Psikoterpi Semineri Sunumları

23-24 Haziran 2012, Ankara
Hanna Levenson Atölye Çalışması, Zaman Sınırlı Dinamik Psikoterapi-II
H. Levenson Ph.D,
 Levinson Eğitimi Enstitüsü Başkanı, İleri Düzey Eğitimi, 

Psikoterapi Enstitüsü, Hanna Levenson, PHD 10-11 Aralık 2011 
Süresi Sınırlı Dinamik Psikoterapi, Atölye Çalışması
Tahir ÖZAKKAŞ, M.D., Ph.D., Ön Eğitim, 
9 ARALIK 2011 Psikoterapi Enstitüsü, Bayramoğlu 
Aktarım Odaklı PsikoterapiKERNBERG GÜNLERİ II – III
Otto F. Kernberg, MD, FAPAFrank E. Yeomans, MD, PhD
28 Ekim – 2 Kasım, 2011,Psikoterapi Enstitüsü, Bayramoğlu
Prof.Dr.Allan Schore, Gelişimsel Nörobiyoloji Ve Bağlanma Teorisi
Prof. Dr. Allan Schore,
 Psikoterapi Enstitüsü Bayramoğlu

1-2 Ekim 2011
Prof. Dr. Vamık Volkan İle Dinamik Psikoterapi Semineri
Prof. Dr. Vamık Volkan
Ankara

25-26 Haziran 2011, Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği
Hanna Levenson Atölye Çalışması, Zaman Sınırlı Dinamik Psikoterapi-I
Hanna Levenson Ph.D
, Psikoterapi Enstitüsü

PHD  9-10 Nisan 2011
Wilfred Ruprecht Bion Kuramı
Loray Daws, Ph.D,
 11 Aralık 2010

Psikoterapi Enstitüsü, Bayramoğlu
Prof. Dr. John Clarkin,“Borderline Kişilik Bozukluğunda Aktarım Odaklı Psikoterapi”
Prof. Dr. John Clarkin, Kişilik Bozuklukları Enstitüsü Eş Başkanı
New York Cornell Üniversitesi Weil Tıp Fakültesi
16- 17 Ekim 2010, Psikoterapi Enstitüsü, Bayramoğlu

Hipnoterapi Eğitimi

Tıbbi Hipnoz Eğitimi, (10 Basamak-200 Saat)
ESH (Europien Sociaty Hipnose) program ve AB eğitim kurallarına uygun 
T.C ÜsküdarÜniversitesi USEM-GETİPMER
Ekim- 2014 -Haziran 2015 
OMNİ Hipnoz Akademisi İleri Hipnoz Eğitimi 4.Modül 
OMNİ Hipnoz Akademisi Derneği 

26.12.2009 – 27.12.2009
OMNİ Hipnoz Akademisi Temel Hipnoz Eğitimi 3.Modül 
OMNİ Hipnoz Akademisi Derneği

07.11.2009 – 08.11.2009
OMNİ Hipnoz Akademisi Temel Hipnoz Eğitimi 2.Modül 
OMNİ Hipnoz Akademisi Derneği 

10.10.2009 – 11.10.2009
OMNİ Hipnoz Akademisi Temel Hipnoz Eğitimi 1.Modül 
OMNİ Hipnoz Akademisi Derneği 

12.09.2009 – 13.09.2009
VI. International Medical Hypnosis Congress
İstanbul Aydın Üniversitesi
Novenver 13-14-15,2009 İstanbul 

Akupunktur Eğitimi

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Akupunktur Eğitimi, Ankara (500 Saat) 
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Akupunktur Eğitim Koordinatörlüğü-Sağlık Bakanlığı Denetiminde 
15.10.2008 – 15.01.2009 (500Saat)
Ankara Akupunktur Ve Tamamlayıcı Tıp Derneği Auriküler Akupunktur Eğitimi, Ankara, (20 saat) 
Ankara Akupunktur Ve Tamamlayıcı Tıp Derneği 

10.03.2009 – 12.03.2009
Ankara Akupunktur Ve Tamamlayıcı Tıp Derneği Mezoterapi Kurs Katılım Belgesi 
Ankara Akupunktur Ve Tamamlayıcı Tıp Derneği 

25.12.2008 – 27.12.2008

Akupunktur İle İlgili Katıldığı Kongre ve Diğer Eğitimler

III. Akupunktur Ve Tamamlayıcı Tıp Sempozyumu,
27-29 Eylül 2013, Ankara Akupunktur Derneği, Kızılcahamam-Ankara,
Bir Hiperemezis Gravidarum Vakasının Akupunktur İle Tedavisi, Vaka Sunumu,
7.Uluslararası Katılımlı Ulusal Akupunktur Kongresi, Ankara
12 Ekim 2012, Ankara Akupunktur Derneği, Kızılcahamam, Ankara

IV.Ulusal Akupunktur Kongresi
23-26 Eylül 2012, İstanbul

II. Akupunktur Ve Tamamlayıcı Tıp Sempozyumu
23-25 Eylül 2011, Kızılcahamam Ankara 

Aile Hekimliği ve İşyeri Hekimliği Eğitimi

İşyeri Hekimliği Eğitimi-(3 aylık interaktif ve 1 haftalık örgün eğitim) 
Türk Tabibler Birliği 
10.01.2009 – 13.05.2009
Sağlık Bakanlığı Aile Hekimliği 1. Aşama Uyum eğitimi 
T.C Sağlık Bakanlığı 

25.06.2009 – 01.07.2009

Katıldığı Diğer Tıbbi ve Beslenme-Diyetetik Kongre ve Eğitimleri 

Başkent Üniversitesi Çocuk Ve Ergenlerde Ağırlık Yönetimi Kursu, Ankara 
Başkent Üniversitesi Beslenme Ve Diyetetik Bölümü

17.04.2009 – 19.04.2009
3. Ulusal HPLC VE MASS Spektrofotometre Kursu, G.A.T.A-Ankara 
Gülhane Askeri Tıp Fakültesi Kli. ve Tıbbi Biyokimya A.B.D 

20.05.2008 – 21.05.2008
Ankara Tıp Biyokimya Günü, Ankara 
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 

25.04.2008 – 25.04.2008
6.Uluslar Arası Beslenme ve Diyetetik Kongresi, Antalya-Türkiye 
Türkiye Diyetisyenler Derneği 

02.04.2008 – 06.04.2008
Ankara Güven Hastanesi İleri Yaşam Desteği Kursu, Ankara 
Ankara Güven Hastanesi 

19.01.2008 – 22.01.2008
İç Hastalıkları 9.Mezuniyet Sonrası Eğitim Kursu,Hacettepe Üniversitesi Ankara 
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi 

23.03.2004 – 27.03.2004
E.Ü Tıp Fakültesi XVI. Gevher Nesibe Tıp Günleri I.Congress and Workshop of Clinical and experimental research 18-21 Mayıs 1998 Kayseri-TÜRKİYE
19-23 Yaş arası Sağlıklı Kimselerde Akciğer Kapasitelerinin Ölçümü isimli çalışma ile Bilimsel Teşvik Ödülü
Cardiocon 98 (7. Uluslar arası Kardiyoloji Öğrenci Kongresi), Çukurova Ü. Tıp Fak. 
Çukurova Tıp Fakültesi 

21.05.1998 – 25.05.1998

Dr. İbrahim Sarı

İbrahim Sarı MD, MSc

Hakkımda

  • 1992’da Lyon’da psikanaliz eğitimine başladım.
  • Psikoterapi Enstitüsünde, Bütüncül Psikoterapi Eğitim Programını tamamladım.
  • Klinik Psikoloji Yüksek Lisans derecesi aldım.
  • Medipol Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsünde, “Kısa Süreli Dinamik Psikoterapinin (TLDP) beyinde serotonin reseptörlerine etkisi” konulu nörobilim doktora tezim üzerinde çalışıyorum.

 

Sertifikalar:

Hanna Levenson

Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi (TLDP-Time Limited Dynamic Psychotherapy süpervizör programı) LIFT, Levenson Institute for Training. 

 

Leslie Greenberg. .   “Emotion‐Focused Couples Therapy”,

York University, Office Location 228 Behavioural Science Building 4700 Keele St., Toronto,Ont.,M3J

 

Paul L. Watchel “İlişkisel Psikoterapi Atölye Çalışması”

City College and the Graduate Center of the City University of New York, (Relational Psychotherapy).

 

Allan N. Schore’un “Gelişimsel Nörobiyoloji ve Bağlanma Teorisi Atölye Çalışması”.  

University of Pittsburgh,

 

John C. Norcross’un “Bütüncül Psikoterapi Atölye Çalışması”,

The University of Scranton, Scranton, Pennsylvania 18510, John C. Norcross, PhD, ABPP, is Distinguished Professor of Psychology  

 

Otto F. Kernberg’in “Aktarım Odaklı Psikoterapi” eğitimi (Transferred Focus Psychotherapy).   

Weill Cornell Medical College, New York City,  

 

Bölüm “Unified Psychotherapy Atölye Çalışması” Jeffrey Magnavita Ph.D. ABPP FAPA  

Glastonbury Psychological: Magnavita Jeffrey J PHD 300 Hebron Ave # 215 Derece Adı “Unified Psychotherapy Atölye Çalışması”,

  

Dil: İngilizce, Fransızca

Yayın

  • A New Approach to TLDP Practice, SEPI Barcelona, 2014.

Verdiği Eğitimler/Konferanslar

  • Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi (TLDP) Eğitimi-1, Haziran 2016
  • Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi (TLDP) Eğitimi-2, Ocak 2017
  • TLDP’ye Giriş, Haziran 2015
  • Psikanaliz ve Nörobilimde Kateksis, Temmuz 2015.
  • Self ve Beyin, Ağustos 2015.
  • Defans Mekanizmaları ve Beyin-Nesne ve Beyin-Self Farklılaşması, Eylül 2015.
  • Depresyon’un Psikodinamik Anahtar Özellikleri, Ekim 2015.
  • Erken Dönem Nesne Kaybının Reaktivasyonu ve Resting-State Aktivitesi, Kasım 2015.
  • Beyin Ağları (Konnektomlar), Aralık 2015.
  • TLDP’de Genel Teorik Çerçeve, Ocak 2016.
  • TLDP ve İlişkisel Yaklaşım, Şubat 2016.
  • Nesne İlişkileri ve TLDP, Mart 2016.
  • Depresyonun Bir Kognitif Nöropsikolojik Modeli, Nisan 2016.
  • TLDP’de Psikodinamik Görüşme, Nisan 2016.
  • TLDP ve Süreç Deneyimsel Yaklaşım, Mayıs 2016.
  • Self Psikolojisi ve TLDP, Mayıs 2016.
  • Psikoterapide Sistemler Yaklaşımı, Temmuz 2016.
  • Bağlanma Teorisi, Ağustos 2016.
  • TLDP’ye Teorik Gözden Geçirme, Eylül 2016 .
  • Transferans ve TLDP, Ekim 2016.
  • TLDP’de Formülasyon , 2015-..
  • TLDP Vaka Süpervizyonu *, 2015-..   

 

*Süpervizyon Çalışması:

5 psikoterapist ile sınırlı TLDP vaka süpervizyonu haftalık görüşmelerle devam etmektedir.

Psk. Yeliz Dede Küçükşener

Uz. Psk. Yeliz Dede Küçükşener

Kısa Özgeçmişim:

Maltepe Üniversitesi’nde 2004 yılında eğitimine başlamıştır. 1 yıl dil eğitiminin ardından 2005 yılında psikoloji bölümüne başlayan Yeliz DEDE; 2006 yılında Ümraniye Devlet Hastanesinde, 2007 yılında Samandıra Yetiştirme Yurdunda ve Kırmızı Balık Çocuk Evi’ nde, 2008 yılında Metin Sabancı Spastik Çocuklar ve Gençler Rehabilitasyon Eğitim ve Üretim Merkezi’ nde ve EKİP NORMA RAZON danışmanlık Merkezi’nde, 2009 yılında Nöroloji uzmanı Dr. Bülent MADİ ile, 2010 yılında NP İstanbul Nöropsikiyatri Hastanesi’nde stajlar yapmıştır. 2009 yılında mezun olduktan sonra dil eğitimi için İngiltere ye gitmiştir. Orada kültür şoku yaşayan öğrencilerle ilgili merkezde staj yapmıştır. Yaşam koçluğu, Psikodrama, Bütüncül Psikoterapi, MMPI, Wisc-r , Nöropsikolojik Testler, Çocuklara uygulanan testler, Aktarım Odaklı Psikoterapi ve Madde Bağımlılığı konularında hem Türk hem de Yabancı alanında uzman profesörlerden eğitim ve süpervizyonlar almıştır. Çeşitli danışmanlık merkezlerinde bireysel terapi, grup terapileri, kurumsal eğitimler ve psikolojik testler konularıyla ilgili olarak 4 yıl aktif olarak çalışmıştır. 1 yıl süre ile Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinde ailelere danışmanlık yapmıştır. Türkiyenin önde gelen Kolejlerinden birinde Rehberlik ve Danışmanlık yapmaktadır. Kurucusu olduğu Dengeli Yaşam Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nde çocuk, ergen ve yetişkin bireysel terapi yürütmekte ve kurumsal eğitimler vermektedir.

Katıldığım Eğitimler:

  • 2002: Churchill House dil okulu2008: Wall Street Institue(9aylık program)2008: Psikodrama kursu (IPI) (14 hafta)2008: Yasemin Sungur kariyer koçluğu eğitimi(4 hafta)
  • 2008: MMPI
  • 2009: Peabody, Ankara Gelişim Tarama Envanteri, Çizimli ve Göstermeli Benton, Metropolitan, Gessel, Portous Labirentleri ,Bender Gestalt Görsel Motor Testi,
  • 2009: Kulaktan Kulağa Madde Bağımlılığı Programı
  • 2009: Beet Language School
  • Bütüncül Psikoterapi – Teorik, Uz. Dr. Tahir Özakkaş
  • Bütüncül Psikoterapi – Formülasyon, Uz. Dr. Tahir Özakkaş
  • Bütüncül Psikoterapi – Süpervizyon, Uz. Dr. Tahir Özakkaş

 

İletişim:

Adres: Mecidiyeköy Mah. Büyükdere Cad. Kral Apt. No:75/18 İstanbul

Tel: (212) 213 00 26 – (541) 542 77 11 – (533) 724 32 88

e-mail: yeliz._d@hotmail.com

 

Aykut Yener KAVAK

Fotoğraf  
Ad, Soyad  Aykut Yener KAVAK
Doğum Tarihi  16/09/1967
Doğum Yeri  İstanbul
İkamet Ettiğiniz İl / İlçe  
Medeni Hali  
Çocuk Sayısı  
Çalıştığı Kurum & Görevi Atatürk havalimanı sağlık dnt merkezi-Baştabib / Tıp Doktoru
İş Adresi  
Telefon Numarası  0(212)465 54 63 0(532)285 16 49
Web Adresi (varsa)  
E Posta  aykutyenerkavak@superonline.com
Yabancı Dil  
Eğitim Durumu  
Calıştığınız Kurumlar  
Katıldığınız Eğitimler  
Kısa Özgeçmiş  
İlgi Alanları  
Hobiler  
Katıldığı Dönem Eğitimi 9. Dönem Bütüncül Psikoterapi Eğitimi

Uz. Psk. Ayşe Gavas Aslan

Adınız *
Ayşe

Soyadınız *
Gavas Aslan

Doğum Tarihiniz *
14.08.1974

Sabit Telefon *
02242490181

Cep Telefon *
05367457114

Mail Adresi *
aysegavas@gmail.com

Çalıştığınız Kurum ve Göreviniz
Görüş Psikolojik Danışma Merkezi – Klinik Psikolog

İş Adresi
Görüş Psikolojik Danışma Merkezi
FSM Bulvarı Ümit 2 Apt. N:10 D:6 Nilüfer / Bursa

Lisans Eğitim Durumu *
PDR

Yüksek Lisans Eğitim Durumu *
Klinik Psikoloji

Doktora Eğitim Durumu *
Psikoterapi doktora programı devam ediyor.

Şu anda yaptığınız mesleğiniz*
Klinik psikolog -psikoterapist -çift terapisti -hipnoterapist

Özgeçmiş
Ayşe Gavas Aslan
Klinik Psikolog / Psikoterapist / Çift Terapisti / Cinsel Terapist

Mesleki Özgeçmiş;

Lisans eğitimimi 1995 yılında Ankara Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık Bölümü’nde tamamladım. 1998 yılında Uludağ Üniversitesinde “Anne-Baba İlişkilerine Bağlı Olarak Ergenlerde Kimlik Gelişimi” konulu tezim ile hocam Doç. Dr. Nermin ÇELEN danışmanlığında Yüksek Lisans Programını bitirdim.

2013-2016 yılları arasında İstanbul Esenyurt Üniversitesinde Klinik Psikoloji Yüksek Lisansını Prof. Dr. B. Mert SAVRUN danışmanlığında “Sigara içen ve içmeyen bireylerin bağlanma stillerinin karşılaştırılması” ile tamamladım.
Halen Avusturya -Viyana Sigmunt Freud Üniversitesi psikoterapi doktora programına devam etmekteyim.

“Aile ve Çift Terapisi” eğitimimi; Nevin DÖLEK ve Neylan ÖZDEMİR önderliğindeki BAKIŞ Eğitim ve Psikolojik Danışma Merkezi ile ortak çalışma yapan İsrail’deki Toplum Stres Önleme Merkezi (Community Stress Prevention Center – CSPC) ile yapılan ortak programa katılarak tamamladım.Eğitim, İsrail Aile ve Evlilik Terapisi ve Aile Yaşamı Eğitimi Derneği’nin (Israeli Association for Marital and Family Therapy and Family Life Education) programına uygun olarak belirlenmiş ve uluslararası uygulaması olan bir programdır. Psikoterapi Enstitüsü işbirliği ile organize edilen Kanada York University’den Prof.Dr Leslie S. GREENBERG Ph.D den (aynı zamanda bu terapinin kuramcısı) “Emotion – Focused Couples Therapy ( Duygu Odaklı Çift Terapi ) I- II 5-9 şubat 2012 / workshop ve 29 kasım – 2 aralık 2012 / advenced workshop ile alınan eğitim sonrasında 20 saatlik süpervizyon ile canlı vaka çalıştım.

Psikoterapi Enstitüsünde, değerli hocam psikiyatrist Dr. Tahir ÖZAKKAŞ ‘tan 2010 / 2013 360 saat teorik; 360 saat vaka formülasyonu; 360 saat süpervizyon olmak üzere toplam 1080 saatlik “ Bütüncül Psikoterapi Eğitimi” aldım ve analitik psikoterapi çalışmalarına başladım. Time – Limited Dynamic Psychoterapy I-II (Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi) eğitimini (2011) ABD. Levenson Instıtutenden Hanna LEVENSON PhD ‘den aldım. Psikoterapi Enstitüsü trafından düzenlenen (2010) Attended the ” Kernberg Days ” held jointly by the Personality Studies Institute and the Psychotherapy Institute in İstanbul workshop programına katıldım.
Dr Timur Herzadin ‘den psikoterapi süpervizyonları aldım.

Cinsel Sağlık Enstitüsü (CİSED) nün 2010 yılında açtığı, 100 saatlik Cinsel Terapi Eğitiminin teorik ve pratik eğitimini hocam Dr. Cem KEÇE ile tamamladım. Halen sürekli yapılan vaka paylaşımı ve süpervizyon programlarına katılmaktayım. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği Bursa Şubesi tarafından (2011) düzenlenen 20 saatlik Prof Dr Daniel L. ARAOZ’ un ” Cinsel Terapide Yeni Hipnoz ” Atölye çalışmasına da katıldım. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği Tarafından Düzenlenen (2012) 20 Saatlik Prof Dr Gerald R. Weeks ile ” İleri Düzey Evlilik Terapisi ve Cinsel Terapi Semineri”ne katıldım.

Ankara OMNİ Hipnoz Akademisinde 2009 yılında, temel düzey ve yine aynı yıl, Dr. Bülent URAN Hipnoz Merkezinde İleri düzey Hipnoz eğitimlerini tamamladım. Hipnoz Derneğinin 2012 yılında Klinik Hipnoz Uygulama Eğitimine katıldım. Halen Dr Haluk Alan ve Dr Sinan Güzel’den BHR- bilişsel hipnoz regresyonu eğitimi almaktayım. İhtiyaç duyduğum vakalarda hipnoz uygulaması yapmaktayım.

Türk Psikologlar Derneği Bursa şubesinin 2013 yılında düzenlediği “Çocuk Resimleri Projektif Test Eğitimi” ni hocam psikolog Funda AKKAPULU ile tamamladım. 2017 de kurulan Psikoterapi Enstitüsü Derneği Bursa şubesinin kurucu üyesi olarak görev aldım.

Çalışmalarım; 
• Abdülkadir Özbek Psikodrama Enstitüsü Psikodrama Eğitimi 96 saat
• 1995- Hacettepe Üniversitesi – Madde Bağımlılığı ve Destek Eğitimi Projesi
• 1997 Ankara Üniversitesi – Cinsel Kimlik Gelişimi
• 1998 Psikologlar Derneği- Ankara -işe alma ve mülakat – İnsan Kaynakları
• 2000 Uludağ Üniversitesi ile Bursa Milli Eğitim Müdürlüğü ANA-BABA OKULU
• 2001 Nilüfer Rehberlik – Araştırma Merkezi – 7-11 yaş Temel Kabiliyetler Testi / *12- 14 yaş Temel Yetenekler Testi
• 2002 Unicef – Psiko- Eğitim Bilgilenme Ve Uygulamaları
• 2003 Milli Eğitim – Psikolojik Bilgilendirme ve Anlamlandırma
• 2004 Nilüfer Rehberlik -Araştırma Merkezi Atılganlık Eğitimi
• 2004 Psikiyatrist Dr. Cengiz ALBAYRAK – Çocuklarda Dikkat Dağınıklığı Ve Hiperaktivite
• 2005 İstanbul Bahçeşehir Koleji- Kariyer Kazanımları
• 2006- 2007 Çağdaş Drama Derneği – Yaratıcı Drama Liderlik Eğitimi 2 düzey tamamlandı
• 2007 9.Rehbrlik Sempozyumu – Çocuklarda Oyun Terapisi

EVLİ VE İKİ ÇOCUK ANNESİYİM.
2008 Mart ayında GÖRÜŞ PSİKOLOJİK DANIŞMA & AİLE DANIŞMANLIĞI MERKEZİNİ açtım.

Yorumun Doğası: Öznelerarasılık ve Üçüncü Konum

Otto F. Kernberg

Fine ve Fine (1990) dört psikanalitik bakış açısını karşılaştırdıkları araştırmalarının sonunda, ego psikolojisinin (onların deyimiyle “klasik”), Kohut’un, Klein’ın ve benim yaklaşımlarımızın arasındaki farkları teyid ettiler, ve şu soruyu sordular: “Bu farkların yarattığı fark nedir? Bunun yanıtını bulmak bizden sonraki araştırmacılara kalıyor.”

Buradaki amacım, ego psikolojisinde, Britanya ekollerinde ve kendi çalışmamdaki teknik yaklaşımların kesişiminden doğan yeni bir psikanaliz anayolunun adım adım gelişimini, ve buna paralel olarak evrimleşen, Kohutyen ve öznelerarası analitik yaklaşımların kesişmesinden doğan, geniş anlamda öznelerarası-nesne-ilişkisel yaklaşımı incelemek. İlerleyen bölümlerde, güncel psikanalizin ilerlediği bu iki genel yönü karşılaştırıp, birbirine zıt bu yaklaşımların yorum üzerindeki etkilerine ilişkin kendi konumumu dile getireceğim.

Güncel Anayol Psikanaliz Tekniğindeki Kaymalar

On yıl öncesine kadar, Britanya Psikanaliz Topluluğu’ndaki sunumlarda, günümüz Freudyen, Kleinyen ve Bağımsız gruplarının bakış açılarını ayırdetmek kolaydı. Bugünlerde bu iş gittikçe güçleşiyor. Ego psikolojisi, Bağımsız ve Kleinyen gelenekler arasındaki uzlaşma geliştikçe, anayol psikanaliz tekniğindeki değişimler de şu alanlarda evrimleşti (Kernberg, 1993a):

1) Günümüz Freudyen ya da ego psikolojisi yaklaşımlarında, aktarımın daha erken ve daha sistematik yorumlanması yönünde belirgin bir eğilim var. Bu anlamda, Kleinyen tekniğe yaklaşıyorlar. 2) Aktarım yorumuna karşıaktarım analizinin dahil edilmesine gitgide daha çok önem veriliyor. Bu da ego psikolojisinin tekniğini Britanya ekollerine yaklaştırıyor. 3) Karakter analizine verilen önem gittikçe artıyor. Bu durum Kleinyenler’i, özellikle de “patolojik organizasyonlara” (Steiner, 1987, 1990), bunların hastanın yorumla kurduğu ilişki üzerindeki etkilerine, ve aktarım gelişimindeki komplikasyonlara verdikleri önem gözönüne alındığında, ego psikolojisine yaklaştırıyor. 4) Bilinçdışı anlamların “şimdi ve burada” yorumlanmasına gittikçe artan vurgu, “yüzeyden derine doğru” yorumlama eğilimiyle birleşince, Kleinyen analiz ego psikolojisine yaklaşıyor. 5) Yorumlanacak malzemenin seçiminde, psikanalitik durumdaki baskın duygulanımın temel alınması üzerinde gittikçe daha fazla duruluyor. Bu, hem ego psikolojisini, hem de Kleinyen analizi Bağımsız yaklaşım yönüne itiyor. 6) Son olarak, nesne ilişkileri kuramlarından türetilen modeller, hem teknik, hem psikopatoloji kuramları üzerinde, hem de üç akımın psikanalizin “anayolu” olma yolunda ilerlemesinde günden güne daha etkili oluyor (Kernberg, 1993b). Anayol ile öznelerarası-nesne-ilişkisel yaklaşım arasındaki fark, anayolun Fairbairn’in nesne ilişkileri kuramını kullanırken dürtü kuramı ile birleştirmesi, öznelerarasıcıların ise dürtü kuramını genelde reddetmesi ya da önemini azaltmasıdır.

Bu genel kavramsal uzlaşmadaki en son gelişme, Fransız psikanaliz okulunun etkisiyle ilgilidir. Bu etki, arkaik Oedipus karmaşasına (complex), ağır psikopatoloji türlerinde oedipal ve oedipal öncesi çatışmaların yoğunlaşmasına vurgu yapan yeni bir ilgiyi, ve aktarımın erotik yönleriyle, çokbiçimli sapkın (polimorphous-perverse) çocuk cinselliğine ve bunun aktarımdaki yansımalarına odaklanan yeni bir bakışı içerir. Bu Fransız etkisi, aynı zamanda, çizgisel gelişim modellerinin yerine, oedipal öncesi ve oedipal çatışmaların ilişkisindeki diyalektiğin bir parçası olarak, birçok kaynaktan gelen çatışmaların eşzamanlı (synchronic) yoğunlaşması ile aktarımdaki zamansal sıralı (diachronic) gelişmeler arasındaki salınımı kavrayan bir bakış getirir. Son, ve belki de en önemli olarak, hastanın kendi-üzerine-düşünmesinin (self-reflection) önkoşulu olarak analistin üzerine-düşünme işlevine (reflective function) yapılan vurgu, analistin yorumunun “üçüncü konum”dan üzerine-düşünme olarak kabul edilmesi, aktarım/karşıaktarım karışıklığının ortakyaşamsal (symbiotic) doğasına üçgenleşmeyi dahil eder (Green, 1986). Bu görüş, Lacanyen kökenlerinden gelen bir tınıyla, analistin yorumuna, hastanın arkaik oedipal karmaşayla bağlantılı “sembolik düzen”e girişini kolaylaştırıcı bir unsur olarak yeni bir bakış getirir (Lacan, 1966). Fransız psikanalizinin etkileri şimdilik “rüzgârda savrulan saman” olsa da – Avrupa ve Latin Amerika’daki psikanalitik çalışmalarda daha belirgin -, yukarıda sözü edilen genel uzlaşma, Kuzey Amerika’da kesinlikle yerleşmiş görünüyor.

Psikanalitik anayola katkıda bulunan üç akımın kaynaşma sürecinde kaymaya uğramayan bir unsur, psikanalitik çerçevenin olmazsa olmaz yönlerinden biri olan teknik yansızlık kavramıdır. Teknik yansızlık, aktarıma nasıl karşılık verileceğini ve analistin yorumlayıcı formülasyonunun bir parçası olarak, aktarımın nasıl analiz edileceğini belirler.

Öznelerarası ve Kişilerarası Yaklaşımların Gelişimi

“Anayol” olarak tanımladığım gelişmeye paralel olarak, (özellikle A.B.D.’de) bir yandan kendilik psikolojisinden türeyen yaklaşımlarla, diğer yandan bugün kişilerarası psikanalizde ifade bulan kültürel psikanaliz geleneği arasında bir uzlaşma ortaya çıktı. Bu gelişmeler klinik ve kuramsal düzeylerde özetlenebilir (Summers, 1994).

Klinik düzeyde, kendilik psikolojisinin, psikanalitik tedavinin ana matrisi olarak kendilik-kendiliknesnesi aktarımlarına odaklanması, geleneksel ve günümüz anayol psikanalitik yaklaşımlarını tanımlayan teknik yansızlıktan uzaklaşılması sonucunu doğurdu. Kohut sonrası kendilik psikolojisinde, kendiliknesnesi işlevlerinin sunulduğu bir çerçevede analiz yapılması, hastanın kendi öznelliğini, analistin, hastanın deneyimine eşduyumsal, öznel dalışı ışığında aydınlatmasına yardımcı olacak temel bir araç olarak duygusal hassas ayara (emotional attunement), ve analistin, hasta ve analistin öznellikleri arasındaki etkileşimde kurulan öznelerarası gerçekliği tanımasına vurguya dönüştü (Basch, 1985; Ornstein ve Ornstein, 1985). Analistin kendiliknesnesi işlevi, hastanın duygusal deneyimini aydınlatmadaki bütünleyici işleve dönüştü. Analistin, hastanın gelişen öznel deneyimine sürekli eşduyumsal dalışına yapılan bu vurguda, psikopatolojinin eksiklik ve çatışma modelleri birleştirilebilir. Bu yaklaşım analistin “otoriter olmayan” tutumunun altını çizer, analistin öznelliğinin ayrıcalıklı doğasını, ve analistin teknik yansızlığının ve anonimliğinin işlevlerini sorgular (Stolorow, Brandchaft ve Atwood, 1988).

Aynı yönde ilerleyen, bir ölçüde farklı ancak benzer bir psikanalitik akım, hastanın arkaik kendiliğinin geçmişteki aşırı ya da yetersiz uyarılmasını, ve kendiliğin gelişmesinde kırılganlığa yol açan, ebeveyn figürlerinin yatıştırıcılığındaki eksikliği ya da yokluğu telafi etmede analistin rolüne odaklanır. Bu yaklaşım kendilik psikolojisi perspektifinden türetilebilir, ancak ayrışma-bireyleşmeden doğan eksiklik ve çatışmalara odaklanan bir çocuk-anne ilişkisi modelinin uygulanmasından da köklenir.

Kendilik psikolojisi bu teknik gelişmelerin arkaplanını oluştururken, Sullivan’ın (1953) katkılarıyla ortaya çıkan, kültürel analizden türeyen kişilerarası perspektif, kendiliğin kişilerarası deneyimle yakından ilişkili gelişimine odaklanır. Bu görüşe göre kişilik gelişimi özünde kişlerarası alanla ilişkilidir. Psişik yaşam, geçmiş bilinçdışı çatışmalardan doğan sabit yapılar tarafından belirlenmek yerine, gerek geçmişteki, gerekse yeni ilişkiler tarafından sürekli yeniden biçimlendirilir. İlişkisel bir matriste gelişen bu kişilik kavramı (dürtüler ve bunlara karşı savunmalar arasındaki çatışmayı dile getirmek yerine), hasta ve analist arasındaki ilişkideki kişilerarası alana odaklanmayı gerektirir. Bu yeni ilişkisel matris, eğer tamamen keşfedilir ve yorumla dönüştürülürse, hastanın bu yeni duygulanımsal (affective) kişilerarası deneyimleri entegre etmesi yoluyla, duygusal büyümeye yol açacaktır (Greenberg ve Mitchell, 1983; Mitchell, 1988).

Bu yaklaşımın içinde yer alan bazı yazarlar için, analistin öznelliğinin, hastanın öznel deneyimi karşısında ayrıcalıklı bir konumu yoktur. Analistin karşılıklı deneyimlerini açıklaması, hastanın duygulanımsal deneyimini doğrudan zenginleştirecek ve kişilik gelişimini teşvik edecektir. Ego-psikolojik bir bakış açısından gelen Gill ve Hoffman (1982), aktarımın analistin kişiliğinden etkilenme derecesini ve psikanalitik incelemenin esas alanı haline gelen, aktarım ve karşıaktarım arasındaki karşılıklı, diyalektik bağımlılığı vurguladılar.

Psikanalitik bakış açısındaki bu genel kaymanın önemli bir sonucu, geleneksel, pozitivist, nesnelliğiyle hastanın aktarım çarpıtmaları ve bunların kökenlerinin karşısında duran analist görüntüsünün sorgulanması, bunun yerine, psikanalitik durumdaki yeni, duygulanımsal ilişkisel gelişmelerin, karşılıklı anlaşmanın temel kaynağı olduğu, ve hastanın bu duygulanımsal deneyimi içine almasının önemli bir terapötik unsur olduğu, yapılandırmacı (constructivist) bir modelin konmasıdır.

Hastanın ayrıcalıklı öznelliğine yapılan vurgunun bir başka sonucu da, aktarımın saldırgan yönlerinin yorumlanmasından uzaklaşılmasıdır. Eğer saldırganlığın sebebi hasta-analist etkileşimindeki olumlu ilişkinin bozulması ve eşduyumsal hassas ayarın kaybıysa, kaynağı hastanın intrapsişik çatışmaları yerine bu kayıpta aranabilir.

Her ne kadar bu farklı teknik yaklaşımlar farklı kuramsal arkaplanlardan köklenseler de, aslında, analistin yorumlarının “nesnelliği”nin ve analistin sözde nesnel bir gözlemci konumunda kalarak, tek işlevinin hastanın intrapsişik yaşamını açıklamak olduğu “bir kişi psikolojisi”nin felsefi sorgulanması noktasında buluşurlar. Bu yaklaşımlar, yoruma ilişkin yapılandırmacı bir yaklaşıma doğru ilerlerler ve tarihsel gerçekliğin yeniden kurulması yerine, anlatısal gerçekliğin onaylanmasıyla ve genelde dürtü kuramının yerine bir nesne ilişkileri kuramı konmasıyla uyumludurlar.

Aslında bazı yazarlar kendilik psikolojisini ilişkisel matrisin olumlu, büyümeyi teşvik eden yanına odaklı, olumsuz nesne ilişkilerinin içeyansıtılması (introjection) düşüncesiyle de çelişmek zorunda olmayan, kısmî bir nesne ilişkisi kuramı olarak görürler (Greenberg, 1991). Bütün bu nesne-ilişkisel ve kişilerarası yaklaşımların son ve oldukça karakteristik bir yönü de, cinsellik ve Oedipus karmaşasına nispeten az önem verilmesi ve erken dönem anne-çocuk ilişkisine ve ayrışma-bireyleşme travmalarına büyük önem atfedilmesidir.

Güncel Anayolun Bakış Açısından bir Eleştiri

Aşağıda, yukarıda özetlenen kendilik psikolojisinin, öznelerarası ve kişilerarası yaklaşımların eleştirel bir incelemesi var. Açıktır ki, ne yaptığım özet, ne de bu eleştiri, genel yaklaşım içindeki ince farklılıkların, ya da öznelerarasılığa yönelik, birçok kaynaktan gelen farklı eleştirilerin hakkını veremez. Tabii ki benim bakış açımı belirleyen de, kendi kuramsal geçmişim ve ego-psikolojik ve nesne-ilişkisel kuramı, sıkıca Freud’un ikili dürtü kuramında temellenen, bu kuramı da güncel duygulanım kuramına (Kernberg, 1992) bağlayan bir yaklaşımda birleştirme çabamdır. Ancak bu bakış açısı, büyük ölçüde psikanalitik anayolun içine yedirilmiştir. Bu nedenle de, bu eleştiriyi bir bağlama oturtmak adına, kendi duruşumu özetleyeceğim.

Başlangıç olarak, analiz edilebilir psikopatolojiler, kendilerine itkisel (impulsive) ve savunmacı işlevlerle yatırım yapılmış, içselleştirilmiş nesne ilişkilerinden oluşan patolojik intrapsişik yapılarla bütünleşmiş, bilinçdışı intrapsişik çatışmaları yansıtırlar. Bu içselleştirilmiş nesne ilişkileri dürtü temsilcilerini, aralarında duygulanımsal bağ olan kendilik ve nesne temsilleri biçiminde sabitlerler. Bu kendilik-nesne ikilileri, birbirleriyle çeliştikleri ve çatıştıkları ölçüde psişik aygıtı çarpıtırlar. Başka bir deyişle, kendilik ve nesne temsillerini birimler halinde bağlayan duygulanımsal özellikler, hem dürtü bağlantılı çatışmaların ardiyesi, hem de psişik aygıtın üçlü yapısının “yapıtaşları”dırlar. İtki/savunma konfigürasyonları, kendilerine itkisel ve savunmacı yatırımlar yapılmış, içselleştirilmiş nesne ilişkileri konfigürasyonlarıdırlar. Bilinçdışı intrapsişik çatışmalar aktarım özellikleri biçiminde yeniden harekete geçirildiklerinde, başta içselleştirilmiş nesne ilişkilerini açığa vururlar.

Analitik durumun müsamahakârlığı, hastanın serbest çağrışım yapmakla görevli olması ve analistin görevinin de bilinçdışı çatışmaların aktarımda yeniden harekete geçmelerini teşhis etmek ve yorumlamak olması, psikanalitik tedavinin ana unsurlarını oluşturur. Aktarım analizi psikanalitik çalışmanın merkezinde olsa da, bu, aktarım dışı çatışmaların analizinin ihmal edileceği anlamına gelmez. Uygulamada, ister aktarımla ilgili, ister aktarım dışı malzeme olsun, analitik odak en yoğun duygulanımla yüklü malzeme üzerinde olmalıdır.

Analistin hastasına yönelik duygusal tepkilerinin tümü olarak güncel karşıaktarım anlayışı, hem hastanın karşıaktarıma katkılarını (sadece değil ama özellikle yansıtmalı özdeşleşme ve tümgüçlü kontrol mekanizmaları yoluyla), hem de analistin aktarım yatkınlıklarının, özellikle çok yoğun ve gerilemeci (regressive) aktarım canlandırmaları (enactment) karşısında, karşıaktarıma potansiyel katılımını yakalar. Karşıaktarımın, karşıaktarımdaki uyumlu (concordant) ya da tamamlayıcı (complementary) özdeşleşmeler yoluyla analizi (Racker, 1957), aktarımda duygulanımsal yatırım yapılmış, içselleştirilmiş nesne ilişkileri biçiminde canlanan bilinçdışı çatışmaların analizinde anahtar rol oynayan bir araçtır. (Bu noktada şuna dikkat çekmek uygun olabilir: Freud’un çalışmalarındaki agieren sözcüğünün orijinal anlamı “eyleme koyma” (acting out) değil “canlandırma” (enactment), ya da Fransızca’ya doğru çevrildiği biçimiyle passage à l’actetır. Aktarımın ve karşıaktarımın etkin analizi ancak analitik ortamda birbirine karşılık gelen ilişkilerin canlandırılması bağlamında mümkündür.)

Yaklaşımımın buraya kadarki kısa özeti, öznelerarasıcıların, ikili nesne ilişkilerinin hasta ve analistin öznelerarası deneyiminde harekete geçmesi üzerinde odaklanmalarıyla uyum içindedir. Ancak hastanın öznel deneyimini açıklamanın ötesine geçmek ve hastanın henüz farkında olmadığı, ya da farkına varmaktan kaçındığı şeyi yorumlamak da büyük önem taşır. Aslında, psikoterapi ne kadar zorluysa, hasta da davranışlarıyla o kadar önemli bilgi iletir; ve serbest çağrışım içeriğine ve hastanın öznel deneyimine dayanan, davranışla ilgili incelikli yüzleştirme, açıklama ve birleştirici yorum, aktarımın genel doğasının açıklanmasının önemli bir yönüdür (Kernberg, 1992). Böylece analist kendi deneyim ve gözlemlerini de, farklı, dışsal bir nesne olarak açıklamış olur. Hastanın öznel deneyiminden, sözel olmayan davranışlarından ve karşıaktarımdan elde edilen bilgilerin değerlendirmesi birleştirilince, analitik alanın genel görünümü ortaya çıkar. Analistin öznel deneyimi “ayrıcalıklı” değildir, ama hastanınki de değildir: Analistin yorumlarını kesin olmayan hipotezler olarak düzeltmeye açık olması, hastanın kendi deneyimiyle ilgili kendi hipotezlerini düzeltmeye hazır olmasının karşılığıdır. Analist hem öznelerarası alanı açıklar, hem de ona yeni bir boyut katar: “Dışarıdan” birinin bakışı, hastanın öznel deneyimine dair kavrayışını iletmeye ek olarak, hasta ve analist tarafından deneyimlenen üzerine-düşünme.

Genelde analistin, analist ve hasta arasında olup biten üzerine düşünme görevi olarak kabul edilen durumun yukarıdaki gibi genişletilmesi, aktarımda ve anne-çocuk ikilisinde aynalama sürecinin idealize edilmesi olarak gördüğüm şeye de bir eleştiri getiriyor. Anne-çocuk ikilisiyle ilgili olarak aynalamaya, Kohut’un (1971) ima ettiği ideal kabul ve onaylanma (validation) ile çocuğun yaşadığı deneyimden, Mahler’in (Mahler, Pine ve Bergman, 1975) çocuğun deneyiminin gerçekçi yansıtılmasına odaklanmasına, Lacan’ın (Lacan, 1949) göndermede bulunduğu egonun yabancılaşmasının temel kaynağı olarak aynalamaya kadar, değişik anlamlar atfedilmiştir.

Çocuğun yaşantısını onaylamakla, ona onaylamada bulunan dışsal ve farklı nesnenin deneyimini aktarmayı birbirinden ayırmak önemlidir: Anne bebeğin deneyimiyle ilgili eşduyumsal duyumunu ona ifade ettiği zaman, bebeğin duygulanımsal deneyimini organize etmesine – ya da disorganize etmesine – yardımcı olur. Ancak onun hassas ayarlanması, bebeğe karşı kendi duruşunun da sinyallerini içerir. Böylece anne hem eşduyumu ölçüsünde bebeğin deneyimini, hem de buna kendi tepkisini dile getirir, ki bu da, ilerde bir içselleştirme süreciyle çocuğun kendi-üzerine-düşünme işlevine dönüştürülecek olan bir üzerine-düşünme yanı içerir.

Anne, çocuğun deneyimiyle eşduyum kuramazsa ve çocuğa onun deneyimine dair kendi duyumunu kabul ettirmeye çalışırsa, bu sadece eşduyumsal bir başarısızlık değil, bebek tarafından da öyle deneyimlenen bir işgal eylemidir ve bir düzeyde, işgalci bir nesne temsili tarafından çaresiz bırakılmış tehlikede ve belki de travmatize olmuş bir kendilik temsili biçiminde bir içsel farklılaşmaya yol açar.

Kısaca anne hem çocuğun algısını doğrular, hem de buna kendininkini ekler; böylece de çocuğun kendisiyle uygun biçimde eşduyum kurulması deneyimine potansiyel bir kendi-üzerine-düşünme katmanı sağlar. Bu da Peter Fonagy’nin (kişisel iletişim) deyimiyle “zihinselleştirme”yi (mentalization) getirir. Benzer bir süreçle, analistin yorumlama eylemi hastanın öznel deneyimini onaylar, kişilerarası alanda harekete geçirilen nesne ilişkisine dair farkındalığını genişletir ve dışsal bir nesnenin, nesnenin öznel deneyimini de içeren gözlemleyici işlevinin içselleştirilmesini teşvik eder.

Psikanalitik durum üç “çerçeve” içerir. Birincisi, nerede, ne zaman ve ne kadar süreyle görüşüleceği, hastanın ve analistin üzerlerine düşen görevler gibi anlaşmaları içeren, tedaviyle ilgili düzenlemeler tarafından yaratılan tedavi çerçevesi ya da psikanalitik ortamdır. Bu çerçeve, tasarımı itibariyle, gerçekçi bir kişilerarası ilişki sağlar. Loewald (1960) bu ilişkiyi, yardıma ihtiyacı olan ve başka bir kişinin her şeyi bilme ve her şeye gücü yetme iddiasında olmadan kendisine yardım edecek bilgisi, deneyimi ve iyiniyeti olduğuna güvenen bir kişi ile, aslında hastaya yardım etme niyetinde olan ve çabalarının sınırlarının farkında olarak bunu yapmaya çalışan bir başka kişinin buluşması olarak tanımlar.

İkinci bir çerçeve, analistin teknik yansızlık konumu ve serbest çağrışıma ve aktarım gerilemesine (transference regression) engel olan savunmacı operasyonları analiz etmesiyle yaratılır. Bu, psikanalitik çerçeve, hastanın içselleştirilmiş nesne ilişkileri dünyasının ve bunlara karşılık gelen itki/savunma konfigürasyonlarının tekrar harekete geçmesine ve canlandırılmasına (enactment), ve analitik araştırmanın nesnesi haline gelecek olan öznelerarası alanın ayrıntılandırılmasına olanak sağlar. Psikanalitik çerçevenin kolaylaştırıcı çevresi içinde, aktarım ve karşıaktarım eğilimlerinin canlandırılması, tedavi çerçevesindeki gerçekçi ilişkiyi hemen çarpıtmaya (distort) başlar.

Analistin kendini içsel olarak aktarım/katşıaktarım bağına katılan, deneyimleyen bir parça ile, analistin özel bilgisini, teknik araçlarını ve hastasına yaptığı yüceltilmiş (sublimated) duygulanımsal yatırımı içeren, gözlemleyen bir parçaya ayırması (dissociate), üçüncü bir çerçeve yaratır. Yorumlama sürecinde hayati önem taşıyan, bu üçüncü çerçevedir. Bunun içinde, analist aktarım/karşıaktarım ilişkisinin içine dalar, ve yine de yorumlama işlevleriyle bunun dışında kalmayı sürdürür. Fransız psikanalizinden bir terim kullanırsak (DeMijolla ve DeMijolla Mellor, 1996), analistin, aktarım/karşıaktarım gerilemesinin tedavi çerçevesini çarpıtmasının anlamını yorumlarken aktarım/karşıaktarım bağının dışında kalarak takındığı bu üzerine-düşünme tutumu, “üçüncü konum”u oluşturur.

Bu üçüncü konum, psikanalitik çalışmanın kaçınılmaz bir ön şartıdır. Analistin, aktarım/karşıaktarım durumunun üzerine çıkması ve aktarımda harekete geçen bilinçdışı çatışmayı aydınlatacak yeni bir bakış açısı getirmesi anlamına gelir. İçe yansıtmalı özdeşleşme mekanizmaları yoluyla, hastanın egosunun intrapsişik çatışmayla başetme kapasitesinin arttırılmasının bir parçası olarak, hastanın kendi-üzerine-düşünme işlevini geliştirmesine yardımcı olunur.

Egonun gözlemleyen ve eyleyen iki parçaya yarılması, ilk olarak Sterba (1934) tarafından betimlendiği haliyle, bakıcının, üzerine-düşünme işlevinin içselleştirilmesiyle edinilen – başlıbaşına annenin çocuğun deneyimine gösterdiği eşduyum yoluyla değil – kendi-üzerine-düşünme işlevinin harekete geçmesini temsil eder. Aynı biçimde, hastalar gelişmiş bir kendi-üzerine-düşünme kapasitesini sadece analistin eşduyumsal tepkisini deneyimleyerek değil, aynı zamanda, ve aslında, analistin “üçüncü konum”unun, üzerine-düşünme işleviyle özdeşleşerek geliştirirler. Kısacası, bir-kişi ya da iki-kişi psikolojisine değil, üç-kişi psikolojisine ihtiyacımız vardır. Üçüncü kişi, hastanın diğer tüm kişilerarası ilişkileriyle kontrast oluşturan, özel rolündeki analisttir.

Tabii analistin, keyfi, otoriter bir tutum takınarak, ya da hastaya kendi fikirlerini telkin ederek, özel, aktarım/karşıaktarım bağının dışında kalma işlevini yanlış kullanması ya da kötüye kullanması tehlikesi vardır. İşlevsel olmayan güç kullanılarak, işlevsel otoritenin kötüye kullanılması, otoriteyle yapılan her işin içerdiği bir tehlikedir. Tedavi durumunda analistin gerçekçi, işlevsel otoritesini ortadan kaldırarak hastayı bu tehlikeden korumaya kalkmak saflıktır. Analistin bakış açısını hastanınkine denk, karşıaktarımı aktarımdan ne daha az, ne de daha çok patolojik gören, eşitlikçi bir ideoloji, psikanalitik durumun bir çarpıtmasını temsil eder.

Optimal durumda yorumlar, dile getirilmeleri sonucunda gelişen şeylerle doğrulanacak ya da yanlışlanacak hipotezler olarak sunulmalıdırlar. Metaforların kullanılmasıyla değerleri artar ve en iyi durumda, hastanın geçmişinde kuramsal olarak bulunduğu varsayılan tarihsel bir ana bağlı olmayan, “doymamış” bir niteliktedirler. Kısacası, hasta ve analistin çağrışımları izlemesi ve aktarım/karşıaktarım analizindeki gelişmeleri gözlemlemesiyle yorumlama sürecinin zamanla derinleşeceği ve genetik yönünü bulacağı beklentisiyle, “şimdi ve buradaki bilinçdışı”na odaklanırlar.

Bu beni, bu aralar yorumların “nesnelliği”nin sorgulanmasına, yorumların oluşturulmasında kullanılan ölçütlerin bilimsel, nesnel niteliğinin inkâr edilmesine, ve yapılandırmacı bir bakış açısının, solipsistik bir göreceliliğe kayma potansiyeline getiriyor. Bu noktada, ego psikolojisi perspektifinden ilk olarak Fenichel (1941) tarafından, ve Kleinyen bir perspektiften Bion (1968, 1970) tarafından dile getirilen, yorumlara ilişkin ölçütler konuyla ilgili görünüyor.

Fenichel, yorumun metapsikolojisini incelemesinde, yorumun üç ilke tarafından yönlendirilmesini önerdi: Ekonomik (içgüdüsel yüklerin baskınlığı); dinamik (yüzeyden derine doğru, savunmadan başlayıp, güdülenmeden (motivation) geçerek, itkiye (impulse) doğru yorumlama); ve yapısal (egonun tarafından yorumlama). İçgüdüsel, özellikle libidinal yüklerin yoğunluğuyla ilgili ekonomik ilkenin yerine, yorumları seans içinde duygulanımsal olarak baskın içerik üzerine odaklama ölçütünü koyarsak, Fenichel’in genel yorum ilkelerini güncelleştirmiş oluruz. Bu ilkeler, yorumun nesnel niteliğini destekler.

Benzer biçimde, Bion’un, önceden belirlenmiş kuramsal bir çerçeve olmadan, ya da analistin hastayı belirli bir tarafa yönlendirme itkisine kapılmadan (“hafıza ve arzu olmadan yorumlama”), analistin herhangi bir seanstaki gelişmelerin tüm etkisine açıklığının “seçilmiş gerçeği”ni (selected fact) yorumlama önerisi, çok farklı bir dille, malzemeyi seçmek ve belirli bir seansta, hasta-analist ilişkisinde baskın olan duygulanım aracılığıyla yorumlamak için benzer bir çerçeve sağlar.

Hayatının son yıllarında adım adım mistisizme doğru yönelen Bion ne yazık ki, analistin seçilmiş gerçeği, sıradan, duyusal gerçeklikte temeli olmayan, psişik gerçekliği sezgisel kavrayışı bağlamında formüle ettiği sonucuna vardı. Bu bakış açısı, yüz ve başka tamamen gözlemlenebilir iletişim kanalları yoluyla duygulanımsal iletişim hakkındaki gittikçe artmakta olan bilgilerimizle çelişir. Bion, hastanın “içinde tutamadığı” (contain) bilinçdışı çatışmalarının yansıtmalı özdeşleşmesinin analist üzerindeki etkilerini betimleyerek, karşıaktarım araştırmalarının yolunu açtı. Paradoksal olarak, Bion analistin bu yansıtmalara duygusal tepkilerini herhangi bir biçimde analistin kendine özgü kırılganlıklarıyla, klasik, sınırlı anlamıyla, kendi karşıaktarım yatkınlıklarıyla bağlantılandırmayı reddetti. Böylece, çalışmalarının başka yönlerinde başarıyla sorguladığı “bir kişi psikolojisi”ni vurgulamış oldu.

Krause’nin (Krause, 1988; Krause ve Lutoff, 1988) psikanalitik ve psikoterapötik ortamda duygulanımsal iletişim üzerine yaptıkları araştırma bize, bastırılmış, ayrılmış (dissociated) ve yarılmayla uzaklaştırılmış (split-off) duygulanım deneyimlerinin nasıl iletilebildiğinin ve bilinçdışı olarak algılandığının nesnel kanıtlarını sunan bir dönüm noktasıydı. Dilbilimsel analiz, bu sürecin bilinçli iletişim üzerindeki etkilerini gösterir. Krause’nin çalışması bizi, bilinçli iletişimin anlamının, duygulanım deneyiminin bilinçdışı iletişiminin incelenmesinin, ve katılımcılar tarafından, diyaloglarından ve gözlenen duygulanım iletişimlerinden bağımsız olarak iletilen bu deneyimin yansımasının bir arada analiz edilmesiyle, öznelerarasılığın nesnel incelemesine yaklaştırdı.

Analistin işlevini “üçüncü kişi” olarak kavramsallaştıran Fransız psikanalitik bakış açısından bahsetmiştim (DeMijolla ve DeMijolla Mellor, 1996). Aktarım/karşıaktarım ilişkisinin doğasını “dışsal” bir perspektiften yorumlamak, sembolik olarak, oedipal babanın çocukla anne arasındaki oedipal öncesi, simbiyotik ilişkiyi kesintiye uğratan, böylece de arkaik oedipal üçgenleşmeyi başlatan rolünü taklit eder. Nevrotik kişilik organizasyonu olan hastalarda böyle bir işlev zaten mevcuttur. Hastanın kendini eyleyen ve gözlemleyen iki parçaya ayırabilmesi, üçgen yapının iyice oturduğuna, gelişimin ileri oedipal düzeyine işaret eder. Açıktır ki, analistin karşıaktarımını kendi üzerine düşünerek keşfetmesi de onun üçgenleşmesini yansıtır.

Sınır (borderline) kişilik yapısı sergileyen hastalarda ise, analistin yorumlayıcı rolü, hastayla analist arasındaki simbiyotik bağın vahşice koparılması olarak deneyimlenebilir. Aslında, başka nedenlerin yanında, tam da ebeveyn çiftin ilişkisini, cinsiyetler ve kuşaklar arasındaki farkları, ebeveyn çifte duyulan hasedi (envy), ilksel sahnenin şokunu, ve üçgenleşmenin yerleşmesine bağlı olarak, yokedilme korkusu şeklinde ortaya çıkan, engellenmişlik (frustration) ve kaygının (anxiety) en ilkel şeklini keşfetmenin örseleyici etkisinden kaçınmak için, buna karşı canla başla direnilir.

Burada Bion’un (1968) katkıları içgörünün bilişsel kavrayışının, sahte aptallık, kibir ve merak üçlüsü yoluyla savunmacı parçalanmasının anlaşılmasına yaptığı katkılar, erken dönem üçgenleşmeye dair farkındalığa gösterilen tahammülsüzlükle bağlantılandırılabilir. Her halükârka, hastanın yorumu, analistle ümitsiz kaynaşma (fusion) arayışının kesintiye uğratılması olarak deneyimlemesi, ağır biçimde gerilemiş hastaların tedavisinde önemli bir unsurdur. Öznelerarası perspektiften çalışan analist, analizde “üçüncü konum”a geçemeyerek, hastayı bu kopuştan, dolayısıyla da ayrışma ve bireyleşmeyi tam olarak deneyimlemekten koruyabilir. Bu durum, hastanın duygusal büyüme ve gelişmesini, kapasitesinin altında bir noktada sınırlayabilir.

Analistin üçüncü kişi olarak işlevi önemli bir üzerine düşünme kaynağıdır. Zamanla hastanın kendi üzerine düşünmesi, içebakış (introspection), içgörü ve otonominin gelişmesi için güçlü bir uyaran haline gelir, ki bu, dinamik bilinçdışının daha derin katmanlarını daha iyi anlama çabasında otonomiyi de içerir. Optimal şartlarda, tedavinin ileri aşamalarında, aktarım/karşıaktarım gelişmelerinin öznelerarasında harekete geçirilmesinin baskınlığı, analistin üzerine-düşünme işlevinin içselleştirilmesiyle, yerini hastanın kendi öznel deneyimini dile getirmesinin baskınlığına bırakabilir. Bu durum kendini, hastanın kendi öznel deneyimi üzerine düşünme kapasitesinde gösterir. Öyle ki, bilinçdışının daha derin katmanları, kendiliğin keşfi biçiminde ortaya çıkar ve güncel öznelerarası deneyimin incelenmesinin ötesine geçer.

Hem gerileme ve aktarımın derinleşmesi, hem de hastanın ilkel deneyimle ilişkisindeki ilerleme, egonun artık ilkel fantezi tarafından dayanılmaz biçimde tehdit edilmediği bir noktada ortaya çıkabilir. Bu noktada hasta bir yandan analistten ayrışmaya ve bağımsızlaşmaya daha fazla tahammül gösterebilirken, bir yandan da, psikanalitik araştırmanın ilgili ancak net olarak ayrışmış bir katılımcısı olarak analistle ilişkisinde kendini güvende hisseder.

Tüm analitik deneyimin mevcut öznelerarasılığın analizine bağlanması halinde, tersine, bilinçdışı çatışmanın daha gerçeklik temelli, “şimdi ve burada” bir deneyime dönüşmesi, sonuçta da bilinçdışının derinden anlaşılmasına karşı savunmacı amaçlara hizmet etmesi tehlikesi ortaya çıkar. Öznelerarası iletişimin nispeten yüzeye yakın düzeyinde böyle savunmacı bir saplanma (fixation), çocukluğa ait çokbiçimli-sapkın çatışmaların, ilkel sadomazohizmin ve genel anlamda erotizasyon çevresinde toplanan çatışmaların derin düzeylerine karşı savunmalara da hizmet edebilir.

Hastanın bilinçdışı çatışmaları öznelerarası alanda canlandırılırken, analistin bunlar üzerine üçüncü kişi olarak düşünmesinin oedipal aktarımı harekete geçirmesi gerçeği, hastayla analist arasındaki tüm etkileşimlerin aktarım üzerinde kaçınılmaz sonuçları olduğunu, ve aktarımın hiçbir zaman tam olarak çözümlenemeyeceğini gösterir. Bu durum, hasta ve analist arasındaki tüm ilişkinin, ilişkinin gerçekliğinin inkâr edilmesi ve hastanın çocuklaştırılmasına katkıda bulunulması sonucunu doğuracak sonsuz bir gerileme içinde, sadece aktarımdan ibaret olarak yorumlanması gerektiğinin bir göstergesi olarak anlaşılmamalıdır. Belirli bir noktada, gerçek ilişkinin aktarım tarafından renklendirilmesi, gündelik hayattaki nesne ilişkilerinin sıradan bir parçası olan, süblime bir kalıntı oluşturur.

Burada, Laplanche’ın (1987), anne-çocuk ilişkisinde libidinal erotizasyonun ilk olarak, çocuğun bilinçli olarak anlamadan aldığı, annenin “muammalı” (enigmatic) mesajlarıyla devreye sokulması kuramından söz etmek yerinde olur. Analitin Bilinçdışı her zaman orada ve hastayı etkiliyor olacaktır; ancak bu, analistin yorumlayıcı hipotezleri bilinçöncesi ayrıntılandırmasını ve bilinçli olarak dile getirmesini hesaba katmama hakkını doğurmaz. Analistin kişiliğinin bu unsurları, hasta ve analistin ayrı oluşuna tahammülün gelişimini, hastanın son kertede analistin kişiliğini tam olarak bilemeyeceğini kabulünü, ve analitik ilişkinin kuşakların ayrışmasını nasıl taklit ettiğinin tanınmasını sağlar. Hastanın, ebeveynlerin oedipal ilişkisinin dışında bırakılmış üçüncü bir kişi olmasının kaçınılmazlığı, kayıp, ayrı olma ve otonominin teyidi haline gelir, ki bu erotik alanda ayrı olmayı ve otonomiyi de içerir.

Bu düşünceler, analistin yorumlarının öznelerarası çerçevedeki keşiflerle sınırlandırılmasına karşı, hastanın bilinçdışının keşfinin optimal düzeyde genişletilmesinin önemini vurgular. Öznelerarası alanda kalınınca genelde oedipal ilişki yerine oedipal öncesi ilişki, ve arkaik oedipal ve jenital cinsellik yerine oedipal öncesi içgüdüsel gelişim vurgulanır; zira ötekiler, ancak analist ayrı bir kişi olarak deneyimlenirse ortaya çıkarak keşif konusu olabilirler. Aynı şekilde, tedavi boyunca gerçekçi bir biçimde ve derece derece evrilen, hasta ve analist arasındaki ayrılık, analist hakkındaki süblime edilmiş merakın gelişmesine ve “dışsal” bir perspektiften analistin gerçeğinin kurulmasına izin verir. Tutarlı olarak aktarım analizi ve derinlemesine çalışma (working through) sonucunda hasta ve analist arasında “gerçek bir ilişki”nin gelişmesi, tedavinin ileri aşamalarının belirgin olmayan, büyümeyi teşvik eden bir yönüdür, ve analizin sonlandırılma evresinde ortaya çıkan depresif aktarımların ve yas tepkilerinin derinlemesine çalışılmasında önemli rol oynayan, kısmen süblime edilmiş özdeşleşmelerin gerçekleşmesine olanak sağlar. Bu süreç, hem ayrı olma, hem de yakınlık, hem farklılık ve kayıp, hem de minnet duyabilme kapasitesinin oluşmasıyla doruğa ulaşır.

Yorumun “sanki” modunda ifade edilmesi, hastanın geçmişinde belirli bir noktaya zamanından önce bir bağlantı kurmadan, aktarımda harekete geçirilen bilinçdışı çatışmaların eşzamanlı doğasını teslim eder. Yani, aktarımda harekete geçirilen tek bir dönem ya da travmatik deneyim değil, birçok farklı, zamansal olarak uzak olmakla beraber bilişsel olarak bağlantılı, ancak adım adım erken deneyimin farklı zamanlarından gelen farklı bölümlere ayrılabilecek bilinçdışı deneyimlerden gelen, birbiriyle bağlantılı çatışma ve savunmaların bir yoğuşmasıdır. Kısacası, bilinçdışı çatışmanın zamansal sıralı olma özelliği, hastanın karakter yapısında sabitlenmiş eşzamanlı (zamansal olarak ayrışmamış) yoğuşmalardan evrilir. Bu da demektir ki, hasta tedavinin ileri aşamalarında, geçmişin belirli dönemlerine önemli gerilemeler deneyimleyebilir, ve güncel öznelerarasılığın geçmişten gelen önemli bilinçdışı deneyimlerin yeniden bulunmasına dönüşmesini yansıtan belirli anılar ortaya çıkabilir.

Ancak böyle bir yeniden bulma nadiren bütünleşmiş, pürüzsüz bir tarihi beraberinde getirir. Gerileme ve ilerlemenin aynı anda ortaya çıkıyor olması gerçeği, travmatik deneyimlerin şu anda travma olarak deneyimlenmesi yerine geriye dönük olarak bu şekilde detaylandırılıyor olması, bilinçdışı geçmişin ve bugünle ilişkisinin keşfinin süreksizlik özelliğini açıklar.

Yorumun doğasına ilişkin son birkaç söz: Yorum gerçeklerin ortaya çıkmasını mı sağlar, yoksa yaratıcılıkla yeni bir anlatının üretilmesini mi? En iyi haliyle yorum, hem hastanın öznel deneyiminin, hem de bastırılmak, ayrılmak, ya da yansıtılmak zorunda kalınmış olanın eşduyumla anlaşılmasıyla başlar. Bu bilinçdışı anlamların “şimdi ve burada” anlaşılması, adım adım “o zaman ve orada”ki bilinçdışı deneyimi aydınlatacak biçimde genişler. Böylece yorum, ancak adım adım güncel deneyimlerin niteliğini belirleyen geçmiş anlamlara bağlanacak olan, şimdi ve buradaki anlamların açığa çıkarılması olarak yola çıkar.

Analistin yaratıcılığı, yorumları, aktarımdaki duygusal durumun tamamını kavrayacak şekilde biçimlendirmesine dayanır. Analist, hastanın sözel ve sözel olmayan davranışlarına dair gözlemlerine ve kendi karşıaktarım tepkilerine dayanarak, şimdiki durumu yakalayacak kadar kesin, ama hastanın beklenmedik yönlere doğru izini sürebileceği kadar da açık uçlu bir metafor kurar. Başta yorumlar kesin olmayan ifadeler, sorular, ya da hastanın dikkatine sunulan bir çok alternatif formülasyon olabilir, ancak zamanla keskinleşmeleri ve bir noktaya odaklanmaları gerekir. Bazen hastanın kaygısını ve acısını arttırırlar, bazen de özgürleştirici, hatta ferahlatıcı bir etkileri olabilir. Analistin gerçeği arayışının hasta tarafından zaman zaman saldırgan bir edim olarak deneyimlenmesi kaçınılmazdır. Eğer analistin gerçeği arayışının kökleri gerçekten de hastalarının kendileri hakkında daha çok şey bilmelerine yardım etme isteğine dayanıyorsa, hastalar zamanla bunu takdir edebilecekler, ve analistin gerçeğe tereddütsüz adanmasında ifade bulan, kendi güçlerine duyduğu güven için minnet duyacaklardır.

Özetle, psikanalitik kuram ve klinik uygulamaya iki güncel yaklaşımı, psikanalizin anayolu olarak adlandırdığım yaklaşımla, kişilerarası-öznelerarası-kendilik psikolojisini simgeleyen yaklaşımı, anahatlarıyla karşılaştırdım. Birincisinin, “üç kişi” analizine olanak sağlayarak, bilinçdışı intrapsişik çatışmaların hem oedipal, hem de oedipal öncesi geniş bir yelpazesinin ve eşlik eden psikopatolojinin incelenmesine elverişli olduğu; ikincisinin, “iki kişi” analizi olarak kaldığı için, incelemeyi büyük ölçüde oedipal öncesi alanla kısıtlama eğiliminde olduğu, ve aktarımdaki bilinçdışı çatışmaların araştırılmasını ve hastanın özerk kendi-üzerine-düşünme işlevinin gelişimini sınırlayabileceği görüşünü sundum.Devamını okuyun

Terapistler için Kişilik Bozuklukları Rehberi

James F. Masterson, M.D.

KENDİLİK

Bu yaklaşımın anahtar kavramlarından biri olan Kendilik kendi gelişimine, kendi kapasiteleri veya işlevleri ve kendi patolojisine sahiptir.

“Kendilik” terimi o kadar çok kuramcı tarafından kullanıldı ki bu terimi benim ne şekilde kullandığıma dair bir açıklama yapmak şart oldu. Bu terimi önce klinik açıdan, daha sonra intrapsişik nesne ilişkileri perspektifinden, daha sonra da kapasiteleri ve egoyla ilişkisi açısından açıklayacağım.

Kendilik gelişimi bağlanma kuramını, nörobiyolojik beyin araştırmalarını ve nesne ilişkileri kuramını bir araya getirecek şekilde detaylı olarak tanımlanacaktır. Bağlanma kuramı annenin afekt düzenleme işlevinin genetik etkilerin ifade edilmesine nasıl aracılık ettiğini ve daha sonra kendiliğin merkezi haline gelecek olan orbital prefrontal korteksteki nöronların gelişimi ve birbirine bağlanması için hayati önem taşıyan çevresel desteği nasıl sağladığını anlatır; kendilik de ileride bireyin afektini ve afektif ilişkilerini düzenleyecektir. Bağlanma kuramı ayrıca bu afektif etkileşimlerin birbirlerine entegre olarak kendiliğin intrapsişik yapısını nasıl oluşturduklarını da açıklar.

Nörobiyolojik beyin araştırmaları kendiliğin altında yatan sinirsel yapıları tanımlar. Nesne ilişkileri kuramıysa hem bağlanma kuramını hem de nörobiyolojiyi birbirine entegre ederek yapıların psikolojik olarak nasıl ifade bulduklarını ve tedavide bunlara ne şekilde yaklaşmak gerektiğini izah eder.    

GERÇEK KENDİLİK: KLİNİK

Kendilik imgesi bireyin belli bir zaman veya belli bir durumda kendisi hakkında sahip olduğu imgedir. Bu imge kişinin vücuduyla ilgili imgesi ve o belirli anda içinde bulunduğu durumla ilgili zihinsel tasarımından oluşur. Kendilik imgesi bilinçli veya bilinçsiz, gerçekçi veya çarpıtılmış olabilir.

Kendilik imgesinden daha kalıcı bir şema olan kendilik tasarımı, ego tarafından bireyin farklı zamanlarda benimsediği çeşitli gerçekçi ve çarpıtılmış kendilik imgeleri kullanılarak oluşturulur. Kendilik tasarımı kişinin kendisiyle ilgili oluşturduğu bilinçli veya bilinçsiz algıdır ve uykuda ya da aktif olabilir.

Üst (supraordinate) kendilik organizasyonu öznel bir deneyimin birden fazla kendilik tasarımı ile organize edilebilmesine işaret eder; belli bir deneyimdeki “ben”, bir başka deneyimdeki “ben”le aynı olmayabilir. Bu terim çeşitli alt kendilik imgeleri ve tasarımlarının organizasyonu ve örüntülenmesi için kullanılmaktadır. Bu terim onları birbirine bağlar, aralarında bir süreklilik olmasını sağlar ve bir birlik ve bütünlük algısı verir. Kişilik bozukluklarında patolojik olarak hasara uğramış kapasitelerden biri de budur.

GERÇEK KENDİLİK: BİR İNTRAPSİŞİK NESNE İLİŞKİLERİ PERSPEKTİFİ

Gerçek kendilik intrapsişik kendilik imgelerinin toplamından ve bununla bağlantılı nesne ilişkilerinden müteşekkildir. “Gerçek” sözcüğü sağlıklı, normal, hem fantazi hem de bilinçaltından girdiler (input) mevcut olmasına rağmen çok önemli bir bilinçli gerçeklik öğesini de içeren kendilik anlamına gelir.

Gerçek, sağlıklı kendiliğin iki işlevi vardır: kendilik ifadesi için duygusal bir araç olmak ve gerçeklik görevlerinde ustalaşma yoluyla özsaygının muhafaza edilmesi.

Neden Winnicott’un “hakiki kendilik (true self)” terimi yerine “gerçek kendilik” terimini kullanıyoruz? Winnicott’un öncü çalışmaları modern gelişimsel çalışmalardan evvel yapılmıştır ve Freud’un kendiliğin iki parçadan oluştuğu fikirleri üzerine dayalıdır: içgüdülere dayalı parça “hakiki” olan, çevreye veya dış dünyaya bağlı olansa sahte olandı. Gelişimsel araştırmalar bunun hatalı bir ayırım olduğunu gösterdi çünkü kendiliğin önemli bir parçasının ilk yıllarda anneyle yaşanan etkileşimlerin dış dünyayla yaşanan etkileşimlerle birlikte içselleştirilip entegre edilerek oluşturulduğu ortaya çıkarıldı; kendiliğin bu şekilde oluşan parçasına bunu takiben hem libidinal, hem de saldırgan itkiler eklenir.

“Gerçek kendilik” terimi Kendilik Bozuklukları kapsamındaki sahte kendilikle keskin bir zıtlık arz eder. Sahte kendilik algısı gerçekliğe değil fantaziye dayalıdır ve özsaygıyı gerçeklik konusunda ustalaşmak yoluyla değil, acı verici afektlere karşı savunma yapma yoluyla muhafaza eder.

Gerçek kendilik hem alt kendilik tasarımlarından hem de onların üzerine çıkan üst organizasyonlardan oluşur. Bu gerçek kendiliğin kendine özgü bir gelişimi, kapasiteleri, işlevleri ve kendi psikopatolojisi vardır. Devamını okuyun 

Psikoterapide Bütünleşmenin Tarihçesi

Kenneth R. EVANS

Maria C. GILBERT

Psikolojide üç temel düşünce akımının gelişimi, önce birbirlerinden tamamen soyutlanmış ve birbirlerine zıt düşerek sonra da bu gelenekler arasında yavaş yavaş köprülerin kurulmasıyla, entegratif hareketin tarihine damgasını vurur. Bütün gelenekler insan zihninin işleyişine dair paha biçilmez görüşler kazandırmıştır. Psikanaliz bilinçdışı süreçlere ve bunların bütün deneyimlerimizi nasıl etkilediğine dair bir bilgi sağlamıştır. Aktarımın önemine yaptığı vurgu ile geçmişten gelen ilişkilerin, bugünkü bilinçli farkındalığımız içinde nasıl yeniden yaratıldığını ve hayatlarımızı etkilediğini göstermiştir. Davranışçılık ise öğrenme süreci içinde olumlu ve olumsuz pekiştireçlere nasıl duyarlı olduğumuzu anlatmıştır: davranışın olumsuz dahi olsa pekiştirilmesiyle kalıcı hale geldiğini göstermiştir. Ancak öğrenilmiş şey geri döndürülerek daha adaptif davranışlarla yer değiştirebilir. Bunlara ek olarak, hümanistik psikoloji, kişinin kendini gerçekleştirme dürtüsü sayesinde kendini sağaltma potansiyeli ve kapasitesine olan inancını kazandırmıştır. Psikoloji içindeki üç geleneğin haritasını çıkartan Clarkson (1992), psikanalizin “Neden?” sorusuna odaklandığını ve anlam ve içgörü arayışı içinde olduğunu söyler. Davranışçılık “Ne?” sorusuna odaklanır, ve işlevsiz ve değişim gerektiren davranışlara bakar. Hümanizm ise “Nasıl?” sorusunu sorar; yani kişinin nasıl hissettiği ile duyuları, duyguları ve dünyanın duyusal deneyimlenişini araştırır (Clarkson, 1992, sf.3). Bunlara, kişinin içinde yaşadığı bağlama, sorunun her zaman bir sistem sorunu olduğu varsayımı üzerinden sorunun hangi zaman ve mekanda varolduğuna bakan ve “Nerede?” sorusunu soran sistem-teorisi ile bütün insanlara dair oldukları düşünülen anlam, ölüm ve soyutlanma meseleleri üzerinde uğraşan ve “Ne için?” sorusunu soran, insanın varoluşsal anlamının nerede yattığını soran varoluşçuluk akımını ekleyebiliriz.

Entegrasyon arayışı kısmen bu üç temel psikoterapi ekolü veya geleneğindeki noksanlıklar sonucu ortaya çıkmıştır. Psikanaliz sağaltım süresinin uzunluğu ve belirli davranışlara odaklanmaması nedeniyle eleştirilmiştir. İnsanlar analiz sürecinde kendilerine dair pekçok içgörü kazanmalarına rağmen eski yıkıcı davranış örüntülerini tekrarlamaya devam etmektedirler. Davranış terapisi, belirli davranışların istenilen yöne çekilmesi üzerinde durmasına ve semptomun çözülmesini sağlamasına rağmen altta yatan yapısal sorunlarla uğraşmamaktadır. Altta yatan soruna dokunulmadığından bir semptom ortadan kalkmasına rağmen diğeriyle yer değiştirmekte ve “semptom ikamesi” diye adlandırılan durumla sonuçlanmaktadır. Hümanistik terapiler, gelişim potansiyeli, en üst seviyede işleyiş ve kendini-gerçekleştirme üzerinde yoğunlaşırken fazla iyimser olmak, deneyimin gölgede kalan olumsuz taraflarını görmezden gelmek ve insanlık durumunun varoluşsal gerçekliklerini hafifsemekle eleştirilmiştir. Entegrasyon hem bu eksikliklere bir tepki olarak hem de alandaki klinisyenlerin hastalarına yardım etmek için daha verimli yollar bulma ihtiyaçlarından doğmuştur.

Yaklaşımlar arası diyalog eksikliği ve bu yaklaşımların insan deneyimlerine dair söyledikleri arasında hiçbir yokmuş gibi görülmesi, yazarlarımızdan birinin 1950lerin sonlarında psikoloji alanında ilk çalışmalarını yaparken yaşadıklarına bakıldığında açıkça görülebilir. Yazarımız, psikoloji dersini aldığı ilk yıl, birinci sömestr davranışçılık ikinci sömestr ise psikanaliz üzerine eğitim almıştır. Davranışçı sömestrin sonunda aklında kalan tek şey şudur: “sadece gözlenebilir davranışa dikkat edin; deneyime dair sadece gördüğünüz ve ölçülebilir olanla ilgilenin, başka hiçbirşeyle değil.” ve “ Kişilik yoktur, sadeve davranış vardır”. Psikanalitik sömestrden ise aklında kalan şudur: “Hiçbirşey yüzeyde göründüğü gibi değildir; davranışa dair hakikate ancak rüyalardan, dil sürçmelerinden ve bilinçdışından gelen diğer dolaylı mesajlardan ulaşabiliriz.”; “Yüzeyde görülen davranış, bilinçdışının derinliklerinde yatan bastırılmışı malzemenin şekil değiştirmiş halidir; görünen davranışa odaklanmayın yoksa sadec semptomun ortadan kalkmasını sağlarsınız derinlikli bir  yapısal değişim değil.” Bu ifadeler yaklaşımlar arasındaki temel farkları gösteriyor; Messer’in deyimiyle davranışçılığın “komik yüzü”, psikanalizin ise “ironik ve trajik yüzü” gözler önüne seriliyor (Messer, 2001). Her iki yaklaşım da kişilik gibi bir kavram olmadığı konusunda hemfikir gibiler ve hiçbirinin pek fazla (hatta hiç) sosyal etkileşimden söz ettiği söylenemez. Bu derste ne bu akımlar üzerinden bir tartışma ne de aralarındaki büyük farklara dair bir yorum yapılmamıştı. Neyse ki o zamandan beri bütüncül hareketin tarihi, birbirleriyle asla buluşamayacaklarmış gibi gözüken bu akımlar arasında pek çok yakınlaşma sağladı ve aralarında zengin ve çok renkli bir diyaloğun yollarını açtı!

Goldfried’in (1995a) entegrasyonun yetmiş yıllık tarihi ile ilgili ilginç ve kapsamlı çalışmasına çok şey borçluyuz, aşağıda sunduğumuz kısa özette bu çalışmadan önemli olduğunu düşündüğümüz birkaç noktayı alıntıladık. Goldfried’in (1995a) de dikkat çektiği gibi davranışçılık ve psikanaliz arasındaki yakınlaşmanın 1932’lere kadar uzanan bir geçmişi vardır. 1932’de French, APA’nın 88. buluşmasında, psikanalitik bir kavram olan bastırmayı davranışçı bir kavram olan sönümlenme ile karşılaştırarak, benzer bir anlam taşıyıp taşımadıklarını sorgulamıştı. French, yazdığı büyüleyici makalesinde, öğrenme sürecinde travmatik etkiler hakkındaki çalışmaları üzerinden Pavlov ile Freud arasındaki benzerlikler ve bağlantıları gözler önüne sermişti. French, Pavlov’un çalışmasında deneysel olarak sönümlendirilmiş şartlı refleksin kalıcı olarak yok edilmediğini söylüyordu, “tıpkı psikanalitik deneyimimizde birbirinden farklı bastırma derinlikleri olduğu gibi.” (French, 1933, sf. 1169). French’in makalesi, farklı yaklaşımlarla benzer süreçlere bakıyor olabileceğimize dair fikriyle tarihi bir söz söylüyordu; bu, farklı yönelimler arasındaki diyaloğu kolaylaştırmak için psikoterapide ortak bir dil yaratma çabasında olan entegrasyona doğru atılmış bir adımdı (Goldfried, 1995b).

1936’da Rozenweig psikoterapideki farklı yönelimler arasında üç ortaklık bularak yukarıdaki ile ilgili ama biraz daha farklı bir katkıda bulundu. Yönelimden bağımsız olarak sürecin verimliliğini etkileyen şeyin terapistin kişiliği olduğunu; yorumların hastalara alternatif bakış açıları kazandırdığını; ve bir alandaki değişimin diğer alanlarda da değişimlere neden olduğunu, bu nedenle farklı yönelimler farklı alanlarda yoğunlaşmalarına rağmen her birinin olumlu sonuçlar doğurabileceğini söyledi (Goldfried, 1995b).

Dollard ve Miller’in (1950) klasik kitabı “Kişilik ve Psikoterapi” bütüncül harekette bir başka yapıtaşıdır. Burada da yine psikanaliz ve davranışçlık arasında bir köprü kurma niyeti vardır. Dollard ve Miller regresyon, kaygı, bastırma ve yer değiştirme gibi psikanalitik kavramların nasıl öğrenme teorisi çerçevesinde anlaşılabileceğini detaylı bir şekilde anlatır(Goldfried, 1995b). Farklı yönelimler içinde kullanılan farklı teorik kavramların entegrasyonu ile ilgilenen yazarlar, ortak bir psikoterapi dili yaratma çabasının öncülerindendirler. Goldfried (1995b), Dollard ve Miller’in kitabının 30 yılı aşkın bir süre boyunca baskı yaptığını söylüyor; entegrasyon için gösterdikleri çabalarının kalıcılığının herhalde en büyük kanıtı bu! Özünde, entegrasyonları, psikolojik süreçlere bakışlarında birbirini tamamlayan yollar bulma çabası ve psikanaliz ve davrnışçılık arasında köprü kurmak olarak görülebilir.

Bu ilk denemeleri, 1960 ve 1970’lerde terapiler arasındaki ortaklıkları bulma çabaları izledi; Frank’in (1982) çıkardığı terapide kullanılan ortak “sağaltım faktörleri” listesi gibi. Bu listede hastanın beklentileri, yardım edilme umudu ve psikoterapinin insanların kendileri ve ötekilere dair yanlış algılarını düzeltme eğilimi gibi maddeler yer alıyordu. Zaman içinde, hümanizm, davranışçılık ve psikanaliz takipçilerinden olup da diğer geleneklerden gelen çalışma tarzları ve kavramlara açık olan kişilerin sayısı arttı. Örneğin Wachtel (1977) psikanaliz ve davranış terapisinin, hastanın yararına olacak şekilde, birbirlerini tamamlayabileceğini söyledi.

Zamanla bütüncül hareket o kadar güç kazandı ki, belirli sorunlar için belirli tedavilerin kullanılması gerektiğine dair bir araştırmanın eleştirisini yapan Roth ve Fonaghy (1996) bile entegrasyonu destekleyen şu yorumu yaptılar: “Eninde sonunda teorik yönelimler bir şekilde entegre olmak zorunda kalacaklar çünkü aşağı yukarı birbirine yakın olan bütün bu modeller aynı fenomenle ilgileniyorlar: bunalmış bir zihin ”(sf.12). Bugün entegrasyonun, ihtilafları çözüme ulaştırmaktan çok kafa karışıklığına yol açabileceğini düşündükleri için bu yolun taraftarlığını yapmıyorlar. Oysa biz entegrasyonun taraftarı olarak, psikoterapi alanındaki klinik deneyim ve araştırmalardan yararlanarak, esnek olma ve hastaya mümkün olan en uygun hizmeti verme çabasıyla entegrasyon modelleri geliştiren ve genişleten pekçok entegrasyonistin yanında yer alıyoruz.

Şimdi entegrasyona getirilen farklı yaklaşımlarrın zaman içinde nasıl kavramsallaştığını aktararak okuyucuya ne kadar zengin bir alanla karşı karşıya olduğunu gösterelim. Bütüncül harekete bakışımızda her zaman arkaplanda duran sorular şu şekilde özetlenebilir:

1.Gerçekten de terapist olarak çalışan insan sayısı kadar çok terapi modeli var mıdır?

2.Farklı kökenlerden gelen terapistleri birleştirebilecek ortak entegrasyon modelleri ararken imkansız bir rüyanın peşinde mi koşuyoruz?

3.Değişimin mimarı olarak hastayı unutup, terapistin sunduğu şeyler üzerinde fazlaca mı odaklandık?

4.Herşeyi kapsayan meta-teorik entegratif bir model geliştirmek gerçekleşmesi mümkün olmayan iddiada bir proje mi?

Stricker ve Gold (1996) entegrasyona getirilen birbirinden farklı üç yaklaşımdan bahsediyor: teorik entegrasyon; teknik eklektizm; ve ortak faktörler yaklaşımı. Önce bunları sırasıyla ele alacağız; sonra da entegrasyonun başka hangi yollarla kavramsallaştırıldığına bakacağız.

Teorik entegrasyon: ideal ve iyimser ancak ütopyacı görüş

Bu, bir terapi meta-modeli veya terapilerin terapisi yaratma sürecine verilen addır. Bu tarz bir meta-teorik entegrasyon modeli yaratma çabası kimileri tarafından imkansız kimileri tarafından ise fazla gösterişli bir çaba olarak görülmüştür çünkü meta-teorik bir seviyede her hangi bir yakınlaşma çabasının fazlaca zorlu ve ürkütücü olduğu düşünülür. Oysa, bu tip pekçok meta-teorik model geliştirilebilmiş ve klinisyenlere, entegratif (bütüncül) pratiklerini dayandırabilecekleri genel bir harita veya anlatı sunarak, uygulama için kusursuz bir destek sağlamışlardır. Mahrer (1989) entegrasyona getirilen farklı yaklaşımlardan bahsederken, şöyle der: “psikoterapileri entegre etme çabası içinde olanlar için en iyi başlama noktası ciddi bir şekilde şekillendirilmiş bir insan teorisidir” (sf. 68).

Bu bazıları için fazla iddialı bir proje gibi görülebilir oysa uygulayıcı klinisyenler olarak çoğumuz, gelişim psikolojisi veya nörobiyoloji gibi alanlar yoluyla karşılaştığımız her yeni bilgi ile insana dair teorimizi aslında sürekli olarak yenilemiş oluyoruz. Bu süreç genellikle biz farkında olmadan işliyor. Zımnî teorilerimiz, yaptığımızı veya söylediğimizi sandığımız şeylerden oldukça farklı olabilir. Bu da bize araştırma ve değerlendirme yapmak için çok ilginç bir alan sunmaktadır.

Bu tip meta-teorik entegrasyon modeli geliştirmeye çalışmış çok kişi olmuştur: insanların yaşamları boyunca geçirdikleri psikospiritüel gelişim sürecini izleyen modeliyle Wilber (1980); terapötik ilişkiye yaptığı vurgu üzerinden üç ana terapi geleneği arasında köprü kurmaya çalışan beş-ilişki modeliyle Clarkson (1990); Clarkson ile birlikte insan işleyişini anlamak ve klinik seçenekleri sunmak için geliştirdiği yedi-aşamalı modeliyle Lapworth (1992); ve insanın içinde var olduğu sosyal ve ekolojik sistemlere de bakan supraparadigmatik modeliyle Opazo (1997) gibi. Bu modellerde ortak olan teoriler üzerinden bir teori yaratma çabasıdır: entegrasyonu kolaylaştırmak amacıyla tüm psikoterapi yaklaşımlarını kaspayan ve onlar arasında zıtlık gibi gözüken çeşitliliği anlamaya çalışan bir meta-model. Genellikle bu tip meta-modeller entegrasyonu, terapiler arasındaki ortaklıklar üzerine kurarlar.

Teknik eklektizm: pragmatik ve adaptif ancak eksik görüş

Psikoterapide eklektizmi en iyi anlatan ifade herhalde “hangi sorun için ne işe yarar” yaklaşımıdır. Burada anlık pragmatik müdahale seçeneklerine odaklanılır. Eklektizm, belirli bir hasta ve belirli bir problem için neyin işe yaradığına dair ampirik bilgiye dayalı entegrasyon biçimleri anlamına gelmektedir. Eklektik yaklaşımlar gelişigüzel olandan idyosenkratik olana sistematik olana kadar geniş bir yelpazede, ampirik olarak geçerliliği ispatlanmış tedavi modellerini içerir. Bu tarz eklektik yaklaşımlar belirli bir kişilik veya psikopatoloji teorisine değil, ampirik araştırma sonuçlarına dayanırlar. Kendini “teknik eklektik” olarak tarifleyen Lazarus (1981) kendi multi-modal terapi yaklaşımını, hastanın sorununa dair titiz bir değerlendirmeyi takiben ona en verimli şekilde yardımcı olabilmek için farklı yönelimlerden onun için en uygun teknikleri seçerek sistematik bir şekilde uygulamaya koymaya dayandırmıştır. Ne entegrasyona dair bir meta-teori çabası vardır ne de böyle bir niyeti ve ilgisi.

Eklektizmi eleştirenler zaman zaman “ithal” edilmiş bir tekniğin terapistin pratiğindeki diğer alanlarla uyuşmazlık gösterebileceğini, bunun da hasta için zararlı sonuçlar doğuracağını söylemişlerdir. Örneğin eğer bir defaya mahsus olmak üzere “çift sandalye tekniği” kullanılırsa kırılgan bir kendiliğe sahip bir hastada patolojik bir regresyona neden olabilir ve tekniğin dayandığı “ana” teoriden habersiz olan terapist yanlış uygulamanın taşıdığı risklerin farkında bile olmayabilir. Oysa, pratikte, üzerinde titizlikle düşünülmüş ve hastanın yararına olacağından emin olduktan sonra teknik ve strateji ithal eden pekçok klinisyen vardır. Lazarus’un (1981) yandaşlığını yaptığı sistematik yaklaşım, müdahalede gelişigüzel yaklaşımları engelleme adına gösterilen bir çabadır.

Ortak faktörler: mantıklı bir uzlaşma mı kısıtlanmış bir bakışaçısı mı?

Psikoterapiler arasındaki ortak faktörleri bulma arayışının geçmişi 1930’larda başlar; o günlerden bu günlere, gerek araştırma sonuçları gerekse klinik deneyim,  yapılan tartışmalara büyük katkıda bulunmuştur. Bazı bakımlardan bu süreç çeşitli engellemelerle karşılaşmıştır çünkü pek çok  kişi kendi “saf-katıksız” yaklaşımlarına sadık kalmak yolunu seçmiş ve kullandıkları yöntem nedeniyle harcadıkları zaman, çaba ve paranın, kavramlar veya sonuçlar bakımından diğerlerinden pek de farklı olmadığını görmeye yanaşmamıştır.

Goldfried ve Padawer (1982, Goldfried1995b, sf203’ten alıntı) yaptıkları literatür taraması sonucu buldukları yakaşımlar arasındaki ortaklıkları şu şekilde sıralamışlardır:

1.Kültürel olarak terapinini yardımcı olacağı görüşünün kabul görmesi: Böylece kişi terapinin genellikle yaralı olacağına dair bir umut ve beklentiyle başlıyor. Yalom (1985) buna “umut instilasyonu” diyor.

2.Psikoterapötik ilişkiye katılım: İnsanlar için kabul edici, bakan, gözeten ve dikkat veren bir ilişki içinde olmak başlıbaşına yararlıdır. Bu, Rogers (1951) tarafından etkili bir terapinin ana maddesi olarak görülür ve genellikle insanın yaşamında benzersiz bir deneyim sağlar.

3.Kişiye, kendisi ve dünyaya dair dışarıdan bir bakış kazanma imkânı vermesi: terapide alınan geribildirimler sayesinde kişi, düşünce tarzı ve kendilik algısında değişimler yaşayabilir.

4.Düzeltici duygusal deneyimlerin teşvik edilmesi: gerek seans sırasında, gerekse seanslar arasında yaşantılanan yeni deneyimler, terapinin en önemli unsurlarından birini teşkil eder.

5.Gerçekliği tekrar tekrar sınama fırsatı: bunun içinde dışarıdan gelen geribildirimler sayesinde kendiliğe dair yeni bir yaklaşım edinmek yanında destekleyici bir atmosfer ortamında yeni davranış ve tepkileri pratiğe geçirmek ve pekiştirmek de yer alır.

Ortak-faktörler yaklaşımına yöneltilen eleştirilerden biri, entegrasyonu sadece ortak faktörlere dayandırdığımız zaman, aslında gayet gelişmiş teori ve tekniklere içkin zenginliği kaybedebileceğimiz yönündedir. Ne var ki, sağaltım sürecinde bir yandan ortak faktörlerden yaralanırken diğer yandan kendimize ve hastaya uygun o teknik ve stratejik zenginlikten faydalanmamamız için hiçbir sebep yoktur. Bütün terapistlerin deneyimleri arttıkça kaçınılmaz olarak kendi bireysel tarzlarını geliştireceklerine inanıyoruz. 1950lerde Fiedler çalışmasından bugüne görüldü ki farklı yönelimlerden gelen deneyimli pratisyenler arasındaki benzerlikler artıyor. Fiedler, farklı yönelimlerden gelen deneyimle klinisyenler arasındaki benzerliklerin, yeni başlamış olanlardan daha fazla olduğunu göstermişti (Fiedler, 1950). Görünen o ki eğer insanlar hastalarının ihtiyaçlarına cevap verirlerse, entegrasyon süreci zaten doğal olarak işleyecek.

Goldfried’in (1995) yapmaya çalıştığı bir başka şey de farklı yaklaşımları kapsayacak ortak bir terapi dili bulmaktır. Böyle bir dilin, farklı yönelimli terapistler arasında, ortaklaşılmış kavramlar üzerinden bir klinik diyalog kurulmasını mümkün kılacağına inanır. Goldfried’in makalesinde verdiği örneklerden biri vaka formülasyonu için ortak bir dil ararken kullandığı “kısır döngü ve faziletli döngü” ifadesidir. Bu ifadeyi insanların hayatlarındaki tekrarlayan yıkıcı örüntüler ile bunlara karşılık gelebilecek yapıcı alternatifler-ki gündelik terapötik çabalarımız bundan başka bir şey değildir- anlatabilmek için kullanır (Goldfried, 1995b). “Kısı döngü” ifadesinin psikanalizdeki karşılığının “nörotik tekrarlama zorlantısı”, transaksiyonel analizdeki karşılığının “oyun”, gestalt psikoterapisindeki karşılığının “değişmez gestalt” ve bilişsel terapideki karşılığının “temel şema” olduğu söylenebilir. Oysa klinisyenler kendi terapötik dillerine o kadar gömülmüşlerdir ki başka bir dilden konuşanların da aynı şeyden bahsettiklerini farketmeyebilirler. Ortak gündelik bir dil bu boşluğu kapatmaya yarayabilir ve böylece gerçekte hangi konuda hemfikir olduğumuz, hangi konuda anlaşamadığımızı daha açık bir şekilde görebiliriz! Erskine ve Trautmann’ın (1996) kendilik psikolojisine dair kavramları okuyucunun daha kolay anlayacağı gündelik bir dile çevirdikleri mükemmel çalışma, karmaşık kavramlar için daha ortak bir terminoloji bulma arayışının güzel örneklerinden biridir.

Asimilatif entegrasyon: terapötik bir ilerleme mi yoksa orjinal “katıksız yaklaşımları” zayıflatma çabası mı?

1992’de Messer, entegrasyon alanında ilerleme sağlayacak en uygun ve olası yol olarak asimilatif entegrasyon kavramını öne sürdü. Bunun anlamı, diğer yaklaşımların teknik ve kavramların yavaş yavaş terapistin orjinal yönelimine asimilasyonu idi. Asimilasyon, farklı teorik yaklaşımlar ana teorik yönelime katıldıklarında, anlamlarının, “ev sahibi” teorinin anlamı ile etkileşime geçtiğini öne sürer. Hem ithal edilen teori hem de var olan teori karşılıklı olarak değişime uğrar ve yeni bir üründe vücut bulurlar. Umarız öncekilerden daha iyi bir üründe! Asimilatif entegrasyonun amacı bir yandan orjinal teoriyi korurken, diğer taraftan, terapistin varolan yaklaşımındaki zayıflıkları düzeletebilecek ampirik olarak destekli müdahaleleri ve varolan yaklaşımda uygun ama eksik olan farklı teorik yönleri bünyesine katmaktır. Bunu yaparken sonuçta ortaya çıkacak olan yeni ürünün teorik olarak anlamlı ve klinik olarak alakalı olması hedeflenir.

Asimilatif entegrasyonun sözcüleri, çoğu klinisyenin, deneyim kazandıkça hastanın ihtiyaçlarına cevap verebilmek için bu süreçten geçtiğini savunur. Bu satırların yazarları olarak bizle de farkındayız ki aslında hepimiz, uygulama sırasında klinik olarak kullanışlı teori ve müdahaleleri farkında bile olmadan ithal ediyoruz. Burada risk, orjinal yaklaşımı fazla sulandırarak gücünü kaybetmesine yol açmaktır. Ortaya çıkan yeni modelin iç tutarlılığık taşıdığından emin olmak için dikkatlice düşünmek gerekir: “Asimilatif entegrasyonistler, alternatif tekniklerin başarılı bir şekilde uygulamaya koyulmalarıyla teoride yapılacak modifikasyonlar konusunu ciddiye almazlarsa, bu modeller teorik pürizm ve eklektik pratiğin tutarsız bir melezlenişi olarak kalmaya mahkûmdur.

Tamamlayıcılık: iki yaklaşımın güçlü taraflarını birleştirmek mi yoksa her ikisini de sulandırmak mı?

Goldfried (1995a) entegrasyonun büyük oranda ortaklık veya tamamlayıcılık açısından anlaşılabileceğini ileri sürdü. Ortaklık meselesini daha önce kısaca ele aldığımızdan burada tamamlayıcılığa bakacağız. Psikoterapiye farklı yaklaşımların farklı ve kendilerine has katkıları olduğu önermesinden hareket eden tamamlayıcılık yandaşları, iki veya daha fazla yaklaşımın hasta için verimliliği maksimize edecek şekilde bir araya getirilebileceğine inanır. Her iki yaklaşımın da güçlü yönleri ortaya çıkacak nihaî ürüne katkıda bulunmuş olur. Buna örnek olarak verilebilecek bilişsel-davranış terapisi, görünen davranışta değişiklik yapma sürecinin, kişinin bu davranışla bağlantılı olarak kendisi hakkında ne düşündüğü ve ne hissettiği üzerinden geliştirilebileceği fikrine dayanır. İçsel inanç sistemlerini değiştirme amacı, görünen davranışları değiştirme amacıyla birleştirilmiştir. Davranış terapisi başlangıçta sadece S-R (stimulus-response; uyaran-tepki; uyaranı takiben tepki çıkar) kavramına dayalıydı; aracı bir değişken olarak çalışılabilecek olan insan unsuruna hiç bakmıyordu. Sonradan bu S-O-R (stimulus-organism-response; uyaran-organizma-tepki) olarak değiştirildi çünkü kişinin irrasyonel düşünce ve kognisyonları ile doğrudan çalışmanın değişim sürecini önemli ölçüde etkilediği farkedilmişti. Burada, insanın, davranışlarını, daha iyiye veya daha kötüye doğru şekillendirdiği, hayal etme kapasitesinin etkisine de dikkat edilmeye başlandı.

Linehan’ın diyalektik davranış terapisi (1993) Zen kabulü ve farkındalığı prensipleri ile açık davranış değişikliğine odaklanan Davranış Terapisini birleştirir. Bu yaklaşım paradoksal olarak bir taraftan olan şeyin kabûlü üzerinden giden Zen kutbunu kapsarken, diğer taraftan davranışta değişiklik yaratma arzusunu güden davranışçılığı kapsar. Buna benzer bir başka tamamlayıcılık örneği de Anthony Ryle’nin (1990) Bilişsel-Analitik Terapisidir. Burada da kişinin içsel süreçlerini araştıran psikodinamik kavramlar Kelly’nin bilişsel kurgularımızla ilgili kişisel kurgu teorisi birleştirilir. Bu yaklaşım sayesinde kısa-dönemli terapi, ortaklaşılmış sonuçlar ve sorun-çözümü odaklı manevraların yolu açılmış olur.

Şimdiye kadar, entegratif (bütüncül) bir yaklaşım geliştirmeye yönelik çabaların bir parçası olarak yıllar içinde ortaya çıkmış zengin tamamlayıcı kombinasyonlardan sadece birkaçına değinebildik. Bu modeller, klinisyenler ve araştırmacıların kendi katıksız yaklaşımlarımlarının ötesine geçip, birbiriyle zıt görünen yaklaşım ve yöntemleri hastanın lehine birleştirmeleriyle neler kazanılabileceğini görebilmeleri sayesinde doğdu. Belirli bir bağlam veya belirli bir hasta grubunun istekleri ile klinisyenin elinde bulundurduğu olanaklar üzerinden hastalarına yardım emte arzusu, bu sürecin gelişmesine katkıda bulundu.

Terapiler arasında bir entegrasyon için bir kaynak olarak sinirbilim: imkânsız bir rüya peşinde koşmak mı yoksa bilimsel bir temel kurma çabası mı?

Farklı yönelimlerden gelen klinisyenler arasında köprü kurma çabalarından biri de son dönemde sinirbilim ve nörobiyoloji alanında görülmektedir. Bebek ve öteki (anne) arasındaki uyum gibi nörobiyolojik açıklamalara gösterilen ilgi, bağlanmanın biyolojik bir temeli de olduğuna dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bebek ve öteki (anne) arasındaki etkileşim süreci, sinirsel bağlantıların kurulmasına yol verir; bu da kişinin gelecekteki bağlanma örüntülerinin, duygulanım regülasyon kapasitesinin ve meta-kognitif süreçlerinin-ki bunların hepsi de verimli işleyişi sağlar- temellerini oluşturur. Bu iletişim büyük oranda söz-dışı bir seviyede gerçekleşir; dolayısıyla da duygulanım yüklüdür ve bakım veren ile çocuk arasında çok hassas ve duyarlı bir ayar ve tekrar-ayar sürecinin parçasıdır. Bu süreç duygulanım regülasyonu sürecinde çocuk tarafından içselleştirilir (Siegel, 1999).

Terapötik bir gözle bakıldığında, son dönem bebek araştırmalarından çıkan en önemli bulgu, bakım veren-bebek ikilisinin etkileşimli ve karşılıklı düzenleyici doğasıdır;  terapötik ikilide de bu ilişki aynalanır. Psikoterapide son dönemde ortaya çıkan çoğu ilişkisel yaklaşımın temelinde, ilişkinin bu yeniden yaratılması fikri yatar (Mitchell ve Aron, 1999). Schore (1994), yapılan bir araştırmadan, terapideki en etkili sağaltıcı ortamın,  terapistin sağladığı sağ hemisferden sağ hemisfere iletişim “sağ hemisferin baskın olduğu ve dengeli birşekilde salınan dikkat hali içinde” (Schore, 2003) gerçekleştiğinde oluştuğunu aktarır. Bu söz-dışı seviyede aktarılan empati, hastadaki regülasyon bozukluklarının, karşılıklılığın var olduğu bir atmosferde yavaş yavaş düzelmesini sağlar. Bu araştırma, psikoterapiye, asıl sağaltıcı etkenin terapötik ilişkinin niteliği olduğunu savunan ilişkisel bakışı desteklemektedir. Bu bulgular,  ilişkisel psikanaliz, gestalt diyalojik terapi, kendilik psikolojisi, transaksiyonel analiz ve varoluşçu terapiler gibi tarihsel kökenleri birbirinden çok farklı olan yaklaşımlar arasında pekala köprü kurabilir. Elbette bu araştırma henüz emekleme döneminde ve entegratif hareket içinde henüz tanımlayıcı kanıtlar sunacak bir konumda değil. Ancak yine de farklı yönelimlerden uygulayıcıları ve inanç sistemlerini yaratıcı bir diyalog içine sokmak ve farklı terapi ekolleri arasındaki aşılmaz görülen engelleri aşmak için bir adım olduğunu düşünüyoruz.

Sonuç olarak

Farklı yaklaşımları entegre etme bilgisi pekçok farklı kaynaktan beslenir: altta yatan farklı varsayımları karşılaştıran teorisyenlerden, giderek daha bütüncül bir pratiğe doğru giden alandaki klinisyenlerden ve psikoterapi araştırmalarının sonuçlarından. Farklı psikoterapi ekolleini felsefi temelleri arasındaki kıyaslama, pratiğin altında yatan çeşitli felsefi varsayımlar hakkındaki birikime katkıda bulunmuştur. Bu varsayımlardan bazıları, birbirleri ile bağdaşmıyorlarsa da farklı yaklaşımlar arasında ortak noktalar da vardır, örneğin kişiye holistik bir bakış açısıyla bakmak gibi.

Alandaki klinisyenler hastaya daha verimli bir şekilde yardımcı olabilmek için geliştirdikleri yeni teknik ve yaklaşımları deneyen ilk kişilerdir. Psikoterapideki yeni yaklaşımlar bu süreçten doğar. Kohut’un kendilik psikolojisinin gelişimi, geleneksel psikanalizin narsisistik kişilik yapısına sahip kişilere uygun olmadığının farkedilmesinden çıkmıştır. Bu kişiler, empatiden beslenen bir yaklaşıma daha iyi cevap vermişlerdir (Kohut, 1977). Çocuk gelişiminin nörobiyolojik temelleri üzerine yapılan günümüz araştırmalarından, erken dönemlerde duygulanım disregulasyonundan muzdarip kişiler için bir sağaltım süreci olarak yeni bir terapötik diyalog modeli geliştirilmiştir. Entegrasyonun gerekliliğine işaret eden birbaşka güçlü bilgi kaynağı, daha etkin bir terapötik değişim için hangi faktörlerin etkili olduğuna bakan psikoterapi sonuçları araştırmalarıdır.

Entegrasyon hakkındaki klinik literatürde hissedilen gerilim aşağıdaki gibi özetlenebilir.

Sonunda terapist sayısı kadar çok sayıda asimilatif yaklaşım mı çıkacak yoksa zaman içinde teori ve araştırma araştırmalardan çıkan sonuçlar üzerinden ortak etmenlere dayalı bir meta-model çıkıp, entegrasyon alanında teorik ve klinik bir birlik sağlanabilecek? Gerçekte çoğu pratisyenin bu iki farklı yaklaşımın yönlerinin entegre edip yavaş yavaş kendi kişisel çalışma tarzlarını yaratacaklarını söyleyebiliriz. Burada hem asimilasyon hem de ortak etmenlerin entegratif bir süreç içinde harmanlanmasından söz ediyoruz. Bir sonraki bölüm (Bölüm 3) psikoterapi araştırmalarından çıkan sonuçların entegrasyon tartışmasına yaptığı katkılara göz atacağız.Devamını okuyun

Masterson Yaklaşımının Kişilik Bozukluklarına Uygulanması

James F. MASTERSON

Kişilik bozukluklarına DSM-III-R yaklaşımının avantajı, sistemin tanımlayıcı olması ve tanınması ve yinelenmesi en kolay fenomenler, yani semptomlar üzerine odaklanmasıdır. Buna ek olarak, herhangi bir kuramsal önyargıdan serbest olduğu için, birçok teoriyi incelemek ve üzerlerinde çalışma yapmak için kullanılabilir.

Ancak Masterson Yaklaşımı kişilik bozukluklarının anlaşılması kapsamında bu teşhis yaklaşımının belli bazı sınırlamaları olduğunu düşünmektedir. Semptomatoloji, kişilik bozukluğu fenomenlerinden en epizodik ve geçici olandır. Hatta semptomlar üzerine odaklanmamız nedeniyle uzun süre bu gelişimsel bozuklukların özüne ulaşamadık.

Masterson Yaklaşımı’nın teşhis konusundaki en büyük avantajı gelişimsel ve psikodinamik olması ve en az epizodik, en fazla devamlılık ve kalıcılık gösteren kişilik bozukluğu fenomenine odaklanmasıdır: intrapsişik yapı; kendilik ve nesne tasarımları, ego savunmaları ve ego işlevsellikleri.

Bu perspektifin klinik uygulaması veya teşhis kategorilerinin bu şekilde düzenlenmesi Masterson Yaklaşımı’nın ana prensibini temsil etmektedir. DSM-III-R’deki on bir kategoriyi, yıllar süren klinik deneyimlerden doğan bir nesne ilişkileri çerçevesi dahilinde Masterson Yaklaşımı’nın perspektifine göre yeniden organize edebilir, böylelikle formal araştırmanın mevcut sınırlamalarını aşabiliriz.

DSM-III-R’deki on bir kategori aşağıdaki şekilde dörde ayrılabilir:

1. Borderline Kişilik Bozukluğu            

   a) Histriyonik

   b) Kaçıngan

   c) Bağımlı

   d) Pasif-agresif

   e) Kompulsif

2. Narsisistik Kişilik Bozukluğu

   a) Teşhirci

   b) Closet

   c) Devalüe Edici

3. Antisosyal Kişilik Bozukluğu

4. Paranoid ve Şizoid Kişilik Bozuklukları

   a) Paranoid

   b) Şizoid

   c) Şizotipal

   d) Gizli Şizoid

Bu suretle dört temel teşhis kategorisi ortaya çıkmıştır: Borderline, Narsisistik, Antisosyal ve Şizoid. Borderline teşhis sınıfı içinde aynı temel Borderline çatışmayı yansıtan ancak terk edilme depresyonuna karşı farklı savunma stillerini temsil eden alt kategoriler vardır. Pasif-agresif pasiviteyi, bağımlı bağımlılığı vb.. vurgularlar. Çeşitli savunma yapılarının altında terk edilme depresyonu ve aynı temel intrapsişik yapı yatar.

Narsisistik kişilik bozukluğunun teşhisi kapsamında iki alt tip vardır, teşhirci ve closet. Teşhirci kendi görkemini teşhir eder, closet Narsisistik bozukluk durumunda ise kişi büyüklüğünü saklar ve nesneyi (veya diğer kişiyi) idealleştirir.  

Şizoid tip üç alt kategori içerir: Şizoid, şizotipal ve paranoid. Şizotipal kategorisinin kişilik bozukluklarına mı yoksa şizofreni hastalıkları spektrumuna mı ait olduğu şu anda açıklık kazanmamıştır.

Bu kategoriler arasındaki en önemli farklardan biri kendiliğin nesneyle ne şekilde ilişki kurduğudur. Bordeline kişilikte kendilik ya nesneye sıkıca yapışır ya da kendisi ile nesne arasına mesafe koyar. Narsisistik bozuklukta kendilik nesneyi bünyesine dahil eder; psikopatik, antisosyal bozukluklarda kendilik nesneden duygusal olarak tamamen kopuk veya ilgisizdir. Şizoid bozukluklarda kendilik nesne ile mesafe koyarak ilişki kurar ve paranoid bozuklukta oldukça fazla korunma vardır. Teşhis ve tedavi ile ilgili hayati sonuçlar, kendilik nesneye bağımlı mı, onu bünyesine mi katıyor, nesneden kopuk mu veya nesne ile arasına mesafe mi koyuyor veya nesneye yansıtma mı yapıyor sorusunun cevabının bulunmasından doğar.

Bu görüş teşhis, klinik manzara, psikodinamikler ve işaret edilen tedavi stratejisini entegre etmektedir. Buna ek olarak, Masterson Yaklaşımı bu teşhis kategorilerinin her birinde, zayıf işlevsellik gösteren düşük düzeyli hastalardan daha iyi işlevsellik gösteren yüksek düzeyli hastalara uzanan çok geniş bir spektrum olduğuna dair geniş ve kapsamlı bir bakış açısını benimsemektedir.

Bu kavramın önemi son derece karanlık ve sık bir ormanda ilerleyen üç avcının hikayesi ile temsil edilmektedir. Orman o kadar karanlık ve sıktır ki avcılar yollarını el yordamıyla bulmak zorundadırlar. Birden karşılarına vahşi bir hayvan çıkar. Avcılardan bir tanesi kollarını hayvana sararak bir ağaç kütüğü gibi kalın olduğunu söyler. Bir diğeri, hayvanı farklı şekilde tutarak, bir yılan gibi ince ve esnek olduğunu söyler. Sonuncu avcı ise bir mızrak gibi çok uzun ve sert olduğunu iddia eder. Avcılar filin bacağını, kuyruğunu ve dişini tutmaktadırlar ama algıları öylesine sınırlıdır ki bir parçayı sanki bir bütün gibi algılarlar. Bu hikaye sadece teşhis tiplerinin alt kategorileri ile değil, işlevsellik düzeyleri ile de ilgilidir.

Örneğin sadece ayakta hastaların tedavi edildiği hastane kliniklerinde hasta bakan birçok terapist, Borderline kişilik bozukluğunun teşhisini ayrılma psikozu, gerçek dışılık ve depersonalizasyon duyguları yaşayan, yani sadece düşük düzeyli Borderline hastaların teşhis edilmesi olarak görmektedirler. Bu görüş, özellikle Borderline kişilik bozukluğu konusunda kullanılan semptomatik kriterlerin hastane ve kliniklerde tedavi edilen ayakta hastalar üzerinde yapılan çalışmalardan elde edilmesi ve bu şekilde kriterlerin gereğinden fazla düşük düzeyli Borderline hasta ağırlıklı olması nedeni ile pekişmektedir.

Hastanelerdeki hastalarla çalışmayan ve özel muayenehaneleri olan birçok terapist ise sadece yüksek düzeyli hastaların Borderline olduğuna, daha düşük düzeylerin ise muhtemelen psikotik olduğuna inanma eğilimindedirler.                      

Nitekim, sadece DSM-III-R’deki kriterler kullanılsaydı özel muayenehanemde gördüğüm hastalardan birçoğu Borderline kişilik bozukluğu teşhisine uygun görülmezlerdi. 

Narsisistik kişilik bozukluklarında, hem teşhirci hem de closet tipler düşük veya yüksek düzey olabilirler. Antisosyaller de yüksek düzeyden – “başarılı” psikopat – düşük düzeye – suçlu – uzanan bir spektrum içinde çeşitli işlevsellik seviyelerine sahip olabilirler. Şizoid spektrum da sürekli patolojiden şizotipale, işleriyle ilgili olarak yüksek işlevsellik düzeyine sahip olan ama nesne ilişkileri konusunda önemli sorunlar yaşayan yüksek-işlevsellikli Şizoid bozukluklara kadar uzanan bir yelpaze arz etmektedir.

Bu çok boyutlu, gelişimsel ve nesne ilişkileri temelli yaklaşımın avantajı, klinik materyali sadeleştirir ve entegre ederken spesifik tedavi tekniklerinin uygulanma yollarını göstermesidir.Devamını okuyun 

Kişilik Bozukluklarında Travma

Candace ORCUTT

Burada gelişimsel yaşlarda yaşanan travmatik deneyimlerle bir arada oluşan kişilik patolojileri üzerine odaklanmaktadır. “Gelişimsel travma” olarak tabir edeceğim bu deneyimler, fiziksel ve cinsel istismarı da kapsamaktadır. Erken dönemde meydana gelen bu durumlar genellikle kişinin hayatını derinden etkiler, ancak yine de çoğunlukla psikoterapiye karşı direnç gösterirler; çünkü deneyimin “hatırlanması” bilinçli bir farkındalık düzeyinde olmayabilir.

Dikkate değer iki oluşum bu yaşanmış durumu bilinç düzeyine çıkartabilir: 1) Daha sonra oluşan tetikleyici bir unsur, genelde travmatik bir olay; 2) Kişilik patolojisinin çözülmesi sonucunda kendiliğin güçlenmesiyle gelişimsel travmayı tolere edebilir duruma gelmek.

Hayata sınırlı bir perspektiften bakan, öyle ya da böyle sosyal ilişkilerini, iş hayatını ve hatta eğlence hayatını yönetmede inatçı bir yol izleyen, yerleşmiş kişilik problemleri olan bir kişi, var olan enerjisini yeterli derecede kullanmaya ve değerlendirmeye vakıf değildir. Acil bir işe yöneltilmesi gereken enerji, arzu edilen amaca ulaşmada kaygı ve depresyon nedeniyle bastırıldığı için sapmaya uğrar, engellenir veya gereksiz yere tüketilir. Böyle kişiler, hedeflerinin peşinden özgürce koşmazlar. Amaçsızca oradan oraya savrulurlar, sürekli kaytarırlar ya da oransız bir stres pahasına ulaşmak istediklerine ulaşırlar.

Kendilik, spontane ve esnek bir enerji ortaya koyamaz: Yanında taşıdığı bir alet çantası vardır ve çantasındaki kapasiteyle yetinir; önüne çıkan her zorlu görev için mevcut olan bir eğe, kerpeten ya da bir çekiç kullanıp durur. Bu yüzden kendilik, bırakın olağandışı stresin baskılarıyla başa çıkmayı, basit bir durumun üstesinden gelebilecek bir ekipmana bile sahip değildir.

O halde, kişiliksel açıdan sınırlı bir kendilik, travmanın güçlü etkisiyle karşılaşmak durumunda kaldığında ne olur? Travma, kişinin hayat hakkındaki düşünce ve duygularını da katılaştırır; kişiler hayata karşı zırhlanırlar ya da travmatik olayın hatırlanmasını tetikleyen unsurlardan kaçınırlar. Ya da travmatik olay, sürekli aklın huzurunu bozan, durmaksızın hatırlanan anılarla – imgeler, sesler, kokular, tatlar, hisler; yinelenen düşünceler ve ezici duygularla- tekrar tekrar yaşanır. Bu, risk alarak korkuyu yenmek ve sahte bir kontrol hissi kazanmak için, daha çok kaçınan veya agresif davranışlara, hatta şeytanca davranışlara yol açar. Travmaya uğrayanların kaçınan, inkar eden, agresif ve riskli davranışları, uyumsuz kişilik savunmalarını taklit edebilir. Korkunç bir kurban tavırları ya da zorba ve kabadayı tavırları, erken dönemlerde yerleşmiş kişilik örüntülerine benzeyebilir. Elbette ki, benzer savunmalar ya da örüntüler hem kişilik patolojisinin hem de travmanın sonucu olarak var olduğunda, sonuç daha da karmaşık ve yoğun bir hal alır.

Duruma basit bir şekilde bakmak bile travmatik deneyimin ve daha önceden var olan kişilik patolojisinin birleşiminin nasıl karmaşık ve yoğun bir durum yarattığını göstermektedir. Psikoterapide, teşhis ve terapi, birbirini kopya edebilen, yoğunlaştıran ve böylece inatçı ve dirençli bir hal alan, birbiri ile iç içe olan durumları dikkatli bir şekilde ayırt etmeli ve bunların üzerine odaklanmalıdır.

Travmatik stres durumlarının ve kişilik yapısıyla ilgili durumların iç içe olma hali literatürde bir ölçüde yer almıştır. Bennett Braun (1996) travma çalışması için gereken bir destek olarak sağlam bir kişilik yapısının önemini vurgulamaktadır:

“Bütünleştirilemedikleri takdirde, gerçekleri ya da duyguları bir araya getirmek anlamsızdır. Bilişsel yapı olmadan duygusal boşalma tehlikeli olabilir…çünkü hastanın savunmasız kaldığı ya da başa çıkma yeteneği olmadığı travmatik anıları harekete geçirebilir. Bu da eyleme vurma davranışlarının, psikolojik ve fiziksel çöküşün artmasına yol açabilir.” (sf.14)

Mardi Horowitz (1997) travmatik deneyimlerin kendilik şemalarıyla ve kendiliğin dış dünyayla ilişki kavramlarıyla nasıl birleştiğiyle daha belirgin bir şekilde ilgilenmektedir (sf.49).  Travmatik olarak baskı altına alınmış narsistik kişilik bozukluğunda karakter-bilinçli bilişsel müdahalelerin kullanımını gösteren süreç görüşmelerini sunmaktadır.

Bessel van der Kolk ve diğerleri (1996), çocukluk travmalarının borderline kişilik bozukluğunun sebepleri üzerinde direkt nedensel bir etkisi olduğunu görüşüne inanarak, tartışmaya yol açan travma ve kişilik ilişkisi konusunda çalışmaya başlarlar (sf.201-202).

Öte yandan, Daniel Brown (1997), erken dönemlerde kişilerarası bağlanma mekanizmalarıyla şekillenen kişilik bozuklukları ve erken yaşlarda bile oluşan sakınımlı ve aralıklı travma deneyimlerinin kendiliğe yüklemiş olduğu algı ve biliş bozuklukları arasında belirgin bir ayrım yapmıştır. Allan Schore (1999), her iki durumda da beyni etkileyen bir tür travma mekanizması olduğunu görse de Brown ile aynı görüştedir. Bazen birbirleri ile çelişen ifadelerden ortaya çıkan sonuç, kişilik örüntüleri ve travmanın kendilik üzerindeki örüntüsel etkileri arasında bir tür benzerlik ya da bağlantı olasılığıdır.

Benim kanaatimce, kişilik bozuklukları ve gelişimsel travmanın etkileri, büyük olasılıkla gerçekte farklı sebepleri olan eşzamanlı bir durum yaratmaktadır ancak bu sebepler karşılıklı olarak birbirlerini etkilemektedir. Bu kavramsallaştırma, teknik üzerinde doğrudan ve önemli bir etkiye sahiptir ki ben bu terapinin (akut evreler hariç), travmayla ilişkili duygusal acı ya da travmatik yaşantı hastayı baskı altında tuttuğu zaman, kişilik çalışmasının kısıtlayıcı kapasitesine öncelik verirken travma çalışmasına geçiş esnekliğini de korumak zorunda olduğu fikrini ileri süreceğim. Yaklaşımın bu iki yönlülüğü, bütün halinde ve öncelik verilmiş bir teknik içerisinde gözlemlenmelidir.Devamını okuyun