Adınız *
Ayşe
Soyadınız *
Gavas Aslan
Doğum Tarihiniz *
14.08.1974
Sabit Telefon *
02242490181
Cep Telefon *
05367457114
Mail Adresi *
aysegavas@gmail.com
Çalıştığınız Kurum ve Göreviniz
Görüş Psikolojik Danışma Merkezi – Klinik Psikolog
İş Adresi
Görüş Psikolojik Danışma Merkezi
FSM Bulvarı Ümit 2 Apt. N:10 D:6 Nilüfer / Bursa
Lisans Eğitim Durumu *
PDR
Yüksek Lisans Eğitim Durumu *
Klinik Psikoloji
Doktora Eğitim Durumu *
Psikoterapi doktora programı devam ediyor.
Şu anda yaptığınız mesleğiniz*
Klinik psikolog -psikoterapist -çift terapisti -hipnoterapist
Özgeçmiş
Ayşe Gavas Aslan
Klinik Psikolog / Psikoterapist / Çift Terapisti / Cinsel Terapist
Mesleki Özgeçmiş;
Lisans eğitimimi 1995 yılında Ankara Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık Bölümü’nde tamamladım. 1998 yılında Uludağ Üniversitesinde “Anne-Baba İlişkilerine Bağlı Olarak Ergenlerde Kimlik Gelişimi” konulu tezim ile hocam Doç. Dr. Nermin ÇELEN danışmanlığında Yüksek Lisans Programını bitirdim.
2013-2016 yılları arasında İstanbul Esenyurt Üniversitesinde Klinik Psikoloji Yüksek Lisansını Prof. Dr. B. Mert SAVRUN danışmanlığında “Sigara içen ve içmeyen bireylerin bağlanma stillerinin karşılaştırılması” ile tamamladım.
Halen Avusturya -Viyana Sigmunt Freud Üniversitesi psikoterapi doktora programına devam etmekteyim.
“Aile ve Çift Terapisi” eğitimimi; Nevin DÖLEK ve Neylan ÖZDEMİR önderliğindeki BAKIŞ Eğitim ve Psikolojik Danışma Merkezi ile ortak çalışma yapan İsrail’deki Toplum Stres Önleme Merkezi (Community Stress Prevention Center – CSPC) ile yapılan ortak programa katılarak tamamladım.Eğitim, İsrail Aile ve Evlilik Terapisi ve Aile Yaşamı Eğitimi Derneği’nin (Israeli Association for Marital and Family Therapy and Family Life Education) programına uygun olarak belirlenmiş ve uluslararası uygulaması olan bir programdır. Psikoterapi Enstitüsü işbirliği ile organize edilen Kanada York University’den Prof.Dr Leslie S. GREENBERG Ph.D den (aynı zamanda bu terapinin kuramcısı) “Emotion – Focused Couples Therapy ( Duygu Odaklı Çift Terapi ) I- II 5-9 şubat 2012 / workshop ve 29 kasım – 2 aralık 2012 / advenced workshop ile alınan eğitim sonrasında 20 saatlik süpervizyon ile canlı vaka çalıştım.
Psikoterapi Enstitüsünde, değerli hocam psikiyatrist Dr. Tahir ÖZAKKAŞ ‘tan 2010 / 2013 360 saat teorik; 360 saat vaka formülasyonu; 360 saat süpervizyon olmak üzere toplam 1080 saatlik “ Bütüncül Psikoterapi Eğitimi” aldım ve analitik psikoterapi çalışmalarına başladım. Time – Limited Dynamic Psychoterapy I-II (Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi) eğitimini (2011) ABD. Levenson Instıtutenden Hanna LEVENSON PhD ‘den aldım. Psikoterapi Enstitüsü trafından düzenlenen (2010) Attended the ” Kernberg Days ” held jointly by the Personality Studies Institute and the Psychotherapy Institute in İstanbul workshop programına katıldım.
Dr Timur Herzadin ‘den psikoterapi süpervizyonları aldım.
Cinsel Sağlık Enstitüsü (CİSED) nün 2010 yılında açtığı, 100 saatlik Cinsel Terapi Eğitiminin teorik ve pratik eğitimini hocam Dr. Cem KEÇE ile tamamladım. Halen sürekli yapılan vaka paylaşımı ve süpervizyon programlarına katılmaktayım. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği Bursa Şubesi tarafından (2011) düzenlenen 20 saatlik Prof Dr Daniel L. ARAOZ’ un ” Cinsel Terapide Yeni Hipnoz ” Atölye çalışmasına da katıldım. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği Tarafından Düzenlenen (2012) 20 Saatlik Prof Dr Gerald R. Weeks ile ” İleri Düzey Evlilik Terapisi ve Cinsel Terapi Semineri”ne katıldım.
Ankara OMNİ Hipnoz Akademisinde 2009 yılında, temel düzey ve yine aynı yıl, Dr. Bülent URAN Hipnoz Merkezinde İleri düzey Hipnoz eğitimlerini tamamladım. Hipnoz Derneğinin 2012 yılında Klinik Hipnoz Uygulama Eğitimine katıldım. Halen Dr Haluk Alan ve Dr Sinan Güzel’den BHR- bilişsel hipnoz regresyonu eğitimi almaktayım. İhtiyaç duyduğum vakalarda hipnoz uygulaması yapmaktayım.
Türk Psikologlar Derneği Bursa şubesinin 2013 yılında düzenlediği “Çocuk Resimleri Projektif Test Eğitimi” ni hocam psikolog Funda AKKAPULU ile tamamladım. 2017 de kurulan Psikoterapi Enstitüsü Derneği Bursa şubesinin kurucu üyesi olarak görev aldım.
Çalışmalarım;
• Abdülkadir Özbek Psikodrama Enstitüsü Psikodrama Eğitimi 96 saat
• 1995- Hacettepe Üniversitesi – Madde Bağımlılığı ve Destek Eğitimi Projesi
• 1997 Ankara Üniversitesi – Cinsel Kimlik Gelişimi
• 1998 Psikologlar Derneği- Ankara -işe alma ve mülakat – İnsan Kaynakları
• 2000 Uludağ Üniversitesi ile Bursa Milli Eğitim Müdürlüğü ANA-BABA OKULU
• 2001 Nilüfer Rehberlik – Araştırma Merkezi – 7-11 yaş Temel Kabiliyetler Testi / *12- 14 yaş Temel Yetenekler Testi
• 2002 Unicef – Psiko- Eğitim Bilgilenme Ve Uygulamaları
• 2003 Milli Eğitim – Psikolojik Bilgilendirme ve Anlamlandırma
• 2004 Nilüfer Rehberlik -Araştırma Merkezi Atılganlık Eğitimi
• 2004 Psikiyatrist Dr. Cengiz ALBAYRAK – Çocuklarda Dikkat Dağınıklığı Ve Hiperaktivite
• 2005 İstanbul Bahçeşehir Koleji- Kariyer Kazanımları
• 2006- 2007 Çağdaş Drama Derneği – Yaratıcı Drama Liderlik Eğitimi 2 düzey tamamlandı
• 2007 9.Rehbrlik Sempozyumu – Çocuklarda Oyun Terapisi
EVLİ VE İKİ ÇOCUK ANNESİYİM.
2008 Mart ayında GÖRÜŞ PSİKOLOJİK DANIŞMA & AİLE DANIŞMANLIĞI MERKEZİNİ açtım.
Otto F. Kernberg
Fine ve Fine (1990) dört psikanalitik bakış açısını karşılaştırdıkları araştırmalarının sonunda, ego psikolojisinin (onların deyimiyle “klasik”), Kohut’un, Klein’ın ve benim yaklaşımlarımızın arasındaki farkları teyid ettiler, ve şu soruyu sordular: “Bu farkların yarattığı fark nedir? Bunun yanıtını bulmak bizden sonraki araştırmacılara kalıyor.”
Buradaki amacım, ego psikolojisinde, Britanya ekollerinde ve kendi çalışmamdaki teknik yaklaşımların kesişiminden doğan yeni bir psikanaliz anayolunun adım adım gelişimini, ve buna paralel olarak evrimleşen, Kohutyen ve öznelerarası analitik yaklaşımların kesişmesinden doğan, geniş anlamda öznelerarası-nesne-ilişkisel yaklaşımı incelemek. İlerleyen bölümlerde, güncel psikanalizin ilerlediği bu iki genel yönü karşılaştırıp, birbirine zıt bu yaklaşımların yorum üzerindeki etkilerine ilişkin kendi konumumu dile getireceğim.
Güncel Anayol Psikanaliz Tekniğindeki Kaymalar
On yıl öncesine kadar, Britanya Psikanaliz Topluluğu’ndaki sunumlarda, günümüz Freudyen, Kleinyen ve Bağımsız gruplarının bakış açılarını ayırdetmek kolaydı. Bugünlerde bu iş gittikçe güçleşiyor. Ego psikolojisi, Bağımsız ve Kleinyen gelenekler arasındaki uzlaşma geliştikçe, anayol psikanaliz tekniğindeki değişimler de şu alanlarda evrimleşti (Kernberg, 1993a):
1) Günümüz Freudyen ya da ego psikolojisi yaklaşımlarında, aktarımın daha erken ve daha sistematik yorumlanması yönünde belirgin bir eğilim var. Bu anlamda, Kleinyen tekniğe yaklaşıyorlar. 2) Aktarım yorumuna karşıaktarım analizinin dahil edilmesine gitgide daha çok önem veriliyor. Bu da ego psikolojisinin tekniğini Britanya ekollerine yaklaştırıyor. 3) Karakter analizine verilen önem gittikçe artıyor. Bu durum Kleinyenler’i, özellikle de “patolojik organizasyonlara” (Steiner, 1987, 1990), bunların hastanın yorumla kurduğu ilişki üzerindeki etkilerine, ve aktarım gelişimindeki komplikasyonlara verdikleri önem gözönüne alındığında, ego psikolojisine yaklaştırıyor. 4) Bilinçdışı anlamların “şimdi ve burada” yorumlanmasına gittikçe artan vurgu, “yüzeyden derine doğru” yorumlama eğilimiyle birleşince, Kleinyen analiz ego psikolojisine yaklaşıyor. 5) Yorumlanacak malzemenin seçiminde, psikanalitik durumdaki baskın duygulanımın temel alınması üzerinde gittikçe daha fazla duruluyor. Bu, hem ego psikolojisini, hem de Kleinyen analizi Bağımsız yaklaşım yönüne itiyor. 6) Son olarak, nesne ilişkileri kuramlarından türetilen modeller, hem teknik, hem psikopatoloji kuramları üzerinde, hem de üç akımın psikanalizin “anayolu” olma yolunda ilerlemesinde günden güne daha etkili oluyor (Kernberg, 1993b). Anayol ile öznelerarası-nesne-ilişkisel yaklaşım arasındaki fark, anayolun Fairbairn’in nesne ilişkileri kuramını kullanırken dürtü kuramı ile birleştirmesi, öznelerarasıcıların ise dürtü kuramını genelde reddetmesi ya da önemini azaltmasıdır.
Bu genel kavramsal uzlaşmadaki en son gelişme, Fransız psikanaliz okulunun etkisiyle ilgilidir. Bu etki, arkaik Oedipus karmaşasına (complex), ağır psikopatoloji türlerinde oedipal ve oedipal öncesi çatışmaların yoğunlaşmasına vurgu yapan yeni bir ilgiyi, ve aktarımın erotik yönleriyle, çokbiçimli sapkın (polimorphous-perverse) çocuk cinselliğine ve bunun aktarımdaki yansımalarına odaklanan yeni bir bakışı içerir. Bu Fransız etkisi, aynı zamanda, çizgisel gelişim modellerinin yerine, oedipal öncesi ve oedipal çatışmaların ilişkisindeki diyalektiğin bir parçası olarak, birçok kaynaktan gelen çatışmaların eşzamanlı (synchronic) yoğunlaşması ile aktarımdaki zamansal sıralı (diachronic) gelişmeler arasındaki salınımı kavrayan bir bakış getirir. Son, ve belki de en önemli olarak, hastanın kendi-üzerine-düşünmesinin (self-reflection) önkoşulu olarak analistin üzerine-düşünme işlevine (reflective function) yapılan vurgu, analistin yorumunun “üçüncü konum”dan üzerine-düşünme olarak kabul edilmesi, aktarım/karşıaktarım karışıklığının ortakyaşamsal (symbiotic) doğasına üçgenleşmeyi dahil eder (Green, 1986). Bu görüş, Lacanyen kökenlerinden gelen bir tınıyla, analistin yorumuna, hastanın arkaik oedipal karmaşayla bağlantılı “sembolik düzen”e girişini kolaylaştırıcı bir unsur olarak yeni bir bakış getirir (Lacan, 1966). Fransız psikanalizinin etkileri şimdilik “rüzgârda savrulan saman” olsa da – Avrupa ve Latin Amerika’daki psikanalitik çalışmalarda daha belirgin -, yukarıda sözü edilen genel uzlaşma, Kuzey Amerika’da kesinlikle yerleşmiş görünüyor.
Psikanalitik anayola katkıda bulunan üç akımın kaynaşma sürecinde kaymaya uğramayan bir unsur, psikanalitik çerçevenin olmazsa olmaz yönlerinden biri olan teknik yansızlık kavramıdır. Teknik yansızlık, aktarıma nasıl karşılık verileceğini ve analistin yorumlayıcı formülasyonunun bir parçası olarak, aktarımın nasıl analiz edileceğini belirler.
Öznelerarası ve Kişilerarası Yaklaşımların Gelişimi
“Anayol” olarak tanımladığım gelişmeye paralel olarak, (özellikle A.B.D.’de) bir yandan kendilik psikolojisinden türeyen yaklaşımlarla, diğer yandan bugün kişilerarası psikanalizde ifade bulan kültürel psikanaliz geleneği arasında bir uzlaşma ortaya çıktı. Bu gelişmeler klinik ve kuramsal düzeylerde özetlenebilir (Summers, 1994).
Klinik düzeyde, kendilik psikolojisinin, psikanalitik tedavinin ana matrisi olarak kendilik-kendiliknesnesi aktarımlarına odaklanması, geleneksel ve günümüz anayol psikanalitik yaklaşımlarını tanımlayan teknik yansızlıktan uzaklaşılması sonucunu doğurdu. Kohut sonrası kendilik psikolojisinde, kendiliknesnesi işlevlerinin sunulduğu bir çerçevede analiz yapılması, hastanın kendi öznelliğini, analistin, hastanın deneyimine eşduyumsal, öznel dalışı ışığında aydınlatmasına yardımcı olacak temel bir araç olarak duygusal hassas ayara (emotional attunement), ve analistin, hasta ve analistin öznellikleri arasındaki etkileşimde kurulan öznelerarası gerçekliği tanımasına vurguya dönüştü (Basch, 1985; Ornstein ve Ornstein, 1985). Analistin kendiliknesnesi işlevi, hastanın duygusal deneyimini aydınlatmadaki bütünleyici işleve dönüştü. Analistin, hastanın gelişen öznel deneyimine sürekli eşduyumsal dalışına yapılan bu vurguda, psikopatolojinin eksiklik ve çatışma modelleri birleştirilebilir. Bu yaklaşım analistin “otoriter olmayan” tutumunun altını çizer, analistin öznelliğinin ayrıcalıklı doğasını, ve analistin teknik yansızlığının ve anonimliğinin işlevlerini sorgular (Stolorow, Brandchaft ve Atwood, 1988).
Aynı yönde ilerleyen, bir ölçüde farklı ancak benzer bir psikanalitik akım, hastanın arkaik kendiliğinin geçmişteki aşırı ya da yetersiz uyarılmasını, ve kendiliğin gelişmesinde kırılganlığa yol açan, ebeveyn figürlerinin yatıştırıcılığındaki eksikliği ya da yokluğu telafi etmede analistin rolüne odaklanır. Bu yaklaşım kendilik psikolojisi perspektifinden türetilebilir, ancak ayrışma-bireyleşmeden doğan eksiklik ve çatışmalara odaklanan bir çocuk-anne ilişkisi modelinin uygulanmasından da köklenir.
Kendilik psikolojisi bu teknik gelişmelerin arkaplanını oluştururken, Sullivan’ın (1953) katkılarıyla ortaya çıkan, kültürel analizden türeyen kişilerarası perspektif, kendiliğin kişilerarası deneyimle yakından ilişkili gelişimine odaklanır. Bu görüşe göre kişilik gelişimi özünde kişlerarası alanla ilişkilidir. Psişik yaşam, geçmiş bilinçdışı çatışmalardan doğan sabit yapılar tarafından belirlenmek yerine, gerek geçmişteki, gerekse yeni ilişkiler tarafından sürekli yeniden biçimlendirilir. İlişkisel bir matriste gelişen bu kişilik kavramı (dürtüler ve bunlara karşı savunmalar arasındaki çatışmayı dile getirmek yerine), hasta ve analist arasındaki ilişkideki kişilerarası alana odaklanmayı gerektirir. Bu yeni ilişkisel matris, eğer tamamen keşfedilir ve yorumla dönüştürülürse, hastanın bu yeni duygulanımsal (affective) kişilerarası deneyimleri entegre etmesi yoluyla, duygusal büyümeye yol açacaktır (Greenberg ve Mitchell, 1983; Mitchell, 1988).
Bu yaklaşımın içinde yer alan bazı yazarlar için, analistin öznelliğinin, hastanın öznel deneyimi karşısında ayrıcalıklı bir konumu yoktur. Analistin karşılıklı deneyimlerini açıklaması, hastanın duygulanımsal deneyimini doğrudan zenginleştirecek ve kişilik gelişimini teşvik edecektir. Ego-psikolojik bir bakış açısından gelen Gill ve Hoffman (1982), aktarımın analistin kişiliğinden etkilenme derecesini ve psikanalitik incelemenin esas alanı haline gelen, aktarım ve karşıaktarım arasındaki karşılıklı, diyalektik bağımlılığı vurguladılar.
Psikanalitik bakış açısındaki bu genel kaymanın önemli bir sonucu, geleneksel, pozitivist, nesnelliğiyle hastanın aktarım çarpıtmaları ve bunların kökenlerinin karşısında duran analist görüntüsünün sorgulanması, bunun yerine, psikanalitik durumdaki yeni, duygulanımsal ilişkisel gelişmelerin, karşılıklı anlaşmanın temel kaynağı olduğu, ve hastanın bu duygulanımsal deneyimi içine almasının önemli bir terapötik unsur olduğu, yapılandırmacı (constructivist) bir modelin konmasıdır.
Hastanın ayrıcalıklı öznelliğine yapılan vurgunun bir başka sonucu da, aktarımın saldırgan yönlerinin yorumlanmasından uzaklaşılmasıdır. Eğer saldırganlığın sebebi hasta-analist etkileşimindeki olumlu ilişkinin bozulması ve eşduyumsal hassas ayarın kaybıysa, kaynağı hastanın intrapsişik çatışmaları yerine bu kayıpta aranabilir.
Her ne kadar bu farklı teknik yaklaşımlar farklı kuramsal arkaplanlardan köklenseler de, aslında, analistin yorumlarının “nesnelliği”nin ve analistin sözde nesnel bir gözlemci konumunda kalarak, tek işlevinin hastanın intrapsişik yaşamını açıklamak olduğu “bir kişi psikolojisi”nin felsefi sorgulanması noktasında buluşurlar. Bu yaklaşımlar, yoruma ilişkin yapılandırmacı bir yaklaşıma doğru ilerlerler ve tarihsel gerçekliğin yeniden kurulması yerine, anlatısal gerçekliğin onaylanmasıyla ve genelde dürtü kuramının yerine bir nesne ilişkileri kuramı konmasıyla uyumludurlar.
Aslında bazı yazarlar kendilik psikolojisini ilişkisel matrisin olumlu, büyümeyi teşvik eden yanına odaklı, olumsuz nesne ilişkilerinin içeyansıtılması (introjection) düşüncesiyle de çelişmek zorunda olmayan, kısmî bir nesne ilişkisi kuramı olarak görürler (Greenberg, 1991). Bütün bu nesne-ilişkisel ve kişilerarası yaklaşımların son ve oldukça karakteristik bir yönü de, cinsellik ve Oedipus karmaşasına nispeten az önem verilmesi ve erken dönem anne-çocuk ilişkisine ve ayrışma-bireyleşme travmalarına büyük önem atfedilmesidir.
Güncel Anayolun Bakış Açısından bir Eleştiri
Aşağıda, yukarıda özetlenen kendilik psikolojisinin, öznelerarası ve kişilerarası yaklaşımların eleştirel bir incelemesi var. Açıktır ki, ne yaptığım özet, ne de bu eleştiri, genel yaklaşım içindeki ince farklılıkların, ya da öznelerarasılığa yönelik, birçok kaynaktan gelen farklı eleştirilerin hakkını veremez. Tabii ki benim bakış açımı belirleyen de, kendi kuramsal geçmişim ve ego-psikolojik ve nesne-ilişkisel kuramı, sıkıca Freud’un ikili dürtü kuramında temellenen, bu kuramı da güncel duygulanım kuramına (Kernberg, 1992) bağlayan bir yaklaşımda birleştirme çabamdır. Ancak bu bakış açısı, büyük ölçüde psikanalitik anayolun içine yedirilmiştir. Bu nedenle de, bu eleştiriyi bir bağlama oturtmak adına, kendi duruşumu özetleyeceğim.
Başlangıç olarak, analiz edilebilir psikopatolojiler, kendilerine itkisel (impulsive) ve savunmacı işlevlerle yatırım yapılmış, içselleştirilmiş nesne ilişkilerinden oluşan patolojik intrapsişik yapılarla bütünleşmiş, bilinçdışı intrapsişik çatışmaları yansıtırlar. Bu içselleştirilmiş nesne ilişkileri dürtü temsilcilerini, aralarında duygulanımsal bağ olan kendilik ve nesne temsilleri biçiminde sabitlerler. Bu kendilik-nesne ikilileri, birbirleriyle çeliştikleri ve çatıştıkları ölçüde psişik aygıtı çarpıtırlar. Başka bir deyişle, kendilik ve nesne temsillerini birimler halinde bağlayan duygulanımsal özellikler, hem dürtü bağlantılı çatışmaların ardiyesi, hem de psişik aygıtın üçlü yapısının “yapıtaşları”dırlar. İtki/savunma konfigürasyonları, kendilerine itkisel ve savunmacı yatırımlar yapılmış, içselleştirilmiş nesne ilişkileri konfigürasyonlarıdırlar. Bilinçdışı intrapsişik çatışmalar aktarım özellikleri biçiminde yeniden harekete geçirildiklerinde, başta içselleştirilmiş nesne ilişkilerini açığa vururlar.
Analitik durumun müsamahakârlığı, hastanın serbest çağrışım yapmakla görevli olması ve analistin görevinin de bilinçdışı çatışmaların aktarımda yeniden harekete geçmelerini teşhis etmek ve yorumlamak olması, psikanalitik tedavinin ana unsurlarını oluşturur. Aktarım analizi psikanalitik çalışmanın merkezinde olsa da, bu, aktarım dışı çatışmaların analizinin ihmal edileceği anlamına gelmez. Uygulamada, ister aktarımla ilgili, ister aktarım dışı malzeme olsun, analitik odak en yoğun duygulanımla yüklü malzeme üzerinde olmalıdır.
Analistin hastasına yönelik duygusal tepkilerinin tümü olarak güncel karşıaktarım anlayışı, hem hastanın karşıaktarıma katkılarını (sadece değil ama özellikle yansıtmalı özdeşleşme ve tümgüçlü kontrol mekanizmaları yoluyla), hem de analistin aktarım yatkınlıklarının, özellikle çok yoğun ve gerilemeci (regressive) aktarım canlandırmaları (enactment) karşısında, karşıaktarıma potansiyel katılımını yakalar. Karşıaktarımın, karşıaktarımdaki uyumlu (concordant) ya da tamamlayıcı (complementary) özdeşleşmeler yoluyla analizi (Racker, 1957), aktarımda duygulanımsal yatırım yapılmış, içselleştirilmiş nesne ilişkileri biçiminde canlanan bilinçdışı çatışmaların analizinde anahtar rol oynayan bir araçtır. (Bu noktada şuna dikkat çekmek uygun olabilir: Freud’un çalışmalarındaki agieren sözcüğünün orijinal anlamı “eyleme koyma” (acting out) değil “canlandırma” (enactment), ya da Fransızca’ya doğru çevrildiği biçimiyle passage à l’actetır. Aktarımın ve karşıaktarımın etkin analizi ancak analitik ortamda birbirine karşılık gelen ilişkilerin canlandırılması bağlamında mümkündür.)
Yaklaşımımın buraya kadarki kısa özeti, öznelerarasıcıların, ikili nesne ilişkilerinin hasta ve analistin öznelerarası deneyiminde harekete geçmesi üzerinde odaklanmalarıyla uyum içindedir. Ancak hastanın öznel deneyimini açıklamanın ötesine geçmek ve hastanın henüz farkında olmadığı, ya da farkına varmaktan kaçındığı şeyi yorumlamak da büyük önem taşır. Aslında, psikoterapi ne kadar zorluysa, hasta da davranışlarıyla o kadar önemli bilgi iletir; ve serbest çağrışım içeriğine ve hastanın öznel deneyimine dayanan, davranışla ilgili incelikli yüzleştirme, açıklama ve birleştirici yorum, aktarımın genel doğasının açıklanmasının önemli bir yönüdür (Kernberg, 1992). Böylece analist kendi deneyim ve gözlemlerini de, farklı, dışsal bir nesne olarak açıklamış olur. Hastanın öznel deneyiminden, sözel olmayan davranışlarından ve karşıaktarımdan elde edilen bilgilerin değerlendirmesi birleştirilince, analitik alanın genel görünümü ortaya çıkar. Analistin öznel deneyimi “ayrıcalıklı” değildir, ama hastanınki de değildir: Analistin yorumlarını kesin olmayan hipotezler olarak düzeltmeye açık olması, hastanın kendi deneyimiyle ilgili kendi hipotezlerini düzeltmeye hazır olmasının karşılığıdır. Analist hem öznelerarası alanı açıklar, hem de ona yeni bir boyut katar: “Dışarıdan” birinin bakışı, hastanın öznel deneyimine dair kavrayışını iletmeye ek olarak, hasta ve analist tarafından deneyimlenen üzerine-düşünme.
Genelde analistin, analist ve hasta arasında olup biten üzerine düşünme görevi olarak kabul edilen durumun yukarıdaki gibi genişletilmesi, aktarımda ve anne-çocuk ikilisinde aynalama sürecinin idealize edilmesi olarak gördüğüm şeye de bir eleştiri getiriyor. Anne-çocuk ikilisiyle ilgili olarak aynalamaya, Kohut’un (1971) ima ettiği ideal kabul ve onaylanma (validation) ile çocuğun yaşadığı deneyimden, Mahler’in (Mahler, Pine ve Bergman, 1975) çocuğun deneyiminin gerçekçi yansıtılmasına odaklanmasına, Lacan’ın (Lacan, 1949) göndermede bulunduğu egonun yabancılaşmasının temel kaynağı olarak aynalamaya kadar, değişik anlamlar atfedilmiştir.
Çocuğun yaşantısını onaylamakla, ona onaylamada bulunan dışsal ve farklı nesnenin deneyimini aktarmayı birbirinden ayırmak önemlidir: Anne bebeğin deneyimiyle ilgili eşduyumsal duyumunu ona ifade ettiği zaman, bebeğin duygulanımsal deneyimini organize etmesine – ya da disorganize etmesine – yardımcı olur. Ancak onun hassas ayarlanması, bebeğe karşı kendi duruşunun da sinyallerini içerir. Böylece anne hem eşduyumu ölçüsünde bebeğin deneyimini, hem de buna kendi tepkisini dile getirir, ki bu da, ilerde bir içselleştirme süreciyle çocuğun kendi-üzerine-düşünme işlevine dönüştürülecek olan bir üzerine-düşünme yanı içerir.
Anne, çocuğun deneyimiyle eşduyum kuramazsa ve çocuğa onun deneyimine dair kendi duyumunu kabul ettirmeye çalışırsa, bu sadece eşduyumsal bir başarısızlık değil, bebek tarafından da öyle deneyimlenen bir işgal eylemidir ve bir düzeyde, işgalci bir nesne temsili tarafından çaresiz bırakılmış tehlikede ve belki de travmatize olmuş bir kendilik temsili biçiminde bir içsel farklılaşmaya yol açar.
Kısaca anne hem çocuğun algısını doğrular, hem de buna kendininkini ekler; böylece de çocuğun kendisiyle uygun biçimde eşduyum kurulması deneyimine potansiyel bir kendi-üzerine-düşünme katmanı sağlar. Bu da Peter Fonagy’nin (kişisel iletişim) deyimiyle “zihinselleştirme”yi (mentalization) getirir. Benzer bir süreçle, analistin yorumlama eylemi hastanın öznel deneyimini onaylar, kişilerarası alanda harekete geçirilen nesne ilişkisine dair farkındalığını genişletir ve dışsal bir nesnenin, nesnenin öznel deneyimini de içeren gözlemleyici işlevinin içselleştirilmesini teşvik eder.
Psikanalitik durum üç “çerçeve” içerir. Birincisi, nerede, ne zaman ve ne kadar süreyle görüşüleceği, hastanın ve analistin üzerlerine düşen görevler gibi anlaşmaları içeren, tedaviyle ilgili düzenlemeler tarafından yaratılan tedavi çerçevesi ya da psikanalitik ortamdır. Bu çerçeve, tasarımı itibariyle, gerçekçi bir kişilerarası ilişki sağlar. Loewald (1960) bu ilişkiyi, yardıma ihtiyacı olan ve başka bir kişinin her şeyi bilme ve her şeye gücü yetme iddiasında olmadan kendisine yardım edecek bilgisi, deneyimi ve iyiniyeti olduğuna güvenen bir kişi ile, aslında hastaya yardım etme niyetinde olan ve çabalarının sınırlarının farkında olarak bunu yapmaya çalışan bir başka kişinin buluşması olarak tanımlar.
İkinci bir çerçeve, analistin teknik yansızlık konumu ve serbest çağrışıma ve aktarım gerilemesine (transference regression) engel olan savunmacı operasyonları analiz etmesiyle yaratılır. Bu, psikanalitik çerçeve, hastanın içselleştirilmiş nesne ilişkileri dünyasının ve bunlara karşılık gelen itki/savunma konfigürasyonlarının tekrar harekete geçmesine ve canlandırılmasına (enactment), ve analitik araştırmanın nesnesi haline gelecek olan öznelerarası alanın ayrıntılandırılmasına olanak sağlar. Psikanalitik çerçevenin kolaylaştırıcı çevresi içinde, aktarım ve karşıaktarım eğilimlerinin canlandırılması, tedavi çerçevesindeki gerçekçi ilişkiyi hemen çarpıtmaya (distort) başlar.
Analistin kendini içsel olarak aktarım/katşıaktarım bağına katılan, deneyimleyen bir parça ile, analistin özel bilgisini, teknik araçlarını ve hastasına yaptığı yüceltilmiş (sublimated) duygulanımsal yatırımı içeren, gözlemleyen bir parçaya ayırması (dissociate), üçüncü bir çerçeve yaratır. Yorumlama sürecinde hayati önem taşıyan, bu üçüncü çerçevedir. Bunun içinde, analist aktarım/karşıaktarım ilişkisinin içine dalar, ve yine de yorumlama işlevleriyle bunun dışında kalmayı sürdürür. Fransız psikanalizinden bir terim kullanırsak (DeMijolla ve DeMijolla Mellor, 1996), analistin, aktarım/karşıaktarım gerilemesinin tedavi çerçevesini çarpıtmasının anlamını yorumlarken aktarım/karşıaktarım bağının dışında kalarak takındığı bu üzerine-düşünme tutumu, “üçüncü konum”u oluşturur.
Bu üçüncü konum, psikanalitik çalışmanın kaçınılmaz bir ön şartıdır. Analistin, aktarım/karşıaktarım durumunun üzerine çıkması ve aktarımda harekete geçen bilinçdışı çatışmayı aydınlatacak yeni bir bakış açısı getirmesi anlamına gelir. İçe yansıtmalı özdeşleşme mekanizmaları yoluyla, hastanın egosunun intrapsişik çatışmayla başetme kapasitesinin arttırılmasının bir parçası olarak, hastanın kendi-üzerine-düşünme işlevini geliştirmesine yardımcı olunur.
Egonun gözlemleyen ve eyleyen iki parçaya yarılması, ilk olarak Sterba (1934) tarafından betimlendiği haliyle, bakıcının, üzerine-düşünme işlevinin içselleştirilmesiyle edinilen – başlıbaşına annenin çocuğun deneyimine gösterdiği eşduyum yoluyla değil – kendi-üzerine-düşünme işlevinin harekete geçmesini temsil eder. Aynı biçimde, hastalar gelişmiş bir kendi-üzerine-düşünme kapasitesini sadece analistin eşduyumsal tepkisini deneyimleyerek değil, aynı zamanda, ve aslında, analistin “üçüncü konum”unun, üzerine-düşünme işleviyle özdeşleşerek geliştirirler. Kısacası, bir-kişi ya da iki-kişi psikolojisine değil, üç-kişi psikolojisine ihtiyacımız vardır. Üçüncü kişi, hastanın diğer tüm kişilerarası ilişkileriyle kontrast oluşturan, özel rolündeki analisttir.
Tabii analistin, keyfi, otoriter bir tutum takınarak, ya da hastaya kendi fikirlerini telkin ederek, özel, aktarım/karşıaktarım bağının dışında kalma işlevini yanlış kullanması ya da kötüye kullanması tehlikesi vardır. İşlevsel olmayan güç kullanılarak, işlevsel otoritenin kötüye kullanılması, otoriteyle yapılan her işin içerdiği bir tehlikedir. Tedavi durumunda analistin gerçekçi, işlevsel otoritesini ortadan kaldırarak hastayı bu tehlikeden korumaya kalkmak saflıktır. Analistin bakış açısını hastanınkine denk, karşıaktarımı aktarımdan ne daha az, ne de daha çok patolojik gören, eşitlikçi bir ideoloji, psikanalitik durumun bir çarpıtmasını temsil eder.
Optimal durumda yorumlar, dile getirilmeleri sonucunda gelişen şeylerle doğrulanacak ya da yanlışlanacak hipotezler olarak sunulmalıdırlar. Metaforların kullanılmasıyla değerleri artar ve en iyi durumda, hastanın geçmişinde kuramsal olarak bulunduğu varsayılan tarihsel bir ana bağlı olmayan, “doymamış” bir niteliktedirler. Kısacası, hasta ve analistin çağrışımları izlemesi ve aktarım/karşıaktarım analizindeki gelişmeleri gözlemlemesiyle yorumlama sürecinin zamanla derinleşeceği ve genetik yönünü bulacağı beklentisiyle, “şimdi ve buradaki bilinçdışı”na odaklanırlar.
Bu beni, bu aralar yorumların “nesnelliği”nin sorgulanmasına, yorumların oluşturulmasında kullanılan ölçütlerin bilimsel, nesnel niteliğinin inkâr edilmesine, ve yapılandırmacı bir bakış açısının, solipsistik bir göreceliliğe kayma potansiyeline getiriyor. Bu noktada, ego psikolojisi perspektifinden ilk olarak Fenichel (1941) tarafından, ve Kleinyen bir perspektiften Bion (1968, 1970) tarafından dile getirilen, yorumlara ilişkin ölçütler konuyla ilgili görünüyor.
Fenichel, yorumun metapsikolojisini incelemesinde, yorumun üç ilke tarafından yönlendirilmesini önerdi: Ekonomik (içgüdüsel yüklerin baskınlığı); dinamik (yüzeyden derine doğru, savunmadan başlayıp, güdülenmeden (motivation) geçerek, itkiye (impulse) doğru yorumlama); ve yapısal (egonun tarafından yorumlama). İçgüdüsel, özellikle libidinal yüklerin yoğunluğuyla ilgili ekonomik ilkenin yerine, yorumları seans içinde duygulanımsal olarak baskın içerik üzerine odaklama ölçütünü koyarsak, Fenichel’in genel yorum ilkelerini güncelleştirmiş oluruz. Bu ilkeler, yorumun nesnel niteliğini destekler.
Benzer biçimde, Bion’un, önceden belirlenmiş kuramsal bir çerçeve olmadan, ya da analistin hastayı belirli bir tarafa yönlendirme itkisine kapılmadan (“hafıza ve arzu olmadan yorumlama”), analistin herhangi bir seanstaki gelişmelerin tüm etkisine açıklığının “seçilmiş gerçeği”ni (selected fact) yorumlama önerisi, çok farklı bir dille, malzemeyi seçmek ve belirli bir seansta, hasta-analist ilişkisinde baskın olan duygulanım aracılığıyla yorumlamak için benzer bir çerçeve sağlar.
Hayatının son yıllarında adım adım mistisizme doğru yönelen Bion ne yazık ki, analistin seçilmiş gerçeği, sıradan, duyusal gerçeklikte temeli olmayan, psişik gerçekliği sezgisel kavrayışı bağlamında formüle ettiği sonucuna vardı. Bu bakış açısı, yüz ve başka tamamen gözlemlenebilir iletişim kanalları yoluyla duygulanımsal iletişim hakkındaki gittikçe artmakta olan bilgilerimizle çelişir. Bion, hastanın “içinde tutamadığı” (contain) bilinçdışı çatışmalarının yansıtmalı özdeşleşmesinin analist üzerindeki etkilerini betimleyerek, karşıaktarım araştırmalarının yolunu açtı. Paradoksal olarak, Bion analistin bu yansıtmalara duygusal tepkilerini herhangi bir biçimde analistin kendine özgü kırılganlıklarıyla, klasik, sınırlı anlamıyla, kendi karşıaktarım yatkınlıklarıyla bağlantılandırmayı reddetti. Böylece, çalışmalarının başka yönlerinde başarıyla sorguladığı “bir kişi psikolojisi”ni vurgulamış oldu.
Krause’nin (Krause, 1988; Krause ve Lutoff, 1988) psikanalitik ve psikoterapötik ortamda duygulanımsal iletişim üzerine yaptıkları araştırma bize, bastırılmış, ayrılmış (dissociated) ve yarılmayla uzaklaştırılmış (split-off) duygulanım deneyimlerinin nasıl iletilebildiğinin ve bilinçdışı olarak algılandığının nesnel kanıtlarını sunan bir dönüm noktasıydı. Dilbilimsel analiz, bu sürecin bilinçli iletişim üzerindeki etkilerini gösterir. Krause’nin çalışması bizi, bilinçli iletişimin anlamının, duygulanım deneyiminin bilinçdışı iletişiminin incelenmesinin, ve katılımcılar tarafından, diyaloglarından ve gözlenen duygulanım iletişimlerinden bağımsız olarak iletilen bu deneyimin yansımasının bir arada analiz edilmesiyle, öznelerarasılığın nesnel incelemesine yaklaştırdı.
Analistin işlevini “üçüncü kişi” olarak kavramsallaştıran Fransız psikanalitik bakış açısından bahsetmiştim (DeMijolla ve DeMijolla Mellor, 1996). Aktarım/karşıaktarım ilişkisinin doğasını “dışsal” bir perspektiften yorumlamak, sembolik olarak, oedipal babanın çocukla anne arasındaki oedipal öncesi, simbiyotik ilişkiyi kesintiye uğratan, böylece de arkaik oedipal üçgenleşmeyi başlatan rolünü taklit eder. Nevrotik kişilik organizasyonu olan hastalarda böyle bir işlev zaten mevcuttur. Hastanın kendini eyleyen ve gözlemleyen iki parçaya ayırabilmesi, üçgen yapının iyice oturduğuna, gelişimin ileri oedipal düzeyine işaret eder. Açıktır ki, analistin karşıaktarımını kendi üzerine düşünerek keşfetmesi de onun üçgenleşmesini yansıtır.
Sınır (borderline) kişilik yapısı sergileyen hastalarda ise, analistin yorumlayıcı rolü, hastayla analist arasındaki simbiyotik bağın vahşice koparılması olarak deneyimlenebilir. Aslında, başka nedenlerin yanında, tam da ebeveyn çiftin ilişkisini, cinsiyetler ve kuşaklar arasındaki farkları, ebeveyn çifte duyulan hasedi (envy), ilksel sahnenin şokunu, ve üçgenleşmenin yerleşmesine bağlı olarak, yokedilme korkusu şeklinde ortaya çıkan, engellenmişlik (frustration) ve kaygının (anxiety) en ilkel şeklini keşfetmenin örseleyici etkisinden kaçınmak için, buna karşı canla başla direnilir.
Burada Bion’un (1968) katkıları içgörünün bilişsel kavrayışının, sahte aptallık, kibir ve merak üçlüsü yoluyla savunmacı parçalanmasının anlaşılmasına yaptığı katkılar, erken dönem üçgenleşmeye dair farkındalığa gösterilen tahammülsüzlükle bağlantılandırılabilir. Her halükârka, hastanın yorumu, analistle ümitsiz kaynaşma (fusion) arayışının kesintiye uğratılması olarak deneyimlemesi, ağır biçimde gerilemiş hastaların tedavisinde önemli bir unsurdur. Öznelerarası perspektiften çalışan analist, analizde “üçüncü konum”a geçemeyerek, hastayı bu kopuştan, dolayısıyla da ayrışma ve bireyleşmeyi tam olarak deneyimlemekten koruyabilir. Bu durum, hastanın duygusal büyüme ve gelişmesini, kapasitesinin altında bir noktada sınırlayabilir.
Analistin üçüncü kişi olarak işlevi önemli bir üzerine düşünme kaynağıdır. Zamanla hastanın kendi üzerine düşünmesi, içebakış (introspection), içgörü ve otonominin gelişmesi için güçlü bir uyaran haline gelir, ki bu, dinamik bilinçdışının daha derin katmanlarını daha iyi anlama çabasında otonomiyi de içerir. Optimal şartlarda, tedavinin ileri aşamalarında, aktarım/karşıaktarım gelişmelerinin öznelerarasında harekete geçirilmesinin baskınlığı, analistin üzerine-düşünme işlevinin içselleştirilmesiyle, yerini hastanın kendi öznel deneyimini dile getirmesinin baskınlığına bırakabilir. Bu durum kendini, hastanın kendi öznel deneyimi üzerine düşünme kapasitesinde gösterir. Öyle ki, bilinçdışının daha derin katmanları, kendiliğin keşfi biçiminde ortaya çıkar ve güncel öznelerarası deneyimin incelenmesinin ötesine geçer.
Hem gerileme ve aktarımın derinleşmesi, hem de hastanın ilkel deneyimle ilişkisindeki ilerleme, egonun artık ilkel fantezi tarafından dayanılmaz biçimde tehdit edilmediği bir noktada ortaya çıkabilir. Bu noktada hasta bir yandan analistten ayrışmaya ve bağımsızlaşmaya daha fazla tahammül gösterebilirken, bir yandan da, psikanalitik araştırmanın ilgili ancak net olarak ayrışmış bir katılımcısı olarak analistle ilişkisinde kendini güvende hisseder.
Tüm analitik deneyimin mevcut öznelerarasılığın analizine bağlanması halinde, tersine, bilinçdışı çatışmanın daha gerçeklik temelli, “şimdi ve burada” bir deneyime dönüşmesi, sonuçta da bilinçdışının derinden anlaşılmasına karşı savunmacı amaçlara hizmet etmesi tehlikesi ortaya çıkar. Öznelerarası iletişimin nispeten yüzeye yakın düzeyinde böyle savunmacı bir saplanma (fixation), çocukluğa ait çokbiçimli-sapkın çatışmaların, ilkel sadomazohizmin ve genel anlamda erotizasyon çevresinde toplanan çatışmaların derin düzeylerine karşı savunmalara da hizmet edebilir.
Hastanın bilinçdışı çatışmaları öznelerarası alanda canlandırılırken, analistin bunlar üzerine üçüncü kişi olarak düşünmesinin oedipal aktarımı harekete geçirmesi gerçeği, hastayla analist arasındaki tüm etkileşimlerin aktarım üzerinde kaçınılmaz sonuçları olduğunu, ve aktarımın hiçbir zaman tam olarak çözümlenemeyeceğini gösterir. Bu durum, hasta ve analist arasındaki tüm ilişkinin, ilişkinin gerçekliğinin inkâr edilmesi ve hastanın çocuklaştırılmasına katkıda bulunulması sonucunu doğuracak sonsuz bir gerileme içinde, sadece aktarımdan ibaret olarak yorumlanması gerektiğinin bir göstergesi olarak anlaşılmamalıdır. Belirli bir noktada, gerçek ilişkinin aktarım tarafından renklendirilmesi, gündelik hayattaki nesne ilişkilerinin sıradan bir parçası olan, süblime bir kalıntı oluşturur.
Burada, Laplanche’ın (1987), anne-çocuk ilişkisinde libidinal erotizasyonun ilk olarak, çocuğun bilinçli olarak anlamadan aldığı, annenin “muammalı” (enigmatic) mesajlarıyla devreye sokulması kuramından söz etmek yerinde olur. Analitin Bilinçdışı her zaman orada ve hastayı etkiliyor olacaktır; ancak bu, analistin yorumlayıcı hipotezleri bilinçöncesi ayrıntılandırmasını ve bilinçli olarak dile getirmesini hesaba katmama hakkını doğurmaz. Analistin kişiliğinin bu unsurları, hasta ve analistin ayrı oluşuna tahammülün gelişimini, hastanın son kertede analistin kişiliğini tam olarak bilemeyeceğini kabulünü, ve analitik ilişkinin kuşakların ayrışmasını nasıl taklit ettiğinin tanınmasını sağlar. Hastanın, ebeveynlerin oedipal ilişkisinin dışında bırakılmış üçüncü bir kişi olmasının kaçınılmazlığı, kayıp, ayrı olma ve otonominin teyidi haline gelir, ki bu erotik alanda ayrı olmayı ve otonomiyi de içerir.
Bu düşünceler, analistin yorumlarının öznelerarası çerçevedeki keşiflerle sınırlandırılmasına karşı, hastanın bilinçdışının keşfinin optimal düzeyde genişletilmesinin önemini vurgular. Öznelerarası alanda kalınınca genelde oedipal ilişki yerine oedipal öncesi ilişki, ve arkaik oedipal ve jenital cinsellik yerine oedipal öncesi içgüdüsel gelişim vurgulanır; zira ötekiler, ancak analist ayrı bir kişi olarak deneyimlenirse ortaya çıkarak keşif konusu olabilirler. Aynı şekilde, tedavi boyunca gerçekçi bir biçimde ve derece derece evrilen, hasta ve analist arasındaki ayrılık, analist hakkındaki süblime edilmiş merakın gelişmesine ve “dışsal” bir perspektiften analistin gerçeğinin kurulmasına izin verir. Tutarlı olarak aktarım analizi ve derinlemesine çalışma (working through) sonucunda hasta ve analist arasında “gerçek bir ilişki”nin gelişmesi, tedavinin ileri aşamalarının belirgin olmayan, büyümeyi teşvik eden bir yönüdür, ve analizin sonlandırılma evresinde ortaya çıkan depresif aktarımların ve yas tepkilerinin derinlemesine çalışılmasında önemli rol oynayan, kısmen süblime edilmiş özdeşleşmelerin gerçekleşmesine olanak sağlar. Bu süreç, hem ayrı olma, hem de yakınlık, hem farklılık ve kayıp, hem de minnet duyabilme kapasitesinin oluşmasıyla doruğa ulaşır.
Yorumun “sanki” modunda ifade edilmesi, hastanın geçmişinde belirli bir noktaya zamanından önce bir bağlantı kurmadan, aktarımda harekete geçirilen bilinçdışı çatışmaların eşzamanlı doğasını teslim eder. Yani, aktarımda harekete geçirilen tek bir dönem ya da travmatik deneyim değil, birçok farklı, zamansal olarak uzak olmakla beraber bilişsel olarak bağlantılı, ancak adım adım erken deneyimin farklı zamanlarından gelen farklı bölümlere ayrılabilecek bilinçdışı deneyimlerden gelen, birbiriyle bağlantılı çatışma ve savunmaların bir yoğuşmasıdır. Kısacası, bilinçdışı çatışmanın zamansal sıralı olma özelliği, hastanın karakter yapısında sabitlenmiş eşzamanlı (zamansal olarak ayrışmamış) yoğuşmalardan evrilir. Bu da demektir ki, hasta tedavinin ileri aşamalarında, geçmişin belirli dönemlerine önemli gerilemeler deneyimleyebilir, ve güncel öznelerarasılığın geçmişten gelen önemli bilinçdışı deneyimlerin yeniden bulunmasına dönüşmesini yansıtan belirli anılar ortaya çıkabilir.
Ancak böyle bir yeniden bulma nadiren bütünleşmiş, pürüzsüz bir tarihi beraberinde getirir. Gerileme ve ilerlemenin aynı anda ortaya çıkıyor olması gerçeği, travmatik deneyimlerin şu anda travma olarak deneyimlenmesi yerine geriye dönük olarak bu şekilde detaylandırılıyor olması, bilinçdışı geçmişin ve bugünle ilişkisinin keşfinin süreksizlik özelliğini açıklar.
Yorumun doğasına ilişkin son birkaç söz: Yorum gerçeklerin ortaya çıkmasını mı sağlar, yoksa yaratıcılıkla yeni bir anlatının üretilmesini mi? En iyi haliyle yorum, hem hastanın öznel deneyiminin, hem de bastırılmak, ayrılmak, ya da yansıtılmak zorunda kalınmış olanın eşduyumla anlaşılmasıyla başlar. Bu bilinçdışı anlamların “şimdi ve burada” anlaşılması, adım adım “o zaman ve orada”ki bilinçdışı deneyimi aydınlatacak biçimde genişler. Böylece yorum, ancak adım adım güncel deneyimlerin niteliğini belirleyen geçmiş anlamlara bağlanacak olan, şimdi ve buradaki anlamların açığa çıkarılması olarak yola çıkar.
Analistin yaratıcılığı, yorumları, aktarımdaki duygusal durumun tamamını kavrayacak şekilde biçimlendirmesine dayanır. Analist, hastanın sözel ve sözel olmayan davranışlarına dair gözlemlerine ve kendi karşıaktarım tepkilerine dayanarak, şimdiki durumu yakalayacak kadar kesin, ama hastanın beklenmedik yönlere doğru izini sürebileceği kadar da açık uçlu bir metafor kurar. Başta yorumlar kesin olmayan ifadeler, sorular, ya da hastanın dikkatine sunulan bir çok alternatif formülasyon olabilir, ancak zamanla keskinleşmeleri ve bir noktaya odaklanmaları gerekir. Bazen hastanın kaygısını ve acısını arttırırlar, bazen de özgürleştirici, hatta ferahlatıcı bir etkileri olabilir. Analistin gerçeği arayışının hasta tarafından zaman zaman saldırgan bir edim olarak deneyimlenmesi kaçınılmazdır. Eğer analistin gerçeği arayışının kökleri gerçekten de hastalarının kendileri hakkında daha çok şey bilmelerine yardım etme isteğine dayanıyorsa, hastalar zamanla bunu takdir edebilecekler, ve analistin gerçeğe tereddütsüz adanmasında ifade bulan, kendi güçlerine duyduğu güven için minnet duyacaklardır.
Özetle, psikanalitik kuram ve klinik uygulamaya iki güncel yaklaşımı, psikanalizin anayolu olarak adlandırdığım yaklaşımla, kişilerarası-öznelerarası-kendilik psikolojisini simgeleyen yaklaşımı, anahatlarıyla karşılaştırdım. Birincisinin, “üç kişi” analizine olanak sağlayarak, bilinçdışı intrapsişik çatışmaların hem oedipal, hem de oedipal öncesi geniş bir yelpazesinin ve eşlik eden psikopatolojinin incelenmesine elverişli olduğu; ikincisinin, “iki kişi” analizi olarak kaldığı için, incelemeyi büyük ölçüde oedipal öncesi alanla kısıtlama eğiliminde olduğu, ve aktarımdaki bilinçdışı çatışmaların araştırılmasını ve hastanın özerk kendi-üzerine-düşünme işlevinin gelişimini sınırlayabileceği görüşünü sundum.Devamını okuyun
James F. Masterson, M.D.
KENDİLİK
Bu yaklaşımın anahtar kavramlarından biri olan Kendilik kendi gelişimine, kendi kapasiteleri veya işlevleri ve kendi patolojisine sahiptir.
“Kendilik” terimi o kadar çok kuramcı tarafından kullanıldı ki bu terimi benim ne şekilde kullandığıma dair bir açıklama yapmak şart oldu. Bu terimi önce klinik açıdan, daha sonra intrapsişik nesne ilişkileri perspektifinden, daha sonra da kapasiteleri ve egoyla ilişkisi açısından açıklayacağım.
Kendilik gelişimi bağlanma kuramını, nörobiyolojik beyin araştırmalarını ve nesne ilişkileri kuramını bir araya getirecek şekilde detaylı olarak tanımlanacaktır. Bağlanma kuramı annenin afekt düzenleme işlevinin genetik etkilerin ifade edilmesine nasıl aracılık ettiğini ve daha sonra kendiliğin merkezi haline gelecek olan orbital prefrontal korteksteki nöronların gelişimi ve birbirine bağlanması için hayati önem taşıyan çevresel desteği nasıl sağladığını anlatır; kendilik de ileride bireyin afektini ve afektif ilişkilerini düzenleyecektir. Bağlanma kuramı ayrıca bu afektif etkileşimlerin birbirlerine entegre olarak kendiliğin intrapsişik yapısını nasıl oluşturduklarını da açıklar.
Nörobiyolojik beyin araştırmaları kendiliğin altında yatan sinirsel yapıları tanımlar. Nesne ilişkileri kuramıysa hem bağlanma kuramını hem de nörobiyolojiyi birbirine entegre ederek yapıların psikolojik olarak nasıl ifade bulduklarını ve tedavide bunlara ne şekilde yaklaşmak gerektiğini izah eder.
GERÇEK KENDİLİK: KLİNİK
Kendilik imgesi bireyin belli bir zaman veya belli bir durumda kendisi hakkında sahip olduğu imgedir. Bu imge kişinin vücuduyla ilgili imgesi ve o belirli anda içinde bulunduğu durumla ilgili zihinsel tasarımından oluşur. Kendilik imgesi bilinçli veya bilinçsiz, gerçekçi veya çarpıtılmış olabilir.
Kendilik imgesinden daha kalıcı bir şema olan kendilik tasarımı, ego tarafından bireyin farklı zamanlarda benimsediği çeşitli gerçekçi ve çarpıtılmış kendilik imgeleri kullanılarak oluşturulur. Kendilik tasarımı kişinin kendisiyle ilgili oluşturduğu bilinçli veya bilinçsiz algıdır ve uykuda ya da aktif olabilir.
Üst (supraordinate) kendilik organizasyonu öznel bir deneyimin birden fazla kendilik tasarımı ile organize edilebilmesine işaret eder; belli bir deneyimdeki “ben”, bir başka deneyimdeki “ben”le aynı olmayabilir. Bu terim çeşitli alt kendilik imgeleri ve tasarımlarının organizasyonu ve örüntülenmesi için kullanılmaktadır. Bu terim onları birbirine bağlar, aralarında bir süreklilik olmasını sağlar ve bir birlik ve bütünlük algısı verir. Kişilik bozukluklarında patolojik olarak hasara uğramış kapasitelerden biri de budur.
GERÇEK KENDİLİK: BİR İNTRAPSİŞİK NESNE İLİŞKİLERİ PERSPEKTİFİ
Gerçek kendilik intrapsişik kendilik imgelerinin toplamından ve bununla bağlantılı nesne ilişkilerinden müteşekkildir. “Gerçek” sözcüğü sağlıklı, normal, hem fantazi hem de bilinçaltından girdiler (input) mevcut olmasına rağmen çok önemli bir bilinçli gerçeklik öğesini de içeren kendilik anlamına gelir.
Gerçek, sağlıklı kendiliğin iki işlevi vardır: kendilik ifadesi için duygusal bir araç olmak ve gerçeklik görevlerinde ustalaşma yoluyla özsaygının muhafaza edilmesi.
Neden Winnicott’un “hakiki kendilik (true self)” terimi yerine “gerçek kendilik” terimini kullanıyoruz? Winnicott’un öncü çalışmaları modern gelişimsel çalışmalardan evvel yapılmıştır ve Freud’un kendiliğin iki parçadan oluştuğu fikirleri üzerine dayalıdır: içgüdülere dayalı parça “hakiki” olan, çevreye veya dış dünyaya bağlı olansa sahte olandı. Gelişimsel araştırmalar bunun hatalı bir ayırım olduğunu gösterdi çünkü kendiliğin önemli bir parçasının ilk yıllarda anneyle yaşanan etkileşimlerin dış dünyayla yaşanan etkileşimlerle birlikte içselleştirilip entegre edilerek oluşturulduğu ortaya çıkarıldı; kendiliğin bu şekilde oluşan parçasına bunu takiben hem libidinal, hem de saldırgan itkiler eklenir.
“Gerçek kendilik” terimi Kendilik Bozuklukları kapsamındaki sahte kendilikle keskin bir zıtlık arz eder. Sahte kendilik algısı gerçekliğe değil fantaziye dayalıdır ve özsaygıyı gerçeklik konusunda ustalaşmak yoluyla değil, acı verici afektlere karşı savunma yapma yoluyla muhafaza eder.
Gerçek kendilik hem alt kendilik tasarımlarından hem de onların üzerine çıkan üst organizasyonlardan oluşur. Bu gerçek kendiliğin kendine özgü bir gelişimi, kapasiteleri, işlevleri ve kendi psikopatolojisi vardır. Devamını okuyun
Kenneth R. EVANS
Maria C. GILBERT
Psikolojide üç temel düşünce akımının gelişimi, önce birbirlerinden tamamen soyutlanmış ve birbirlerine zıt düşerek sonra da bu gelenekler arasında yavaş yavaş köprülerin kurulmasıyla, entegratif hareketin tarihine damgasını vurur. Bütün gelenekler insan zihninin işleyişine dair paha biçilmez görüşler kazandırmıştır. Psikanaliz bilinçdışı süreçlere ve bunların bütün deneyimlerimizi nasıl etkilediğine dair bir bilgi sağlamıştır. Aktarımın önemine yaptığı vurgu ile geçmişten gelen ilişkilerin, bugünkü bilinçli farkındalığımız içinde nasıl yeniden yaratıldığını ve hayatlarımızı etkilediğini göstermiştir. Davranışçılık ise öğrenme süreci içinde olumlu ve olumsuz pekiştireçlere nasıl duyarlı olduğumuzu anlatmıştır: davranışın olumsuz dahi olsa pekiştirilmesiyle kalıcı hale geldiğini göstermiştir. Ancak öğrenilmiş şey geri döndürülerek daha adaptif davranışlarla yer değiştirebilir. Bunlara ek olarak, hümanistik psikoloji, kişinin kendini gerçekleştirme dürtüsü sayesinde kendini sağaltma potansiyeli ve kapasitesine olan inancını kazandırmıştır. Psikoloji içindeki üç geleneğin haritasını çıkartan Clarkson (1992), psikanalizin “Neden?” sorusuna odaklandığını ve anlam ve içgörü arayışı içinde olduğunu söyler. Davranışçılık “Ne?” sorusuna odaklanır, ve işlevsiz ve değişim gerektiren davranışlara bakar. Hümanizm ise “Nasıl?” sorusunu sorar; yani kişinin nasıl hissettiği ile duyuları, duyguları ve dünyanın duyusal deneyimlenişini araştırır (Clarkson, 1992, sf.3). Bunlara, kişinin içinde yaşadığı bağlama, sorunun her zaman bir sistem sorunu olduğu varsayımı üzerinden sorunun hangi zaman ve mekanda varolduğuna bakan ve “Nerede?” sorusunu soran sistem-teorisi ile bütün insanlara dair oldukları düşünülen anlam, ölüm ve soyutlanma meseleleri üzerinde uğraşan ve “Ne için?” sorusunu soran, insanın varoluşsal anlamının nerede yattığını soran varoluşçuluk akımını ekleyebiliriz.
Entegrasyon arayışı kısmen bu üç temel psikoterapi ekolü veya geleneğindeki noksanlıklar sonucu ortaya çıkmıştır. Psikanaliz sağaltım süresinin uzunluğu ve belirli davranışlara odaklanmaması nedeniyle eleştirilmiştir. İnsanlar analiz sürecinde kendilerine dair pekçok içgörü kazanmalarına rağmen eski yıkıcı davranış örüntülerini tekrarlamaya devam etmektedirler. Davranış terapisi, belirli davranışların istenilen yöne çekilmesi üzerinde durmasına ve semptomun çözülmesini sağlamasına rağmen altta yatan yapısal sorunlarla uğraşmamaktadır. Altta yatan soruna dokunulmadığından bir semptom ortadan kalkmasına rağmen diğeriyle yer değiştirmekte ve “semptom ikamesi” diye adlandırılan durumla sonuçlanmaktadır. Hümanistik terapiler, gelişim potansiyeli, en üst seviyede işleyiş ve kendini-gerçekleştirme üzerinde yoğunlaşırken fazla iyimser olmak, deneyimin gölgede kalan olumsuz taraflarını görmezden gelmek ve insanlık durumunun varoluşsal gerçekliklerini hafifsemekle eleştirilmiştir. Entegrasyon hem bu eksikliklere bir tepki olarak hem de alandaki klinisyenlerin hastalarına yardım etmek için daha verimli yollar bulma ihtiyaçlarından doğmuştur.
Yaklaşımlar arası diyalog eksikliği ve bu yaklaşımların insan deneyimlerine dair söyledikleri arasında hiçbir yokmuş gibi görülmesi, yazarlarımızdan birinin 1950lerin sonlarında psikoloji alanında ilk çalışmalarını yaparken yaşadıklarına bakıldığında açıkça görülebilir. Yazarımız, psikoloji dersini aldığı ilk yıl, birinci sömestr davranışçılık ikinci sömestr ise psikanaliz üzerine eğitim almıştır. Davranışçı sömestrin sonunda aklında kalan tek şey şudur: “sadece gözlenebilir davranışa dikkat edin; deneyime dair sadece gördüğünüz ve ölçülebilir olanla ilgilenin, başka hiçbirşeyle değil.” ve “ Kişilik yoktur, sadeve davranış vardır”. Psikanalitik sömestrden ise aklında kalan şudur: “Hiçbirşey yüzeyde göründüğü gibi değildir; davranışa dair hakikate ancak rüyalardan, dil sürçmelerinden ve bilinçdışından gelen diğer dolaylı mesajlardan ulaşabiliriz.”; “Yüzeyde görülen davranış, bilinçdışının derinliklerinde yatan bastırılmışı malzemenin şekil değiştirmiş halidir; görünen davranışa odaklanmayın yoksa sadec semptomun ortadan kalkmasını sağlarsınız derinlikli bir yapısal değişim değil.” Bu ifadeler yaklaşımlar arasındaki temel farkları gösteriyor; Messer’in deyimiyle davranışçılığın “komik yüzü”, psikanalizin ise “ironik ve trajik yüzü” gözler önüne seriliyor (Messer, 2001). Her iki yaklaşım da kişilik gibi bir kavram olmadığı konusunda hemfikir gibiler ve hiçbirinin pek fazla (hatta hiç) sosyal etkileşimden söz ettiği söylenemez. Bu derste ne bu akımlar üzerinden bir tartışma ne de aralarındaki büyük farklara dair bir yorum yapılmamıştı. Neyse ki o zamandan beri bütüncül hareketin tarihi, birbirleriyle asla buluşamayacaklarmış gibi gözüken bu akımlar arasında pek çok yakınlaşma sağladı ve aralarında zengin ve çok renkli bir diyaloğun yollarını açtı!
Goldfried’in (1995a) entegrasyonun yetmiş yıllık tarihi ile ilgili ilginç ve kapsamlı çalışmasına çok şey borçluyuz, aşağıda sunduğumuz kısa özette bu çalışmadan önemli olduğunu düşündüğümüz birkaç noktayı alıntıladık. Goldfried’in (1995a) de dikkat çektiği gibi davranışçılık ve psikanaliz arasındaki yakınlaşmanın 1932’lere kadar uzanan bir geçmişi vardır. 1932’de French, APA’nın 88. buluşmasında, psikanalitik bir kavram olan bastırmayı davranışçı bir kavram olan sönümlenme ile karşılaştırarak, benzer bir anlam taşıyıp taşımadıklarını sorgulamıştı. French, yazdığı büyüleyici makalesinde, öğrenme sürecinde travmatik etkiler hakkındaki çalışmaları üzerinden Pavlov ile Freud arasındaki benzerlikler ve bağlantıları gözler önüne sermişti. French, Pavlov’un çalışmasında deneysel olarak sönümlendirilmiş şartlı refleksin kalıcı olarak yok edilmediğini söylüyordu, “tıpkı psikanalitik deneyimimizde birbirinden farklı bastırma derinlikleri olduğu gibi.” (French, 1933, sf. 1169). French’in makalesi, farklı yaklaşımlarla benzer süreçlere bakıyor olabileceğimize dair fikriyle tarihi bir söz söylüyordu; bu, farklı yönelimler arasındaki diyaloğu kolaylaştırmak için psikoterapide ortak bir dil yaratma çabasında olan entegrasyona doğru atılmış bir adımdı (Goldfried, 1995b).
1936’da Rozenweig psikoterapideki farklı yönelimler arasında üç ortaklık bularak yukarıdaki ile ilgili ama biraz daha farklı bir katkıda bulundu. Yönelimden bağımsız olarak sürecin verimliliğini etkileyen şeyin terapistin kişiliği olduğunu; yorumların hastalara alternatif bakış açıları kazandırdığını; ve bir alandaki değişimin diğer alanlarda da değişimlere neden olduğunu, bu nedenle farklı yönelimler farklı alanlarda yoğunlaşmalarına rağmen her birinin olumlu sonuçlar doğurabileceğini söyledi (Goldfried, 1995b).
Dollard ve Miller’in (1950) klasik kitabı “Kişilik ve Psikoterapi” bütüncül harekette bir başka yapıtaşıdır. Burada da yine psikanaliz ve davranışçlık arasında bir köprü kurma niyeti vardır. Dollard ve Miller regresyon, kaygı, bastırma ve yer değiştirme gibi psikanalitik kavramların nasıl öğrenme teorisi çerçevesinde anlaşılabileceğini detaylı bir şekilde anlatır(Goldfried, 1995b). Farklı yönelimler içinde kullanılan farklı teorik kavramların entegrasyonu ile ilgilenen yazarlar, ortak bir psikoterapi dili yaratma çabasının öncülerindendirler. Goldfried (1995b), Dollard ve Miller’in kitabının 30 yılı aşkın bir süre boyunca baskı yaptığını söylüyor; entegrasyon için gösterdikleri çabalarının kalıcılığının herhalde en büyük kanıtı bu! Özünde, entegrasyonları, psikolojik süreçlere bakışlarında birbirini tamamlayan yollar bulma çabası ve psikanaliz ve davrnışçılık arasında köprü kurmak olarak görülebilir.
Bu ilk denemeleri, 1960 ve 1970’lerde terapiler arasındaki ortaklıkları bulma çabaları izledi; Frank’in (1982) çıkardığı terapide kullanılan ortak “sağaltım faktörleri” listesi gibi. Bu listede hastanın beklentileri, yardım edilme umudu ve psikoterapinin insanların kendileri ve ötekilere dair yanlış algılarını düzeltme eğilimi gibi maddeler yer alıyordu. Zaman içinde, hümanizm, davranışçılık ve psikanaliz takipçilerinden olup da diğer geleneklerden gelen çalışma tarzları ve kavramlara açık olan kişilerin sayısı arttı. Örneğin Wachtel (1977) psikanaliz ve davranış terapisinin, hastanın yararına olacak şekilde, birbirlerini tamamlayabileceğini söyledi.
Zamanla bütüncül hareket o kadar güç kazandı ki, belirli sorunlar için belirli tedavilerin kullanılması gerektiğine dair bir araştırmanın eleştirisini yapan Roth ve Fonaghy (1996) bile entegrasyonu destekleyen şu yorumu yaptılar: “Eninde sonunda teorik yönelimler bir şekilde entegre olmak zorunda kalacaklar çünkü aşağı yukarı birbirine yakın olan bütün bu modeller aynı fenomenle ilgileniyorlar: bunalmış bir zihin ”(sf.12). Bugün entegrasyonun, ihtilafları çözüme ulaştırmaktan çok kafa karışıklığına yol açabileceğini düşündükleri için bu yolun taraftarlığını yapmıyorlar. Oysa biz entegrasyonun taraftarı olarak, psikoterapi alanındaki klinik deneyim ve araştırmalardan yararlanarak, esnek olma ve hastaya mümkün olan en uygun hizmeti verme çabasıyla entegrasyon modelleri geliştiren ve genişleten pekçok entegrasyonistin yanında yer alıyoruz.
Şimdi entegrasyona getirilen farklı yaklaşımlarrın zaman içinde nasıl kavramsallaştığını aktararak okuyucuya ne kadar zengin bir alanla karşı karşıya olduğunu gösterelim. Bütüncül harekete bakışımızda her zaman arkaplanda duran sorular şu şekilde özetlenebilir:
1.Gerçekten de terapist olarak çalışan insan sayısı kadar çok terapi modeli var mıdır?
2.Farklı kökenlerden gelen terapistleri birleştirebilecek ortak entegrasyon modelleri ararken imkansız bir rüyanın peşinde mi koşuyoruz?
3.Değişimin mimarı olarak hastayı unutup, terapistin sunduğu şeyler üzerinde fazlaca mı odaklandık?
4.Herşeyi kapsayan meta-teorik entegratif bir model geliştirmek gerçekleşmesi mümkün olmayan iddiada bir proje mi?
Stricker ve Gold (1996) entegrasyona getirilen birbirinden farklı üç yaklaşımdan bahsediyor: teorik entegrasyon; teknik eklektizm; ve ortak faktörler yaklaşımı. Önce bunları sırasıyla ele alacağız; sonra da entegrasyonun başka hangi yollarla kavramsallaştırıldığına bakacağız.
Teorik entegrasyon: ideal ve iyimser ancak ütopyacı görüş
Bu, bir terapi meta-modeli veya terapilerin terapisi yaratma sürecine verilen addır. Bu tarz bir meta-teorik entegrasyon modeli yaratma çabası kimileri tarafından imkansız kimileri tarafından ise fazla gösterişli bir çaba olarak görülmüştür çünkü meta-teorik bir seviyede her hangi bir yakınlaşma çabasının fazlaca zorlu ve ürkütücü olduğu düşünülür. Oysa, bu tip pekçok meta-teorik model geliştirilebilmiş ve klinisyenlere, entegratif (bütüncül) pratiklerini dayandırabilecekleri genel bir harita veya anlatı sunarak, uygulama için kusursuz bir destek sağlamışlardır. Mahrer (1989) entegrasyona getirilen farklı yaklaşımlardan bahsederken, şöyle der: “psikoterapileri entegre etme çabası içinde olanlar için en iyi başlama noktası ciddi bir şekilde şekillendirilmiş bir insan teorisidir” (sf. 68).
Bu bazıları için fazla iddialı bir proje gibi görülebilir oysa uygulayıcı klinisyenler olarak çoğumuz, gelişim psikolojisi veya nörobiyoloji gibi alanlar yoluyla karşılaştığımız her yeni bilgi ile insana dair teorimizi aslında sürekli olarak yenilemiş oluyoruz. Bu süreç genellikle biz farkında olmadan işliyor. Zımnî teorilerimiz, yaptığımızı veya söylediğimizi sandığımız şeylerden oldukça farklı olabilir. Bu da bize araştırma ve değerlendirme yapmak için çok ilginç bir alan sunmaktadır.
Bu tip meta-teorik entegrasyon modeli geliştirmeye çalışmış çok kişi olmuştur: insanların yaşamları boyunca geçirdikleri psikospiritüel gelişim sürecini izleyen modeliyle Wilber (1980); terapötik ilişkiye yaptığı vurgu üzerinden üç ana terapi geleneği arasında köprü kurmaya çalışan beş-ilişki modeliyle Clarkson (1990); Clarkson ile birlikte insan işleyişini anlamak ve klinik seçenekleri sunmak için geliştirdiği yedi-aşamalı modeliyle Lapworth (1992); ve insanın içinde var olduğu sosyal ve ekolojik sistemlere de bakan supraparadigmatik modeliyle Opazo (1997) gibi. Bu modellerde ortak olan teoriler üzerinden bir teori yaratma çabasıdır: entegrasyonu kolaylaştırmak amacıyla tüm psikoterapi yaklaşımlarını kaspayan ve onlar arasında zıtlık gibi gözüken çeşitliliği anlamaya çalışan bir meta-model. Genellikle bu tip meta-modeller entegrasyonu, terapiler arasındaki ortaklıklar üzerine kurarlar.
Teknik eklektizm: pragmatik ve adaptif ancak eksik görüş
Psikoterapide eklektizmi en iyi anlatan ifade herhalde “hangi sorun için ne işe yarar” yaklaşımıdır. Burada anlık pragmatik müdahale seçeneklerine odaklanılır. Eklektizm, belirli bir hasta ve belirli bir problem için neyin işe yaradığına dair ampirik bilgiye dayalı entegrasyon biçimleri anlamına gelmektedir. Eklektik yaklaşımlar gelişigüzel olandan idyosenkratik olana sistematik olana kadar geniş bir yelpazede, ampirik olarak geçerliliği ispatlanmış tedavi modellerini içerir. Bu tarz eklektik yaklaşımlar belirli bir kişilik veya psikopatoloji teorisine değil, ampirik araştırma sonuçlarına dayanırlar. Kendini “teknik eklektik” olarak tarifleyen Lazarus (1981) kendi multi-modal terapi yaklaşımını, hastanın sorununa dair titiz bir değerlendirmeyi takiben ona en verimli şekilde yardımcı olabilmek için farklı yönelimlerden onun için en uygun teknikleri seçerek sistematik bir şekilde uygulamaya koymaya dayandırmıştır. Ne entegrasyona dair bir meta-teori çabası vardır ne de böyle bir niyeti ve ilgisi.
Eklektizmi eleştirenler zaman zaman “ithal” edilmiş bir tekniğin terapistin pratiğindeki diğer alanlarla uyuşmazlık gösterebileceğini, bunun da hasta için zararlı sonuçlar doğuracağını söylemişlerdir. Örneğin eğer bir defaya mahsus olmak üzere “çift sandalye tekniği” kullanılırsa kırılgan bir kendiliğe sahip bir hastada patolojik bir regresyona neden olabilir ve tekniğin dayandığı “ana” teoriden habersiz olan terapist yanlış uygulamanın taşıdığı risklerin farkında bile olmayabilir. Oysa, pratikte, üzerinde titizlikle düşünülmüş ve hastanın yararına olacağından emin olduktan sonra teknik ve strateji ithal eden pekçok klinisyen vardır. Lazarus’un (1981) yandaşlığını yaptığı sistematik yaklaşım, müdahalede gelişigüzel yaklaşımları engelleme adına gösterilen bir çabadır.
Ortak faktörler: mantıklı bir uzlaşma mı kısıtlanmış bir bakışaçısı mı?
Psikoterapiler arasındaki ortak faktörleri bulma arayışının geçmişi 1930’larda başlar; o günlerden bu günlere, gerek araştırma sonuçları gerekse klinik deneyim, yapılan tartışmalara büyük katkıda bulunmuştur. Bazı bakımlardan bu süreç çeşitli engellemelerle karşılaşmıştır çünkü pek çok kişi kendi “saf-katıksız” yaklaşımlarına sadık kalmak yolunu seçmiş ve kullandıkları yöntem nedeniyle harcadıkları zaman, çaba ve paranın, kavramlar veya sonuçlar bakımından diğerlerinden pek de farklı olmadığını görmeye yanaşmamıştır.
Goldfried ve Padawer (1982, Goldfried1995b, sf203’ten alıntı) yaptıkları literatür taraması sonucu buldukları yakaşımlar arasındaki ortaklıkları şu şekilde sıralamışlardır:
1.Kültürel olarak terapinini yardımcı olacağı görüşünün kabul görmesi: Böylece kişi terapinin genellikle yaralı olacağına dair bir umut ve beklentiyle başlıyor. Yalom (1985) buna “umut instilasyonu” diyor.
2.Psikoterapötik ilişkiye katılım: İnsanlar için kabul edici, bakan, gözeten ve dikkat veren bir ilişki içinde olmak başlıbaşına yararlıdır. Bu, Rogers (1951) tarafından etkili bir terapinin ana maddesi olarak görülür ve genellikle insanın yaşamında benzersiz bir deneyim sağlar.
3.Kişiye, kendisi ve dünyaya dair dışarıdan bir bakış kazanma imkânı vermesi: terapide alınan geribildirimler sayesinde kişi, düşünce tarzı ve kendilik algısında değişimler yaşayabilir.
4.Düzeltici duygusal deneyimlerin teşvik edilmesi: gerek seans sırasında, gerekse seanslar arasında yaşantılanan yeni deneyimler, terapinin en önemli unsurlarından birini teşkil eder.
5.Gerçekliği tekrar tekrar sınama fırsatı: bunun içinde dışarıdan gelen geribildirimler sayesinde kendiliğe dair yeni bir yaklaşım edinmek yanında destekleyici bir atmosfer ortamında yeni davranış ve tepkileri pratiğe geçirmek ve pekiştirmek de yer alır.
Ortak-faktörler yaklaşımına yöneltilen eleştirilerden biri, entegrasyonu sadece ortak faktörlere dayandırdığımız zaman, aslında gayet gelişmiş teori ve tekniklere içkin zenginliği kaybedebileceğimiz yönündedir. Ne var ki, sağaltım sürecinde bir yandan ortak faktörlerden yaralanırken diğer yandan kendimize ve hastaya uygun o teknik ve stratejik zenginlikten faydalanmamamız için hiçbir sebep yoktur. Bütün terapistlerin deneyimleri arttıkça kaçınılmaz olarak kendi bireysel tarzlarını geliştireceklerine inanıyoruz. 1950lerde Fiedler çalışmasından bugüne görüldü ki farklı yönelimlerden gelen deneyimli pratisyenler arasındaki benzerlikler artıyor. Fiedler, farklı yönelimlerden gelen deneyimle klinisyenler arasındaki benzerliklerin, yeni başlamış olanlardan daha fazla olduğunu göstermişti (Fiedler, 1950). Görünen o ki eğer insanlar hastalarının ihtiyaçlarına cevap verirlerse, entegrasyon süreci zaten doğal olarak işleyecek.
Goldfried’in (1995) yapmaya çalıştığı bir başka şey de farklı yaklaşımları kapsayacak ortak bir terapi dili bulmaktır. Böyle bir dilin, farklı yönelimli terapistler arasında, ortaklaşılmış kavramlar üzerinden bir klinik diyalog kurulmasını mümkün kılacağına inanır. Goldfried’in makalesinde verdiği örneklerden biri vaka formülasyonu için ortak bir dil ararken kullandığı “kısır döngü ve faziletli döngü” ifadesidir. Bu ifadeyi insanların hayatlarındaki tekrarlayan yıkıcı örüntüler ile bunlara karşılık gelebilecek yapıcı alternatifler-ki gündelik terapötik çabalarımız bundan başka bir şey değildir- anlatabilmek için kullanır (Goldfried, 1995b). “Kısı döngü” ifadesinin psikanalizdeki karşılığının “nörotik tekrarlama zorlantısı”, transaksiyonel analizdeki karşılığının “oyun”, gestalt psikoterapisindeki karşılığının “değişmez gestalt” ve bilişsel terapideki karşılığının “temel şema” olduğu söylenebilir. Oysa klinisyenler kendi terapötik dillerine o kadar gömülmüşlerdir ki başka bir dilden konuşanların da aynı şeyden bahsettiklerini farketmeyebilirler. Ortak gündelik bir dil bu boşluğu kapatmaya yarayabilir ve böylece gerçekte hangi konuda hemfikir olduğumuz, hangi konuda anlaşamadığımızı daha açık bir şekilde görebiliriz! Erskine ve Trautmann’ın (1996) kendilik psikolojisine dair kavramları okuyucunun daha kolay anlayacağı gündelik bir dile çevirdikleri mükemmel çalışma, karmaşık kavramlar için daha ortak bir terminoloji bulma arayışının güzel örneklerinden biridir.
Asimilatif entegrasyon: terapötik bir ilerleme mi yoksa orjinal “katıksız yaklaşımları” zayıflatma çabası mı?
1992’de Messer, entegrasyon alanında ilerleme sağlayacak en uygun ve olası yol olarak asimilatif entegrasyon kavramını öne sürdü. Bunun anlamı, diğer yaklaşımların teknik ve kavramların yavaş yavaş terapistin orjinal yönelimine asimilasyonu idi. Asimilasyon, farklı teorik yaklaşımlar ana teorik yönelime katıldıklarında, anlamlarının, “ev sahibi” teorinin anlamı ile etkileşime geçtiğini öne sürer. Hem ithal edilen teori hem de var olan teori karşılıklı olarak değişime uğrar ve yeni bir üründe vücut bulurlar. Umarız öncekilerden daha iyi bir üründe! Asimilatif entegrasyonun amacı bir yandan orjinal teoriyi korurken, diğer taraftan, terapistin varolan yaklaşımındaki zayıflıkları düzeletebilecek ampirik olarak destekli müdahaleleri ve varolan yaklaşımda uygun ama eksik olan farklı teorik yönleri bünyesine katmaktır. Bunu yaparken sonuçta ortaya çıkacak olan yeni ürünün teorik olarak anlamlı ve klinik olarak alakalı olması hedeflenir.
Asimilatif entegrasyonun sözcüleri, çoğu klinisyenin, deneyim kazandıkça hastanın ihtiyaçlarına cevap verebilmek için bu süreçten geçtiğini savunur. Bu satırların yazarları olarak bizle de farkındayız ki aslında hepimiz, uygulama sırasında klinik olarak kullanışlı teori ve müdahaleleri farkında bile olmadan ithal ediyoruz. Burada risk, orjinal yaklaşımı fazla sulandırarak gücünü kaybetmesine yol açmaktır. Ortaya çıkan yeni modelin iç tutarlılığık taşıdığından emin olmak için dikkatlice düşünmek gerekir: “Asimilatif entegrasyonistler, alternatif tekniklerin başarılı bir şekilde uygulamaya koyulmalarıyla teoride yapılacak modifikasyonlar konusunu ciddiye almazlarsa, bu modeller teorik pürizm ve eklektik pratiğin tutarsız bir melezlenişi olarak kalmaya mahkûmdur.
Tamamlayıcılık: iki yaklaşımın güçlü taraflarını birleştirmek mi yoksa her ikisini de sulandırmak mı?
Goldfried (1995a) entegrasyonun büyük oranda ortaklık veya tamamlayıcılık açısından anlaşılabileceğini ileri sürdü. Ortaklık meselesini daha önce kısaca ele aldığımızdan burada tamamlayıcılığa bakacağız. Psikoterapiye farklı yaklaşımların farklı ve kendilerine has katkıları olduğu önermesinden hareket eden tamamlayıcılık yandaşları, iki veya daha fazla yaklaşımın hasta için verimliliği maksimize edecek şekilde bir araya getirilebileceğine inanır. Her iki yaklaşımın da güçlü yönleri ortaya çıkacak nihaî ürüne katkıda bulunmuş olur. Buna örnek olarak verilebilecek bilişsel-davranış terapisi, görünen davranışta değişiklik yapma sürecinin, kişinin bu davranışla bağlantılı olarak kendisi hakkında ne düşündüğü ve ne hissettiği üzerinden geliştirilebileceği fikrine dayanır. İçsel inanç sistemlerini değiştirme amacı, görünen davranışları değiştirme amacıyla birleştirilmiştir. Davranış terapisi başlangıçta sadece S-R (stimulus-response; uyaran-tepki; uyaranı takiben tepki çıkar) kavramına dayalıydı; aracı bir değişken olarak çalışılabilecek olan insan unsuruna hiç bakmıyordu. Sonradan bu S-O-R (stimulus-organism-response; uyaran-organizma-tepki) olarak değiştirildi çünkü kişinin irrasyonel düşünce ve kognisyonları ile doğrudan çalışmanın değişim sürecini önemli ölçüde etkilediği farkedilmişti. Burada, insanın, davranışlarını, daha iyiye veya daha kötüye doğru şekillendirdiği, hayal etme kapasitesinin etkisine de dikkat edilmeye başlandı.
Linehan’ın diyalektik davranış terapisi (1993) Zen kabulü ve farkındalığı prensipleri ile açık davranış değişikliğine odaklanan Davranış Terapisini birleştirir. Bu yaklaşım paradoksal olarak bir taraftan olan şeyin kabûlü üzerinden giden Zen kutbunu kapsarken, diğer taraftan davranışta değişiklik yaratma arzusunu güden davranışçılığı kapsar. Buna benzer bir başka tamamlayıcılık örneği de Anthony Ryle’nin (1990) Bilişsel-Analitik Terapisidir. Burada da kişinin içsel süreçlerini araştıran psikodinamik kavramlar Kelly’nin bilişsel kurgularımızla ilgili kişisel kurgu teorisi birleştirilir. Bu yaklaşım sayesinde kısa-dönemli terapi, ortaklaşılmış sonuçlar ve sorun-çözümü odaklı manevraların yolu açılmış olur.
Şimdiye kadar, entegratif (bütüncül) bir yaklaşım geliştirmeye yönelik çabaların bir parçası olarak yıllar içinde ortaya çıkmış zengin tamamlayıcı kombinasyonlardan sadece birkaçına değinebildik. Bu modeller, klinisyenler ve araştırmacıların kendi katıksız yaklaşımlarımlarının ötesine geçip, birbiriyle zıt görünen yaklaşım ve yöntemleri hastanın lehine birleştirmeleriyle neler kazanılabileceğini görebilmeleri sayesinde doğdu. Belirli bir bağlam veya belirli bir hasta grubunun istekleri ile klinisyenin elinde bulundurduğu olanaklar üzerinden hastalarına yardım emte arzusu, bu sürecin gelişmesine katkıda bulundu.
Terapiler arasında bir entegrasyon için bir kaynak olarak sinirbilim: imkânsız bir rüya peşinde koşmak mı yoksa bilimsel bir temel kurma çabası mı?
Farklı yönelimlerden gelen klinisyenler arasında köprü kurma çabalarından biri de son dönemde sinirbilim ve nörobiyoloji alanında görülmektedir. Bebek ve öteki (anne) arasındaki uyum gibi nörobiyolojik açıklamalara gösterilen ilgi, bağlanmanın biyolojik bir temeli de olduğuna dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bebek ve öteki (anne) arasındaki etkileşim süreci, sinirsel bağlantıların kurulmasına yol verir; bu da kişinin gelecekteki bağlanma örüntülerinin, duygulanım regülasyon kapasitesinin ve meta-kognitif süreçlerinin-ki bunların hepsi de verimli işleyişi sağlar- temellerini oluşturur. Bu iletişim büyük oranda söz-dışı bir seviyede gerçekleşir; dolayısıyla da duygulanım yüklüdür ve bakım veren ile çocuk arasında çok hassas ve duyarlı bir ayar ve tekrar-ayar sürecinin parçasıdır. Bu süreç duygulanım regülasyonu sürecinde çocuk tarafından içselleştirilir (Siegel, 1999).
Terapötik bir gözle bakıldığında, son dönem bebek araştırmalarından çıkan en önemli bulgu, bakım veren-bebek ikilisinin etkileşimli ve karşılıklı düzenleyici doğasıdır; terapötik ikilide de bu ilişki aynalanır. Psikoterapide son dönemde ortaya çıkan çoğu ilişkisel yaklaşımın temelinde, ilişkinin bu yeniden yaratılması fikri yatar (Mitchell ve Aron, 1999). Schore (1994), yapılan bir araştırmadan, terapideki en etkili sağaltıcı ortamın, terapistin sağladığı sağ hemisferden sağ hemisfere iletişim “sağ hemisferin baskın olduğu ve dengeli birşekilde salınan dikkat hali içinde” (Schore, 2003) gerçekleştiğinde oluştuğunu aktarır. Bu söz-dışı seviyede aktarılan empati, hastadaki regülasyon bozukluklarının, karşılıklılığın var olduğu bir atmosferde yavaş yavaş düzelmesini sağlar. Bu araştırma, psikoterapiye, asıl sağaltıcı etkenin terapötik ilişkinin niteliği olduğunu savunan ilişkisel bakışı desteklemektedir. Bu bulgular, ilişkisel psikanaliz, gestalt diyalojik terapi, kendilik psikolojisi, transaksiyonel analiz ve varoluşçu terapiler gibi tarihsel kökenleri birbirinden çok farklı olan yaklaşımlar arasında pekala köprü kurabilir. Elbette bu araştırma henüz emekleme döneminde ve entegratif hareket içinde henüz tanımlayıcı kanıtlar sunacak bir konumda değil. Ancak yine de farklı yönelimlerden uygulayıcıları ve inanç sistemlerini yaratıcı bir diyalog içine sokmak ve farklı terapi ekolleri arasındaki aşılmaz görülen engelleri aşmak için bir adım olduğunu düşünüyoruz.
Sonuç olarak
Farklı yaklaşımları entegre etme bilgisi pekçok farklı kaynaktan beslenir: altta yatan farklı varsayımları karşılaştıran teorisyenlerden, giderek daha bütüncül bir pratiğe doğru giden alandaki klinisyenlerden ve psikoterapi araştırmalarının sonuçlarından. Farklı psikoterapi ekolleini felsefi temelleri arasındaki kıyaslama, pratiğin altında yatan çeşitli felsefi varsayımlar hakkındaki birikime katkıda bulunmuştur. Bu varsayımlardan bazıları, birbirleri ile bağdaşmıyorlarsa da farklı yaklaşımlar arasında ortak noktalar da vardır, örneğin kişiye holistik bir bakış açısıyla bakmak gibi.
Alandaki klinisyenler hastaya daha verimli bir şekilde yardımcı olabilmek için geliştirdikleri yeni teknik ve yaklaşımları deneyen ilk kişilerdir. Psikoterapideki yeni yaklaşımlar bu süreçten doğar. Kohut’un kendilik psikolojisinin gelişimi, geleneksel psikanalizin narsisistik kişilik yapısına sahip kişilere uygun olmadığının farkedilmesinden çıkmıştır. Bu kişiler, empatiden beslenen bir yaklaşıma daha iyi cevap vermişlerdir (Kohut, 1977). Çocuk gelişiminin nörobiyolojik temelleri üzerine yapılan günümüz araştırmalarından, erken dönemlerde duygulanım disregulasyonundan muzdarip kişiler için bir sağaltım süreci olarak yeni bir terapötik diyalog modeli geliştirilmiştir. Entegrasyonun gerekliliğine işaret eden birbaşka güçlü bilgi kaynağı, daha etkin bir terapötik değişim için hangi faktörlerin etkili olduğuna bakan psikoterapi sonuçları araştırmalarıdır.
Entegrasyon hakkındaki klinik literatürde hissedilen gerilim aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Sonunda terapist sayısı kadar çok sayıda asimilatif yaklaşım mı çıkacak yoksa zaman içinde teori ve araştırma araştırmalardan çıkan sonuçlar üzerinden ortak etmenlere dayalı bir meta-model çıkıp, entegrasyon alanında teorik ve klinik bir birlik sağlanabilecek? Gerçekte çoğu pratisyenin bu iki farklı yaklaşımın yönlerinin entegre edip yavaş yavaş kendi kişisel çalışma tarzlarını yaratacaklarını söyleyebiliriz. Burada hem asimilasyon hem de ortak etmenlerin entegratif bir süreç içinde harmanlanmasından söz ediyoruz. Bir sonraki bölüm (Bölüm 3) psikoterapi araştırmalarından çıkan sonuçların entegrasyon tartışmasına yaptığı katkılara göz atacağız.Devamını okuyun
James F. MASTERSON
Kişilik bozukluklarına DSM-III-R yaklaşımının avantajı, sistemin tanımlayıcı olması ve tanınması ve yinelenmesi en kolay fenomenler, yani semptomlar üzerine odaklanmasıdır. Buna ek olarak, herhangi bir kuramsal önyargıdan serbest olduğu için, birçok teoriyi incelemek ve üzerlerinde çalışma yapmak için kullanılabilir.
Ancak Masterson Yaklaşımı kişilik bozukluklarının anlaşılması kapsamında bu teşhis yaklaşımının belli bazı sınırlamaları olduğunu düşünmektedir. Semptomatoloji, kişilik bozukluğu fenomenlerinden en epizodik ve geçici olandır. Hatta semptomlar üzerine odaklanmamız nedeniyle uzun süre bu gelişimsel bozuklukların özüne ulaşamadık.
Masterson Yaklaşımı’nın teşhis konusundaki en büyük avantajı gelişimsel ve psikodinamik olması ve en az epizodik, en fazla devamlılık ve kalıcılık gösteren kişilik bozukluğu fenomenine odaklanmasıdır: intrapsişik yapı; kendilik ve nesne tasarımları, ego savunmaları ve ego işlevsellikleri.
Bu perspektifin klinik uygulaması veya teşhis kategorilerinin bu şekilde düzenlenmesi Masterson Yaklaşımı’nın ana prensibini temsil etmektedir. DSM-III-R’deki on bir kategoriyi, yıllar süren klinik deneyimlerden doğan bir nesne ilişkileri çerçevesi dahilinde Masterson Yaklaşımı’nın perspektifine göre yeniden organize edebilir, böylelikle formal araştırmanın mevcut sınırlamalarını aşabiliriz.
DSM-III-R’deki on bir kategori aşağıdaki şekilde dörde ayrılabilir:
1. Borderline Kişilik Bozukluğu
a) Histriyonik
b) Kaçıngan
c) Bağımlı
d) Pasif-agresif
e) Kompulsif
2. Narsisistik Kişilik Bozukluğu
a) Teşhirci
b) Closet
c) Devalüe Edici
3. Antisosyal Kişilik Bozukluğu
4. Paranoid ve Şizoid Kişilik Bozuklukları
a) Paranoid
b) Şizoid
c) Şizotipal
d) Gizli Şizoid
Bu suretle dört temel teşhis kategorisi ortaya çıkmıştır: Borderline, Narsisistik, Antisosyal ve Şizoid. Borderline teşhis sınıfı içinde aynı temel Borderline çatışmayı yansıtan ancak terk edilme depresyonuna karşı farklı savunma stillerini temsil eden alt kategoriler vardır. Pasif-agresif pasiviteyi, bağımlı bağımlılığı vb.. vurgularlar. Çeşitli savunma yapılarının altında terk edilme depresyonu ve aynı temel intrapsişik yapı yatar.
Narsisistik kişilik bozukluğunun teşhisi kapsamında iki alt tip vardır, teşhirci ve closet. Teşhirci kendi görkemini teşhir eder, closet Narsisistik bozukluk durumunda ise kişi büyüklüğünü saklar ve nesneyi (veya diğer kişiyi) idealleştirir.
Şizoid tip üç alt kategori içerir: Şizoid, şizotipal ve paranoid. Şizotipal kategorisinin kişilik bozukluklarına mı yoksa şizofreni hastalıkları spektrumuna mı ait olduğu şu anda açıklık kazanmamıştır.
Bu kategoriler arasındaki en önemli farklardan biri kendiliğin nesneyle ne şekilde ilişki kurduğudur. Bordeline kişilikte kendilik ya nesneye sıkıca yapışır ya da kendisi ile nesne arasına mesafe koyar. Narsisistik bozuklukta kendilik nesneyi bünyesine dahil eder; psikopatik, antisosyal bozukluklarda kendilik nesneden duygusal olarak tamamen kopuk veya ilgisizdir. Şizoid bozukluklarda kendilik nesne ile mesafe koyarak ilişki kurar ve paranoid bozuklukta oldukça fazla korunma vardır. Teşhis ve tedavi ile ilgili hayati sonuçlar, kendilik nesneye bağımlı mı, onu bünyesine mi katıyor, nesneden kopuk mu veya nesne ile arasına mesafe mi koyuyor veya nesneye yansıtma mı yapıyor sorusunun cevabının bulunmasından doğar.
Bu görüş teşhis, klinik manzara, psikodinamikler ve işaret edilen tedavi stratejisini entegre etmektedir. Buna ek olarak, Masterson Yaklaşımı bu teşhis kategorilerinin her birinde, zayıf işlevsellik gösteren düşük düzeyli hastalardan daha iyi işlevsellik gösteren yüksek düzeyli hastalara uzanan çok geniş bir spektrum olduğuna dair geniş ve kapsamlı bir bakış açısını benimsemektedir.
Bu kavramın önemi son derece karanlık ve sık bir ormanda ilerleyen üç avcının hikayesi ile temsil edilmektedir. Orman o kadar karanlık ve sıktır ki avcılar yollarını el yordamıyla bulmak zorundadırlar. Birden karşılarına vahşi bir hayvan çıkar. Avcılardan bir tanesi kollarını hayvana sararak bir ağaç kütüğü gibi kalın olduğunu söyler. Bir diğeri, hayvanı farklı şekilde tutarak, bir yılan gibi ince ve esnek olduğunu söyler. Sonuncu avcı ise bir mızrak gibi çok uzun ve sert olduğunu iddia eder. Avcılar filin bacağını, kuyruğunu ve dişini tutmaktadırlar ama algıları öylesine sınırlıdır ki bir parçayı sanki bir bütün gibi algılarlar. Bu hikaye sadece teşhis tiplerinin alt kategorileri ile değil, işlevsellik düzeyleri ile de ilgilidir.
Örneğin sadece ayakta hastaların tedavi edildiği hastane kliniklerinde hasta bakan birçok terapist, Borderline kişilik bozukluğunun teşhisini ayrılma psikozu, gerçek dışılık ve depersonalizasyon duyguları yaşayan, yani sadece düşük düzeyli Borderline hastaların teşhis edilmesi olarak görmektedirler. Bu görüş, özellikle Borderline kişilik bozukluğu konusunda kullanılan semptomatik kriterlerin hastane ve kliniklerde tedavi edilen ayakta hastalar üzerinde yapılan çalışmalardan elde edilmesi ve bu şekilde kriterlerin gereğinden fazla düşük düzeyli Borderline hasta ağırlıklı olması nedeni ile pekişmektedir.
Hastanelerdeki hastalarla çalışmayan ve özel muayenehaneleri olan birçok terapist ise sadece yüksek düzeyli hastaların Borderline olduğuna, daha düşük düzeylerin ise muhtemelen psikotik olduğuna inanma eğilimindedirler.
Nitekim, sadece DSM-III-R’deki kriterler kullanılsaydı özel muayenehanemde gördüğüm hastalardan birçoğu Borderline kişilik bozukluğu teşhisine uygun görülmezlerdi.
Narsisistik kişilik bozukluklarında, hem teşhirci hem de closet tipler düşük veya yüksek düzey olabilirler. Antisosyaller de yüksek düzeyden – “başarılı” psikopat – düşük düzeye – suçlu – uzanan bir spektrum içinde çeşitli işlevsellik seviyelerine sahip olabilirler. Şizoid spektrum da sürekli patolojiden şizotipale, işleriyle ilgili olarak yüksek işlevsellik düzeyine sahip olan ama nesne ilişkileri konusunda önemli sorunlar yaşayan yüksek-işlevsellikli Şizoid bozukluklara kadar uzanan bir yelpaze arz etmektedir.
Bu çok boyutlu, gelişimsel ve nesne ilişkileri temelli yaklaşımın avantajı, klinik materyali sadeleştirir ve entegre ederken spesifik tedavi tekniklerinin uygulanma yollarını göstermesidir.Devamını okuyun
Candace ORCUTT
Burada gelişimsel yaşlarda yaşanan travmatik deneyimlerle bir arada oluşan kişilik patolojileri üzerine odaklanmaktadır. “Gelişimsel travma” olarak tabir edeceğim bu deneyimler, fiziksel ve cinsel istismarı da kapsamaktadır. Erken dönemde meydana gelen bu durumlar genellikle kişinin hayatını derinden etkiler, ancak yine de çoğunlukla psikoterapiye karşı direnç gösterirler; çünkü deneyimin “hatırlanması” bilinçli bir farkındalık düzeyinde olmayabilir.
Dikkate değer iki oluşum bu yaşanmış durumu bilinç düzeyine çıkartabilir: 1) Daha sonra oluşan tetikleyici bir unsur, genelde travmatik bir olay; 2) Kişilik patolojisinin çözülmesi sonucunda kendiliğin güçlenmesiyle gelişimsel travmayı tolere edebilir duruma gelmek.
Hayata sınırlı bir perspektiften bakan, öyle ya da böyle sosyal ilişkilerini, iş hayatını ve hatta eğlence hayatını yönetmede inatçı bir yol izleyen, yerleşmiş kişilik problemleri olan bir kişi, var olan enerjisini yeterli derecede kullanmaya ve değerlendirmeye vakıf değildir. Acil bir işe yöneltilmesi gereken enerji, arzu edilen amaca ulaşmada kaygı ve depresyon nedeniyle bastırıldığı için sapmaya uğrar, engellenir veya gereksiz yere tüketilir. Böyle kişiler, hedeflerinin peşinden özgürce koşmazlar. Amaçsızca oradan oraya savrulurlar, sürekli kaytarırlar ya da oransız bir stres pahasına ulaşmak istediklerine ulaşırlar.
Kendilik, spontane ve esnek bir enerji ortaya koyamaz: Yanında taşıdığı bir alet çantası vardır ve çantasındaki kapasiteyle yetinir; önüne çıkan her zorlu görev için mevcut olan bir eğe, kerpeten ya da bir çekiç kullanıp durur. Bu yüzden kendilik, bırakın olağandışı stresin baskılarıyla başa çıkmayı, basit bir durumun üstesinden gelebilecek bir ekipmana bile sahip değildir.
O halde, kişiliksel açıdan sınırlı bir kendilik, travmanın güçlü etkisiyle karşılaşmak durumunda kaldığında ne olur? Travma, kişinin hayat hakkındaki düşünce ve duygularını da katılaştırır; kişiler hayata karşı zırhlanırlar ya da travmatik olayın hatırlanmasını tetikleyen unsurlardan kaçınırlar. Ya da travmatik olay, sürekli aklın huzurunu bozan, durmaksızın hatırlanan anılarla – imgeler, sesler, kokular, tatlar, hisler; yinelenen düşünceler ve ezici duygularla- tekrar tekrar yaşanır. Bu, risk alarak korkuyu yenmek ve sahte bir kontrol hissi kazanmak için, daha çok kaçınan veya agresif davranışlara, hatta şeytanca davranışlara yol açar. Travmaya uğrayanların kaçınan, inkar eden, agresif ve riskli davranışları, uyumsuz kişilik savunmalarını taklit edebilir. Korkunç bir kurban tavırları ya da zorba ve kabadayı tavırları, erken dönemlerde yerleşmiş kişilik örüntülerine benzeyebilir. Elbette ki, benzer savunmalar ya da örüntüler hem kişilik patolojisinin hem de travmanın sonucu olarak var olduğunda, sonuç daha da karmaşık ve yoğun bir hal alır.
Duruma basit bir şekilde bakmak bile travmatik deneyimin ve daha önceden var olan kişilik patolojisinin birleşiminin nasıl karmaşık ve yoğun bir durum yarattığını göstermektedir. Psikoterapide, teşhis ve terapi, birbirini kopya edebilen, yoğunlaştıran ve böylece inatçı ve dirençli bir hal alan, birbiri ile iç içe olan durumları dikkatli bir şekilde ayırt etmeli ve bunların üzerine odaklanmalıdır.
Travmatik stres durumlarının ve kişilik yapısıyla ilgili durumların iç içe olma hali literatürde bir ölçüde yer almıştır. Bennett Braun (1996) travma çalışması için gereken bir destek olarak sağlam bir kişilik yapısının önemini vurgulamaktadır:
“Bütünleştirilemedikleri takdirde, gerçekleri ya da duyguları bir araya getirmek anlamsızdır. Bilişsel yapı olmadan duygusal boşalma tehlikeli olabilir…çünkü hastanın savunmasız kaldığı ya da başa çıkma yeteneği olmadığı travmatik anıları harekete geçirebilir. Bu da eyleme vurma davranışlarının, psikolojik ve fiziksel çöküşün artmasına yol açabilir.” (sf.14)
Mardi Horowitz (1997) travmatik deneyimlerin kendilik şemalarıyla ve kendiliğin dış dünyayla ilişki kavramlarıyla nasıl birleştiğiyle daha belirgin bir şekilde ilgilenmektedir (sf.49). Travmatik olarak baskı altına alınmış narsistik kişilik bozukluğunda karakter-bilinçli bilişsel müdahalelerin kullanımını gösteren süreç görüşmelerini sunmaktadır.
Bessel van der Kolk ve diğerleri (1996), çocukluk travmalarının borderline kişilik bozukluğunun sebepleri üzerinde direkt nedensel bir etkisi olduğunu görüşüne inanarak, tartışmaya yol açan travma ve kişilik ilişkisi konusunda çalışmaya başlarlar (sf.201-202).
Öte yandan, Daniel Brown (1997), erken dönemlerde kişilerarası bağlanma mekanizmalarıyla şekillenen kişilik bozuklukları ve erken yaşlarda bile oluşan sakınımlı ve aralıklı travma deneyimlerinin kendiliğe yüklemiş olduğu algı ve biliş bozuklukları arasında belirgin bir ayrım yapmıştır. Allan Schore (1999), her iki durumda da beyni etkileyen bir tür travma mekanizması olduğunu görse de Brown ile aynı görüştedir. Bazen birbirleri ile çelişen ifadelerden ortaya çıkan sonuç, kişilik örüntüleri ve travmanın kendilik üzerindeki örüntüsel etkileri arasında bir tür benzerlik ya da bağlantı olasılığıdır.
Benim kanaatimce, kişilik bozuklukları ve gelişimsel travmanın etkileri, büyük olasılıkla gerçekte farklı sebepleri olan eşzamanlı bir durum yaratmaktadır ancak bu sebepler karşılıklı olarak birbirlerini etkilemektedir. Bu kavramsallaştırma, teknik üzerinde doğrudan ve önemli bir etkiye sahiptir ki ben bu terapinin (akut evreler hariç), travmayla ilişkili duygusal acı ya da travmatik yaşantı hastayı baskı altında tuttuğu zaman, kişilik çalışmasının kısıtlayıcı kapasitesine öncelik verirken travma çalışmasına geçiş esnekliğini de korumak zorunda olduğu fikrini ileri süreceğim. Yaklaşımın bu iki yönlülüğü, bütün halinde ve öncelik verilmiş bir teknik içerisinde gözlemlenmelidir.Devamını okuyun
James F. MASTERSON
Giriş
Bayan A 40 yaşında, iki çocuklu, eşinden ayrılmış bir hanımdır. İlk önceleri pek istemeyerek de olsa küçük oğluna yardımcı olmak adına görüşmeyi kabul etti. Oğlunun okulda hem dersleriyle ilgili hem de davranışsal sorunları vardı. Bayan A korkmuştu, suçluluk içerisinde ve savunma halindeydi. İki ay süresince haftada bir sürdürdüğü tedavi neticesinde tam da terapistiyle ilgili olumlu duygular geliştirmişken ne olduysa tedaviyi bırakıp ‘kaçtı’. Bunun nedeni, görünürde, terapistin hoşnutsuzluğundan duyduğu korkuydu. Dört ay sonra, ‘darmadağın olduğu’ gerekçesiyle bu sefer kendisi için geri döndü.
Olgun ve deneyimli bir kadın sosyal hizmetler görevlisi terapisti olan ama bu gelişimsel yaklaşım hakkında bilgi sahibi olmayan Terapist A, ilk görüşmelerinde Bayan A’ya karşı destekleyici ve yönlendirici bir yaklaşım sergilemişti. Bu durum, Bayan A’nın aniden ortadan kaybolmasıyla son bulunca Terapist A bundan öyle bir rahatsızlık ve endişe duymuştu ki, Bayan A geri döndüğünde psikoterapiye başlamak konusunda bir hayli zorlanmıştı. 1.-5. Bölümlerde Terapist A’nın korkusunu yenerek psikoterapi sürecinin kontrolünü eline alışı ve Bayan A’nın bu yaklaşıma tepki vermesi sürecinde yaşadığı aktarım eyleme vurumu – karşı aktarım – gözetim – etkileşim gelgitleri ele alınmaktadır.
KLİNİK KONULAR
1) karşı aktarım: çaresizlik (ss.7-8);
2) psikoterapi başlangıcında ebeveynin suçluluk duygularının açıklığa kavuşturulması (s.8);
3)hastanın genel ödüllendirici nesne ilişkileri birimi (ÖNİP) yansıtmalarıyla yüzleştirilmesi (s.10);
4) kişinin kendi karşı aktarımını yönetmesi (s.11);
5) psikoterapi çerçevesini oluşturan varsayımlar (s.12);
6) korkmuş bir anne ile psikoterapiye nasıl başlamalı? (s.12);
7) başlangıçtaki terapötik hedefin belirlenmesi (s.15).
Terapist A: 40 yaşındaki Bayan A yakınlıktan çok korkuyordu. Geçen bahar döneminde kendisine iki ay kadar terapi uyguladım. Sonra tedaviyi bıraktı, şimdiyse yeniden başlıyoruz. Önceden olanların yinelenmesini önlemek istiyorum.
Dr. Masterson: Bayan A terapiyi neden bırakmıştı?
Terapist A: Hoşuma gitmeyen bir şey yaptığını zannetmişti. Beni çok sevdiği ve hoşnutsuzluğumu ifade etmemden korktuğu için benimle terapiyi sonlandırma konusunda konuşmayı dayanılmaz bulmuştu.
Son görüşmemize geldiğinde alkollüydü, kendini tehdit altında hissediyordu. Altı yaşındaki küçük oğlu birinci sınıfta kalmak üzereydi ve okumayı öğrenemediği görülüyordu, bu nedenle kendi isteği dışında bana yönlendirilmişti. Okuldaki psikolog çocuğu teste tabi tutmuş ve anlama güçlüğü olduğunu tespit etmişti. Dahası, sürekli hatalı görülen çocuk mağdur rolüne soyunmuştu. Öğretmenleri çok endişelenmişlerdi. Aslını isterseniz, Bayan A’yı bana neredeyse kolundan çeke çeke getirdiler; o denli korkmuş ve savunmaya çekilmişti ki…
Bayan A, korkusuyla baş edebilmek için öfkeye başvuruyordu. Sinirlenmeye kendini programlamış halde muayenehaneme geldi ve işinde elde ettiği başarıları sayıp dökmeye başladı. Etkileyici bir işi var, hemşirelik doktorası derslerini vermiş. Kendisine çok destek oldum ve bana aşık oluverdi! Gerçekten, bana çılgınlar gibi aşık.
Dr. M: ‘çok destek oldum’ derken neyi kastediyorsun?
Terapist A: Başlangıçta oldukça entelektüel ve savunmacı bir tavrı vardı; bunun üzerine ben de onun entelektüel düzeyine uygun bir yaklaşım sergiledim ve o büyük başarılarıyla ilgili daha ayrıntılı sorular sordum. Kişisel olarak kendisinden gerçekten de çok hoşlanıyorum. O bana göre çok korkmuş, yaralı bir insan… kendisini bir öfke kalkanıyla korumaya çalışıyor… öylesine kırılgan.
Dr. M: Bu ilk seansı başka nasıl yürütebilirdin?
Terapist A: Bana kalırsa doğrusunu yaptım ama sonra bana o kadar aşık oldu ki sanırım kendimi biraz fazla kaptırdım. Neler olabileceğini göremedim. Sevilmek güzel tabii (gülüşmeler).
Dr. M: İlk seansta size büyük mesleki başarılarını anlatırken aklında ne vardı peki? Bu konuda başka fikri olan var mı?
Terapist A: Bir kere, benim eleştirim vardı.
Dr. M: Neyi eleştirmiştiniz?
Terapist A: Annelik tarzını.
Dr. M: Doğru, kötü bir anne olduğunu hissediyordu. Bu duygusuyla başa çıkmak için size işinde ne denli başarılı olduğunu anlatıyor ve bunu yutmanıza hiç gerek yok.
Terapist A: Onu yüzleştirmeli miydim sizce?
Dr. M: Evet! Ona sormalıydınız: ‘Neden bana bunları anlatma ihtiyacı duyuyorsunuz?’ Çocuklarıyla ilgili olarak terapistle görüşen annelerin hepsi, terapi ihtiyacını otomatik olarak kendilerine yönelik bir eleştiri olarak algılarlar. Kendilerini suçlu hissederler çünkü genellikle aslında yapmamaları gereken şeyler yapıyorlardır, bunun bilincindedirler ama kendilerine engel olamamışlardır. Sizin işleviniz bu hisleri hastanız için açıklığa kavuşturmak ve kendilerine bu hislerle nasıl baş ettiklerini göstermektir. Ebeveynler terapiye girdiklerinde ilk mesele her zaman suçluluk hisleridir. Suçluluk hissine karşı kendilerini savunmak için birtakım şeyleri unuturlar veya çarpıtırlar. Siz bu suçluluk engelini aşıncaya kadar, geçmişi doğru anlatmaya ve sonucunda ortaya çıkacak olan suçluluk hissinin artmasına dayanamazlar. Bu nedenle, sorularınıza geçmeden önce olanları açıklığa kavuşturmalı ve suçluluk hislerini ifade etmelerine olanak tanımalısınız.
Belli ki, siz Bayan A’nın kurtarıcısı olmuş, bütün hayatı boyunca arayıp da bulamadığı ödüllendirici birimin özünü oluşturmuşsunuz.
Terapist A: Evet. Kaçabileceğinden korktuğum için onu başlangıçta yüzleştirmedim. O iki ay zarfında daha ziyade annelik özellikleri üzerinde çalıştık ve bu dönemde aşırı derecede kaotik olduğunu fark etti. Çocuklarına karşı gayet destekleyici olmasına rağmen sınırları belirlemek konusunda acizdi. Evini derleyip toparlamak konusunda da pek becerikli değildi. Sürekli çalıştığı için evde fazla zaman geçiremiyordu. Ama evde bulunduğu zamanlarda hep sevgi doluydu. Büyük oğlu çok pasif ve okulu bırakıyor. Bu durum karşısında Bayan A oğluna baskı yapacağına okula kızıyor.
Dr. M: Reddediyor ve yansıtıyor.
Terapist A: Reddediyor ve 6 yaşındaki oğluna da yansıtmada bulunuyor. Bana ‘Destekte notum A ama sınır çizmeye gelince F’ demişti. Sınırları çizmekteki eksikliğini kendisi de kabul ediyordu, kendisini sevmeyeceklerinden korktuğu için çocuklarına baskı yapamıyordu, ki sevilmemek onun için bir yıkım olurdu. Görüşmelerimiz balayı havasında devam ederken Bayan A anneliğiyle ilgili konuları özümsüyor gibi görünüyordu, ta ki büyük oğluyla ilgili bir gelişme oluncaya kadar. Okulun oğluyla ilgilenme konusunda başarısız olduğuna kanaat getirerek yatılı okulları araştırmaya başladı.
Sanırım, ben de tam bu noktada büyük bir hata yaptım. Oğlanı yatılı okula, annesinden uzağa göndermenin yararlı olabileceğini düşündüm, çünkü Bayan A oldukça kaotik bir yapıya sahipti ve bir anne olarak istikrarsız davranışlar sergiliyordu. Ben ona bir okul önerdim. Oğlunu oraya göndermek üzere birtakım girişimlerde bulundu ama daha sonra bunu yapamayacağına karar verdi. Çocuğu yatılı okula verme kararını desteklediğimdeyse kendisinden hoşlanmadığıma kanaat getirerek muayenehaneme gelmekten korkar oldu; kızacağımı zannediyordu. ‘Hiçbir kural olmamasına rağmen ben tavsiyelerinize uymuyorum. Oğlumu gönderemem. O zaman ona annelik etmemişim gibi hissedeceğim; bu sorunu halletmesine yardım etmem lazım.’
Bir sonraki randevuya geldiğinde sarhoştu… ‘N’aber?’ diye geldi. ‘Biriyle öğlen yemeği yedim. Üç martini içtim. Acı macı kalmadı.’ Bu konuyu irdelediğimde, kararlarına kızmış olmamdan duyduğu üzüntü ve endişeyi yineledi.
Grup Sorusu: Ona kızacağınızı ilk düşündüğünde siz ne demiştiniz?
Terapist A: ‘Niye kızacağımı düşünüyorsunuz?’ demiştim. ‘Benden yapmamı istediğiniz şeyi yapmadım’ diye yanıt vermişti. İnsanların ona kızmasından korktuğunu ve sevilme ihtiyacı olduğunu ifade ettim. Ailesi çok eleştirelmiş.
Grup: Ona kızmış mıydınız?
Terapist A: Elbette hayır.
Grup: Hiç mi?
Terapist A: Aslına bakarsanız, hiç kızgın değildim. Oğlunu gönderebileceğini düşünmüyordum. Göndermesini istiyordum ama çocuğa çok sembiyotik bir şekilde bağlanmış olduğunu düşünüyordum. Ona kızgın değildim. Ama onu kaybetmekte olduğumu düşünüyordum ve sanki kontrolü kaybediyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum ve bir yerlerde hata yapmış olduğumu düşünüyordum çünkü benden giderek uzaklaşıyordu.
Grup: Size karşı duyduğu müthiş öfkenin farkında değil miydi?
Terapist A: Hayır. Güzel bir noktaya parmak bastınız.
Grup: Dr. Masterson, bu noktada sizin de yorumunuz hastanın terapistinin kızmasından korktuğu yönünde olabilir mi acaba?
Dr. M: Oğlunu gönderme fikri, reddedişi çok açık biçimde ortaya koyuyor. Sorun okul değil, Bayan A’nın kendisi ve oğluyla olan ilişkisi. Ona sorununun asıl nedenini görmezden gelmeye çalıştığını ve sorununa odaklanmanın çok daha etkili olacağını söylerdim. Bayan A, sadece kendisine yöneltilen öfkeden korkmakla kalmıyor, bu rolü kendisi de benimsemiş, rolü nasıl gerektiriyorsa öyle davranıyor; ya o uyum sağlıyor ya da karşısındaki kızıyor.
Terapist A: Evet.
Dr. M: Bunun tam tersini de düşünebiliriz. Çocuklarına da bu şekilde davrandığından eminim. Çocukları sözünü dinlemediğinde onlara kızıyordur. Genel dinamik budur. Yoğun yansıtma vardır ve gerçeklikle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Bu durumda, normalden daha fazla empati kurmanız gerekir. Yüzleştirmenize biraz daha terapötik hayret katın; unutmayın genel bir yansıtmayla karşı karşıyasınız. Karşınızdaki kişi dünyayı böyle görüyor; yani, yansıtmaları muhtemelen gerçekliği silip süpürmüş durumdadır. Bu gerçekliği sizin yaratmanız gerekir ve bunu terapötik hayret yoluyla başarabilirsiniz; yani, bu tavrın nereden geldiğini merak edersiniz.
Terapist A: Ama onu kaybetmekten o kadar korkuyorum ki, artık kontrol onun elinde.
Dr. M: Bu şartlar altında, yani gideceklerinden korkarak, kimseyi tedavi edemeyeceğiniz ortada.
Grup: Fakat bu durum terapistin tarzıyla hiç örtüşmüyor. Neden onu kaybedeceğinizden bu kadar korkuyorsunuz?
Terapist A: Bu normal mesafeli bir insan değil. ‘Beni eleştirmediğin sürece seni severim’ diyor. Bu tür bir ‘sözleşme’ kolay kolay ‘feshedilmiyor’.
Dr. M: Evet, ama bu konuyu daha en başında ele almış olmalıydınız. Teknik anlamda ilk hatanız da bu olmuş. İlk hatanız kendinizi bu konuma getirmek ve ikincisi de bu kabullenişi sürdürmek olmuş. Yaptığı bu genel yansıtma ile işleri kimsenin el atamayacağı biçimde düzenliyor. Siz onun vahşi yansıtmalar alemine adım atıyorsunuz. Burada yapmanız gereken dikkatini derhal bu yansıtmalara çekmektir.
Terapist A: Sizin terapist, benim de Bayan A olduğumu varsayalım. “Muayenehanede olmak istemediğimi biliyorsunuz ve buraya zorla getirilmiş olmak beni dehşete düşürüyor.” Bu başka bir yaklaşım gerektirmez mi? “Dr.Masterson, sizi görmek için sabırsızlanıyorum” diye kapınızdan giren bir hastaya davrandığınız gibi mi davranacaksınız?
Dr. M: Belki de farkına varmadan onun yansıtmalarını kabul ediyorsunuz. Size tehlikeli bir bölgede bulunduğunuzu ve dikkatli olmadığınız takdirde bir mayına basacağınızı söylüyor aslında.
Terapist A: Bunu fark ediyorum ama onu kaybetmek istemiyorum. Bu kadını tedavi etmenin bir yolunu bulmalıyım.
Dr. M: Bazı varsayımlarınızın doğruluğu tartışılır. Örneğin, onu kaybetmekten bu kadar korkmanız gerekmez. Ben olsam bu durumda farklı davranırdım ama bunun nedeni benim farklı olmam değil, klinik malzemenin farklı olması. Hasta “Dr. Masterson sizi görmem lazım çünkü…” diye geldiğinde “Bu aceleniz neden? Madem bu kadar çok sorununuz var, neden daha önce gelmediniz? Şimdi neden bu kadar korkuyorsunuz?” dersiniz. Bu noktadan başlayarak devam edersiniz.
Terapist A: Müthiş. Ben bunu neden düşünemedim? (gülüşmeler)
Dr. M: İş işten geçtikten sonra oyun kurucu olmaya çalışmak her zaman daha kolaydır. Hastanın tedaviye devam etmesini sağlayan en güçlü unsur, hislerini orada derhal açıklığa kavuşturabilme kapasitenizdir. Bayan A size iki malzeme vermiş; anneliğiyle ilgili suçluluk duygusu ve onaylanma ihtiyacı. Bu ikinci madde, kendi geçmişinizden getirdiğiniz bir şeyleri tetiklemiş.
Terapist A: [Bayan A] Çok kırılgan.
Dr. M: Ve siz ondan hoşlanıyorsunuz. Sorun da bu. Ondan hoşlandığınız için de…
Terapist A: Onu yüzleştirmiyorum.
Dr. M: Evet. Ya da onu mesleki açıdan olduğu kadar kişisel olarak yitirmekten de korkmuşsunuz. Bu da tedavi sürecini etkiliyor. Bu his elbette size özgü değil; kendi eylemlerinizin ve onun duygularının farkında olduğunuz sürece bunda bir kötülük yok. Öncelikle neler hissettiğinizi tespit edin, “Dikkatsizlik edip onu kaybetmekten korkuyorum.” Sonra geri dönüp sorun: “Onu kaybetmekten neden korkuyorum? Böyle hissetmeme neden olacak ne yapıyor, ne söylüyor?” Bu noktadan sonra pek çok farklı yönde ilerleyebilirsiniz. Örneğin, kendimden eminsem şöyle diyebilirim: “Neden sizi kaybedeceğim korkusunu yaşatmaya çalışıyorsunuz bana?” Hastanın yapmaya çalıştıklarının yansıması olarak kendi duygularınızı kullanın. Elbette kendinizden emin değilseniz böyle yapamazsınız; örneğin, hastadan ziyade kendi duygularınızdan kaynaklanan bir depresyon halindeyseniz bunu hastaya yansıtmak uygun olmayacaktır. Karşınızda zeki bir hasta varsa, kalkıp “Bakın, bunlar sizin sorunlarınız. Buraya sizin dertlerinizi dinlemeye gelmedim ki” diyebilir.
Terapist A: Doğru.
Grup: Hasta bunu diyebilseydi zaten tedaviye gelmezdi.
Dr. M: Öyle olmak zorunda değil. Hastanın size olan güveni arttıkça daha alışkın hale gelir ve karşı aktarımınızı yakalamaya başlar. Size komik bir hikaye anlatayım: 66 yaşında, işinde çok başarılı, tüm dünyayı gezmiş bir hasta. Karısıyla yaşadığı sorunlar nedeniyle bana gelmişti. Tedavi sırasında iş için Japonya’ya gitmesi gerekti. Ben Japonya’yı hiç görmemiştim, o yüzden bir sonraki seans için bana tuzak kurmuş olabilir. Bu seansta bana müşterileri eğlendiren geyşaları anlattı. Nasıl banyo yaptırdıklarını, vs. anlattıkça anlattı. Konu o kadar ilgimi çekti ki “Biraz daha anlatır mısınız?” diye üsteledim. Bana ne dese beğenirsiniz? “Benim saatimi harcamayın doktor. Seanstan sonra anlatırım.” Güldüm, “Beni faka bastırdın!” dedim.
35 yaşında bir yeni bir bayan hastam var şimdilerde. Daha 4 yaşındayken anne ve babasını kaybetmiş. Son derece uzak ve çok da güzel; uyumlu, yardıma muhtaç bir hali var. On senedir haftada beş psikanaliz tedavisi görüyormuş.
İnsanları sorunlu bir şekilde manipüle ediyor ve bu hep kendi zararına sonuçlanıyor. Bu soruna eğildik. Bana haftada iki kere geliyor. Psikanaliz yapılmasını istedi. O kadar küçükken ailesini yitirmişti ki bunu kaldırabileceğini sanmıyordum. Uzaklığı da ayrıca bir zorluk teşkil ediyordu. Yine de onun için birşeyler yapmam, sorular sormam, yol göstermem gerektiğini yönünde güçlü bir hisse kapılmıştım. Bu hissi hala içimden atabilmiş değilim. Onun bu yansıtması hiç hoşuma gitmemekle beraber bu yansıtmanın temelini daha iyi anlayıncaya kadar konuyu gündeme getirmemeye özen gösterdim.
Hislerinizin tedavi sürecine karıştığı bir vakayla başetmenin bir çok yöntemi vardır. Fakat genellikle, bir hasta tedavi amacıyla size geldiğinde, bir sorunu olduğunu ve bunu çözmek için size geldiğini varsayarsınız. Bu varsayımı temel alabilirsiniz. Bayan A, o kadar zeki olduğu halde, iki oğluyla ve kendisiyle ilgili sorunlar yaşarken neden baskı altında ve korkmuş halde size geliyor?
Terapist A: Bunu kendisine sormalı mıyım?
Dr. M: Evet. Biliyorsunuz, her zaman şöyle derim: “Hastalarınıza sözlü olarak güven vermeye çalışmayın.” Ancak “Sorunlarına çözüm bulmak için buradayız” şeklindeki söze dökülmeyen varsayım karşı tarafa büyük bir güç ve güven hissettirir. Hasta kendisini bununla özdeşleştirir ve kaygıları hafifler. Bu vaka ise biraz zor. Sevgisine itiraz etmediğinizde ve hasta yapmasını istemediğinizi sandığı şeyi yaptığında siz muhtemelen yansıtmaya boğazınıza kadar batmış durumdaydınız. Nedenini tam olarak bilemiyorum. Hayatının çok erken dönemlerinden kalma deneyimlerini tekrarlıyor gibi.
Terapist A: Bayan A, ailesinin iki çocuğundan biri. Dört yaşındayken anne babası boşanmış. Sonra her ikisi de ayrı ayrı evlilikler yapmışlar. Annesinin de babasının da diğer evliliklerinden birer oğlu olmuş. Anlattığına göre, annesi güzel, soğuk ve mesafeli bir kadınmış. Bayan A ise onu çirkin ve beceriksiz bulan annesi için bir düş kırıklığı olmuş. Başarılı bir iş adamı olan babası buyurgan, fazlasıyla eleştirel ve mesafeli. Çocuklarının görevinin kendisine itaat etmek olduğuna inanıyor. Üvey anne babası daha sıcak, sevgi dolu ve özenliymiş. Bayan A’nın babası aşağılık kompleksi olan bir kadınla evlenmiş ve kızıyla ikinci eşini hep birbirine düşürmüş.
Dr. M: O dönemde Bayan A kaç yaşındaymış?
Terapist A: Buluğ çağındaymış. Bayan A, iki ebeveyn arasında yaşıyormuş. Annesi başından attığında babasına gidiyormuş. Söz dinlemediğinde babası Bayan A’yı bu sefer gerisin geri annesine gönderiyormuş. Bu böyle süregitmiş. Sonra üniversiteden mezun olmuş ve iki kere evlenmiş.
Bayan A’nın kocaları hakkında pek bilgim yok, sadece her ikisinin de evlendiğinde çok başarısız olduğunu ve bu zavallı adamlardan başarılı birer insan yarattığını söyledi – bu da onun büyük gücü sayesinde. Şimdi birlikte yaşadığı adam da beraber eve çıktıklarında işsizmiş. Onun cesaretlendirmeleri sayesinde bu adam da artık iyi bir iş sahibi olmuş. İlişkileri sağlam. Adam çok verici ve özenli.
Terapiyi ilk bıraktığında, çok hasta olduğunu, büyük ihtimalle ne olduğu tespit edilemeyen bir hastalığa yakalandığını söyledi. Birkaç ay sonra pat diye beni aradı. İlk görüşmeye geldiğinde iki gözü iki çeşme, bana ihtiyacı olduğunu, sadece kendisi için beni görmek istediğini söyledi. Ciddi bir öğrenme sorunu yaşayan küçük oğlu özel bir sınıfa alınmıştı ve ilerleme kaydediyordu. Ama kendisi ‘dağılıyor’, kendisinden ve bu çöküntü hissinden bahsetmek istiyordu.
Dağılıyordu, çünkü ailenin dikiş tutturamamış tek üyesi olan üvey kardeşini yanına almıştı. Bayan A 15 yıldır onunla görüşmüyordu – ne olmuştu da şimdi barışmıştı? Ona acımış ve yardım etmek istemiş, çünkü adam kız arkadaşından ayrılıyormuş ve başını sokacak bir yere ihtiyacı varmış. Depresyonda ve işsizmiş. Ama üvey kardeşini yanına almasının asıl nedeni babası ve üvey annesini, yani üvey kardeşinin ebeveynlerini memnun etmek istemesiydi. Onlar da çok güzel işin içine girmişler, arayıp soruyor, zaman zaman ziyaretine geliyorlarmış.
Kendisini kullanan kardeşine karşı büyük öfke duyuyor. Ama babasını ve üvey annesini kızdırmak istemediği için üvey kardeşine ‘git’ diyemiyor. Eski sorunuyla da – sevilme ihtiyacı ve sınır koyamama – başa çıkamıyor. Babasının sevgisini yeniden yitirme düşüncesine katlanamıyor.
Sonra düşünceleri karman çorman oluyor. Oğlundan veya başka üç-dört sorundan aynı anda bahsediyor. Bir noktaya odaklanmasını istediğim zaman da “Aklım çok karışık. Ne düşüneceğimi bilemiyorum. Bana yardım etmelisiniz. Üzüldüğüm zaman herşey birbirine giriyor,” diye yanıt veriyor. Sonra en büyük sorununa, kardeşi konusunda ne yapması gerektiğine geri dönüyor. Tedaviye ihtiyacı olduğunun farkında ama benimle iki haftada bir görüşmek istiyor. Nedenini sorduğumdaysa, çok meşgul olduğunu, fazla sıkıştırılmak istemediğini, ısrarımın sadece üzerinde dayanılmaz bir baskı hissetmesine yol açacağını söylüyor. Konuşması durağanlaşıyor, üzerindeki baskı sesine yansıyor ve çok duygusallaşıyor. Her hafta gelmekten korkup korkmadığını sorduğumda “Belki korkuyorumdur ama yine de geleceğim. Ama haftaya gelemem, arabam olmayacak. Ondan sonra ne olursa olsun haftada bir burada olacağım,” diyor. “Korkmuyorsun,” diyerek kendisini yüzleştirmeye çalıştığımdaysa “Kesinlikle korkmuyorum. Geleceğim, size söz,” diyor.
Dr. M: Bayan A’nın bu direncini yorumlayarak kırma çabanız pek işe yaramayacak.
Terapist A: Neyi eksik yapıyorum ben?
Dr. M: Ona doğrudan tedaviden korkup korkmadığını sorduğunuzda, bu direncin zararlı etkileriyle yüzleştirmek yerine direnç gösterme nedenini yorumlamış oluyorsunuz.
Ben olsam şöyle bir şeyler söylerdim: “Siz ne yardan ne serden geçiyorsunuz. Mesela, yardım istiyorsunuz ama tedavinin gerektirdiği şekilde her hafta gelmeye razı olmuyorsunuz. Erkek kardeşinizle ilgili olarak da aynı durum geçerli; kardeşinizin dertleriyle uğraşmak zorunda kalmadan babanızın sizinle ilgilenmesini istiyorsunuz. Bu da imkansız gibi görünüyor, böylece sıkışmış oluyorsunuz. Burada da benzer bir durum meydana getiriyorsunuz. İki haftada bir gelmek istiyorsunuz ama bu istediğiniz sonuçları elde etmek için yeterli olmayacaktır.” Ben olsam Bayan A’nın korkusunu şimdilik gözardı ederdim.
Terapist A: Peki, bunu bir denerim.
Dr. M: Ayrıca hastanızın histerik bir örtüsü bulunuyor. Duygulanımı incelemeye kalkarsanız, duygulanımı öyle dramatik hale sokacak ki, gerçek hislerle bunların dramatize edilmiş halleri ayırt etmekte zorlanacaksınız. Mesela, ben “korku” sözcüğünü nadiren kullanırım, çünkü bu insanları daha da korku dolu hale getirir. Onun yerine “kaygı” sözcüğünü kullanırım. Bu hastalar sizin ikincil sürecinizle özdeşleşirler: Korku duymaya başladıklarında hislerini dramatik hale sokmak veya eyleme vurmak yerine hislerini tahlil etmeyi öğrenirler. Dramayı zaptetmeyi ve kaygı olarak görmeyi öğrenirler.
Terapist A: Ama Bayan A ile bir seans başlı başına bir film gibi. Bu yüzden ondan o kadar hoşlanıyorum.
Dr. M: Çok eğlenceli olabilir. Ama hiç durmayacakmış gibi konuşmaya başladığında elinizi kaldırıp “Bir dakika, bu kadar hızlı anlatırsanız sizi takip etmem mümkün değil. Sizi böyle nefes almadan konuşmaya iten hisler nedir?” diyebilirsiniz. Hislerinden daha doğrudan bir şekilde bahsetmesini sağlayın. Onu ‘kötü’ göreceğinizi düşündüğü için sıkıntısını dramatize ettiği çok açık. Oğlunu yatılı okula göndermedi, ardından terapiyi bıraktı. Ona söylememiş olsanız dahi kendisine dair kötü bir imge beslediğinizi biliyor. Bu durumu sıkıntısıyla geçiştirerek sizi göreve çağırıyor ve biliyor ki ondan nefret etseniz bile bu görev anlayışıyla onu tedavi edeceksiniz.
Grup: Bu şekilde hissediyorsa neden geri geliyor o zaman?
Dr. M: Neden başka bir terapist bulmuyor? Tedaviye kendi isteyerek değil zorla gelmesiyle aynı nedenden ötürü. Terapist A ile ilk görüşme nasıl kötü geldiyse bir başka terapistle daha da kötü olabileceğini düşünüyor.
Terapist A: Bundan sonra kendisini haftada bir göreceğim.
Dr. M: Eğitimimizden başka bir şeye dayanarak uygun bir hipotez geliştirebilecek durumda değiliz henüz. Elimizde yeterli veri yok. Ama, Bayan A’nın tedaviye devam etmesi halinde bu eksiğimiz ortadan kalkacak. Neden ve nasıl bir yıkım halinde olduğunu anlayabilmek için size geri döndü. Şu anki hali kaygılı, depresif, düzensiz mi?
Terapist A: “Delirmek üzereyim, dağılıyorum. Bu tam bir felaket olur, çünkü bütün ailemin temel direği benim. Dağılmamam lazım, ben olmadan hiç kimse hayatını sürdüremez. Durup durup ağlıyorum, gün geçtikçe daha da allak bullak oluyorum,” diyor.
Dr. M: Hastanızın dikkatini çekmeniz gereken nokta, kendi hedeflerine aslında zararı dokunan o hisler. “Babamın ilgisini çekebilmek için tuttum kadeşimi evime aldım. Şimdiyse kardeşim beni deli ediyor ama babamın ilgisini de kaybetmek istemiyorum,” diye ifade ettiği şikayetinin, sorunu bütünüyle ortaya koyduğunu gösterin. Aslında babasının sevgisini kazanmıyor. Baba büyük ihtimalle yalnızca oğlu nedeniyle ilgi gösteriyor.
Terapist A: Aslında o da bunu farkında ama hiç yoktan iyidir diye düşünüyor.
Dr. M: Hiç yoktan iyi midir gerçekten? Eğer öyleyse, neden? Ona sorun. Neden babasından ilgi görmek kardeşine katlanmaya değer onun için? “Kaygı ve depresyon içerisinde” dağılıyor, çünkü bu ailevi durum dile getiremediği müthiş bir öfkeye neden oluyor. Patlayacak olsa, kardeşi evden gidecek, kendisi de babasının ilgisinden mahrum kalacak. Öte yandan, hastanız size bu şekilde sunsa bile, siz patolojik çözümleri gerçek veya uyumsal veya etkili olarak kabul edemezsiniz. Sorun ona: “Kardeşinizi sizde kalsın diye davet etmeden önce bu kadar zorlanacağınızı öngörmüş müydünüz? Onu neden bu kadar istekli bir şekilde evinize çağırdınız?”
Terapist A: Kardeşinin bu kadar rahatsız olduğunu düşünmüyordu diye biliyorum.
Dr. M: Bütün ailenin bunu bildiğine eminim. Sadece bunu düşünmek babasından ilgi görme fantezisini bozuyordu, hepsi bu. Nasıl giderek daha fazla üzüldüğünü ve yaptığını telafi etmek için gereken adımları atamaz hale geldiğini gösterin ona. Kendi çelişkileri ve duyguları dışında ortada somut bir gerçeklik olmadığını gösterin. Mesela, “Babamın benimle işi olmaz,” derse, siz de ona, “Bu fikre nereden kapılıyorsunuz?” diye sorun. Size hikâyesini anlattığında, “Kafam karıştı. Babanızın sizinle ilgilenmediği yönünde anlattıklarınız ile bu ani sevgi hali arasında bir bağ kuramadım,” diyebilirsiniz. Temelde patolojik olan bir çözüme itiraz ediyorsunuz burada. Elbette bunu ona doğrudan aktaramazsınız. Onun yerine, itiraz edin ve irdeleyin. Üç kuruş kâr edeceğim diye beş kuruş zarar ediyor değil mi?
Terapist A: Kesinlikle.
Dr. M: Ama ona soracak olsak “Bu kadarcık ilgi bile hiç yoktan iyidir” der.
Terapist A: Bunun patolojik bir durum olduğunu mu söylüyorsunuz?
Dr. M: Evet. 40 yaşında başarılı bir anne, iki oğlu, iyi bir erkek arkadaşı varken neden aslında yanılsamadan ibaret olan bir şeyin peşinde bunca huzursuzluğa katlansın ki? İlk terapötik hedefiniz, “olmayan bir şey, bir hayal uğruna kendisini heba ettiğini” anlamasını sağlamak olmalıdır. Yüzleştirmek, sorular sormak ve hayatı hakkında düşünmesini sağlamak suretiyle ya tedavi zaten o yönde ilerleyecek ya da o buna direnecektir.
Grup: Ama nihayetinde babasıyla arasındaki ilişkinin bir yanılsama olduğunu fark ettiğinde ve içindeki öfkeye gerçekten temas ettiğinde yaşayacağı terk depresyonu içerisinde bu kaybın asla telafisi olmadığını anlamasını nasıl sağlayacaksınız?
Dr. M: Bu intrapsişik durum çok sonra ortaya çıkacak. İlk olarak, intrapisişik duruma karşı uzun erimli bir savunma olan çevresel etkileşimin icabına bakmamız gerek. Bu fark ediş ve sonrasındaki eylemlerin terk depresyonuna yol açacağından şüpheliyim. Daha fazla bilgiye ihtiyacımız var, çünkü ortaya koyduğu savunma mekanizmaları kocaları, çocukları ve erkek arkadaşı ile iç içe geçmiş durumda.
Terapist A: Erkek arkadaşına çok bağlı. Nedenini bilmiyorum. Bayan A, paranoid değilse de kesinlikle çok şüpheci. Kendisine görüşmelerimizi kaydetmek istediğimi, bu görüşmeleri sonradan dinleyebilirsem bunun tedavi süreci açısından kolaylık sağlayacağını söyledim. Bu aslında kısmen doğruydu; ama kayıt istememin bir diğer nedeni de süpervizyondu. Kayıtları kullanmak istememin bu gerçek nedenini ondan saklamış olmak beni utandırıyor. Ama bunu ona söyleyemem.
Dr. M: Neden?
Terapist A: Buna müsaade etmek ona bir tehdit gibi gelir. Mesela, bir taraftan iyi bir işi var ama kendisini abartılı bir şekilde önemli görüyor.
Dr. M: Hastanızın iznin almak konusunda şüpheleriniz varsa bunu yapmayın. Süpervizyonun yararlı olacağını ve süpervizörünüzün bu kayıtlara ihtiyaç duyduğunu söyleyebilirsiniz. Hastanız kabul etmiyorsa kendinizi bu duruma sokmayın, çünkü bu hem hislerinizi hem de işinizi etkileyecektir.
Terapist A: Görüşmeleri aklımda tutayım, bunu mu diyorsunuz?
Dr. M: Not tutun. Hastanın ağzından her çıkanı değil elbette ama bilgi alışverişlerini not edebilirsiniz, onun söylediği birşeye verdiğiniz cevap ve hastanızın buna karşılık olarak ne söylediği gibi.
Terapist A: Aynı zamanda hem terapiye hem de yazmaya odaklanabilir miyim bilmiyorum.
Dr. M: Bu sorun olur mu? Hasta ödüllendirme birimini size yansıtırken zaten başka birşeyle ilgilenmeye hakkınız yok. Sürekli tetikte ve farkında olmalı, hastanın söylediği her kelimeye odaklanmalısınız, aksi halde hastanızın sinirleri bozulacaktır. Ama not almaktaki maksat sonradan gözden geçirerek tedavi süreci üzerine çalışabilmek. Bunun bir ‘ihlal’ olduğunu size düşündüren nedir?
Terapist A: Bayan A en zayıf noktamı keşfetti ve bunu kullanıyor. Beni bu şekilde kontrol ediyor.
Dr. M: Bir sonraki görüşmenizde kontrolün elinizde olduğundan emin olun. Ne olacağını önemsemeyin. Çekip gitmesi bile iyi olabilir.
Terapist A: Hangi görüşme? Onu bir daha asla göremeyeceğim ki.
Dr. M: Bunu nereden biliyorsunuz? Dahası, neden bu kadar endişeleniyorsunuz? Geri gelmezse, tedavi için yeterli kapasiteye sahip olmadığındandır. Konuşmanın gelişigüzel akışından vazgeçin ve “baskıya” dayanma yetersizliğini sorgulayın. Ona deyin ki “Davranışlarınızın elde etmek istediklerinizle uyuşmadığını gösteriyorum size. Neden bunu bir eleştiri olarak değerlendiriyorsunuz? Neden bunun bir yardım eli olduğunu görmüyorsunuz?”
Terapist A: O zaman anne babasının kendisini hep çok eleştirdiklerini söyleyecektir.
Dr. M: Siz de o zaman dersiniz ki “Ailenizin eleştirileri sizi o kadar hassaslaştırmış ki artık yardım amaçlı söylenenlerle eleştiriyi ayıramaz olmuşsunuz. Kendinizi tanımak çok faydalıdır – şimdi devam edelim.” Kendi yansıtmalarını hastaya sürekli geri döndürün.
Terapist A: Evet ama bu bahsettikleriniz benim alışık olduklarımdan farklı malzemeler. Bunlara da alışmam gerek.
Dr. M: Pekala. Hepimizin kusurları olabilir. Ama bir terapist hata yaptığında hastası onun da kırılganlıkları, zayıflıkları olabildiğini görür. Daha yüzleştirmeci bir tavır sergilediğiniz zaman da bu sefer hastanız sizi yansıtmalarını kabullenmeye zorlayabilir. İşte tam da bu noktada belli bir tür karşı aktarıma karşı uyanık olunmalıdır. Daha sonra, hasta yeniden direnme ihtiyacı gösterdiğinde aynı karşı aktarımı oluşturmaya çalışır çünkü önceden deneyerek bunun işe yaradığını görmüş bulunmaktadır.
ÖZET
Bu bölümde, karşı aktarım konusu -çaresizlik nedeniyle terkedilmekten duyulan korku- ele alınmış, bu karşı aktarımın bir terapisti kendi duygularını rahatlatmak için terapiyi tehlikeye atmak pahasına hastasının ödüllendirici birim yansıtmalarını göğüslemeye nasıl itebildiği görülmüştür.
Karşı aktarım fark edilerek kontrol altına alındığında hastanın asıl sorunları da tespit edilebilir; bir anne olarak oğluyla ilgili suçluluk duyguları ve babası ile erkek kardeşi arasında sıkışıp kalmış olmak. Bu, tedavinin öncelikli hedefini oluşturur ki terapötik ittifakın oluşturulabilmesi için gereken uygun teknik [yüzleştirme] bu şekilde tespit edilir.
Bu tür bir karşı aktarım çaresizliği ve bunun savunması, diğer bir deyişle hastanın ÖNİP yansıtmalarını kabulleniş yaygındır ve anlayış göstermek, arkadaşça davranmak gibi toplumsal veya insani nedenlerle mantıksal zemine oturtulur. Oysa ki, bu mantıklı açıklamalar, terapistin kendisini geçmiş travmalarına karşı korumak için kullandığı yansıtmaların perdesidir. Terapist, aslında hastasını düşündüğü için değil, kendisini kötü hissetmemek için hastaya iyi davranmaktadır.
Devamını okuyun:
http://yayin.psikoterapi.com/index.php?route=product/product&path=60_36&product_id=384
Tahir ÖZAKKAŞ
Hipnotik fenomenlerin hepsinin olmasa bile, çoğunun günlük hayatta arasıra görüldüğünü ve onları herkesin tekrar tekrar yaşadığını hatırlamakta fayda vardır. Bilinçli beklenti sensoryal uyaranlar yaratabilir veya miktarlarını artırabilir. Dövülen çocuk elin vuruşunu gerçek temastan önce hisseder, dişçi sandalyesinde kıvranan şahıs, dönen matkabın dişine temasından önce ağrı duyar. Aksine derin konsantrasyon sensoryal uyaranları azaltabilir veya yok edebilir. Radyo ve televizyonu farketmeyecek kadar düşünceye dalabilirsiniz.
Kendisini tamamen yarışa vermiş bir atlet, müsabaka bitene kadar ağrılı bir yaranın farkına varmayabilir. Ağrılı bir planter verrüsü olan genç bayan, kendisini büyüleyen erkek arkadaşının kollarında neşeyle dans ederken lezyonun hiç farkında değildir, ancak aynı lezyon çalışırken dayanılmaz derecede ağrılıdır. Bu sebeple, bilinçli düşünceler sensoryal uyaranların şiddetini etkileyebilir, fakat hipnotik durumdaki bilinçaltına yönelik düşünceler ve telkinler kadar etkili olamaz.
Aksine, hipnoz sırasında telkinle semptomlar meydana getirilebilir, hemen ortadan kaldırılabilir. Hipnozdaki bir şahıs uygun telkinlerle bilinçaltının güçlü kaynaklarıyla bağlantı kurabilir ve normal bilinçli durumda imkansız olan mental ve fiziksel başarılar gösterebilir. Hasta uzak geçmişte saklı olayları yeniden yaşayabilir veya kasların ve organların gücü üstünde şaşırtıcı hareketler yapabilir.
Kalp ve solunum hızları, kan basıncı, peristaltik hareketler, terleme, mide sekresyonu, mizac değişiklikleri, deri sıcaklığı, menstrüel siklus vs. gibi bazı fizyolojik aktiviteler, doğrudan veya dolaylı telkinle değiştirilebilir. Reaksiyonun kesin şekli hasta hipnozdayken mevcut ruh durumu veya yaklaşım şekline bağlıdır. Örneğin, korku kendisini öfkeden daha değişik şekilde açığa vurur. Bazan, bir analizin yapıldığı esnada, hasta ard arda değişik ruh durumları gösterebilir. Bu, hipnotik durumun dinamik yapısını iyice gösteriyor.
Bir şahıs hipnotik transtayken bilinçaltı hassaslaşır ve etkilenerek harekete geçirilebilir. Hemen göze çarpan temel özellik, şahsın telkine karşı artmış cevabıdır. Hipnoterapinin başarısı hipnoterapistin mantıklı telkinler yapmadaki ustalığına ve yeteneğine bağlıdır. Deneğin bir otomat olmadığı daima akılda tutulmalı ve emirle yöneltilmemelidir.
Hipnotik telkin iki yolla çalışır, semptomlar meydana getirilebilir veya kaybedilebilir. Hemen göze çarpan temel özellik, şahsın telkine karşı artmış cevabıdır. Hipnoterapinin başarısı hipnoterapistin mantıklı telkinler yapmadaki ustalığına ve yeteneğine bağlıdır. Deneğin bir otomat olmadığı daima akılda tutulmalı ve emirle yönetilmemelidir.
Hipnotik telkin iki yolla çalışır, semptomlar meydana getirebilir veya kaybedilebilir. Post hipnotik telkinle normal bir denekte kaşıntı meydana getirilebilmesi ilginçtir. Denek hipnotik transta bir telkin yapıldığında apaçık hatırlar ve çok saçma olmasına rağmen, denek genellikle gerçekten kendisinde kaşıntı olduğunu ve kaşınmaya mecbur kaldığını büyük bir hayretle görür.
Yaptığı fenomenleri hipnozun nasıl ve niçin meydana getirdiğini çok az izah edebilmekteyiz. Birçok teoriler teklif edildi ancak hiçbiri genel kabul görmedi. Birçok psikolojik faktörler işe karışır ve fizyolojik faktörlerin önemli bir rol oynadığı (Muhtemelen bazı kortikal beyin değişiklikleri olduğu) konusunda pekçok kanıt vardır.
Kanıtlar, hipnozun subkortikal aktiviteyi ve diğer korteks sahalarında bağımsız olarak çalışabilen bazı korteks sahalarını ilgilendirdiğini gösteriyor.
A. TEMEL HİPNOTİK ÖZELLİKLER
Hipnotik durum, normal uyanık durumda görülmeyen pekçok farklılıklarla karekterizedir. Bazıları, değişen derecelerde olmak üzere herzaman görülür ve bazı belirtiler de indüksiyon şartlarına ve hipnotize edilen şahsın kişiliğine bağlı olarak olabilir veya olmayabilir.
Bu özelliklerden bazıları şunlardır:
1. Telkine yatkınlık
2. Gevşeme
3. Letarji ve yorgunluk
4. Azalmış ilgi
5. Parastezi
6. İnhibisyonlarda azalma.
1. TELKİNE YATKINLIK:
Normalde hiç ilişki kurulmayan veya direnç gösteren şahıs bile hipnotik durumdayken telkinlere karşı önemli bir yatkınlık gösterir. Telkine yatkınlık, kolay aldanabilme şeklinde yanlış değerlendirilmemelidir. Şahıs daha sonra isteseydi direnmesinin mümkün olduğunu ve sadece kooperasyon gösterdiğini iddia edebilir, fakat telkinleri takiben söylediği fikirlerin önemi yoktur. Bu telkinleri takiben kendiliğinden ortaya çıkan aradığımız etkidir ve şahsın bu noktadaki motivasyonu tamamen ikinci plandadır. Sıradan hasta, ilk seanstan sonra, ona trans esnasında verilen herbir telkini yerine getirmek için kuvvetli bir zorlama hissederek şaşırdığını söyler.
Telkine yatkınlık hipnoz için elzemdir, aksi takdirde en hafif hipnoz safhaları bile oluşturulamaz. Fakat hekim her hastanın, telkinleri birkaç gün çok iyi kabul ettiğini, geri kalan günlerde ise onlara direnç gösterdiğini izler. Hastaların çoğunun telkine yatkınlığı seanstan seansa giderek artar, sonunda bir platoya ulaşır. Fakat herhangi bir hasta bazan herzamanki normundan farklı bir varyasyon gösterir.
2. GEVŞEME
Gevşeme, hipnoza karşı karakteristik cevaptır. Gözlemcinin daima dikkatini çeker ve pratik olarak daima hipnotize şahısta görülür. Ancak az bir kısmı, ilk seans esnasında, gerçekten gevşediklerine inanmayabilirler. Bunlar genellikle ya çok heyecanlı tiplerdir veya hipnotik transta yaşayacakları hisler konusundaki ön yargıları çok mübalağalı olanlardır. Transın bitiminden hemen sonra bunların trans sırasındaki hislerinin bir tartışması yapılırsa, genelde böyle hastalar gerçekte, başlangıçta düşündüklerinden çok daha fazla rahatladıklarını doğrularlar. İlk hipnotik indüksiyonun heyecanı solunum ve nabız hızında geçici bir artışa sebep olabilir. Fakat, bu durumun birkaç dakikadan fazla sürdüğü çok nadirdir. İlk seansın geri kalan kısmında ve müteakip seanslarda bu oranlar azalır ve öncelikle indüksiyon sırasında doğrudan veya dolaylı olarak telkin edilen gevşemeden dolayı sakinleşme meydana gelir.
3. LETARJİ ve YORGUNLUK:
İndüksiyon ilerledikçe hasta giderek artan ölçüde letarji ve yorgunluk gösterir. Bu durum seansın bitiminden sonra en az birkaç dakika sürer. Transı sona erdirmesi istendikten sonra, hastanın tamamıyla hareketsiz kalması ve sonra bir süre rahatsız edilmeden tedavi odasında kalmayı istemesi nadir değildir. Seans sonunda reaksiyon, anksieteden muzdarip hastaların özelliğidir ve hastanın etkili hipnoterapi için çok elverişli bir denek olduğunun iyi bir göstergesidir.
4. AZALMIŞ İLGİ
İndüksiyon ilerledikçe hastanın ilgi sahasında sürekli bir daralma olur. Odaklaşma proçesinin nihai sınırları büyük ölçüde indüksiyon tekniğine bağlıdır. Fakat, genelde tedrici olarak, hipnotistin sesi ve onun telkin ettiği gerçek veya hayali hisler dışında bütün dış ve iç uyaranlarla ilgisini keser. İndüksiyon için görsel uyaran kullanılmasıyla, doğal olarak, önce öteki hissi reaksiyonlarda bir azalma olur, sonra görme sahası sadece indüksiyon cismini görecek kadar daralır ve sonra onun da silinmesiyle trans başarılır. Trans esnasında, hasta normalde onu rahatsız edecek veya taciz edecek uyaranlara ya çok az cevap verir veya hiç cevap vermez. Derin hipnotik durumdaki bazı iyi deneklerde ilgi azalması o boyuttadır ki, ateşli silah patlaması, amonyak buharına maruz kalma, gözlerine kuvvetli ışıklar tutulması gibi güçlü uyaranlara karşı bile hiçbir reaksiyon göstermezeler.
5. PARASTEZİ:
Bazı yaygın hisler hipnotik durumun karekteristiğidir. Özel his, değişik şahıslara, onların kişilik yapılarına ve geçmişteki tecrübelerine bağlı olarak değişir. Karıncalanma hissi, vücutta hafiflik veya ağırlık hissi, hareket ediyor gibi olma hissi, veya akıl vücuttan ayrılıyormuş hissi hastalarım tarafından ençok bildirilen yaygın hislerdir. Ancak başka tiplerin olması da mümkündür.
6. İNHİBİSYONLARDA AZALMA:
Hastanın inhibisyonlarında değişen derecelerde azalma olur. Her hasta, uyanık durumdayken pek uygun bulmayacağı postürler alır. Birçoğu ağzını açar, az bir kısmı sesli sesli ve kuvvetli nefes alıp verir ve diğer bakımlardan çok rahat davranır.
İnhibisyonlarda azalmanın başlangıçtaki spontan belirtilerine ilaveten, şahıs telkinlere cevap verir ve uyanık durumda direnç gösterebileceği veya reddedeceği meseleleri tartışır. Bilinçli durumda relatif olarak muhalif, saldırgan, ilişki kurulmayan birçok hastalar hipnotik transta, dost, cana yakın ilişki kurulabilir olurlar.
B. DİĞER HİPNOTİK ÖZELLİKLER
Hastanın özel psikodinamik dengesine ve indüksiyon tekniğine veya verilen telkinlere göre bir seanstan bir sonrakine değişebilen derecelerde olmak üzere her zaman görülen öteki özellikler şunlardır:
1- Analjezi ve anastezi
2- Katalepsi
3- Poshipnotik telkine yatkınlık
Hipnotik bir seansta gözlemciyi etkileyecek bir özellik hipnozun en hafif safhasında bile hasta tarafından gösterilen dikkat çekici duyarsızlıktır. Hasta seans boyunca en uygunsuz pozisyonu, ne o anda ne da daha sonra en ufak rahatsızlık belirtisi göstermeden sürdürür. Aynı zamanda indüksiyonun başlangıcında mevcut olan diş ağrısı veya başağrısı gibi bir ağrı, seans sırasında kısmen veya tamamen kaybolur. Bu iyileşme seanstan sonra da devam edebilir.
Katalepsi hipnotik durumun bir başka özelliğidir. Hastanın kasları hareketsiz kalır ve postürü bilinçli durumda, imkansız olan bir süre boyunca; zıt bir pozisyonu rahatsızlık reaksiyonu göstermeksizin sabit tutar. Genellikle katalepsi bütün seans boyunca devam eder. Bazan indüksiyon prosesinin başlamasıyla birlikte yavaş yavaş gelişebilir ve seans sonuna kadar devam edebilir, veya bir ya da birkaç geçici olmayıştan sonra daha hızlı görülebilir.
Posthipnotik telkine yatkınlık değişen birbaşka özelliktir. Telkine yatkınlık, tedavi ilerledikçe artar ancak en stabil hastalarda bile ani ve önceden kestirilemeyen değişimler olur. Bazı hastaların hipnotik bir seans sırasında verilen direkt telkinlere direnebildikleri halde, aynı seansta posthipnotik telkinleri hiç direnmeden yerine getirmeleri ilginçtir. Diğer taraftan, hekim bazan, trans sırasında istekle yerine getirilen, posthipnotik telkinlerin (Trans sonrası) yerine getirilmesine direnildiğini görebilir.
C. ORTA VE DERİN HİPNOTİK TRANS ÖZELLİKLERİ
Tedavi işlemi sırasında gerektiği zaman bazan uzman hekim tarafından meydana getirilen birtakım hipnotik feromenler vardır. Genellikle orta derecede veya derin hipnoz durumu gerekir. Bu feromenler şunlardır;
1- Kaybolmuş hafıza bilgilerinin hatırlanması (= Hipermnezi)
2- Yaş gerilemesi (= Age regration)
3- Yeniden yaşatma (= Ekmnezi)
4- Rüya ve fantazi yer distorsiyonu (=İndüksiyon)
5- Zaman, Şahıs ve yer distorsiyonu
6- Hissi hallüsinasyonlar
7- Otomatik yazma ve çizme
8- Somnambulism (Uyur gezerlik)
1- Kaybolmuş hafıza bilgilerinin hatırlanması derin hipnozdaki en etkileyici ve aynı zamanda en kolay meydana getirilen fenomenlerden biridir. Sadece direkt telkin vasıtasıyla geçmişteki olayların dakika dakika ayrıntıları gösterilebilir. Baskılayıcı bir proçesin sonunda kaybedilen hafıza bilgileri de canlı ayrıntılarla hatırlatılabilir. İkna ve öteki psikolojik yaklaşımlar da hekim tarafından sık sık kullanılır.
2- Analitik çalışmada, yaş gerilemesi veya hastanın geçmişteki tecrübelerinin veya yaşının yeniden yaşatılması genelde faydalıdır.
3- Yeniden yaşatmada, hasta daha erken bir yaşa ait olayları, şimdi oluyorlarmış gibi ve orijinal olayın bütün duygusal etkisiyle beraber yeniden yaşar.
4- Derin hipnozda, rüya ve hayal indüksiyonu kolay meydana getirilir ve çok sık olarak hastanın davranışlarını, ihtiyaçlarını, hırslarını ve karşılaştığı zorlukları tayin etmek için kullanılır. Direkt telkin; rüyalar ve hayaller meydana getirir. Seçilen şahıslar, yerler, durumlar, mevkiler, şartların gerektirdiği tedavi ihitiyaçlarına göre en uygun olacak şekilde gerçek veya hayali olabilir.
5- İlk üç fenomenle çok yakından ilgili bir başka husus, zaman, şahıs ve yer distorsiyonudur. Bu, hergünkü rüyalara benzer. Hipnotik durumda, saatler süren hafıza bilgileri veya halusinatuvar tecrübeler dakikalara sığabilir. Aynı zamanda, olay yeni durum icaplarına uygun olarak değişebilir. Hasta mevcut olmayan bir şahsın kişiliğine bürünebilir.
Zaman, şahıs ve yer distorsiyonu şunları sağlar:
1. Ego’nun korunması
2. Bilinçaltına semptom değiştirme veya ortadan kaldırma fırsatı
3. Bilinçaltına bir probleme veya engelleyici duruma karşı kendi çözümünü geliştirme fırsatı,
4. Bilinçaltına iyileşmenin meydana geleceği tarihi önceden tayin etme fırsatı,
Örneğin, bazı rahatsız edici semptomlar için semptom değiştirme olup olmadığını tayin ederken, hipnotik transta yer veya zaman distorsiyonu sırasında, hastaya şöyle sorabilirim;
“Senin bilinçaltına, kaşıntı için, fiziksel eksersizi tam olarak yeterli veya memnuniyet verici bir çıkış yolu ya da semptom değiştirici olarak kabul edip etmeyeceğini soracağım. Şayet bilinçaltın bu değiştirmeyi kabul ederse, sağ işaret parmağını kaldıracak, etmezse sol işaret parmağın kalkacak”. Alınan cevapların, bilinçli durumda alınan cevaplarla ilgisi yoktur ve doğru oldukları nadiren ıspatlanır. Bu durum, memnuniyet verici bir semptom değiştirme elde edmede zaman kazandırır.
6- Hipnoz altında her türlü hissi halüsinasyon mümkündür. Hem pozitif hem negatif hallüsinasyonlar kullanılır. Pozitif halusinasyonlar, hastanın görme, işitme, dokunma, koklama ve tad almayla ilgili gerçekte mevcut olmayan uyaranları algılamasına neden olur. bu hayali bir şahıs, nesne veya durum olabilir. Negatif hallüsinasyonlarda, gerçekte mevcut şahıs, nesne veya durum hastada cevap uyandırmaz. Hafif hipnotik safhalarda bile sıcak, soğuk, hareket, dönme, uçuyor gibi olma vs. gibi hallüsinasyonlar kolaylıkla meydana getirilebilir.
7- Otomatik yazma veya çizme nadiren kıymet taşır. Telkine cevap olarak, hasta otomatik olarak ve farkında olmadan yazar veya çizer. Bu, başka türlü edinilmesi mümkün olmayan materyali sergileyebilir.
8- Uyur gezerlik. Hastanın yorgunluktan muzdarip olma durumu veya tam rahatlamanın vereceği şifanın sağlanmasını gerektirecek kadar ani rahatsız olma durumunda, sonraki tedavinin psikolojik yaklaşımlar ile etkili biçimde tedavi amacı dışında, uyurgezerlik hipnotik trans sırasında nadiren istenerek meydana getirilir. Çok az sayıdaki duyarlı bir kısım hastalar hipnoterapi sırasında, hipnotik seansın etkinliğini değiştirmeden kendiliklerinden uyurgezerlik durumuna geçerler. Böyle kendiliğinden oluşan uyurgezerlik, genellikle hastanın iyileşmesinin ilerlediğinin ve çok memnuniyet verici olduğunun sevindirici bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.Devamını okuyun
Dr. Corydon HAMMOND Ph.D.
Aşağıda net olarak belirtilen uygulamalar, eğitimcilerin değerlendirmesi için telkinsel seçenekler olarak sunulmuştur. Sizin kullanacağınız uygulamalar doğal olarak dersin konusuna, mümkün olan zaman, değişik prosedürler ve tekniklerle sizin çalışma rahatlığınıza ve kişisel tecrübelerinize ilintili olacaktır.
Hipnotik indüksiyon uygulamaları
Öğrenciler için değişik türde hipnotik indüksiyon modellemek faydalıdır. Yazar genellikle göz sabitlemesi, artan rahatlama, katalepsi ve imgelem indüksiyonlarını göstermeye çalışır. Direnci en aza indirgeme metodu olarak, daha önce hipnotize edilmiş birinin gönüllü olmak isteyip istemediğini sorabilirsiniz. Bu tarzda gönüllüleri sormak genellikle istekli ve yetenekli süjeleri ortaya çıkartır. Başta sadece belirli sayıda indüksiyonu modellemek ve her biri için kullanılabilecek sözlerin yazılı olduğu kağıtları dağıtmak yardımcı olur. Üç değişik eğitim görevlisinin kendi tekniklerini göstermesi faydalı olur, böylece öğrenciler stillerin farklılığını görebilir. Bir sonraki derste ya da aradan sonra, öğrencileri küçük gruplar oluşturarak uygulama yapmaları için zaman tanınabilir. Yazar yeni başlayan öğrencilere uygulamalarını göz sabitlemesi rahatlamanın arttırılması ve imgelem örnekler (kol düşmesi, göz açılması ve kapanmaması ve Chiasson indüksiyonu, bozuk para tekniği, sözsüz ve şaşırtıcı indüksiyon şeklinde önerilerde bulunur. İndüksiyon teknikleri hakkında yayın dağıtılır ve süpervizyonu uygulama için daha fazla zaman tanınır.
Bir sonraki derse gelmeden önce, öğrencilere indüksiyon teknikleri hakkında çalışmaları tavsiye edilir. Çocuklarla hipnoz çalışan bir uzmanının da katılımcılardan birinin çocuğu ile tekniği göstermesi faydalı olur. Öğrencilerin kayıt cihazı getirerek uygulamayı ve modellemeleri kaydetmeleri önemlidir.
Uygulama ile ilintili olarak, öğrenciler için dramatik bir denetimleme yaşatma paha biçilmezdir. Yeni öğrenciler, ilgilerine rağmen, genellikle şüpheci bir yaklaşıma sahiptirler. Hipnotik açıdan yetenekli bir gönüllü bulduğunuzda transı derinleştirmek ve eldiven anestezisi yapmak isteyebilirsiniz. Hatta bunu bir tırnak törpüsü ya da iğne ile gösterebilirsiniz. Yazar, genellikle katalepsi indüksiyonunu gösterir ardından da bu tekniğin detaylarını tartışır. Daha sonra öğrencilerden yanlarındaki kişi ile birkaç dakikalığına uygulama yapmaları istenebilir. (Katalepsi İndüksiyonu) Tekniğin detaylarını özetleyen ve uygulama için gerekli olabilecek cümleleri içeren rehber dağıtılabilir. Kaldırma indüksiyonu öğretirken de benzer bir prosedür uygulanabilir: Uygulama, uygulamanın ilerlemesi; çalışmak için indüksiyon cümlelerinin özeti ve son olarak, öğrencilerin küçük gruplara ayrılarak bu indüksiyonun uygulanması.
Hipnotik Olgunun Uygulaması
Hipnotik olgunun üretimini gösteren videokasetler vardır. Kişisel bir uygulama, esasında öğrenciler için daha ikna edicidir. İyi bir süje değişik şekillerde seçilebilir: 1)Öğrencilere Harvard Hipnotik Yatkınlık Ölçeğini verip sonra da yüksek yatkın süjeleri (Puanları 11-12 arası olan) seçmek. 2) Harvard ölçeğini (muhtemelen de ardından Stanford Ölçek Form C’yi) psikoloji giriş sınıfına uygulamak ve sınıf uygulaması ve öğrenci deneyimlemeleri için yetenekli öğrencileri gönüllü olarak seçmek.) sınıftan herhangi bir testten geçmemiş gönüllülerle çalışmak ve yetenekli gözüken ile değişik hipnotik olguları çalışmak. 3) yatkın olduğu bilinen bir meslektaşı ya da sekreteri sınıfa getirerek uygulama.
Aşağıdaki hipnotik fenomenler yeni ve orta seviye öğrencilere göstermek için önemlidir; amnezi, eldiven anestezisi, otomatik hareketler ve kompülsiyonlar, gevşek katılık, hareket edememezlik, zaman çarpıtması, çocukluktaki güzel bir şeye yaş geriletmesi, uyanmadan transta gözlerini açmak ve muhtemel pozitif ve negatif halüsinasyonlar.
Gayri Resmi Grup Yatkınlık Testi
Sınıftaki daha yatkın kişileri belli edecek, ikna edebilir limitli bir deneyim içeren başka bir grup aktivitesidir. Öğrencilerden gözlerini kapatmaları, kollarını omuz hizalarında öne doğru uzatmaları istenir. Sol kollarına onu daha da hafifletecek uçan balonlar bağlandığını ve sağ koluna da ıslak kumla dolu ağır bir kova verildiğini hayal ettirin. Bunları net olarak hayal etmelerini isteyin ve sağ kol daha da ağırlaşırken, sol kolun daha da hafiflediğini söyleyin. İki dakika sonra, sınıftan kollarını oldukları yerde uzatmalarını ve gözlerini açmalarını isteyin. Birçok kişinin iki kolu arasında fark olacaktır. Bu imgelemin hipnozda nasıl kullanıldığını göstermek için kullanılabilir. Bir alternatif prosedür ve öğrencilerden avuçları birbirine bakar şekilde kollarını omuz hizalarında tutmaları istenir ve sonra da ellerini birbirine çeken iki mıknatıs olduğunu hayal etmeleri söylenir.
Sarkaç ile Ideomotor sinyaller oluşturmanın uygulaması
Genel Ideomotor tekniklerinin uygulanmasından sonra, belirli sinyaller oluşturmak için sarkaç kullanma uygulaması öğrenciler için etkileyicidir. Süjeye sınıfa ya da çalışma grubunda problemi hakkında hiçbir şey açıklamayacağını söyledikten sonra bir gönüllü seçilebilir. Tekrar, diğer öğrenciler etrafında toplanır ve böylece süjeyi net olarak görebilirler. Süre: 5-10 dakika.
Alternatif İhtiyaç Tatmini Uygulaması
Genellikle, Ideomotor araştırması uygulaması yapılırken, süjenin problemi doğal olarak bilinçdışı ile işbirliği gösterebilir. Diğer vakalarda, eğitmen bunu ayrı bir uygulama olarak göstermeyi de tercih edebilir. Genellikle, yazar bu tür bir uygulama için 15-30 dakika ayırıyor.
Yaş Geriletme Uygulaması
Yaş geriletme, riski olmayan bir tekniktir. Bu yüzden, kişisel yanılsama ve negatif deneyimlerin olasılığı sebebiyle, gerilemeyi geçmişteki güzel bir anı canlandırma ile sınırlandırılmalıdır. Bir süjeye hipnozdan önce ilkokulunu sevip sevmediği sorulabilir. Eğer cevap olumluysa, birinci ya da ikinci sınıftaki anıları ile ilgili bilgi alın. Hipnotik indüksiyonu takiben, hastanın bilinçdışına, ideomotor sinyaller aracılığı ile, birinci sınıftaki bir deneyimine gerilemenin uygun olup olmayacağını sorun. Uygun bir cevaptan sonra, hasta sınıfına geriletilebilir ve etrafı hakkında bilgi toplanabilir; duvarlar, değişik sıralardaki arkadaşlarının isimleri, nesneler, öğretmenin adı. Hipnozdan önce hatırlananlarla, gerileyince ortaya çıkanlar daha sonra karşılaştırılabilir. Gözlemlenenler hakkında yorum ve sorular için iki- beş dakika izin verin. Toplam gerekli zaman 30 dakikadır.
Olumlu Affect Köprüsü: Bir yaş geriletme uygulaması
Affect & Somatik köprü tekniği hakkındaki bir dersi takiben [ ders notu kısmına bakın], eğitimci bu tekniğin daha ileri bir uygulamasını olumlu bir süjeyle gerçekleştirmek isteyebilir. Gönüllü süje kendini çok rahat, mutlu ve huzurlu hissettiği yakın zamandaki bir olaya geriletilebilir. Bu olumlu hisleri tekrar deneyimledikten sonra, hasta şu anki durumda ayrıştırılabilir ve olumlu hissin affect köprüsüne yaş geriletilir. “ Bu şekilde hissettiğin ilk zamana geri” tahmini gereken süre 20-30 dakikadır.
Dolaylı Yaş Geriletmenin Grup Uygulaması
Deneyimlerin gösterdiğine göre, bir grup ile yaş gerilemesi yaparken, kontrolün daha az olmasından dolayı dikkatli olunmalıdır. Aslında yazar, öğrenciler için oldukça bilgilendirici ve eğlenceli olan hipermnezinin kısa bir uygulamasını başarılı bir şekilde kullanmıştır. Kısa bir (3-5 dakika) indüksiyonu takiben aşağıdaki telkinler verilebilir: “ Çocukluğuna gerilemesi rahat olacaklar, bilinçdışınızın sizi çocukluğunuzdaki mutlu anılara ve mutlu deneyimlere geri götürmesine izin verebilirsiniz… Sadece kendine zamanda gerilemesi için izin vererek, daha genç ve daha genç yaşlara… bilinçdışın seni olumlu, mutlu anılara ve deneyimlere geri götürürken… Ve tam olarak senin ne hatırlayacağından emin değilim. Fakat muhtemelen eski bahçenin ya da oyuncaklarının mutlu anılarının keyfini çıkartacaksın…….. Mutlu şeylerin olumlu anıları ve deneyimleri zihninde süzülürken, birkaç saniyeliğine tam gözükebilirler, sanki daha fazla zaman geçirmiş gibi. Muhtemelen tatildeki ya da en iyi arkadaşlarınla olan mutlu zamanları hatırlayacaksın… Ya da, ailenin bir araya geldiği zamanlara ait anılar olabilir, ya da bayram sabahlarına ya da küçüklerin büyüklerin ellerini öptüğü o bayram günlerine…. Ya da, bazı güzel doğum günülerine doğru…. Geri gidip gitmediğini merak ediyorum, ya da belki de en sevdiğin televizyon programını hatırlayacaksın…. Küçük yemek pişirme anıları olabilir ya da uyku zamanı masalları ya da hikaye kitapları…. ya da saklambaç, misket, ya da futbol, evcilik oyunları, ya da çata pat sesleri… Sadece imgelerin zihninde uçuşmasına izin ver, mutlu imgeler, çok eski zamanda… belki pamuk şekeri ya da oyuncak silahlar ya da sek sek…. ve bu anılardan şu anki hayatında ihtiyacın olan özel bir şeyi hatırlayacak mısın merak ediyorum. Belki bir bakış açısı ya da his ya da daha fazla ihtiyacın olan bir şeyin farkına varmak. Ve bu deneyimden onu alabilirsin. İstediğin kadar zamanın var, sahip olduğumuz kısa zamanda, sonra kendi liderliğinde ve hızınla, kendine uyanması için izin ver, çok çok iyi hissederek. Bu uygulamadan sonra, sınıf üyelerinin deneyimlerini paylaşmaları için 5-10 dakika süre tanıyın. Bu uygulama olumlu bir his anlamında ve aynı zamanda öğrencileri hipnotik yaş geriletmenin gücü konusunda ikna etme konusunda, oldukça etkili bir araçtır. Öğrencilerin hatırladıkları şeyler genellikle onların hoşuna gitmiştir, uzun süredir akıllarına gelmeyen şeyleri hatırlamışladır.
Ego güçlendirme telkinleri modelleme için grup indüksiyonu
Yazar, genellikle 5-10 dakikalık bir grup indüksiyonunu takiben, ego güçlendirme prosedürlerini kullanır. Huzur yeri kendini bir grup uygulamasında iyi gösteren tekniktir. Direkt telkinler önerilebilir, öğrencilerin hipnotik çalışmalara karşı artan güvenlerini hızlandırmak için şekillendirilmiştir. Yazar, sıklıkla dolaylı ego güçlendirme prosedürünü kullanıyor. Örneğin, süjeyi nasıl konuştuğunu ve okuduğunu hatırlaması için gayri resmi geriletilerek. İlerleyen zamanlarda,öğrenciler daha önceden başarısız olduklarını düşündükleri konularda, şimdi daha başarılı olduklarını fark ederler. ve yeni hipnotik yeteneklerini sayesinde geçmişteki zorlanmalarını hatırlamayacaklardır. Ego güçlendirici metaforlar, grup indüksiyonunda kullanmak için uygundur.
İleri Düzey İndüksiyon Telkinlerinin Uygulanması
Yeni başlayan öğrencilerinkine ek olarak, orta seviye kurslar katalepsi ya da kaldırma indüksiyonlarını görmek (ders notu toplamak) açısından faydalıdır. Birçok öğrenci temel seviyede bu prosedürleri tam olarak öğrenmemiştir. Bir önceki transı, indüksiyon tekniği olarak çağırmak; sorularla birincil indüksiyon uygulamak; Erickson’un direnç için çift taraflı indüksiyonu; ilerleyen anestezi indüksiyonu ve fazla sözel, interaktif bir hipnotik indüksiyon göstermek çok faydalıdır.
Derinleştirme Tekniklerinin Uygulanması
Hipnotik bir halde tüm indüksiyon tekniklerinin aynı zamanda derinleştirme tekniği olarak da kullanılabileceği öğrencilere açıklanmıştı. Yazar aşağıdaki derinleştirme yöntemlerini modellemeyi bazı uygulamaların içinde kullanmayı tercih ediyor: sözelleştirme ve sesin kullanımı (ör., “daha derine” derken sesin alçaltılması); bağımlı telkinler; vurgulu yönergelerin kullanımı; bölmeler; hasta motivasyonlarını ve ihtiyaçlarını serpiştirmek; aşağı hareketinin kullanımı (ör.merdiven, yürüyen merdiven, asansör); tekrar hızlı indüksiyon için post hipnotik bir ipucu; sessizlik aralıkları; nefes ve sayma teknikleri; ikili görevler ( aşırı yükleme); görsel imgelem; eli hastanın omzuna koymak (verilen telkinlerle birlikte) ve nazikçe süjeyi daha da derine çekmek (nefes veriş sırasında); otomatik hareketlerin indüksiyonu; sözsüz ve çevresel uyaranların kullanımı (“hızlandırma ve yol göstermek”); katalepsi ve kaldırma.
Grup İndüksiyonları
Gruplar, indüksiyonları genellikle eğlenceli ve öğretici bulurlar. Aslında, temel bir kursun ilerleyen bölümlerinde, kullanılmaları tavsiye edilir (orta düzey ve ileri düzey basamaklarda da). Grup uygulamalarını eğitimin ilerleyen zamanlarında kullanma fikri, öğrencilerin deneyimledikçe çözülen korkularını ve şüpheciliklerini ortadan kaldırmak içindir. Göz açma ve kapama taktiği, artan rahatlama, nefes ve sayma ve izin verici imgelem grup uygulamalarında oldukça kullanışlıdır. Gruptaki öğrencilerin doğal yeteneklerindeki farklılık ve tercihlerinden dolayı, izin verici indüksiyon yaklaşımları genelde daha da hoş karşılanır. Grup indüksiyonu sırasında kendi kendine hipnoza girmenin yöntemi için post hipnotik telkin verilebilir.
Hipnotik Yatkınlık Ölçeğinin Uygulanması
Daha fazla araştırma odaklı kurslarda, eğitmen gönüllü bir bireye Stanford Ölçeğini uygulamak isteyebilir. Alternatif olarak, bütün sınıfa Harvard Grup Ölçeği uygulanabilir.
Ideomotor Araştırmanın Uygulanması
A) Bu tekniği göstermek için bilinçdışı sinyallerin kurulmasına izin vermek isteyen bir gönüllü var mı diye sorun. Süjeye sadece sinyallerin kurulacağından ve araştırma yapılmayacağından bahsedilinebilir. Geri kalan öğrencilerden daha yakına gelmeleri istenir, böylece uygulamayı ve cevapları daha iyi gözlemleyebilirler. Kısa bir uygulamadan sonra tekniğin cümleleri üzerinde tartışılabilir ve ders notu dağıtılabilir. Gerekli süre:5-10 dakikadır.
B) Başka bir seçenek olarak, kişisel bir problemi ya da meseleyi araştırmak isteyen bir gönüllü var mı diye sorulabilir. Doğal olarak, kişisel uygulamada eğitmenin de bilmediği problemin üstünü örttüğü bazı riskler olabilir. Yazar bir gönüllüye ihtiyaç olacağını ve bu yüzden sınıf üyelerinin bu tür bir uygulamaya gönüllü olmak isteyip istemediklerini sormayı tercih eder. Daha sonra, bir aranın ardından, gönüllüler istenebilir. Riski azaltmanın bir yolu, her gönüllüye halen izleyicilerin arasında otururken, araştırmak istedikleri problem hakkında biraz bilgi vermelerini istemektir. Daha sonra eğitmen, altında yatan başka problemler olmayan sınırlı ve ilginç bir problemi seçebilir. Bu tür bir uygulama sırasında, “ söylemek istemiyorum” için de bir sinyal kurduğunuzdan emin olun, ve bu sinyalin ne zaman isterse kullanılabileceğini ve grup önünde açıklamak istemediği bir şeyde başvurulabileceğini belirtin. Gerekli süre: 20-30 dakikadır.
Ego-Güçlendirme prosedürlerinin bireysel uygulaması
Öğrenciler, grup indüksiyonu kullanmaya ek olarak, ego-güçlendirme ve telkinler hakkındaki bireysel prosedürleri izlemekten çok keyif alıyorlar. Bu yüzden biz genellikle bükülmüş bilek tekniğini sıklıkla gösteririz ve metaforik ve direkt telkinlerin kullanımını gösteririz.
Acı Dindirmeye Hipnotik Yaklaşımların Uygulanması
Hipnoz ve acı üzerinde ders verirken, istisnasız mutlaka ağrısı olan bir öğrenci gönüllü olacaktır. Ağrısı olan biri ile uygulama yapmak genellikle izleyici için etkileyicidir.
Bireysel İmgelemin Değerini Uygulamak
Sınıfa gözlerini kapamalarını ve baş ağrıları olduğu zamanı hatırlamalarını söyleyin. Acılarının neye benzediğini hayal etmelerini isteyin, şekli, rengi, boyutları. “Zihninizde acınızı sembolize eden bir imge yaratın.” Bir dakika sonra, bu imgeyi kendilerini daha iyi hissetmek için nasıl değiştirebileceklerini sorun. Bir dakika daha sonra, öğrencilerden gözlerini açmalarını ve deneyimlerini diğer arkadaşları ile paylaşmalarını isteyin. Bu egzersiz hızlı bir şekilde imgelemin farklılığını gösterir ve onlara başka imgeler empoze etmektense kendi imgelerini yaratmanın önemini belirtir. Ayrıca, tam bir hipnotik indüksiyon olmamasına rağmen ağrılarının geçtiğini söyleyen öğrenciler de çıkacaktır.
Dirençli bir Süje ile Hipnotik İndüksiyon
Orta ve ileri seviye kurslarda, daha önceki denetimlemelerde hipnotik duruma gelemeyen bir öğrenci ile eğitmenin çalışmasını gözlemlemek, öğrenciler için öğretici olacaktır. Direncin sebeplerini araştırırken bir sarkaç kullanmak da faydalı olabilir.
Rüya ve Yaş İlerletme Uygulamak için Grup İndüksiyonu
Kurs içeriğinde indüklenmiş rüyalar ve yaş gerilemesi varsa grup üyelerine kişisel deneyim yaşatmak için grup çalışması yapılabilir. Kişisel bir problem ya da sorunla ilgili rüyalar telkin edilebilir, rüyanın onlara çözümle ilgili içgörü kazandıracağından bahsedilebilir. Esasında, yazarın deneyimlerine göre, indüklenmiş rüyalar oldukça zordur ve sınıfın sadece bir kısmı ilginç rüyalar görebilir. İndüklenmiş rüyaları uygulamak için daha derin bir trans gereklidir.
Aslında, bir çok öğrenci yaş ilerletme ya da zihinsel gözden geçirme prosedürlerini deneyimleyebilirler. Yazar sıklıkla öğrencilerine ilerde sahip olmak istedikleri kişisel bir değeri ya da başarmak istedikleri bir şeye odaklanmalarını söyler. Hipnoz sırasında öğrencilerden arzu ettikleri değerleri gösteren ya da başarmayı istedikleri bir model hayal etmeleri istenir. Daha sonra, kendilerini istediklerini başardıkları zamanda ilerlerken hayal ederler. Şunu hatırlatmamız gerekiyor ki ileri depresyonda olan öğrenciler sadece rahatlama kısmının keyfini çıkartmalı ve ilerleme kısmına katılmamalıdır. Bu, depresyonda olan öğrencilerin geleceği çok olumsuz olarak yansıtmalarına ve daha da ümitsiz ve depresif olmalarına karşı bir önlemdir.
Derin Trans Eğitimi ve Olgusunun Uygulaması
Öğrenciler aşırı isteksiz bir şekilde derin trans olgusunun uygulamasına karşıdırlar. Yazar genellikle uzun indüksiyon uygular ve derinleştirme ve sonra şu sıraladıklarımızı gösterir: yaş geriletme , kompülsiyonlar, hastayı transtayken konuşması için eğitmek ve gözlerini açması ve transta kalması, pozitif ve negatif görsel halüsinasyonlar, tadsal ve işitsel halüsinasyonlar, zihinsel çarpıtmalar (ör. Resimdeki birinin yumuşakça onlarla konuşması ve bir resimdeki başka birinin ağlaması), zaman çarpıtması ( zaman içinde hızlanmak ve yavaşlamak) amnezi ve otomatik yazım.
Büyük Buluşmalar
Gerçek hastalarla olan çalışmaları gözlemlemek öğrenciler için oldukça etkileyicidir. Orta ve ileri düzeylerde bazı uygulayıcıları kendi hastaları ile çalışmaları için davet edebilirsiniz. Daha sonra, öğrenciler soru sorabilirler ve hastalar gittikten sonra yapılan iş üzerindeki mantık konuşulabilir.
Çiftlerde Hipnozun Uygulanması
Konulardan birisi çiftlerin hipnoterapisi olan ileri düzey kurslarda, öğrencilerden birisinden çift hipnoz uygulaması için eşini getirmesi istenebilir Eşlerden biri sıklıkla öğrenci olan, önce hipnotize edilir. Hipnotik durumu derinleştirdikten sonra, öğrenci halen transta iken eşini hipnotize etmesi istenir. Her iki eşi de eğitmen ile iletişim halinde tutacak telkinler verilir ve eğitmen çiftlere birbirlerinin hipnotik seviyesini derinleştirmeleri için yönergeler verir. Hipnoz sırasında birbirine çok adanmamış olan ilişkideki eşlerle çalışırken, eğitmenin dikkatli olması gerekir çünkü bu deneyimde duygu karışıklıkları olabilir.Devamını okuyun