Hipnoz Nedir ?

Hipnoz Nedir ?

HİPNOZUN SÖZLÜK VE MİTOLOJİK ANLAMLARI

Hypnos’e kelimesini ilk defa ingiliz doktor Braid kullanmıştır. Kendisine bu konuda yunan mitolojisi kaynaklık etmiştir.Yunan mitolojisinde Hypnos kelimesi şu şekilde geçmektedir. ” Yunan mitolojisinin uyku tanrısı ‘HYPNOSE’ Gece’nin Oğlu ve Ölüm ‘ün (Thanatas) kardeşidir. (Resim) Kardeşi ile birlikte Hades’in ölüler diyarında yaşar.Kanatlı bir genç şeklinde tasvir edilen hypnos, yorgun insanların anılarına sihirli değneği ile değmek, karanlık kanatları ile yelpazelemek ya da bir boynuzdan, kişilerin üzerine uyku verici bir madde dökmek suretiyle onlara uyku verir. Thanatos’da kanatlı bir ruh halinde tasvir edildiğinden aynen hypnos’a benzer. Hypnos’un oğullarından biri ise, rüyalar tanrısı “Morheus” dur. Resim:Rüyalar tanrısı Morfeus’un babası Hypnos’un roma devrinden kalma bronz heykeli.

Hypnos’un tanrılar üzerinde dahi etkisi vardır. Homer’e göre Hypnos , Herav’ın ricası üzerine bir gece kuş şekline bürünerek, Zeus’u ida dağı üzerinde uyutmuştur.

Dr. Kriton Dinçmen tarafından yazılan “Psykhiatria ve Mythos” isimli eserinde ise Hypnos şu şekilde tanımlanmaktıdır: “Uyku ilahıdır Hypnos. Ölüm ilahı olan Thanatos ile beraber gece-Nyx’ ten babasız olarak doğmuştur.

İnsanların ve genellikle tüm yaratıkların fizyolojik işlevlerinin ayarlanmasında esas rolü oynayan “Cyrcadian Cyclus-24 saat tanzimi ” hadisesinde, uyku hypnos olayının temelini oluşturur. Fahrettin Kerim Hocanın “Uyku sinir sisteminin miarı ve mimarıdır.” sözü galiba bu konuda dünyü tıp literatüründe söylenmiş en manalı ifadedir.

Ana tanrıçalardan Hera,Çanakkale yöresindeki İda Dağında Zeus ile sevişmek ister.Galiba Zeus Hera’ya pek yüz vermemiş olacak ki, Hera, Hypnos’dan hatta ona cilveli Kharit’lerden birini peşkeş çekeceğine de söz verir- gelip Zeus’u uyutmasını rica eder. Zeus’da, yarı uykuda iken o sersemlik hali içinde “He” der.(Dinçmen)

Hypnos’un sözlüklerdeki anlamlarıda şu şekilde geçmektedir.

Hyp-no-sis / isim (çoğulu-ses) Bir şahıs tarafından diğer bir şahsın hareketlerini kontrol edebilir şekilde derin uykuya benzer bir duruma sokulması halidir.(Hornby)

Hypnos: Yunan mitolojisinde uyku tanrısı. Erebas ile Nyx’in (gece) oğlu, Thanatos ile birlikte, Memnon’u, Sarpedon’u veya destan kahramanlarını mezara yerleştirirken görür; Bazen ciddi ve tatlı, şakak ve omuzlarında kanatları olan bir delikanlıdır. (Helenistik bir heykel, Hypnosu uyutucu bir sıvıyı bir boynuzdan boşaltırken gösterir.) (Madrid Müzesi)

Hipnoz: İ. Fr. Hypnose Yun.

1. Psik: Sözle, bakışla telkin yapılarak meydana getirilen bir çeşit uyku hali . Bu halde uyuyan kimse (denek) uyutanın etki ve telkinlerine açık, fakat dış dünyanın başka etkilerine karşı kapalıdır. (Osmanlıcası Nevm-i Sınai; İngilizcesi Hypnosis)

2. Tıp: Mekanik, fiziksel veya ruhsal yollarla yahut kimyasal maddelerle sağlanan suni uyku. (Kimyasal maddelerle yapılan hypnosa genellikle narkoz adı verilir.)

Eşanlamlı : İpnoz.(Tuğlacı)

Hipnoz yanlış inanç, mistisizm ve ihmal tarafından sıklıkla gölgelenen ve tahrip edilen büyüleyici bir konudur. Eğlence ve zevk için yapılan hipnozun; hipnoterapiyle olan ilgisi, astroloji ya da astronomiyle olan ilgisinden daha fazla değildir. Hipnoz kelimesi pekçok kişinin aklına modası geçmiş önyargılar, tabular ve yanlış inanışlar getirir. Bazı hekimler özellikle az tecrübeli ya da tecrübesiz olanlar bunu hemen ayıplarlar.

Hipnoz çok eski bir sanattır, ilk defa hristiyanlığın ortaya çıkışından evvelki zamanlarda büyücülük, din ve tıp bir arada uygulanıyorken kullanılmıştır. Hipnozun bazı teorik yönleri hâlâ tartışmalıdır ve izah edilememiştir. Ancak hipnoz tıpta bu durumda olan tek konu değildir.

Hipnoterapi, psikoterapiye yön ve hız veren etkili bir multifonksiyonel tekniktir. Geçen yirmi yıl içerisinde hipnozun tıpta kıymetli bir tedavi yöntemi olduğu görüşü oldukça taratfar toplamıştır.

Hipnoza karşı batıl inançlarla ve kuşkuyla bakılan çağ, terapotik (tedavi) kıymetinin anlaşılmasıyla ortadan kalkıyor.

Bazı akıllıca seçilmiş vakalarda, başka hiçbir tedavi formu hipnoz gibi hızlı ve yararlı sonuçlar vermez.

Hem sadece destekleyici ya da şikayetlerin giderilmesi (semptomatik) amaçla, hem de hastalık sebebleri olan (etiyolojik faktör olan) bilinçaltı güdülerinin ve sorunlarının ortaya çıkarılması amacıyla kullanılan psikoterapide hipnoz, hekime hızlı ve etkili sonuçlar elde etmede çok kıymetli fayda sağlar.

Uzun bir süreden beri psikoterapistler zihinle vücudun ayrı olmadığını söylüyorlar. Hem sıhhatteyken hem de hastayken akıl ve vücut tek bir ünitedir. Herhangi bir bedensel (somatik) hastalığı pür somatik ya da herhangi bir psişik durumu tamamen psişik kabul etmek hatalıdır.

Akıl ve vücut öylesine içiçe ilişkili ünitelerdir ki, emosyonel bir refleks reaksiyon olmaksızın psişik bir değişiklik olmaz, bunun tersi, vücudu etkilemeden hiçbir psişik değişme meydana gelemez. Bundan dolayı organik ve fonksiyonel hastalıklar önemli ölçüde birbirinin üstüne biner.

DUYGULANIM DÜZENLEME VE KENDİLİK TAMİRİ

DUYGULANIM DÜZENLEME VE KENDİLİK TAMİRİ

1. BÖLÜM
GELİŞİM ODAKLI PSİKOTERAPİ
 Allan N. Schore
 California Üniversitesi Los Angeles Tıp Fakültesi Psikiyatri ve Biyodavranışsal Bilimler Bölümü
 PSİKOTERAPİ ENSTİTÜSÜ / BAYRAMOĞLU
 Klinik Modellerin Kaynağı Olarak Disiplinlerarası Araştırma
 Psikanalizin ilk yüzyılında neredeyse hiç değişikliğe uğramayan Freud’un zihin modelinin esasları günümüzde oldukça hızlı ve esaslı bir dönüşüm geçirmektedir. Klinik psikanalizin yapı taşları kendilerine zemin oluşturan psişik gelişim ve psişik yapıya dair kuramsal görüşler tarafından desteklenmektedir.
 Klinik Modellerin Kaynağı Olarak Disiplinlerarası Araştırma
 Erken dönemde yaşanan olayların nasıl olup da kendilerini takip eden neredeyse her şey üzerinde bu derece önemli bir etkiye sahip oldukları sorusu yalnızca psikanalizin değil bütün bilimlerin temel sorularından biridir.
 Klinik Modellerin Kaynağı Olarak Disiplinlerarası Araştırma
 Nasıl oluyor da erken dönem deneyimler özellikle de diğer insanlarla duygulanımsal deneyimler gelişmekte olan bir bireyin sürekli artan işlevsel kapasitelerinin sonucu olan yapısal gelişim şablonlarını belirliyor ve organize ediyor?
 Klinik Modellerin Kaynağı Olarak Disiplinlerarası Araştırma
 Bir dizi disiplin –gelişimsel biyolojiden nörokimyaya, gelişimsel psikolojiden psikoanalize- canlı sistemlerin başlangıçlarının yaşamı boyunca bir organizmanın içsel ve dışsal işlevselliğinin her bir evresine basamak oluşturduğu görüşünü paylaşmaktadır.
 Klinik Modellerin Kaynağı Olarak Disiplinlerarası Araştırma
 Yüzyılımızın ikinci yarısında Freud’ün modelinin en önemli revizyonlarından biri gelişimsel psikoloji alanında görülmüştür:
 Fairbairn (çocukların yalnızca içgüdüsel olarak davranmadıklarını aynı zamanda nesne-arayışı içinde olduklarını iddia ederek),
 Klein (oldukça erken dönem gelişim olaylarını ve ilkel bilişim mekanizmasını araştırarak),
 Winnicott (çocuğun anne ile ilişkisi dışında anlaşılamayacağını ileri sürerek),
 Bowlby (zamanının ana akım biyolojisini çocuk-anne güvenli bağlanma bağını anlamak için kullanarak),
 Mahler ( psikoanalize gözlem araştırmasını dahil ederek), ve
 Emde (çocuğun çevresinin ilk bakıcı ile ilişkisinden ibaret olduğunu söyleyerek)…
 Klinik Modellerin Kaynağı Olarak Disiplinlerarası Araştırma
 , bu çalışma gelişimin ancak yapının biyolojik düzeyinden, psikolojik, toplumsal ve kültürel düzeylerine uzanan pek çok birbirinden ayrı olmakla beraber birbirleriyle ilişkili boyutlarının eşzamanlı incelenmesi gayesini taşıyan bir yaklaşım rehberliğinde anlaşılabileceğine inanan çok katmanlı bir perspektif sunmaktadır.
 KARŞILIKLI BAKIŞ ALIŞVERİŞİNDE DUYGULANIMSAL AKTARIM
 Özellikle de annenin hislerini ifade eden yüzü çocuğun çevresinde en güçlü görsel uyarandır ve annenin yüzüne özellikle de gözlerine karşı duyduğu yoğun ilgi çocuğu onu takip etmeye ve yoğun karşılıklı bakış süreçlerine dahil olmaya iter.
 KARŞILIKLI BAKIŞ ALIŞVERİŞİNDE DUYGULANIMSAL AKTARIM
 Buna karşılık olarak çocuğun bakışı son derece güvenilir biçimde annenin de ona bakmasını sağlar ve böylece “her iki taraf açısından da karşılıklı etkilerin” iletimi için kişiler arası bir kanal işlevi görür.
 Gerçekten de bakış kişilerarası iletişimin en yoğun biçimini temsil eder ve yüz ifadelerinin algılanması sözsüz iletişimin en belirgin kanalı olarak bilinir.
 KARŞILIKLI BAKIŞ ALIŞVERİŞİNDE DUYGULANIMSAL AKTARIM
 Bu bulgularla bağlantılı olarak, Kohut “Anne ve çocuk arasındaki konuyla ilgili en önemli temel etkileşimlerin genellikle görsel alanda bulunduğunu ifade etmiştir: Çocuğun bedensel ifadesi, annenin gözlerindeki parıltı tarafından karşılanmaktadır” (1971, s.117). Günümüzde annenin gözlerindeki parıltının bir metafordan fazlasını ifade ettiğine dair bulgular bulunmaktadır.
 KARŞILIKLI BAKIŞ ALIŞVERİŞİNDE DUYGULANIMSAL AKTARIM
 2. ve 3. aylarda çocuğun oksipital korteksinin görsel alanlarında gözemlenen miyelinasyon artışı sayesinde annenin gözleri özellikle de göz bebeği çocuğun ilgisinin odaği halini alır. Hess’in araştırmaları (1975) bir kadının (ve çocuk sahibi bir erkeğin) gözlerinin bebek imgesi karşısında büyüdüğünü göstermiştir. Bu yanıt olumlu memnuniyet ve ilgi hisleriyle bağlantılandırılmaktadır.
 KARŞILIKLI BAKIŞ ALIŞVERİŞİNDE DUYGULANIMSAL AKTARIM
 Dahası büyüyen göz bebeklerine cevaben çocuk gülümsemektedir. Daha da ilginci büyüyen göz bebeklerini izlemek son derece hızlı bir biçimde bebeğin gözlerinin de büyümesini sağlar ve büyüyen göz bebeklerinin çocukla ilgilenme davranışını açığa vurduğu bilinmektedir. Böylece göz bebeği kişiler arası sözsel olmayan iletişim aracı işlevi görür ve bu hızlı iletişim bilinçaltı düzeyinde gerçekleşir.
 KARŞILIKLI BAKIŞ ALIŞVERİŞİNDE DUYGULANIMSAL AKTARIM
 Bu “olumsal duyarlılık” sürecinde toplumsal bağlanma anlarında anne kendi edimini ne kadar çocuğunkine uydurursa kendisinin o derece bağlanmanın çözülme anlarında sessizce iyileşmesine müsade eder ve yeniden bağlanmak için çocuğun süreci başlatma işaretlerini beklediği ölçüde etkileşimleri o derece senkronize olur.
 KARŞILIKLI BAKIŞ ALIŞVERİŞİNDE DUYGULANIMSAL AKTARIM
 Karşılıklı bakış uyumlanmayı iletmenin yanı sıra utanç deneyimlerinde olduğu gibi yanlış uyumlanmayı da iletebilir.
 Diğer olumsuz duygularda olduğu gibi utanç deneyiminde yaşanan yanlış uyumlanma düzenlemenin başarısızlığını temsil eder ve fenomenolojik olarak Winnicott’un (1958) çocuğun “varolmaya devam etme” ihtiyacı olarak adlandırdığı süreksizlik olarak deneyimlenir.
 KARŞILIKLI BAKIŞ ALIŞVERİŞİNDE DUYGULANIMSAL AKTARIM
 Bu son derece önem taşıyan “bozulma ve onarım” regülasyon şablonunda (Beebe & Lachmann, 1994) yanlış uyumlanma aracılığıyla çocuğunda stres yanıtı uyandıran “yeterince iyi bakıcı” bizzat kendisinin çocuğunda uyandırdığı olumsuz duyguyu zamanında psikobiyolojik olarak uyumlanmış regülasyon aracılığıyla yeniden çağırır.
 Kendini yeniden uyumlandıran, teselli veren anne ve çocuk böylece karşılıklı olarak stres dolu duygu, bilinç ve davranış geçişi halini aşar. Bu tamir mekanizması “interaktif onarım” fenomenini oluşturur (Tronick, 1989).
 KARŞILIKLI BAKIŞ ALIŞVERİŞİNDE DUYGULANIMSAL AKTARIM
 Bu süreçte çocukta uyandırdığı interaktif stres ve olumsuz hisleri sağaltan anne olumsuz hislerin olumlu hislere dönüşmesinde aracı işlevi görür. “Olumlu deneyim sonrası olumlu duygunun yeniden deneyimlenme sürecinin çocuğa olumsuzluğun dayanılabilir ve baş edilebilir olduğunu öğrettiğine” inanılmaktadır (Malatesta-Magai, 1991, s.218).
 KARŞILIKLI BAKIŞ ALIŞVERİŞİNDE DUYGULANIMSAL AKTARIM
 Çocuk direnci çocuğun ve ebeveynin olumludan olumsuza ve yeniden olumlu duyguya geçebilme kapasitesi olarak tanımlanmaktadır (Demos, 1991).
 KARŞILIKLI BAKIŞ ALIŞVERİŞİNDE DUYGULANIMSAL AKTARIM
 Psikobiyolojik uyumlanma güvenli bağlanma bağının oluşmasını dolayımlayan en önemli mekanizma olarak kabul edilmektedir (Field, 1985a). İşin özü, bebek olumlu duygu fırsatlarını genişleten ve olumsuz duyguyu asgari düzeye indiren modüle edici bakıcıya bağlanır.
 GÜVENLİ BAĞLANMA BAĞININ OLUŞMASININ NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Dahası güvenli bağlanma bağı bariz bir davranıştan çok daha fazladır. Güvenli bağlanma bağı “çocuğun annesiyle alışverişinde veya bunun sonucu olarak sinir sisteminde inşa edilen içsel bir süreçtir (Ainsworth, 1967, s.429).
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Trevarthen’in anne çocuk ilkel konuşmaları üzerine yaptığı çalışma (1993) doğrudan bu soruyla ilişkilidir (bkz. Şekil 1.6). Göz göze mesajlarla koordine halinde işitsel seslendirmeler (ses tonu, “bebek dili”), dokunma ve bedensel ifadeler iletişim kanallarını oluşturur. Görsel ve bürünsel işitsel sinyaller anlık hissi etkileri sağaltır böylece ikilide heyecan ve memnuniyet inşa edilir.
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 . Ancak onun çalışması bebeğin beyninin yalnızca bu alışverişten etkilenmekle kalmadığını aynı zamanda büyümesinin kelimesi kelimesine beyin-beyin etkileşimini gerektirdiğini ve bunun da anne ve çocuk arasındaki olumlu duygulanımsal ilişki bağlamında oluşabileceğini ihmal etmektedir.
 Bir sonraki soru: Büyümekte olan beynin hangi parçaları bu olaylardan etkilenmektedir?
 Ben görsel ve bürünsel hissi bilginin işlendiği ve çocuğun annenin yüzündeki duygulanımsal ifadeleri tanımasını sağlayan beynin sağ yarıküresinin ifadeyle iştigal eden ve hissi bilginin işlenmesinden ve spontan ve sözsel olmayan iletişimden sorumlu olan annenin beyninin sağ yarıküresi ile psikobiyolojik olarak uyumlu olduğunu iddia ediyorum.
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Çocuk annenin sağ korteksinden elde edilen çıktıları şablon olarak kullanmaktadır. Kendi sağ korteksinde yer alan donanım devreleri ilerleyen duygulanımsal kapasiteleri dolayımlandıracaktır.
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Erken dönem çocuklukta annenin çocuğun “destekleyici korteksi” olduğu söylenmektedir (Diamond, Krech, & Rosenzweig, 1963). Bu alışverişler esnasında anne kendi beyninden çocuğun beynine “programlar indirmektedir.”
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Gerçekten de kendilik psikolojisi oldukça mühim olan bir gelişim ilkesi üzerine kurulmuştur: Olgun psikolojik organizasyonlara sahip ebeveynler henüz olgunlaşmamış, tamamlanmamış psikolojik organizasyonlara sahip olan çocuk için kritik önem taşıyan düzenleyici işlevleri yerine getirmektedirler.
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Şu anda Kohutyan “aynalama” mekanizmasını anlayabiliriz. İnsan yüzü biyolojik olarak önem taşıyan bilgilerin gösterilmesi için eşsiz bir uyarıcıdır. Psikobiyolojik güvenli bağlanma bağı çalışmaları karşılıklı bakış halinde annenin yüzünün çocuğun gelişen beyninde yüksek oranda endojen opiat oluşmasını sağladığını göstermektedir (Hoffman, 1987; Panksepp, Siviy, & Normansell, 1985). Ön hipofiz bezinde üretilen bu endorfinler yarılmanın artırılmasından sorumlu olan çocuğun beyninin korteks altı ödül merkezlerindeki dopamin nöranlarına doğrudan etki ederek biyokimyasal olarak sosyal etkileşimin memnuniyet uyandırma özelliğinden ve güvenli bağlanma bağından sorumludur (Schore, 1994).
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 İlk yılın son yarısında Modell’in (1980) duyguların paylaşımı ve iletişimi olarak adlandırdığı nesne arayışı özellikle annenin yüzü çevresinde döner ve annenin ifade ihtiva eden yüzü aranır ve tanınır (Wright, 1991).
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Günümüzde gelişimsel araştırmalar tarafından oldukça sağlam bir biçimde temellendirilen simbiyosiz kavramının psikanalize yeniden teslim edilme zamanı gelmiştir.
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Yaşamın aşağı yukarı ilk yılında olgunlaşan güvenli bağlanma işlevleri yoğun görsel mekanizmalar içerirler ve olumlu duygulanım uyandırırlar. Bu uyumlanma, yanlış uyumlanma ve yeniden uyumlanma psikobiyolojik deneyimleri erken dönem gelişmekte olan beyne yazılırlar.
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Şu anda belki de en önemli güvenli bağlanma ilişkileri araştırmacısı olan Main, “belli bir bireye yönelik güvenli bağlanma ilişkilerinin oluşmasının çocuğun davranışlarının örgütlenmesinde (şüphesiz beyninde de) nicel bir değişim meydana getirdiği” sonucuna varmışlardır (vurgu bana ait; 1993, s.214).
 Beynin hangi bölgelerinin 10, 12 aylıkken son derece kritik bir yapılanma sürecine girdiğini ve güvenli bağlanma işlevlerine ve duygulanım düzenlenmesine dahil olduklarını biliyor muyuz?
MAHLER’İN PRATİK ETME SÜRECİNDE ORBITOFRONTAL KORTEKSİN OLGUNLAŞMASI (10-12’DEN 16-18 AYA KADAR)
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Orbitofrontal bölgeler hafızayı (Stuss et al., 1982) ve bilişsel-duygusal etkileşimleri destekler (Barbas, 1995) ve diğer bireylerin yüksek düzeye, psikolojik temsillerinin kodlanmasına dahil olmak üzerine uzmanlaşmışlardır (Brothers & Ring, 1992).
 Bu sistem böylece içselleştirilmiş nesne ilişkisi oluşturmak için gereken operasyonel kapasiteye sahiptir – bu bir kendilik temsili, nesne temsili ve bunları birbirine bağlayan duygulanım durumudur (Kernberg, 1976) – yahut genelleştirilmiş etkileşimlerin temsilidir (RIGS; Stern, 1985).
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Orbital prefrontal bölge özellikle yüz ifadelerine seçici olarak cevap verme hususunda baskın özellikler gösteren yarı küre olan sağ kortekste genişlemektedir (Falk et al., 1990).
 Erken dönem gelişmekte olan ve “ilkel” sağ kortikal yarı kürenin (soldan ziyade) limbik ve subkortikal bölgelerle yoğun karşılıklı bağlantılara sahip olmasından ötürü duygusal bilginin işlenmesi, ifade edilmesi ve düzenlenmesinde baskındır (Joseph, 1988).
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Bu duygulanımlar gelişimin erken döneminde ortaya çıkar ve yüz hareketlerinin evrensel olarak tanınabilen konfigürasyonunda ifadesini bulur; farklılaştırılabilir otonom eylemlerle ilişkilendirilir ve çabuk ve “otomatik” olarak ortaya çıkarlar. Otonom sinir sistemi (ANS) kontrolü oldukça hızlı bir şekilde gelişir.
 Bir saniyeden kısa bir süre içerisinde başlar ve 5-30 saniye arasında tam gelişimini tamamlar.
 Otomatik duygusal süreçler bu yüzden gayri ihtiyaridir, herhangi bir çaba gerektirmez ve bilinçli farkındalığın dışında gelişirler.
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Bu şekilde çocuğun ilk ilişkisi yani annesiyle kurduğu ilişki çocuğun duyguları işleyen beyninin sağ yarıküresinin devrelerine işlenen şablon görevi görür ve böylece daha sonraki bütün ilişkilerinde bireyin uyumlanabilme veya uyumlanamama kapasitelerini şekillendirir.
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Bakıcılarla düzenlenen veya düzenlenmeyen duygulanımsal deneyimler bu yüzden orbital prefrontal sistemde ve bunun kortikal ve subkortikal bağlantılarına interaktif temsiller olarak erken dönemde oluşan yöntemsel hafızada kaydedilirler ve depolanırlar.
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Bebek gözlemcileri bebek 18 aylıkken hem kendisinin hem de diğerlerinin zihinsel durumlarını göz önünde bulundurmasını sağlayan “düşünen bir kendiliğin” geliştiğini bildirmişlerdir. Bu duygusal gelişim açısından son derece önemli bir adımdır (Fonagy, Steele, Steele, Moran & Higgitt, 1991).
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 İkinci yıl boyunca bebek bireyin hem kendisine hem de diğerlerine dair zihinsel durumları isnat ettiği ve bu durumlara dayanarak davranışları tahmin ettiği bir “zihin kuramı” oluşturma kapasitesine sahip olur.
 GÜVENLİ BAĞLANMANIN NÖROBİYOLOJİSİ VE PSİKOBİYOLOJİSİ
 Orbital korteks ikinci yılın ortasında Mahler’in pratik etme dönemine tekabül eden dönemde olgunlaşır. Bu dönemde ortalama bir çocuğun 15 kelimelik söz dağarcığı bulunmaktadır. Yani kendiliğin özü sözsüz ve bilinçsizdir ve duygulanımsal düzenleme şablonlarında bulunur.
 PSİKANALİTİK META-PSİKOLOJİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Dış çevre ve iç ortam arasında dolayımı sağlayan uyumlanma işlevlerinde ve dış gerçeklik ve içsel arzuların dengelenmesinde son derece önemli bir role sahip olan bu düzenleyici sistemin tabiatı ve dinamikleri psikoanalitik “psişik yapının” tanımlanmasıyla ilişkilidir.
 Freud Bilimsel bir Psikoloji Projesi (1895/1966) isimli kitabında bireyin içindeki ve dışındaki kaynakların yarattığı tahrikin esas itibariyle bireyin içerisinde yer alan süreçler tarafından düzenlenebileceğini ortaya atmıştır (Schore, 1997a).
 PSİKANALİTİK META-PSİKOLOJİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Psikobiyolojik ve nörobiyolojik duygu çalışmaları böylece son derece güçlü bir biçimde psişik ve somatik alanın sınırlarında gezen dürtü kavramının psikanalitik kuramın merkezi bir yapı taşı olarak yeniden ortaya atılması gerektiğini öne sürmektedir.
 PSİKANALİTİK META-PSİKOLOJİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Orbitofrontal korteksin duygusal-bilişsel süreçlerdeki bu son derece önemli rolü günümüzde işlevleri olduğu kadar anatomiyi de görüntülememizi; kelimesi kelimesine “zihinlerin görüntülerine” erişmemizi ve gelip geçici öznel durumları görüntülememizi sağlayan beyin-görüntüleme teknikleri tarafında ortaya çıkarılmaktadır.
 PSİKANALİTİK META-PSİKOLOJİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Örneğin, bir pozitron emisyon tomografisi (PET) çalışmasında, normal öznelerden sessizce nesne kaybına ilişkin hoşa gitmeyen duygulanım-yüklü görüntüler hayal etmeleri istendiğinde (ör. Sevilen birinin öldüğünü hayal etmek) özellikle prefrontal bölgelerde aktivasyon ve kan akışında hızlanma kaydedilmiştir (Pardo et al., 1993). Diğer bir deyişle şu anda içsel bir nesne ilişkisinin sanal, gerçek zamanlı temsilini işletebilmekteyiz.
 PSİKANALİTİK META-PSİKOLOJİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Daha yakın zamanlı bir PET çalışması da kadınların erkeklere nazaran bu duygulanım düzenleme yapısında özellikle de sağ yarı kürede önemli miktarda daha yoğun aktivasyon gösterdiklerini ortaya koymuştur (Andreason et al., 1994).
 PSİKANALİTİK META-PSİKOLOJİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Bu veriler limbik sistemin işlenmesi esnasında cinsiyet farklılıklarının mevcut olduğunu ortaya koymaktadır ve belki de cinsiyetler arası sözsüz duygulanımların işlenme kapasitesinde ve empatik tarzlarda görülen farklılıklarla ilişkilendirilebilirler. Bu durum neden tabiatın psikobiyolojik olarak kadınları ilk nesneler olarak donattığı sorusunu beraberinde getirebilir ve “psikoanalizin kadınsılaştırılması” süreciyle ilişkilendirilebilir.
 PSİKANALİTİK META-PSİKOLOJİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Beynin bu sisteminin uyku esnasında normal aktivitesi rüya görme esnasında bilginin sembolik temsil mekanizmaları tarafından işlenmesini sağlar; aşırı derecede yorucu deneyimler sonucu düzenleme işlevlerinde başarısızlıkların görülmesi rüya görmede sorunlara, uykunun bölünmesine ve kabuslara yol açar.
 PSİKOPATOLOJİNİN PSİKANALİTİK KAVRAMLARINDAN ÇIKARIMLAR
 bu hastaların temel patolojisi “yeterince iyi güvenli bağlanma ve ilişkilenme” kuramama sorununa kadar geri götürülebilir. Kendi duygulanımsal durumlarının anne tarafından modülasyonuna erişimleri olmadığından, Grotstein bu hastaların hayatları boyunca “kendilik düzenleme, maruz kaldıkları duygusal deneyimleri kabul etme, kodlama ve işlemede yetersizlik” yaşadıkları sonucuna varmıştır (1990, s.157).
 PSİKOPATOLOJİNİN PSİKANALİTİK KAVRAMLARINDAN ÇIKARIMLAR
 Bu uyumlanma kısıtlamasının işlevsel belirleyenlerinin özellikle içsel onarım mekanizmalarında sağaltım yoksunluğu olarak kendini gösterdiğini iddia ediyorum. Bu psikopatoloji özellikle utanç, öfke, heyecan, haz, tiksinme ve panik-terör gibi ilkel duygulanımlar söz konusu olduğunda duygulanımların yoğunluğunun ve süresinin ayarlanma kapasitesinin sınırlı olması şeklinde kendini göstermektedir.
 PSİKOPATOLOJİNİN PSİKANALİTİK KAVRAMLARINDAN ÇIKARIMLAR
 Bu olumsuz duygulanımlarla başa çıkmada yaşanan sıkıntı özellikle davranışsal esneklik ve sosyoduygusal strese uyumlanmış yanıtlar verilmesini gerektiren zor durumlarda bariz olarak gözlemlenir. Bu kavramsallaştırma hislerin yoğunluğunu düzenleme kapasitesinin olmayışının erken dönem maruz kalınan travma ve ihmalin en uzun dönemli etkiye sahip sonucu olduğunu vurgulayan yakın zamanlı modellerle uyum göstermektedir (van der Kolk & Fisler, 1994) bu işlev bozukluğu daha yoğun ve uzun süren duygusal yanıtlarda son derece barizdir (Oatley & Jenkins, 1992).
 PSİKOPATOLOJİNİN PSİKANALİTİK KAVRAMLARINDAN ÇIKARIMLAR
 Gerçekten de yakın zamanlı araştırmalar (özellikle de beyin görüntüleme çalışmaları) otizm (Baron-Cohen, 1995), şizofreni (Seidman et al., 1995), cinnet (Starkstein, Boston & Robinson, 1988), tek kutuplu depresyon (Mayberrg, Lewis, Regenold & Wagner, 1994), fobi halleri (Rauch et al., 1995), post travmatik stres bozukluğu (Semple et al. 1992), uyuşturucu bağımlılığı (Volkow et al., 1991), alkolizm (Adams et al. 1995) ve borderline (Goyer, Konicki, & Schulz, 1994) ve psikopatik kişilik bozuklukları (Lapierre, Braun & Hodgins, 1995) gibi ciddi psikopatolojiler söz konusu olduğunda tahrip olmuş orbitofrontal aktivite kanıtları bulunduğunu göstermektedir.
 PSİKANALİTİK KLİNİK TEORİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Erken dönem dil öncesi gelişim esnasında bebek bakıcılarıyla işleyen içsel güvenli bağlanma ilişkileri modelleri geliştirir ve kalıcı olarak olgunlaşmakta olan beyin devrelerine kaydedilen bu temsiller bireyin hayatının geri kalanı boyunca karakteristik olarak duygulanımsal modülasyona yaklaşımını belirler.
 PSİKANALİTİK KLİNİK TEORİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Bowlby (1988) tarafından psikanalitik psikoterapinin en mühim görevi olarak tanımlanan bu içselleştirilmiş işleyen modellerin bilince depolanması ve yeniden değerlendirilmesi Kernberg’in bilinçsiz, sözsüz olarak iletilen “bir kendilik temsili, nesne temsili ve bunları birbirine bağlayan bir duygulanım durumu tarafından inşa edilen birimlerin psişik yapının psikanalitik keşfe müsait en önemli birimleridir,” iddiası ile özdeştir (1988b, s.482).
 PSİKANALİTİK KLİNİK TEORİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Bu interaktif temsiller bir tür duygulanımsal konfigürasyonal temsil sistemi içeren sağ yarı kürede depolanmakta olup duygusal bilgilerin işlenmesinde başat role sahiptir.
 PSİKANALİTİK KLİNİK TEORİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Gelişimsel çalışmaların psikoterapötik süreçle doğrudan ilişkisi bakıcı-bebek ve terapist-danışan ilişkisindeki interaktif duygu aktarım mekanizmalarının ortaklığından kaynaklanmaktadır. Gelişimin özü “karşılıklı etkiler” kavramında yatmaktadır (Schore, 1996).
 PSİKANALİTİK KLİNİK TEORİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Elbette bilinçsiz süreçleri en açık biçimde Stolorow, Brandchaft ve Atwood (1987) tarafından “karşılıklı etki” olarak adlandırılan aktarım karşı-aktarım etkileşimleri içerisinde açığa çıkarılır ve ifade edilir.
 PSİKANALİTİK KLİNİK TEORİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Freud’un, “herkes kendi biliçaltında diğer insanların bilinçaltlarının söylediklerini yorumlayabilecek bir araca sahiptir,” sözü (1913/1958a, s.320) ve Racker’in (1968, s.137) “her aktarım durumu bir karşı aktarım durumu yaratır” sözünde ifadesini bulan keşfi açıkça psikoteröpatik ilişkinin aktarım modelini imlemektedir.
 PSİKANALİTİK KLİNİK TEORİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Einsenstein, Levy ve Marmor (1994) terapist ve danışan arasında geçen sözsüz iletişimin önemini, sıklığını ve sözsüz çeşitliliğini tanımlamıştır. Bu iletişim her ikisinin de farkında olmadığı bir alanda ses tonu, yüz ifadeleri, bedenin duruşu tarafından ifade edilir.
 PSİKANALİTİK KLİNİK TEORİ AÇISINDAN ÇIKARIMLAR
 Ben sözsüz, bilinçsiz aktarım karşı-aktarım ilişkisinin interaktif duygulanım aktarma mekanizmalarını anlamanın klinik psikanalizin temeli olduğunu sonucuna vardım.
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Gelişimsel ve klinik perspektifleri birleştiren bir model psikoteröpatik deneyimlere özelikle “ödipal dönem öncesi” gelişimsel psikopatolojide erken dönemde henüz gelişmekte olan sağ yarı küre bozukluklarını karakterize eden “ilkel duygusal bozukluklara” dahil olan belirleyici dinamik mekanizmalara ilişkin bütüncül hipotezler sunmaktadır
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Bir dizi klinik ve deneysel kanıt her türlü psikopatolojinin beraberinde duygusal düzenlenememe semptomları gösterdiğini ve savunma mekanizmalarının özünde tolere edilmesi güç duygulanımlardan kaçınmak, bunları asgari düzeye indirmek veya dönüştürmek için başvurulan duygusal düzenleme stratejileri olduğunu göstermektedir (Cole, Michel & O’Donnell, 1994).
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Erken dönem oluşan gelişimsel bozukluklarının patolojisi en çok kişiler arası stres koşulları altında açığa çıkmaktadır. Erken dönem acı deneyimler biliçaltının derin katmanlarında gömülü olmasına karşın, stres altında bunların etkileri yüzeye çıkar.
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Bunun en büyük örneği terapötik ittifakın aniden kesintiye uğradığı anda görülür. Bu durum peşi sıra olumsuz terapötik tepkiyi doğurur. Uygun bir terapötik idare gibi görünen bir durum karşısında danışanın durumu daha da kötüleşir. “Onlarla umut dolu bir konuşma yapıldığında veya tedavinin seyrine ilişkin duyulan tatmin ifade edildiğinde, huzursuz olurlar ve durumları daha da kötüye gider,” (Freud, 1923/1961b, s.39). Ben bunun gerçekte terapistin danışanın mevcut durumuna uyumlanamamasının bir sonucu olduğunu iddia ediyorum.
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Bu klinik fenomenin hızla düzenlenememe olgularını nasıl anlamamız gerekiyor? Günümüzde terapist tarafından oluşturulan ve danışan tarafından alınan ve metabolize edilen kritik “ipuçlarının” içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin mevcut birimlerinin aktivasyonu olan aktarımı doğurduğu düşünülmektedir (Kernberg, 1980).
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Terapötik ittifakın böylece aniden dağılması Lichtenberg (1989)’in “model sahne’ adını verdiği yeniden inşa sürecini temsil eder ve içkin yöntemsel hafızada depolanmış bulunan ve genellikle “bebeklik amnezisi” tarafından korunan erken dönem travmatik deneyimlerle özdeşleştirilen kaotik durumun bilincine varılması sürecine yol verir (Siegel, 1995).
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Ancak artık duruma-bağlı anımsama sayesinde (Bower, 1981) danışan psikobiyolojik olarak “korkulan zihin halini” ifade eden bir bedensel durum içerisine girer (Horowitz, 1987) ve böylece “ayrılma” halini tetikler (aniden olumlu aktarımın ortadan kalkması ve birden olumsuz aktarımın yoğunlaşması).
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 ). Bu “kötücül aktarım tepkisi” hızlı duygusal aktivasyon ve istikrarsızlıkta kendini gösterir ve limbik bölgelerde aşırı uyarılma- veya aşırı uyarılmayla özdeşleştirilen değişimler görülür (McKenna, 1994). Bunu takip eden yoğun olumsuz duygulanımın hızla yükselmesinin sonucu olarak kendilik ya dışa dönük veya içe dönük organizasyonunu yitirir.
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Bu süreçte en önemli adım terapistin ilkin sözsüz olarak danışanının aktarım iletişimi tarafından ortaya çıkarılan kendi bedensel durumundaki karşı aktarımın stresli değişimlerini belirlemesi, bunların farkına varması, bunları denetlemesi ve bizzat düzenlemesidir.
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 . Bu araştırmacılara göre terapistin kendi karşı aktarımsal işaretlerinin farkında olması veya olmaması ve danışanın neden olduğu bu kesinti halini kendinde düzenleme kapasitesi tam da karşı aktarımın yıkıcı mı yapıcı mı, ‘sembolize edici’ mi yoksa ‘sembolleri yıkıcı mı’ olduğunu gösterir.
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Böylece ikilinin her iki üyesinin de bozulma ve tamir sürecine aktif dahiliyeti hastanın bir önceki kendilik-organizasyonunu bozan durumun dışsal bir nesne tarafından düzenlenebileceğini (daha da beter düzenlenememekten ziyade) öğrenmesini sağlar.
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Hasta artık tamir edici bir nesnenin mevcudiyetinde daha önce kaçınılan stresli durumun yerine sözsüz duygulanım halini sözlü işlemlerle özdeşleştirebileceği bir duruma geçiş yapabilir hale gelir.
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 . Araştırmacılar “yüksek duygusal uyarılma hallerinde kendini sözlü olarak ifade edebilme yeteneğinin kendilik düzenlemede önemli bir başarı olduğunu” göstermektedir (Dawson, 1994, s.358).
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Wolf (1991) başarılı bir tamir süreci sonucunda danışan ve terapist arasındaki karşılıklı empatik bağın daha da güçlendiğini ve yenilenen bozulmalara karşı daha az kırılgın hale geldiğini belirtmiştir. Gedo da “daha önceki davranış düzenleme modlarına duyulan güvenin yerini giderek daha verimli uyumlanma önlemlerine bıraktığı zorlu geçiş sürecinden” geçerek “duygulanımsal yoğunluklar karşısında hakimiyet kazanıldığını” iddia etmektedir (1995b, s.344).
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Böylece pre-ödipal dinamikler özellikle de hiç bir zaman gelişimsel olarak interaktif biçimde düzenlenmemiş olan ne de içsel olarak temsil edilen duygulanımların farkına varılması ve bunlarla özdeşleşilmesine vurgu yapılan durumlarda, bilinçsiz duygulanım ve bunun düzenlenmesi en önemli amaçlardan biri haline gelmektedir.
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Terapötik müdahaleler duyguların ilkel sembolik öncesi duyusal motor deneyim düzeyinden olgun sembolik temsil düzeye yükseltilmesine yöneltilmiştir. Böylece danışanın duygusal kontrol yapılarının giderek esneklik kazanması sayesinde işlevsel bir ilerleme elde edilir.
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Bu işlevsel ilerlemeler içsel yapılarda değişiklere neden olur. Nöro psikiyatrik literatürde Mender “ psikanalitik anımsama insanın potansiyelinin en ilkel ve en farklılaşmamış kaynakları ile yeniden tanışıklık içerisine girerek nörobiyolojik opsiyonlarımızın kapsamını yenileyebilir,” demiştir (1994, s.169). Ben ise psikoterapi esnasında temel gelişim modlarının mobilizasyonunun nörobiyolojik olarak uyumlanma kapasitelerinin ortaya çıkmasını dolayımlayan limbik devrelerde oluşan yapısal değişimlerin organizasyonunu yansıttığını iddia ediyorum.
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Psikanalitik yazılarında Basch (1988) psikoterapinin danışanın sinir sisteminde yer alan ve onun sosyo-duygusal bilgilerini ne şekilde işlediğini belirleyen şablonların değişimini ve bunların yeniden işlerlik kazanmasını kolaylaştırabileceğini iddia etmektedir. İşin aslı şu anda özellikle kortikal ve sensorlimbik bağlantıların uzun süreli dinamik psikoterapi sürecinde yeniden işlerlik kazandığı düşünülmektedir (McKenna, 1994).
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Daha da ilginci psikoterapi sürecinde değişen içsel yapısal sistemin tabiatı üzerine yapılan bu hipotezler hastaların başarılı bir psikolojik tedavi sonucunda sağ orbitofrontal korteksin ve bunun sub-kortikal bağlantılarının metabolik aktivitesinde önemli değişimler gösterdiğini kanıtlayan bir PET çalışmasınca da desteklenmektedir (Schwartz Stoessel, Baxter, Martin & Phelps, 1996).
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 Gerçekten de beynin ve davranışsal potansiyalin tamamen gelişebilmesi için deneyim şarttır (Rosenzweig, 1996).
 PSİKANALİTİK PSİKOTERAPİ MODELİ ÜZERİNE ÇIKARIMLAR
 İşin aslı prefrontal limbik korteks erken gelişim aşamasında beyin korteksinin diğer kısımlarından çok daha fazla miktarda elastik kapasite edinir.
 Orbitofrontal korteks yetişkinlik süresinde dahi ontojenide gözlemlenen anatomik ve biyokimyasal özellikler göstermeye devam eder.
 Bu durum onun muazzam elastikliğine ve öğrenme, hafıza ve bilişsel-duygusal etkileşimlere katılımını göstermektedir (Barbas, 1995). Bu bulgular bu sistemin limbik sisteme kodlanan psikobiyolojik öğrenme ifadesini kullanma ve yönlendirme (Rossi, 1993) kapasitesi sayesinde uzun dönemli, büyüme sağlayan psikoterapötik ilişkilerin ürünü olan psişik yapısal değişiklikler için son derece önemli bir alan olduğunu göstermektedir.

Rüya ve Simgelerin Yorumu

Bilinçdışı istek ve arzular, rüya ve hayaller yoluyla deşarj yolu bulabilir. Rüyalar şifrelerle donatılmış mesajlar içerir. Her şeyden önce rüya fizyolojik bir fenomen ve ihtiyaçtır. Normal bir sekiz saatlik uyku periyodunda her birey ortalama her biri 15–20 dakika süren üç ya da dört rüya görebilir. Sekiz saatlik bir uykunun her iki saatlik döneminde rüyalı bir döneme girilir. Uyuyan bir bireyin rüya görüp görmediği, onu gözleyen biri tarafından farkedilir. Rapid Eye Movement (Rem), göz kürelerinin hızlı hareketlerine verilen isimdir. Uyku esnasında, gözler kapalıyken göz kapaklarının altındaki göz küreleri hareket etmeye başladığında birey rüyalı döneme girmiş demektir. Göz küreleri hareket ettiği müddetçe (ortalama 15–20 dakika) rüya da devam etmektedir. Tam bu esnada uyandırılan bir birey rüya gördüğünü ifade eder.
Yapılan laboratuar çalışmalarında, uyuyan bireylerin Rem dönemlerine girdiklerinde uyandırılmaları halinde Rem’siz bir uyku temin edilmiştir. Ertesi günkü takiplerinde bir gün önce rüya gördürülmeyerek uyutulan bireylerin, o gün Rem dönemlerinin iki kat arttığı tespit edilmiştir. Şayet bireyler devam eden günlerde rüyasız bırakılırsa normal bir uyku durumuna geçtiklerinde Rem dönemleri bütün eksiklikleri kapatacak kadar uzamaktadır. Rem dönemi uzun süreli engellendiğinde bireylerin gündüz uyanık iken hayal gördükleri, halüsinasyon yaşadıkları tespit edilmiştir. Bu durum her sağlıklı insanda ortaya çıkabilmektedir. Hâlbuki uyanık iken halüsinasyon görmek psikotik bir bozukluktur. Bu da rüya görmenin insanın vazgeçemeyeceği fizyolojik bir ihtiyacı olduğunu ortaya koyar.
Neden böyle bir ihtiyaç söz konusudur ve rüya nasıl bir fonksiyon ifa etmektedir; bu konuyla ilgili çok çeşitli iddialar ve tartışmalar vardır. Bizim burada ilgilendiğimiz sorun, rüyanın fizyolojik gerekliliği ve ne tür bir ihtiyacı karşıladığından ziyade psikolojik olarak rüyanın ne anlama geldiğini ve psikolojik olarak ne tür bir ihtiyaca cevap verdiğini araştırmak ve bunu yanıtlamaktır.
Bir takım araştırmacılara göre rüyalar anlamsız, bağlantısız ve rasgele oluşan düşünce ve imaj akımlarıdır; hiçbir anlamı ve özelliği yoktur. Psikolojik yaklaşımlarda ise rüyalar farklı farklı değerlendirilebilmektedir. Davranışçı yaklaşım tarzına göre rüyalar, gün boyunca devam eden refleks kalıplarının izdüşümlerinin oluşturulması, netleştirilmesi ve hafıza kayıtlarının alınması ile ilgiliyken; bilişsel yapıda rüyalar bireyin kognisyonlarının aktif olarak çalıştığı ve sistemin yerleştirildiği bir süreci ifade etmektedir.
Dinamik yapıda ise olay çok farklı bir perspektifte ve içerikte ele alınmaktadır. ‘Rüyalar kral yoludur,’ Freud böyle demektedir. Rüyalar bilinçdışında deşarj olmaya çalışan dürtülerin üstü örtülü bir biçimde, bazen çok özel simgelerle bazen çok özel şifrelenmiş kodlarla deşarj olmasını temin eden bir yapıdır. Bilindiği gibi ruhsal aygıtımızda deşarj olmaya çalışan güçler ile bunları engellemeye çalışan güçler arasında büyük bir savaş söz konusudur. Bu savaşta zaman zaman engelleyici güçler olaya hâkim iken zaman zaman da deşarj olmaya çalışan güçler hâkim olmaktadır. Engelleyici güçlerin yoğun ve fazla olduğu durumlarda dürtülerin aşırı oranda bastırılması ve deşarj yolu bulamaması iç dünyamızda bulantı ve sıkıntıya sebep olur. Bulantı ve sıkıntının artması bir patlamanın veyahut da bir patolojinin öncü belirtileridir. İçeride birikmiş olan bu enerji, bir şekilde deşarj edilmelidir. Rüyalar bunu temin eden temel mekanizmalardır. Rüyalar vasıtasıyla bu dürtüler, öncelikle açık bir şekilde deşarj yolu bulur ve kendilerini ifade ederler. Ancak dürtülerin bu şekilde açıkça ifade edilmesi ego ve süperego güçleri tarafından kabul edilemez bulunursa sansür mekanizmaları devreye girebilir.
İşte dinamik yapı, sansür mekanizmalarının hangi aşamada, ne tür yöntemlerle ve nasıl faaliyete geçtiğini inceler ve bu sistemi deşifre etmeye çalışır. Bu andan itibaren hikâye tamamen farklılaşmaktadır. Bir dürtü rüyada, fincancı katırlarını ürkütmeden kendine deşarj yolu bulmalıdır. Bu da çok zor ve zahmetli bir şeydir. Dürtü hem kendini ifade edecek hem deşarj yolu bulacak hem de egoyu, gerçekliği ve süperegoyu rahatsız etmeyecektir. İşte olmayacak olan bu işi, rüyalar çok başarılı bir şekilde gerçekleştirebilmektedir. Dürtünün kendini açıkça ifade etme derecesiyle, engelleyici güçlerin engelleme derecesi veya yargılama dereceleri arasında zıt bir korelasyon vardır. Engelleyici güçlerin kabullenilme oranı yükseldiği oranda rüyanın içindeki dürtü kendini daha açık bir şekilde ortaya koyarken; engelleyici güçlerin yargılayıcı ve bastırıcı tarafları yükseldikçe dürtünün rüyadaki temsilcisinin şekil değiştirmesi, kılıf değiştirmesi ve kendisini saklama oranı o derece artmaktadır.
Bir rüya nasıl oluşur
Her rüyanın bir senaristi vardır. Bu senarist, id ile ego arasında duran, id’in yapısından da egonun yapısından da haberdar olan, iki tarafı da gözlemleyen ve gözetleyen farklılaşmış bir ego parçasının görevidir. Yani her rüyanın yazarı kişinin kendisidir. Rüyadaki her figür, her sahne, her cümle, her duygu egonun bu parçası tarafından özenle seçilerek hazırlanmış, yazılmış ve uygulamaya konulmuştur. Rüya, yazılması çok zor, içinde çok ciddi yapılandırmalar barındıran kompleks ve karmaşık bir senaryodur. Bu senaryonun senaristi çok akıllı, çok zeki, çok planlayıcı ve gelecek hamleleri önceden tayin edebilecek yetenektedir. Her insanoğlunda da bu yetenek vardır. Rüyanın içeriği senarist tarafından belirlendikten sonra bir kurgu oluşturulur. Senaristin amacı hiçbir gücü ürkütmeden bilinçdışında deşarj olmaya çalışan dürtülere çıkış yolu sağlamaktır. Bir dürtü temel içerik olarak alındıktan sonra kurgusal bir zemin hazırlanır. Buna bir mekân denilebilir. Mekânın üzerine bir zaman giydirilir. Zaman ve mekânın buluştuğu noktada çeşitli figüranlar görevlendirilebilir. Figüranların seçimi ve rol dağıtımı tamamen senarist tarafından hazırlanmış bir programa göre yapılır. Figüranlara oynatılan her rol ego tarafından bilinçli, amaçlı ve bir hedefe hizmet etmek amacıyla verilmiştir.
Senaryonun hazırlanmasını hiyerarşik bir zeminde tartışabiliriz. Senarist öncelikle çıplak bir senaryo hazırlar, dürtü açık ve nettir. Hedefine doğrudan gider. Bu bir cinsellik veya bir saldırganlık ya da bir haz arayışı olabilir. Bu senaryo birinci sansür heyetine gönderilir; sansür heyetinde bu senaryo, tehlikeli olup olmayacağı ve içteki dengeleri bozup bozmayacağı ile ilgili değerlendirmelere tabi tutulur. Sansür heyeti bu senaryonun tehlikeli kısımlarını belirleyerek oraların bir işleme tabi tutulmasını ister. Sansür heyetinin, senaryonun tehlikeli olan kısımlarını nasıl bir sansüre tabi tutacağı ve ne tür yöntemler kullanacağı bugün için belirlenmiş durumdadır. Bir rüyanın çeşitli aşamalarında aşağıdaki şekillerde dürtüyü saklamaya yönelik sansür mekanizmaları devreye girer.
1. Rüyanın esasını cürufla saklama
Her rüya bir öz ve bir esas içerir. Rüyanın kurgulanmasının temel amacı ise bu özü ifade etmektir. Esasın tehlikesine, sansür heyetinin vermiş olduğu gizlilik derecesine göre rüyanın üzeri, esası ve özü saklayacak şekilde sanki moloz yığını ile örtülmüş gibi görüntü ve fragmanlarla doldurulur. Özü saklama amaçlı bu kabuk kısmının hiçbir özelliği yoktur; bu kısım, dolgu maddesidir. Dolgu maddesinin seçiminde de kendine has bir takım özellikler ve yararlılıklar bulunmaktadır. Bunu daha sonra tartışacağız. Rüya içeriğinin tehlikesinin şiddet derecesi oranında rüyanın gereksiz materyalinin veya cürufunun çoğaldığı ve hedef şaşırtıldığı gözlemlenmektedir. Rüyada açık ve net olan, rahatça gözlemlenen, bilinen ve hissedilebilin şeyler rüyanın esası ve özü değil, egonun bilinçli kısmının dikkatini çekmeye yönelik gereksiz malzemelerdir.
2. Rüyada flûluk ilkesi
Rüyada açık ve net görülen, hissedilen ve algılanan materyal; ego, gerçeklik ve süperego için yeteri kadar tehlikeli olmayan malzemelerdir. Görüntü ve algı flûleştikçe tehlikenin şiddet derecesi artmaktadır. Bir rüya içeriğinde geçiştirilen, tam görülemeyen ve flû olarak algılanan bölümler rüyanın esasını veya özünü barındırır.
3. Rüyanın duygu ilkesi
Flûleşen bölgeler, geçiştirilen kısımlar imaja ve algıya dönüşemeyen kısımlardır. Fakat ilginçtir ki flûleşen kısımlara odaklanıp, bireyin ne hissettiği sorulduğunda, o karanlık bölgeden nasıl bir duygu aldığı sorgulandığında kişi görmediği, duymadığı ve algılayamadığı şeyi çok net bir şekilde tanımlayabildiğini fark eder. Arkasından birisi kovalamaktadır ama onu görememektedir. Verilen rüya materyali bu kadardır. Doktor sorar: “Arkadakini gördün mü, kim o?” Hasta cevap verir: “Bilmiyorum”, doktor yine sorar: “Arkandan gelen kadın mı erkek mi?” Hasta: “Büyük ihtimalle erkek” der. Doktor sorar: “Bu erkek yedi yaşındaki bir çocuk mu, yetmiş yaşındaki bir yaşlı ihtiyar mı?” Hasta: “Hayır, orta yaşlarda” der. Doktor sorar: “Bu orta yaşlı erkek, hasta ve yürüyemeyen cılız birisi midir?” Hasta: “Hayır, güçlü ve atletik birisi” der. Doktor: “Bu adam çok iyi niyetli ve sana bir hediye vermek için geliyor arkandan, değil mi?” der. Hasta cevap verir: “Hayır, bana kötülük yapacak, onu hissediyorum” der. Doktor sorar: Sana hayatta daha önce böyle bir kötülük yapan birisi oldu mu?” Hasta birden bire fark eder: “Çocukluğumda bana cinsel taciz yapan adam buydu” der. Rüyada en önemli tercüme, duyguların ve hislerin tercümesidir. Görüntü aldatıcıdır.
4. Rüyada deformasyon ilkesi
Rüyada açık olarak ortaya konan mesaj engelleyici güçler tarafından sıkıntı olarak hissedilecekse rüyanın o kısmına deformasyon yapılabilir. Deformasyon iki şekilde yapılır: a Objenin belirli bir bölgesinin flûleştirilmesi, b Objenin belirli bir bölgesinin değiştirilmesi. Ödipal çatışması olan bir genç rüyasında orta yaşlı bir hanımla cinsel ilişkiye girdiğinden ve ardından sıkıntı hissettiğinden bahsetmektedir. Hanımın nasıl bir hanım olduğundan bahsetmesi istendiğinde; bu hanımın yüzünün olmadığından, yüzünün görülmediğinden bahsetmektedir. Burada yüz flûleştirilmiştir; çünkü yüz tehlike arz etmektedir. Muhtemelen bu yüz ensest özelliği haiz birisini simgelemektedir. Objenin şekil değiştirmesinde belirgin bir kısmı veya özelliği, ilgisiz bir figürle deforme edilir. Vücut birisine benzerken yüz ilgisiz birine benzeyebilir. Bu çok çeşitli boyutlarda ve derecelerde meydana gelebilir.
Bir hastamız, çok sevdiği eşinin ilgisizliğinden yakınmakta, aynı zamanda ona karşı yoğun öfke duymaktadır. Âşık olduğu bir insanın kendisine ilgisiz kalması onu çılgına çevirmekte ve yoğun bir öfke krizine sokmaktadır. Rüyasında eşinin vücudunu görmektedir; ancak eşinin vücudunun üzerinde kayın validesinin başı durmaktadır. Kayın validesi ile de arası pek iyi olmayan bu hanım rüya boyunca kayın validesine hakaretler yağdırmakta ve ona şiddet uygulamaktadır. Bu hastamızın yapılan analizinde bütün öfkesinin eşe karşı yoğunlaştığı fakat rüyanın bu şekilde uygulamaya sokulması halinde sıkıntı derecesinin aşırı artacağı kaygısıyla bu kısmın deforme edildiği görülmüştür. Eşinin başı değiştirilmiş onun yerine kayın validesinin başı getirilmiştir.
5. Rüyada yoğunlaştırma (kondensasyon) ilkesi
Rüyada düşmanlıklar, öfkeler, kızgınlıklar veya yasak cinsel dürtüler, oluşturulan tek bir figür üzerinden deşarj yolu bulabilir. Bir ömür boyu çeşitli nesnelere karşı öfke ve şiddet duyguları içerisinde bulunan dürtüsel yapı, her bir öfke nesnesi için bir rüya senaryosu oluşturamayacaktır. İşte senarist burada devreye girerek bir heykeltıraş gibi çalışma yapar. Diyelim ki şiddet ve öfke duygularımızı deşarj ettirmek istiyoruz: Kime karşı? İki yaşındayken uzandığımız bibloyu alan annemize karşı, dört yaşındayken bizi yatağa almayan babamıza karşı, sekiz yaşındayken bizimle alay eden sınıf arkadaşımıza karşı, on üç yaşındayken bizi döven öğretmenimize karşı, on yedi yaşındayken bizi karakola götüren polis memuruna karşı, yirmi yaşındayken bizi reddeden kız arkadaşımıza karşı ya da yirmi beş yaşındayken patronumuza karşı. Velhasıl tüm öfke objeleri zamandan ve mekândan uzak bir şekilde bir figür üzerinde şekillenir. Ayakkabıları anne, ayakları abla, elbisesi ve pantolonu baba, ceketi polis, duruşu öğrenci, bakışı müdür, gözleri patron, saçları bir başka öfke kaynağını simgeleyen ve her bir öfke nesnesinden belirgin olarak alınmış olan parçaların oluşturduğu yeni bir yapı rüya boyunca bizim öfkemizin boşaldığı birey olabilir. Bu bireye hakaretler yağdırır, yumruklar savurur ve hatta o bireye işkence çektirirken tüm bu bireylerle olan hesaplaşmamızı toptan görmüş ve dürtüler hedefine ulaşmıştır.
6. Rüyanın ekonomiklik ilkesi
Rüyalar bir taşla birkaç kuş vurmayı hedeflerler. Rüyanın her bir figüründe mümkün olduğu kadar az malzeme ile çok yarar elde etmek rüyanın temel amacıdır. Rüyanın ekonomiklik prensibi, bir dürtünün deşarjını hedeflediği gibi o gün yeni öğrendiği nesne ilişkisinin tecrübesini de kazanır. Belki bir ders çalışması tecrübesi görünümünde ego, idealinin oluşturmak istediği bir kimliği aynı senaryoda aktive edebilir. Öfke veya sevgi objelerini bir figür üzerinden tamamlayabilir.
7. Rüyada zoom ilkesi
Rüyanın içeriğinde normal bir akış içinde bireyin dikkati özellikle belirli bir figür, cisim, renk, eşya veya ses üzerine odaklanırsa bu malzemenin önemli bir içeriği bulunduğu hatırlanmalıdır. Dıştan bakıldığında anlamsız gelen bir figür, eşya, ses bir başka olayın linkini veya çağrışımını oluşturmak için kullanılmış olabilir. Rüya esnasında zoom yapılan herhangi bir obje veya fenomen çok önemlidir, dikkatle incelenmelidir.
Hipno-drama çalışmaları esnasında, hastamızın oluşturduğu bir rüyada orman içerisinde bir gezinti yapılmaktaydı. On dört yaşlarındaki bayan hastamız intihar teşebbüsü ve ağır disosiyatif semptomlar ile bize müracaat etmişti. Kişilikte sanki bir bölünme söz konusu idi. Zaman zaman çok iyi, çok çalışkan, çok sevimli bir kız olurken zaman zaman birden bire vahşileşmekte, hırçın, öfkeli ve terbiyesiz bir kız haline dönüşmekteydi. Kolej öğrencisi olan bayan hastamız okul hayatında çok başarılı ve dönem birincisiydi. Ruhsal muayenesinde psikotik herhangi bir şey bulunamamış; disosiyatif bulgular ve kişilik patolojisi tespit edilmiş idi. Tedavi süreci içerisinde uyguladığımız hipno-drama çalışmasında hastamızı anlamaya, teşhis koymaya ve tedavi etmeye uğraşıyorduk.
O günkü seansımızda orman içerisinde patika bir yolda, bir bahar günü, şen ve şakrak bir şekilde yürüyüşünü yapıyordu. Şarkılar söylüyor, kuşların sesini dinliyor ve yürüyüşe devam ediyordu. Trans altındaki hastamız tam o sırada, ilerde ağaçların arasında sarı papatyalar olduğunu ve o papatyaları kopartmak istediğini ve buna izin verip vermeyeceğimizi sordu. Şimdiye kadarki süreçte böyle bir izin talebi söz konusu olmamıştı. Hipno-dramaların doğal seyrinde de böyle bir süreç işlemezdi. Hastamız zoom yapmıştı. Belirli bir figüre bizi odaklamıştı. Sarı papatyalar bize verilen bir linkti ve içinde bir şifre barındırıyordu. Ama o anda onun ne anlama geldiğini bilmiyorduk. Papatyaları koparmasına izin verdik. Papatyaları eline alarak yine şen ve şakrak bir şekilde orman içindeki patika yolda yürüyüşüne devam etti. Bir müddet sonra yine durdu ve bize bir soru yöneltti. Patika yol şeffaf bir yapı ile kapatılmıştı. Yola devam edebilmesi için o şeffaf yapının yırtılması gerekiyordu. Şeffaf yapıyı yırtıp yırtmaması için bizden izin istedi. Biz de izin verdik. Burada ikinci bir zoom olayı gerçekleşmişti. Bizim iznimizden sonra kızımız şeffaf yapıyı yırttı ve yapının öte tarafına geçti. Ancak bir anda haykırışlar ve ağlama sesleri yükseldi. Öte tarafa geçmesiyle birlikte ormanın zifiri bir karanlığa büründüğünü, her yerden canavar ulumaları geldiğini ve çok korktuğunu ifade etti. Bir an önce oradan çıkmak istediğini söyledi ve bizden yardım talep etti. Bu esnada ego destekleyici telkinlerimizle; güçlü olduğunu, orada kalabileceğini ve bir müddet sonra ormanın yine ışığa kavuşacağını ve korkacak hiçbir şey olmadığını telkin ettik. Karanlığın derinliğine baktığında orada bir ışık huzmesi belireceğini ve o ışığa doğru yürümeye devam ederse, ışığın tüm ormanı aydınlatacağını söyledik. Işığa yaklaştıkça ormanın yine aydınlandığını eski normal haline döndüğünü, kızımızın mutluluğunun da tekrar yerine geldiğini tespit ettik.
Ormandaki keşif yolculuğumuza devam ederken hastamız bir göl kenarına geldiğini ve gölde yüzmek istediğini ve bunun için de bizden izin almak istediğini ifade etti. Üçüncü bir zoom olayı ile karşı karşıya idik. Hastamızın yüzmesine izin verdik. Göle atladı, yüzmeye başladı, derinlere daldı, çok keyifli bir süreç yaşadı. Artık sudan çıkmak istediğini söyledi, biz de sudan çıkabileceğini ifade ettik. Daldığı suyun dibinden yavaş yavaş yüzeye doğru yüzmeye başladı. Suyun yüzeyine yaklaştığında, suyun yüzeyinin kalın bir buz tabakasıyla kaplı olduğunu ve yüzeye çıkamadığını ifade etti. Oksijeni bitmiş ve boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Yine büyük bir sıkıntı ve huzursuzluk çökmüştü ve bizden onu kurtarmamız için yardım talep ediyordu. Buzun belirli bir bölgesinin daha ince ve zayıf olduğu telkinini yaparak o alanı kırabileceğini ve suyun yüzeyine çıkabileceğini ifade ettik. Hastamıza verdiğimiz ego destekleyici telkinlerle hastamız, mücadele edip buzun ince olan bölgesini kırdı ve suyun yüzeyine çıktı. Rahat bir şekilde nefes aldı, o nefesle birlikte tekrardan büyük bir panik ve korku başladı. Suyun yüzeyine çıkıp nefes almıştı ama bir anda orman yine karanlıklara bürünmüştü, vahşi ulumalar her bir taraftan ona tehdit ve korku hissettiriyordu. Yine telkinlerimizle hastayı normal hale getirip uyandırdık.
Yaptığımız yorumlarda hastamızın bekâretle ilgili bir sorunu olduğu, başından bir travma geçtiği, bu travma nedeniyle bir kişilik bölünmesine yöneldiği, disosiyatif bir çoğul kişiliğe doğru eğilim gösterdiği tespit edildi. Daha sonraki gelişmelerde hastamız bu yönlerden incelendiğinde, rahatsızlığı başlamadan önce yazlıklarında komşunun oğlu ile cinsel bir yakınlaşma yaşadığını, bu yakınlaşmadan dolayı bekâretini kaybettiği gibi bir endişeye kapıldığını ve ailesinin, onu kaybettiği için kendisini ağır bir şekilde cezalandıracağı korkusunu içinde taşıdığını belirtti. Bütün sıkıntılar ve hikâye bu olaydan sonra gelişmişti. Sanki içinde ikinci bir kötü kimlik yaratarak onu tescil ettirmeye çalışıyordu: ‘Ben aslında iyi bir kızım, ancak bir takım yanlışlar var ise bu bana ait değil içimdeki kötü kıza aittir’ diye düşünerek bu eylemi kendinden dışlamaya gayret ediyordu. Bunun için de patolojik bir süreci başlatmıştı.
Yapılan tıbbı muayenelerinde bekâretinde hiçbir problem olmadığı, bunun sadece bir kuşkudan ibaret olduğu anlaşıldı. Bu bilgi inandırıcı bir şekilde kendisine anlatıldıktan sonra kimlikte bir entegrasyon terapisine geçilip süreç tamamlanmaya çalışıldı. Rüyayı doğru şekilde yorumlamış, zoomların üzerine odaklanmıştık. Ancak bir numaralı papatya zoomu hala gizemini korumaktaydı. Terapilerimiz esnasındaki konuşmaların birisinde, travma gününü tekrar konuşurken, lakayt bir tarzda o gün üzerinde sarı papatyaların bulunduğu bir elbisesi olduğundan bahsetti. Birinci zoom da yerine ulaşmıştı.
8. Rüyaların rakam, isim ve kelimelere odaklanması
Rüya içeriğinde gözlenen ve odaklanılan sayılar, tarihler, isimler vb. özel önemi haizdir. Bunlar bilgisayar ortamında sıkıştırılmış dosyaların giriş şifreleri gibidir. Üzerine vurgu yapılan bu tarih, rakam veya isimlerin arka planındaki çağrışım zinciri kovalandığında bilinçdışı dürtünün kaynağına ulaşmak mümkündür. Burada sadece gizli içeriğin ipucu ve ayak izleri bırakılmaktadır.
9. Bütününün parçalanması ilkesi
Tehlike arz eden bir nesne bütün olarak algılanır. O bütünün bir şeyi temsil ettiği bilinir, ancak o bütünün bir parçası yoktur. Rüyanın bir başka boyutunda, o figürde aynı parça oluştuğu halde o parça yok olmuştur. Sanki bütünün tamamı rüyada şekillendiğinde, suç işlenmiş ve kaygı düzeyi artmış olacaktır. Ancak bütünü oluşturan parça eksik bırakıldığında suçun bütünü oluşmadığından, suçluluk duygusu ve kaygı düzeyi düşük olacaktır.
10. Rüyanın figür değiştirme ilkesi
Rüyada esas veya özü gizlemeye yönelik olarak çeşitli figürler çeşitli figürlerin yerine ikame edilebilir. Bir genç kızı bir büfe ile anlamlandırmak, haset ve kıskanç bir hanımı bir yılanla ifade etmek mümkündür.
11. Simgeleştirme, rüyaların simge kullanma ilkesi
Rüyalar esas içeriği saklamak amacına yönelik olarak esasla fonetik açıdan, kelime benzerliği açısından, anlam açısından, materyal açısından ve kıyas açısından yakınlık arz edebilecek her türlü malzeme ile simgeleşebilir. Simgeleşen materyal rüyanın gizli içeriğini bize anlatır ve ifade eder. Simgelerin incelenmesinde ortak bir takım özellikler vardır:
a- Simgelerin evrensel özellikleri: Her kültürde ve her toplumda ortak anlamlar içerebilecek figürler, insanoğlunun dürtü, duygu ve düşüncelerinin ortak simgeleri olabilmektedir. Bunlar da rüyalarda aynı şekilde ortaya çıkmaktadır. Aydınlığın, ferahlığı; karanlığın, sıkıntıyı; güneşin, bereketi; karanlığın, gizliliği ve korkuyu; toprağın, üretkenliği; yağmurun, vericiliği ve bereketi; suyun, iyiliği ve hoşluğu; yeşilliğin, dinginliği ve muradı simgelemesi gibi evrensel simgeler mevcuttur. Bunlar bütün kültürlerde ortak rüya simge dili olarak kullanılagelmiştir.
b- Kültürlere özgü simge dili: Her kültürün değer yargılarına göre iyiliği, kötülüğü, mutluluğu, cinselliği ve şiddeti simgeleyen öğeler ve figürler vardır. Bir insanın kültürel özelliklerini, yaşadığı toplumsal çevreyi bilmiyorsanız bu bi-reyin rüyasını doğru bir şekilde yorumlamanız çok zordur. Bir kültürde yaşlı bir kadın iyi bir nesneyi simgelerken bir başka kültürde bir cadıyı simgeleyebilir. Bir kültürde bir yabancıyı misafir etmek insanî hasletler ve misafirperverliği simgelerken bir başka kültürde başkalarından zarar görebilme ihtimalini simgeleyebilir.
c- Bireyin kişisel simgeleri: Evrensel ve kültürel simgeler genel olması, özünde fazla sırlar barındırmaması ve rüyanın özünü saklayabilme kabiliyetinden uzak bulunması nedeniyle her birey kendine has bireysel simgeler geliştirebilmektedir. Bireysel simgeleri ortaya çıkarabilmek çok önemlidir. Bir rüyayı yorumlayabilmenin, bilinçdışı içeriğini açığa çıkarabilmenin ve şifreleri çözebilmenin temel sırrı bireyin simgesel dünyasına girmekle mümkündür. Her insanın da simgesel dünyası farklıdır. Bu nedenle bireyi tanımadan, bireyin iç dünyasını bilmeden, bireyin o zaman dilimindeki sürecini anlamadan bir rüyayı tam manasıyla yorumlamak mümkün değildir. Bu çerçevede bireyin simgesel dünyasını kavrayabilmek için etkilendiği kişiler, kitaplar, kurumlar, filmler, anılar çok yakinen bilinmelidir. Özellikle rüya görüldüğü esnada etkisi altında olduğuna inanılan olaylar, filmler, kahramanlar, kitaplar çok iyi değerlendirilmelidir. Bunların içerisinden alınacak materyaller rüyada bir simge ile dile gelerek kişinin iç dünyasındaki istek ve talepleri belirleyebilir.
12. Rüyaların ardıcıllığı ilkesi
Rüyalarda esas materyal bir simge aracılığıyla, bir çağrışımla veya bir olguyla verilebilir. Burada bir dürtünün bir kerede hedefi bulmasından ve deşarj olmasından söz edilir. Bazı ego idealleri bir rüya fragmanına sığmayacak kadar detaylı ve uzun ilişkiler barındırabilir. Bu durumda bir dizi filmi seyreder gibi ardıcıl bir şekilde rüyaların peş peşe, bölüm bölüm senaryolaştırıldığı görülür. Narsist kişilik örgütlenmesine sahip olan bir birey ülkeyi kurtarma misyonuna soyunabilir. Bu misyonu gerçekleştirmek için de tarihsel süreç içinde büyük insanlardan birisiyle (Gandhi, Churchill, Mustafa Kemal Atatürk vb.) gizli bir özdeşim yaparak onun yaşantısını tekrardan yeni mekânlarda, yeni zaman dilimlerinde, yeni figüranlarla hayata veya rüyaya sokabilir. Bu durumda rüyayı kavrayabilmek için birçok rüyayı takip etmek, parçaları bir araya getirmek ve senaryonun bütününü görmek gerekebilir.
13. Rüyaların bir figür üzerinden izlenmesi ilkesi
Bireyler ruhsal sıkıntılarını, değişimlerini ve gelişimlerini simgesel olarak bir figür üzerinden uzun vadeli bir şekilde anlatabilirler. Hastalarımızda rüya işleyiş mekanizmasının çoğunlukla bu periyotta oluştuğunu gözlemlemekteyiz. Özellikle kişilik analizi yapıp kişilik değişimini hedeflediğimiz hastalarımızda tek bir figür üzerinden bir gelişme ve değişme, ısrarlı bir şekilde rüyalara aksetmektedir. Bu figürler:
a- Ayakla ilintili olabilmektedir: Ayağa giyilen bir ayakkabı, bir alet, kişilikle ilintilenmektedir. Ayakkabının dar ya da geniş gelmesi; ayakkabının çalınması, kaybolması, bir tekiyle diğer tekinin farklılık arz etmesi, hep kişiliğin değişim sürecini simgeleyen bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişi ayakkabılarını giyerek yola çıktığında ayaklarının çıplak olduğunu fark edebilmektedir veya ayakkabılarının değiştiğini görmektedir. Kişi belirli bir hedefe doğru yönelmekte, o hedefe ulaşabilmek için hep ayakkabısıyla ilgilenmektedir. Bu durum tedavi sürecinin bir indikatörü olarak takip edilmektedir. Kaybolan, değişen, dayanıklılığı az olan ayakkabılar yerine ayağına tam oturan, rahatlıkla yürümesini temin eden ve hedefe kadar onu götürebileceğinden emin olunan ayakkabı rüyaları görülmeye başlandığında süreç tamamlanmaktadır.
b- Otomobil veya araç rüyaları. Kimliği ve kişilikleri en çok simgeleyen simgelerden birisi de araba rüyalarıdır. Terapi süreçlerinde hastalarımız özellikle arabayla ilintili rüyaları ardıcıl bir şekilde sıkça önümüze getirmektedir. Bu rüyaların niteliğine göre hastamızın, terapinin hangi sürecinde olduğunu tespit etmek kolaylıkla mümkün olabilmektedir. Bu araçlar basit bir bisikletten otomobile, otobüsten kamyona, sandaldan gemiye, helikopterden uçağa kadar bir değişiklik arz edebilmektedir. Burada hep binilen bir araç ve gidilmek istenen bir hedef vardır.
Terapi süreçlerinde kişilik değişimi ile ilgili tedavi uygulanırken, rüyaların üç ana bölümde geldiği gözlemlenmiştir: Tedavinin başlangıcı, ortası ve sonu. Tedavinin başlangıcında bir araca binilmekte, bir hedefe yönlenilmektedir. Bu bir bisiklet, bir otomobil, bir kamyon veya uçak olabilir. İlginçtir ki bu araçlar kullanılırken, aracı kullanan şoför bireyin kendisi değildir. Aracın kendisine ait olduğunu, kendisinin kullanması gerektiğini, ancak aracın bir başkası tarafından kullanıldığını ifade ederler. Aracı kullanan kişi çoğu zaman flû görülmekte veya hiç görülmemekte ve direksiyon boş durmaktadır. Birey ya şoförün yanında ya da arka tarafta oturmaktadır. Bu tip rüyalarda hastalarımız şaşkınlıklarını dile getirmektedir. Yapılan incelemelerde görülmüştür ki bu dönemlerde aracın emanet edildiği kişi genellikle tedaviyi yürüten hekim olmaktadır. Bu da hekime olan güven derecesinin yüksekliğini gösteren bir göstergedir. Henüz hekime güven yok ise aracı kendi götürmeye çalışmakta, ancak araç yerinden hareket etmemektedir. Orta seviyedeki terapi sürecinde hasta aracı kullanmakta fakat araç belirli bir istikamette, belirli bir hedefe doğru giderken ya kontrolden çıkmakta ya direksiyon elde kalmakta ya da gaz veya fren pedalları çalışmamakta veya bir şarampole yuvarlanmakta, en iyi durumlarda da yolun ortasında aracın benzini bitmektedir. Bu dönem çeşitli kazaların yaşandığı, arabanın kaportasının veya motorunun hasar gördüğü ve tadilat-tamirat işleriyle uğraşıldığı bir süreç olarak gözlemlenmektedir.
Tedavinin son aşamasında ise rüya içerikleri değişmekte, araçlar kaliteli, kaportası ve motoru sağlam, hedefe emniyetle gidebilen araçlar haline dönüşebilmektedir. Araç rüyalarında özellikle aile reisi ve sorumluluk mevkiinde bulunan hastalarımızla yaptığımız çalışmalarda minibüs ve otobüs gibi araçların devreye girdiğini, eş ve çocukların ve bakmakla yükümlü olduğu bireylerin ise yolcu olarak taşındığı gözlemlenmektedir. Aynı sıkıntılı süreçler bu araçlar için de devam etmektedir. Rüyaların ekonomikliği prensibi perspektifinde, rüyalarda seçilen araçlar bazen gemi, bazen savaş uçağı olabilmektedir. Bu durumda da kişi kimlik değişimiyle uğraşırken ego idealinin arzu ve isteklerini de yerine getirerek dürtülerini deşarj edebilmektedir. Hatta bir rüyada savaş pilotu olarak uçan bir hastamız, sevdiği kızın köyünün üzerinden geçerek iki kavağı biçmiş, ardından paraşütle atlayarak canını zor kurtarmıştı. Bu rüyada hem kimliğin durumu belirlenmekte, hem ego ideali gerçekleşmekte, hem de sevgilisinin köyüne paraşütle inerek sevgilisine ulaşılmakta idi.
14. Rüyaların zaman dışılığı ilkesi
Rüyalarda, geçmişte yaşanmış bir acı ve travma yeni bir senaryoyla değiştirilerek veya ortadan kaldırılarak farklı sonuçlara ulaşılabilir. Bugün yaşanmış bir gerçek, sıkıntı veriyorsa bu gerçek rüyalarda farklı şekillerde canlandırılarak bireyin rahatlaması sağlanabilir ve gelecekte olması istenen beklentisel bir durum, beklemeye gerek kalmadan rüyalar yoluyla o gün realize edilebilir. Her üç durumda da ego rahatlamakta ve dürtüler hedefine ulaşmaktadır.
15. Rüyaların sindirme ilkesi
Midemiz, gıdaları sindirmek için gıdaları tekrar tekrar döndürmek zorundadır. Hayvanlarda bu, daha da öteye giderek geviş getirme sistemini oluşturmuştur. Bir travmanın hafifletilebilmesi için o travmanın tekrar tekrar canlandırılması ve dile getirilmesi gerekmektedir. Özellikle post-travmatik stres bozukluğunda gördüğümüz klinik tabloda bireyler, yaşadıkları travmayı ne kadar çok anlatır ve paylaşırlarsa o derece sindirir ve patolojik bir hastalığa neden olmadan atlatabilirler. Bu manada yaşanmış travmaların hafifletilebilmesi için zihinde bunların mükerreren yaşantılandırılması ve sindirime tabi tutulması gerekir. Rüyalar bu fonksiyonu görerek kişiyi tedavi ederler.
Aynı şekilde korkuların ve olabilecek felaketlerin önünü alabilmek ve kişinin egosunu ona hazırlayabilmek için ön egzersizler amacıyla rüya hazırlanır. Böyle bir durumda sınava girecek delikanlı, sınavdan kalma riskini hazmedebilmek ve egosunu buna hazırlayabilmek için sınavdan kaldığı rüyalarını görür veyahut da çok sevdiği bir nesnesini (baba, çocuk, eş vb.) kaybedebilme riski karşısında hazırlıksız kalmak istemeyen ego, böyle bir kayba hazırlanabilmek için bunların öldüğünü rüyalarında tekraren yaşar. Bir servetin, bir uzvun kaybı, hatta şampiyon olmasını dilediği takımın şampiyon olamamasını görme, bir sindirme ve hazırlanma olayıdır. Bazı sindirme rüyalarında aşırı obsesif bir kişilik örüntüsünün olayı abarttığı, doğal bir mekanizmadan patolojik bir mekanizmaya dönüştürdüğü gözlemlenmektedir. Buradaki problem, rüyanın savunma düzeneği ile ilgili değil kişinin kişilik örüntüsünün patolojisiyle ilgilidir.
Yukarıdaki sansür mekanizmaları, genellikle rüya senaryosu oluşturulurken baştan hesaplanır ve planlanır; hazırlanmış olan senaryo uygulamaya konulur. Muhtemelen rüya uygulamaya girdikten sonra veya uygulamanın tam ortasında tehlikeli olabilecek durumlarda, rüya senaryosunu fazla değiştirmeden yukarıdaki sansür mekanizmalarından bir kısmı kullanılarak tehlike bertaraf edilmeye çalışılır. Rol verilmesinde başlangıçta tehlike bulunmayan bir aktör, son anda veya rüya uygulamaya alındıktan sonra tehlike arz edecek olursa; aktörü tanınmaz hale getirmek için üzerinde deformasyon mekanizmaları uygulanır. Bu şekilde aktör yazılan senaryoda görevini ifa ederken, her şeye rağmen yine aktörün kimliği açığa çıkma tehlikesi oluşmuş ise veya hissedilirse, o anda aktörün görüntüsü tamamen devre dışı bırakılabilir.

Varoluşçu Psikoterapi

Varoluşçuluk son yüzyılımızda felsefî bir akım olarak kendini ortaya koydu. Ekzistansiyalist felsefe bir anlam arayışından yola çıktı. İnsanın, kendini ve maddeyi sorgulaması sonucunda karşılaştığı açmazları anlamaya çalıştı. Varoluşçu felsefenin oluşmasına tek bir filozofun katkısı yoktur. Birçok filozof varoluşçu felsefî akımın gelişmesinde rol almışlarıdır. Kirkegaard, Heidegger, Sartre, Neitsche gibi filozoflar bu akımın öncülerinden kabul edilir. Varoluşçu felsefeyi bir bağlamda değerlendirmek, tanımlamak oldukça zordur. Herhangi bir filozof da ortaya çıkarak ‘ben varoluşçuluğun temsilcisiyim’ iddiasında değildir. Özellikle Sartre’ın etkisiyle toplumsal hayata açılan varoluşçu felsefe birçok alanda etkiler yaratmıştır. İnsanı izah etmeye çalışan ve insanın sorunlarına yaklaşım getiren varoluşçu felsefe elbette ki psikoloji içinde de temsilcilerini bulacaktır. Varoluşçuluk bu manada insanın zihinsel yapısının ve dünyayı algılama şeklinin bir başka izah tarzıdır. Psikoloji ve psikiyatride varoluşçuluğun çok etkin bir takım sonuçlarını görmekteyiz.
Psiko-terapötik yaklaşımlar insanın sorunlarına katman katman çözüm bulmaya çalışmaktadır. Davranışçı, Kognitif, Dinamik ekoller bu sorunları çözme iddiasında bulunan psiko-terapötik ekollerdir. Ancak klinik uygulamalarda bu terapötik yaklaşımların tıkandığı, çözüme ulaşamayan ve yolların bittiği yerler ve zaman dilimleri mevcuttur. İşte bu aşamada varoluşçuluk akımı psikiyatriye ve psikoterapiye yeni bir nefes aldırmış, yeni bir açılım sağlamıştır. Psikiyatrik klinik tabloların ekseriyetinde karşılaştığımız temel sorun anksiyete ve korkudur. Anksiyete yani bunaltı, iç daralması bir sinyal niteliğindedir. Normalde reel hayatın uzantıları, bir tehlike arz ediyorsa birey bunaltı içine girer. Bir yakının kaybı, ekonomik felaketler, yaşanılan bir takım ağır travmalar, reel olarak bireyde bunaltı doğurur. Gerçek bir olaya karşı kişinin hissettiği bunaltı normaldir, olması gerekir. Çünkü bir sinyal niteliğinde olan bu bunaltı sayesinde birey bir takım koruyucu tedbirler alır. Bu tedbirler sayesinde de canlığını ve pozisyonunu korur. Aksi takdirde hayatın gerçek yüzü onu saf dışı bırakabilir. Fakat bazı bunaltılar vardır ki bunlar, kaynağına indiğiniz de ya davranışsal bir öğrenme ya bilişsel bir çarpıtma ya da dinamik bir alt yapıya dayanmaktadır. Ancak bazı bunaltılar davranışçı bilişsel ve dinamik yaklaşım tarzlarıyla izah edilememektedir. Zaman zaman klinik uygulamalarımızda bu tip tablolar karşımıza gelebilmektedir.
Bazı klinisyenler kendilerini varoluşçu psikoterapist olarak isimlendirmektedirler. Bunların başında psikanalist okulundan yetişmiş Irving Yalom gelmektedir. Psikoterapi geleneğinde Irving Yalom varoluşçu psikoterapinin temsilcisi gibi kabul edilmektedir.
Yalom geniş klinik tecrübelerinden yola çıkarak kendini bir psikanalitik yaklaşımla sorgulamış, sonuçta varoluşçu psikoterapi anlayışında karar kılmıştır. Varoluşçulara göre insanın psikolojik rahatsızlıklarının temelinde, özünde varoluşçu bir takım etmenler bulunmaktadır. Tabloların karmaşıklığı, kompleksliği veya kaotik olması insanı yanıltmamalıdır. İnsanlar birbirlerinin aynısıdırlar. İnsan, elinde olmadan bu dünyada var olmuş bir yaratıktır. Varlığını fark edebilen tek yaratıktır. Varlığını fark etmeyle beraber varlığının neden ve niçinlerini sorgulamak durumundadır. Bu durum, insanın varlığına anlam arama sürecidir. Varlığa anlam aramak doğuştan gelen bir ihtiyaçtır. Kendini sorgulayan insan, sorgulamanın sonucunda bir takım açmazlara düşmektedir. Bu açmazlarla karşılaşan birey büyük bir bunaltı, sıkıntı ve korku hissetmektedir. Hissettiği bu derin bunaltı halini tekrardan anlamlandırma ihtiyacı duymakta ve bundan da bir takım klinik tablolar ortaya çıkmaktadır. Her birey varoluşuna anlam arayışıyla birlikte sorgulamaları sonucunda bir takım sorulara ve sonuçlara ulaşmaktadır. Cevabını bulamadığı temel birkaç soru vardır. Bu soruların cevapsızlığı ve çözümsüzlüğü insanı yalancı bir dünyaya mahkûm bırakmaktadır. İnsan oyun içinde oyun oynamakta ve kendi kendini kandırmaktadır. Varoluşuna anlam arayan insanın cevaplamaya çalıştığı temel beş soru şöyle sıralanabilir:
1. Hayatın anlamı nedir?
2. Geleceği bilmek ve belirlemek mümkün müdür?
3. Ölümden başka bir hakikat var mıdır?
4. Kaderimizin sorumluluğu kime aittir.
5. Hayatta yalnız mıyız?
Bu sorular, özünde çok büyük hakikatleri barındıran, insanı açmaza düşüren sorulardır. İnsanın varlığı ve gizemi bu soruların içeriğinde yatmaktadır. Bu soruları tek tek ele alıp varoluşçu psikoterapi bağlamında bunların ne anlama geldiğini yorumlamaya çalışacağım.
1- Hayatın Anlamı Nedir?
Herhangi bir insan başka birine hayatın anlamını sorduğunda yüzlerce cevap alır: Hayat çok anlamlıdır, yapılacak çok iş vardır, hayat amaçlar ve hedeflerle doludur. O kadar büyük amaçlar ve hedefler vardır ki bunları bir ömre sığdırmak mümkün değildir. Her insanın hayat hikâyesini ayrı ayrı alıp incelediğimizde hayata anlam yüklemelerinin çok farklı olduğunu görürüz. Herkes kendi anlamını kurgulamakta, o anlamın peşine koşmaktadır. Her bir dakikanın, her bir saatin, her bir günün, her bir haftanın, her bir ayın, her bir yılın ayrı hedefleri ve anlamları vardır. Ölesiye uğrunda mücadele edilen amaçlar gerçekleştiğinde, hedefler geride kaldığında, geriye dönüp bakıldığında ilginç hisler yaşanır. Uğruna büyük mücadeleler verilerek elde edilen amaçların daha sonraki dönemlerde çok gülünç durduğu fark edilir. İnsanoğlu geriye doğru bakıp bebekliğinin, çocukluğunun, oyun çağının, okul hayatının, meslek hayatının her bir evresinden amaçladığı hedeflerini zihnen irdeleyebilir. Hepsine tatlı bir gülümseme ile bakar. “Ne kadar da çok önemsemişti! Ne de büyük anlam yüklemişti. Ama onların hepsi boş ve hayalden ibaretmiş, anlam yüklenecek şeyler değilmiş…” Esas anlam şu an önüne hedef olarak koyduğu şeydir. Ancak ne kadar ilginçtir ki tekrar tekrar yaşadığı hatayı yine tekrarlamaktadır. Şu anda çok önemsediği, büyük anlam yüklediği amaçlar da bir müddet sonra geçmişin çöplüğüne atılacak ve daha sonraki yıllar gülünecek hatta alay edilecektir. İnsanoğlu bu kısır döngüyü görmekten acizdir. Daha doğrusu bu kısır döngüyü görmek insanoğlunun işine gelmez.
Buradan nasıl bir sonuç çıkarabiliriz. Detaylı bir şekilde incelendiğinde hayatın, özünde hiç bir anlam taşımadığı gerçeği suratımıza şamar gibi vurulur. Hedef ve amaçlarımız ne kadar büyük, ne kadar yüce ve ne kadar kutsal olursa olsun insan, özündeki anlamsızlığı kapatmak için alınmış geçici tedbirlerden ibarettir. İnsan kendi varlığını sorgularken bu anlamsızlığı kısmen hissedebilir. Bu anlamsızlığı kısmen hisseden veya anlamsızlığın duygusal olarak yakınlarında dolaşan bir birey müthiş bir bunaltı içine düşer; çünkü hedeflerin veya amaçların hiçbir anlamı kalmamıştır. Anlamsız olan bir yaşamı devam ettirmenin ne anlamı vardır? Bu anlamsızlık insanda daha da büyük bir bunaltının oluşumuna neden olur. Kişi bu bunaltıyı hissettiğinde ego düzenekleri sayesinde bunaltının kaynağına inmek yerine farklı bir yerde anlam arar. İşte bu anlam arayışları klinik tablolar olarak karşımıza gelir. Hiçbir birey filozofik bir manada, Sokratik bir yaklaşımla sorgulama yaparak varoluşçuluğu irdelemez. Hayatın anlamını bu manada sorgulayanlar ancak filozoflardır. Ancak bazı bireyler sezgisel yolla, yaşadığı hadiselerin sebep-sonuç ilişkisindeki bağlantılarla bu anlamsızlığı derinden derine hissederler. Özellikle yaşamında anlam yüklediği amaçlara ulaşmış, yeni bir hedef geliştirme konusunda kısır kalmış bireylerde anlamsızlık hissi yoğundur. İşte bu durumda bunaltı çok fazladır.
Ekonomide arz-talep ilişkisinde piyasanın doygunluğunu belirten bir doyum noktası yani ‘işba’ noktası vardır. Doyum noktasının ötesinde piyasaya arz yaptığınızda fiyat büyük oranda düşer, arzı kıstığınızda ise fiyat yüksek oranda artar. Bu klasik arz talep kanunudur. Ruhsal yapımızdaki dürtülerin hedeflerine ulaşması da aynı mekanizmayla değerlendirilecek olursa hedeflerin bir bir elde edilmesi, dürtülerin kısa sürede amaçlara ulaşması bir müddet sonra bireyde doyum noktasını oluşturacak ve o noktadan itibaren sıkıntı başlayacaktır. Aç olan bir insana yemek sunduğunuzda bunu keyifle ve şükran hisleriyle yiyecektir. Doyduktan sonra bireye yeni bir porsiyon yemek yeme konusunda ısrarcı olduğunuz da bunu da yiyecektir. Üçüncü kez yeni bir porsiyonu önüne sunduğunuzda yemeyi reddedecektir. Ancak kişiye tehditle veya silah zoruyla yemek yedirmeye çalıştığınızda bu durumda korkuyla yemeği yiyecektir. Bunun üzerine tekrar yemek yemeye zorlarsanız sistem iflas edecek ve kişi kusacaktır. Bu doğal bir süreçtir. Burada ne olmaktadır? İnsan aynı insan, yemek aynı yemek olduğu halde tavırlar değişmektedir. Birinci porsiyon yemek hayat kurtarıcı iken ve keyifle yenirken son porsiyon yemek büyük bir zulümdür ve sonuçta kusmayla sonuçlanmaktadır. Birey doyum noktasını aşmış, aynı madde yoğun bir şekilde kişiye yedirilmeye çalışıldığında kişi kusmuştur. Bu durum cinsellikte, şöhrette, parada ve eğitimde de kendini gösterebilmektedir.
Yukarıda bahsetmiş olduğumuz faktörlere bağlı olarak, amaçlanan hedeflere yönelen bireyler bunları elde ettiklerinde, doyum noktasının ötesine geçtiklerinde hayat anlamsızlaşmaktadır. Bu anlamsızlık, kişide büyük bir bunaltı yaratmakta ve sıkıntı içine düşmektedir. Bu, insanın varoluşundaki temel noktaya ulaşmasıdır. Yani anlamsızlığı idrak ettiği noktadır. İşte bu noktaya ulaşmış birçok ünlü zenginin, şöhretin, bilim adamının ve filozofun trajik intihar hikâyeleri oldukça sık rastladığımız bir sonuçtur. İnsanoğlu medeniyeti oluştururken hep bir hedefler silsilesi geliştirmektedir. Hedeflere ulaşma sürecinde alınan keyif, kişiyi anlamsızlığa karşı korumaktadır. Bir hedefe doğru giderken bireyin hissettiği varoluşsal zevk, hedefin bittiği noktada anlamını yitirebilmektedir.
İnsanlık tarihi, derindeki insanoğlunun temel yazgısı olan hayatın anlamsızlığına karşı alınmış tedbirlerden ibarettir. Tarihsel süreç insanın anlamsız bir hayatı kapatmaya yönelik tedbirleri nasıl aldığını bize göstermektedir. Doğuştan itibaren farkında olmadan anne-baba ve kültür bireye hep anlam pompalamaktadır. Öyle bir medeniyet geliştirilmiştir ki; doğudan batıya kuzeyden güneye her toplumda birey, her yaş kesitinde hayata belirli anlamlar yükletilerek yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kişiler veya kurumlar şuursuz bir şekilde insa-nın anlamsızlık yazgısını örtmeye çalışmaktadır. Çünkü anlamsızlığı ruhumuzda hafiften de olsa hissettiğimizde dayanıl-maz bir bunaltı ve acı yüreğimizi kavurmaktadır. İşte bu bunaltıdan kurtulmanın tek yolu hayata her an bir anlam yükleme gerekliliğidir. Hayatta sarıldığımız her şey bu anlamsızlığı kapatmaya yönelik alınmış tedbirlerden ibarettir.
Bir an oturup düşünün; bugün niçin yaşıyorum ve ne yapıyorum sorusunu araştırın. Kimimiz para kazanmaya, kimimiz eğitimimizi tamamlamaya, kimimiz bir sınavda başarılı olmaya, kimimiz karşı cinse aşkımızı kabul ettirmeye, kimimiz yeni bir makama atanmaya ve kimimiz de başkaları tarafından tanınmaya yönelmiştir. Bunlar, bizim hayata anlam yüklediğimiz hedeflerimizdir. Ve bunun için yüreğimizde büyük bir coşku ve istek bulunmaktadır. Bunları gerçekleştirdiğimiz zaman ne olacaktır? Bu hedefler tükendiğinde hayatın anlamı ortadan kalkacak mıdır? Mantıksal düşünce bunu gerektirir. Bugün için hayata yüklediğim anlam, amaca ulaştığımda ortadan kalkmaktadır. Hayat yeniden anlamsız hale gelmektedir. İşte bu nokta medeniyetin veya insanın ruhunun çatırdadığı noktadır. Medeniyetin çökmemesi ve insanın varlığını sürdürebilmesi için bireyin hayatına yeni anlamlar yüklenmeli, yeni bir koşu başlatılmalıdır. Bu sanki bir kölelik harekâtıdır: Anlamsızlık efendimizin korkuttuğu benliğimiz, anlamsızlığın korkunçluğundan kurtulmak için kendisine hep yeni hedefler oluşturmak zorundadır. Bu şekilde derin katmanlardaki bunaltıyı benlik düzeyine çıkarmamaya çalışmaktadır. Hayata anlam yükleyen birey, anlamını gerçekleştirme sürecinde bir takım engellerle, bir takım problemlerle karşılaşır. Bunlar benlik düzeyinde hissedilen bunaltı ve sıkıntıya neden olur. Anlamsızlık bunaltısı karşısında hissedilen bu bunaltılar terazinin kefesinde fazla bir yer tutmamaktadır.
Birey, hedeflerinin bittiği ve tükendiği noktada hayatının anlamsız bir halde çoraklaştığını fark eder. Bu anlamsızlığı ortadan kaldırmanın diğer bir yolu, var olmayı hissetmektir. Hissedilen bunaltı, var oluşunun bir delili, bir karinesi olarak ele alınabilir. Bu durumda anlamsızlık karşısında hissedilen bunaltı; yokluğa ve hiçliğe karşı var olduğuna, varlığının devam ettiğine dair bir delil olarak hep yanı başında tutulur. Bu tip bireylerin yaşamları, hissettikleri bu yoğun anksiyeteye yani bunaltıya bağlıdır. Bu bireylerin bunaltılarını kaldırmaya yönelik alacağınız tedbirler onların yok oluşunu meydana getirir. Burada paradoks bir tablo vardır. Bu tip bir tabloyla karşımıza gelen hastalarımız, bunaltıyı önleyici bir takım medikal veya terapötik tedbirlere başvurduğumuzda büyük bir boşluk hissi oluştuğundan bahsetmektedirler. Bu boşluğun dayanılmaz bir şey olduğunu ifade ederler. Bu boşluk ölü gibi, taş gibi, cansız bir dal gibi bir hiçlik halidir. Bu hiçliktense bunaltı ile birlikte bir var oluşu hissetmek tercih edilen bir yönelim olmaktadır.
Hayatın anlamsızlığı sadece bireyin hedeflerinin bittiği veya bunları derinden sorguladığı durumlarda değil, ölüm hakikati ve gelecekle ilgili belirsizliği ile ilgili suallerle birlikte ele alınmalıdır. Aşağıda bahsedeceğimiz varoluşsal temel soruların açmazları, anlamsızlığı daha da kuvvetlendirmekte, kişinin bunaltısını daha da artırmaktadır. Bu durumda birey bu dünyada varlığını sürdürebilmek için her an anlam arayışını sürdürmek zorundadır. Etrafımızda veya kendimizde bu anlam arayışının yoğun telaşını her an gözlemleyebiliriz. Bunu test etmek çok kolaydır. Birey olarak hiç hareket etmeden, mümkün olduğu kadar düşünmeden sakin bir şekilde, hedefsiz bir şekilde kalalım. Bir müddet sonra içimize bir bunaltının çöktüğünü hissederiz. Bunu bir grupla beraber yaptığımızda, bu bunaltının daha da ağır olduğunu gözlemleriz. Çünkü yaşanılan her dakika anlamlandırılmalı, zaman içerisinde hedefler belirlenmelidir. Anlamsız, hedefsiz bir vakit kişiye büyük bir acı ve ızdırap verir. Her an, hayata otomatik olarak nasıl anlam yükleyip ardından bunun ne kadar anlamsız olduğunu fark etmek ilginçtir. Bir ömür boyu bu şekilde kendimizi aldatmak ve kandırmak ve hayatımıza hep yeni hedefler koyarak kör-topal varlığımızı sürdürmek zorundayız. Bu süreç ölene kadar da devam edecektir.
2- Geleceği Belirlemek Mümkün müdür?
Çevremizdeki herhangi bir insana: ‘Gelecekte ne yapacaksın, neler planlıyorsun?’ dediğimizde çoğundan çok açık ve net cevaplar alırız: “Bir saat sonra şunu yapacağım”, “Bir gün sonra şurada olacağım”, “Bir ay sonra şu hedefe ulaşacağım”, “Bir yıl sonra şunları halletmiş olacağım.” İnsanlar o kadar emin konuşurlar ki bir ömür boyu neler yapacaklarının plan ve programları zihinlerinde bellidir. Beş yıl sonra okul bitecek, on yıl sonra fabrika kurulacak, filan yaşa gelinince evlenilecek, filan senelerde çocuk sahibi olunacak, kışlık ve yazlık ev alınacak, yaşlılıkta şunlar şunlar yapılacak… Her şey güzel görünmektedir. Herkes mutludur ve herkesin geleceği garanti-dir.
Madalyonun bir yüzüne baktığımızda her şeyi planlı programlı yapmak, geleceği belirlemek, adım adım bu geleceğe yürümek ve hedefleri tek tek gerçekleştirmek insanı rahatlatmaktadır. Belirsizliğe ve bilinmeyene karşı savaş açılmıştır. İnsanoğlu ilk günden beri belirsizlik ve bilinmezlik karşısında ürkmüş, korkmuş ve çaresizlik hissetmiştir. Bu belirsizlik karşısında hissedilen duygu, bilimi doğurmuştur. Bilim, belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışmış ve geleceği tasarımlamaya gayret etmiştir. Geçmiş çağlarda belirsizlik karşısında hissedilen korku ve panik insanları bir takım inançlara sürüklemiş, felaketlerin önüne geçebilmek ve gelecekle ilgi tasarımların bloke edilmesini önlemek için bir takım kutsal güçlere karşı ibadet edilmiştir. Belirsizliği oluşturan bir nehirse nehre tapınılmış, bir dağ ise dağa tapınılmış; bu belirsizlik kaynağı bir orman ise bu kez de ormana tapınılmıştır. Medeniyet geliştikçe, sebep-sonuç ilişkileri ortaya kondukça ve insanoğlunun madde üzerindeki hâkimiyeti güçlendikçe, belirsizlik ve bilinmezlik ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bilim ne kadar gelişmişse belirsizlik ve bilinmeyen de o kadar azalmıştır. İnsanoğlu da bu durumda daha da rahata kavuşmuş, geleceğini garanti altına almıştır. Geleceği bilmek ve belirsizliği ortadan kaldırmak insanoğlunun hedeflerinin en büyüklerinden biridir. Falcılık, astroloji veya rüya incelemeleri bunun için getirilen çözüm yollarıdır. Modern çağda bunun yerini bir takım bilimsel yöntemler almıştır. Emeklilik, sigorta, kasko, sağlık taramaları ve güvenlik arayışları hep bu belirsizliği ve bilinmezliği ortadan kaldırmak için medeniyetin getirdiği yeni tedbirlerdir.
Madalyonun bir yüzünde geleceği bilmenin ve belirlemenin rehaveti ve rahatlığı vardır. Her birimiz geleceğimizden emin ve huzurlu bir şekilde işlerimizi yapar, yatağımıza yatar ve uyuruz. Madalyonun öbür yüzüne bakacak olursak burası, bir saniye veya bir dakika sonraki, bir saat, bir gün ya da bir yıl sonraki geleceğimizdir. Her birimiz yatağımıza yatıp seksenli yaşlara kadar yaşayacağımızın garantisi ve duyumu içinde tüm plan ve projelerimizi bu bağlamda hazırlarken mutluyuzdur. Ancak çocuk, genç veya olgunluk dönemlerimizde madalyonun öbür yüzünde bilmediğimiz çok farklı şeyler vardır. O anda vücudumuzda bir kanser hücresi aktif hale geçmiş, bir yıl sonra ölümümüzü gerçekleştirmek için faaliyete başlamış olabilir. O anda vücudumuzun herhangi bir bölgesinde oluşmuş olan bir pıhtı, kalp damarlarımızı tıkayarak bizi ölüme götürebilir. Veya beyin damarlarından birini tıkayarak bizi kör, sağır veya felçli bırakabilir. O an, gündüz iş yoğunluğu nedeniyle bulaştırdığımız bir mikro-organizma tehlikeli bir şekilde vücudumuzda çoğalıyor olabilir. O an, yanı başımızda yatan eşimizin haince planlarının uykumuzun ortasında faaliyete geçtiği andır. O an, bir başka şehirde bulunan çocuğumuzun bir trafik kazası geçirdiği andır. O an, bir başka mekânda çok sevdiğimiz aile fertlerinden birinin ölüm anıdır. O an, prizlerdeki bir kontak sonucu başlayacak ve tüm binayı ateş yumağına dönüştürecek yangının başlangıç anıdır. O an, karşı binada silahını temizlemekte olan bir subayın yanlışlıkla ateşlediği silahından çıkan kurşunun bizim odamıza girip beynimizi parçaladığı andır. O an, yer kabuğu altında hareketlenmenin başlayıp sekiz şiddetindeki depremin binayı yerle bir edeceği andır. O an, tepemizden geçen uçağın motorlarının patlayıp binamızın üstüne düşeceği andır. O an, ülkemizin düşman ülkeyle savaş kararı alıp işgale uğradığı andır. Velhasıl bunlar bilinmezlikle dolu, bir saniye sonra olacak olanlardır. Hiç birimiz bunları bilmiyoruz. Bunları bilmek de mümkün değildir.
Teknolojinin getirmiş olduğu bilinmezi bilinir kılma, geleceği kontrol altına alma, aynı oranda tehlikeyi, bilinmezliği ve belirsizliği artırmaktadır. Yukarıda bahsetmiş olduğumuz örnekler ve bunun milyonlarcası her an başımıza gelebilir. Dahası bunların hepsi şu an milyonlarca insanın başına gelmektedir. Gerçek hangisidir; madalyonun birinci yüzü mü ikinci yüzü mü? Gerçek, madalyonun ikinci yüzündeki yazgımızdır. Geleceği bilmemiz ve belirlememiz bu manada mümkün değildir. Gelecekle ilgili bu bilinmezlik ve belirsizlik insanın ruh dünyasında müthiş bir belirsizliğe ve bunaltıya neden olmaktadır. Bir dakika sonra kalp krizi geçireceğini, çocuğunu kaybedeceğini veya varlığını yitirebileceğini bilen hangi insan basit hesapların ve planların peşine düşer! İşte bu belirsizlik ve bilinmezlik karşısında ürken insan, bu belirsizlikle savaşır ve bilinmezliği bilinir hale getirmeye ve de geleceğini kontrol altına almaya çalışır. Hayatını belirleyen girdilerin ne kadarını kontrol altına alabilirse o kadar rahatlamaktadır. Bu durumda bilinmezliğin ve belirsizliğin alanı daralmış, bilinmezlik ve belirsizlik bilinen ve belirli bir hale dönüştürülmüştür. İnsanoğlu geleceğin belirsizliğini kabullenmektense bir takım zihinsel tasarımlarla ve maddeyi kontrol ederek, geleceği hep belirli hale dönüştürmeye çalışmaktadır. Başka türlü de yapması mümkün değildir.
İnsan ne zaman geleceği bilinir hale getirip belirlediğine inansa, karşısına yaşadığı bir travma geldiğinde şaşkına düşecek ve korunma kalkanının o kadar da güçlü olmadığını ve tamamen sanal bir programdan ibaret olduğunu fark edecektir. Böyle bir duyguya kapılmasına ölümcül bir hastalığa yakalanma haberi, feci bir trafik kazası, bir deprem veya sel felaketi neden olabilir. Bu durumda birey gerçekle yüz yüze kalmıştır. Yani hayatın belirsizliğini ve bilinmezliğini yakından idrak etmiştir. Bu, kişide çaresizlik hissi doğurur. Bu his de bunaltı yaratır. Birey tekrardan, belirsizliği ortadan kaldıracak yeni çalışmalar üretirse bu sıkıntılı dönemini atlatabilir. Belirsizlik duygusu bir kez yaşandığında geleceğe olan kuşku derinleşebilir. Bu durumu klinik tablolarda çok net görebilmekteyiz. Kanser hastalığına yakalanan bir hastanın, oto parkta arabası çalınan birinin, evine hırsız giren bir kişinin veya cinsel arzu ve istekle partnerine yaklaştığında ereksiyon problemi yaşayan bir kimsenin hissettiği şey, güven bunalımı ve geleceğe olan kuşkudur. Yani gelecek belirsizliğe ve bilinmezliğe gebedir. Bu şekilde düşünmek de yaşamak da mümkün değildir. Kişi kendini korumak için abartılı bir şekilde korunma tedbirlerine başvurabilir, korunma kalkanını sağlamlaştırabilir.
3- Ölümden Başka Bir Hakikat Var mı?
Kendimize veya yanı başımızdakine gelecekle ilgili sorular sorduğumuzda birçok cevap alırız; gelecekle ilgili beklentilerimiz, yapacaklarımız, garantide olanlar vb. düşüncelerimizi mutlak olarak gerçekleştirmiş gibi hisseder ve algılarız: Önümüzde duran yemeği biraz sonra yiyeceğizdir. Biraz sonra kalkıp uyumak için yatağa gideceğiz, sabah kalkıp işimize, hafta sonu yazlığımıza gideceğiz. Bu yıl tatilimizi deniz sahilinde geçireceğiz. Çocuklarımızı önümüzdeki yıl yeni bir koleje vereceğiz vs. Bunlar o kadar gerçek ki olmaması mümkün değildir. Bunların hepsi, gerçekleşecek olan mutlak gerçeklerdir. Aklımıza her şey, ama her şey gelir, tek bir şey gelmez: Öleceğimiz. Gelecekle ilgili tek bir gerçek vardır: Gelecekte mutlaka öleceğiz. Gelecekle ilgili her şeyden bahsederiz, her şeyi netleştirmeye çalışırız. Ama öleceğimizden hiç bahsetmeyiz. Bu, paradoksal bir durumdur ve ‘bilinen tek gerçeği inkâr edip belirsiz olan bir takım varsayımları gerçekmiş gibi kabul etmek’tir.
Ölüm, doğan bir insanın yaşayacağı kesin olan tek gerçektir. Bilinen tek gerçektir. ‘Şu anda gelecekle ilgili emin olduğunuz hangi gerçek var?’ diye sorulursa bunun cevabı çok basittir. Emin olduğumuz tek gerçek ölüm gerçeğidir. Ölmek, yani yok olmak, yani ortadan kalkmak. Yani toprağın içine gömülmek veya yakılmak; insanoğlunun canlı iken tasavvur edemeyeceği bir hakikattir. Ölümün gerçekliğini gerçekten hisseden bir insanın yaşamını sağlıklı bir şekilde devam ettirmesi hemen hemen imkânsızdır. Çünkü bu büyük bir bunaltı ve sıkıntı kaynağıdır. Hayatın anlamsızlığı ve belirsizliği karşısında zaten savaş vermekte olan bir bireyin, bunun üzerine ölüm gerçeğiyle de yüzleşmesi mümkün gözükmemektedir. Ölüm, anlam yüklediğimiz anlamların bittiği bir duraktır. Ölüm, belirsizliğin karşısında hissettiğimiz çaresizliği ortadan kaldırmak için aldığımız tedbirlerin tükendiği noktadır. Ölüm gerçektir ve hakikattir.
Ancak insanlık tarihine ve kültürlere baktığımızda insanoğlunu yaptığı tek şey bir ömür boyu ölümü inkâr etmektir. Her an ölümle iç içe olmamıza rağmen ölüm hep yok sayılır, yadsınır, inkâr edilir ya da kabul edilmez. Ölüm hep bizim dışımızdaki bir yerlerdedir. Ölüm bize asla gelmez. Ölümün bizle işi yoktur. Bu duyguları derinden hissederiz. İnsanlar yaşadıkları süreçlerde zaman zaman ölüm hakikatiyle karşılaşırlar. Bu durumdaki insanlar mekanik davranış sergilerler. Medeniyetin kendilerine öğretmiş olduğu ölümü yadsıma düzeneklerini toplumsal olarak yaşarlar ve uygularlar. Ölümle ilgili tüm ritüeller ve toplumsal kurallar ölümü yadsıma üzerine oturtulmuştur. Hergün yanı başımızda ölüm veya ölümler akıp gider. Hiç birimiz bu ölüm hakikatini görmek ve kabullenmek istemeyiz.
Günün birinde ölüm tüm çıplaklığı ve gerçekliği ile karşımıza çıkabilir. Bu bir hastalık, bu bir kaza veya çok yakınımızın ölümü şeklinde olabilir. Bu durumda ölüm hakikatinin yanına yaklaşmışızdır. Hayatın anlamsızlığı ve belirsizliği, derinden idrak edilmiş ve insanoğlunun acziyeti doruk noktasına ulaşmıştır. Ölüm hakikatiyle bu manada burun buruna gelen ve bu noktada yadsıma reaksiyonlarının işe yaramadığını fark eden birey hakikatle yüzleşmek zorundadır. Ölüm onun tek gerçeğidir. Ölüm her an kapının eşiğindedir. O halde yaşamın anlamı nedir? Bu kadar hırsın, öfkenin, kızgınlığın, dürtünün anlamı nedir? Bu sorgulamalar insanı tekrardan bir açmaza düşürür. Açmaz içinde açmazlar oluşturur. Bunaltı şiddetlenir, huzursuzluk artar. Kişi burada kısır bir döngüyü tekrar oluşturabilir. Ölüme karşı hissettiği çaresizlik karşısında bunaltı ve anksiyeteyi kalkan olarak ortaya koyabilir. Eğer bunaltı hissediyorsa ölüm hala ortalıkta yok demektir. O halde bunaltı hissedilmeye devam edilmelidir. Bunaltı ölümü öldüren şeydir, bunaltı varlığın ve canlılığın alametidir. İnsanın en büyük cehennemi hiçlik ve yokluktur; yani olmamaktır, var olmanın tersidir, var olamamaktır. Varlığı hissetmenin bedeli bunaltı ise bu kabul edilir. Birey ya sanal bir dünya da yaşayacak, ölümü son ana kadar yadsıyacak, kurgusal bir zeminde varlığını devam ettirecektir. Ya da ölümle yüzleşecek ve varoluşunu bir başka bağlamda değerlendirecektir.
4- Hayatın Sorumluluğu Kime Aittir?
Kendimize veya civarımızdakilere, ‘şu anda bulunduğun konumdan memnun musun veya daha iyi şartlara sahip olmayı arzu eder miydin?’ diye soralım. Bu durumda çoğu insan mevcut durumundan şikâyet etmekte; mevcut durumundan memnun olanlar da daha iyi ve kaliteli bir yaşam umut etmektedir. ‘Peki, niçin bu yaşama ulaşamadınız?’ dediğimizde cevaplar çok ilginçtir. Arzuladığı noktada olmayan veya daha iyi bir noktaya ulaşamayan bireylerin çoğunluğu bu durumda bulunmalarının nedenlerini bir takım faktörlere bağlamaktadırlar. Bu faktörler kendilerinin dışındaki, dış dünyaya ait nedenlerdir. Kimilerine göre bu kötü durumdan anne-babaları sorumludur. Kimilerine göre toplum, kimilerine göre devlet, kimilerine göre ülke, kimilerine göre de coğrafi bölge sorumludur. Kimileri ise yanlış zaman diliminde, yanlış yerde doğmuşlardır. Yani bulundukları konumda olmalarının nedeni, gerekçesi ya da sorumluluğu kendilerine ait değilmiş gibi algılanmaktadır. Sorumluluk dış dünyaya aittir. Dış dünya onlara engel olmuştur. İsteklerine ulaşamamalarının nedeni dış dünyadır, kendilerini anlamayan da dış dünyadır.
İnsan, bulunduğu mevcut konumundaki zayıflıklarından kendini sorumlu tutmaz; suçlu kendisi değildir. Suçlu dış dünyadaki bir takım faktörlerdir. Bunun adı farklı olabilir ama kesinlikle kendisi suçlu ve sorumlu değildir. Bu sorumluluk duygusu anne-babadan başlayan bir yapıyla Tanrının çizdiği kadere kadar geniş bir yelpazede ifade edilebilmektedir. Bu şekilde kişi rahatlamakta, vicdanen arınmakta ve sorumluluğu başka tarafa atmaktadır. Yine bu madalyonun bir yüzüdür. Bu şahsı dinleyip gerekçelerini algıladığınızda mantıksal bir kurgunun çok güzel işletildiğini görürüz; kişi gerçekten haklıdır, suçlu ve sorumlu o değildir.
Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda tablo çok farklı gözükmektedir. Kimliğin ve kişiliğin oluşum evrelerinde de üzerinde durduğumuz gibi insanoğlunun insan olma vasfı, onun irade kavramını oluşturmasıyla ortaya çıkmaktadır. İrade, insanı insan yapan temel zihinsel faaliyetimizdir. İrade, alternatifler arasında tercih yapma güç ve iktidarıdır. Bu seçmeyi beceren canlı, insan olmuştur. Bir yaşından sonra başlayan bu süreç, iradenin kullanılmasını bize gösterir. İrade elimizde bir alet gibidir. İrademiz sayesinde zihinsel yapımızla dünyayı anlamlandırmaya ve tercihlerin nasıl kullanılabileceğini öğrenmeye çalışmaktayız. Almak-almamak, yapmak-yapmamak, gitmek-gitmemek bunların hepsi irademizin kararları doğrultusunda ortaya çıkan yaratıcı eylemlerimizdir. Bu durumda bir yaşından itibaren eylemlerimizin yaratıcı tek bir gücü vardır: İnsanoğlunun kendi iradesi. Fiziksel kapasitemiz, fiziksel sınırlarımız ve realitenin ölçüleri içinde tercih yapabilme güç ve iktidarı, ölene kadar bizimle beraber sürecektir. Ergenlik dönemine kadar iradenin nasıl kullanılacağını öğrenen bir birey, ergenlikle beraber hayatına gerçek manada yön verebilecek bir kapasiteye ulaşmıştır. Yani eyleminin ne anlama geldiğini bilebilecek sorumluluk gücündedir. Yani ‘fârik’ ve ‘mümeyyiz’ olmuştur. Sanki bu, bir otomobilin nasıl kullanılacağını öğrenmek gibidir. Bir yaşından ergenliğe kadar bir otomobilin nasıl kullanılacağını, trafiğe kapalı bir alanda öğrenen birey, ergenlikle birlikte bu araçla yola koyulmaktadır. Bu andan itibaren nereye gideceğini, nasıl gideceğini, hangi süratle gideceğini ve hangi yolları tercih edeceğini kendi belirlemektedir. Aracının sürücüsü kendisidir.
Her insan kendi bedenini kullanan bir sürücü gibidir. Bu sürücü bu bedeni istediği gibi kullanabilir. Üzerinde mutlak bir tasarruf gücü vardır. O bedeni canlı da tutabilir, öldürebilir de. Bedenini istediği yöne kanalize edebilir. İstediği hedeflere yöneltebilir. Bu duygu, aslında küçük bir Tanrılık duygusudur: Her şeyi siz belirliyorsunuz, her şeyi siz şekillendiriyorsunuz. İnsan her an milyonlarca alternatif yolun kavşağındadır. Her an bu yollardan birisini tercih edebilme kudretine sahiptir. Böyle bir kudreti kullanabilmek güçlü bir benliğe ve güçlü bir iradeye sahip olmayı gerektirir. Aksi durumda kişi kaosa, bilinmezliğe ve korkuya kapılacaktır. Nereye gideceğini, nasıl gideceğini bilmeyen bir sürücü gibidir. Hele hele kendi iradesiyle yöneldiği bir takım tercihlerinden sonra yaşadığı başarısızlıklar olumsuzluklar veya felaketler kişiyi korkutmuştur. Böyle bir yetisinin rastgele kullanımı çok ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Bunun acısını hem kendi yaşamakta hem de bu acının olumsuz sonuçları nedeniyle çevresi tarafından yargılanmaktadır. Kişi böyle bir tercihi karşısında gerçeği kabul etmek yerine iki tür yönelim sergilemektedir. Bunlardan birincisi iradî kararının veya tercihinin kendine ait olmadığı iddiasıdır. Onu zorlamışlar, onu buna mecbur bırakmışlardır. O istemeyerek veya bilmeyerek bu yöne yönelmiştir. Sonuçta ortaya çıkan olumsuzluklardan o sorumlu değildir. Böyle bir birey, sürekli etrafı suçlayan, kendi yaptığı eylemlerden ve kendi bulunduğu konumdan hep başkalarını sorumlu tutan ve iç görüsü olmayan bir birey olacaktır.
İkinci davranış şekli ise daha tehlikesizdir. Burada birey şoför rolünden vazgeçmektedir. İradesini başka iradelere emanet vermekte veya ipotek ettirmektedir. Hayatın her anında binlerce alternatif yolu olan kavşaklarda karar vermek çok zordur. Karar ve yönelimlerin sonucunda çok ciddi badireler karşısına çıkabilmekte ve felaketler yaşanabilmektedir. Bu durumda böyle bir tercih yaptığı için kendi benlik parçası kendisini yargılamakta ve dış dünya tarafından da yargılanmaktadır. Bu durumdan kurtulmanın toptan yolu kendi iradesini bir başka iradeye teslim etmektir. Yani kendi adına karar verebilecek yetkin mercilerden kendi adına karar vermesini istemektir. Bu, çoğu zaman bireyin ebeveyni olduğu gibi ebeveyni olmadığı veya yok olduğu dönemlerde çok çeşitli mecralara yönelebilmektedir.
Birey, özerkliğini ve bağımsızlığını kullanmaktansa kendi irade gücünü bir başka güç ve otoriteye teslim etmeyi yeğlemektedir. Bu, yaşadığı mekândaki ebeveyni olabileceği gibi bir ağabey, abla, öğretmen, imam, doktor, yaşlı bir insan olabilir. Daha da ötesi somut irade tesliminden soyut irade teslimine gidebilir. Hayatı kendisine rahatlatacak olan ve sorumluluğu üzerinden alacak olan bir takım ideolojik yapılanmaların içine girebilir. Toptan bir ideolojiyi sahiplenerek, özerk düşünen iradesini ortadan kaldırıp o ideolojinin körü körüne peşine düşebilir. Artık kendi adına kendi karar vermemekte, hayatının akışını örgüt lideri, parti lideri veya siyasi organizasyon lideri belirlemektedir. İşin içine kutsallık girdiğinde bu iradeye ipotek koyma ve iradeyi teslim etme arzusu inançlarla birleşerek bir cemaate mensup olma veya bir tarikat şeyhine bağlanma şeklinde tezahür edebilmektedir. Artık sorumluluk kendisine ait değildir. Hayatında vereceği her türlü kararı örgüt liderine, parti başkanına, kulüp yöneticisine, tarikat şeyhine veya cemaat liderine sorarak belirleyecektir. Sonuçlardan artık o sorumlu değildir. Vicdanen rahattır. Olumsuz sonuçlarla karşılaşması durumunda da bir hikmet arayışına gidilecektir.
Gerçek ise tamamen farklıdır, gerçekte sorumluluk bireye aittir. Bulunduğu konumundan, sadece bireyin kendisi sorumludur. Herkes kaderini kendisi yazmaktadır. Herkes gel-diği noktaya bireysel tercihleriyle gelmiştir. Bazı bireyler ira-delerini başkalarına emanet ederek var olurlar. Emanet ettikleri insanlar onları olumsuz noktalara götürmüşlerse bunun suçlusu onları o noktaya götürenler değildir. Suç veya sorumluluk, iradesini onlara teslim eden bireydedir. Bu gerçeği gören ve irade gücünü fark eden birey, ‘yaptıklarımla ve yapmadıklarımla tüm sorumluluk bana aittir’ diyebilen bir bireydir. Böyle bir duruş ve hissediş ancak güçlü bir benlikle mümkündür. Kişi, özerk bir birey haline gelmediği, iradesini serbestçe kullanabilir hale gelmediği müddetçe onu başkalarına emanet edecektir. Bu da kişiyi kaygıdan ve bunaltıdan geçici olarak koruyacaktır. Çünkü sorumluluk ona ait değildir!
5- Hayatta Yalnız mıyız?
İnsanoğlu doğduğu anda göbek kordonuyla annesine bağlıyken; doğumdan hemen sonra göbek kordonu kesilerek annesinden ayrılır. İşte yalnızlığın hikâyesinin başladığı an! Kişi bir ömür boyu yalnız başına bir yolcuğa çıkmıştır. Bilmediği bir zamanda, bilmediği bir mekânda ölümle kucaklaşana kadar yalnız seyahat edecektir. Zihni kendine özgü yapılanmış olan birey, zihinsel yaşantılarını kendi yaşayacaktır. Kendi dünyasında sübjektif algılarıyla kendi duygulanımını gerçekleştirecektir. Her birey iç dünyasında nesne tasarımlarını kendine göre şekillendirecektir. Dünyayı algılamak istediği gibi algılayacaktır. Her algımızın yanı başında bize bir duygu eşlik edecektir. Bu duygu hüzünle mutluluk arasındaki bir sarkaçta gidip gelecektir. Dış dünyada yaşadığımız olaylar ve etkiler ruhumuzda duygusal bir yansıma bulacaktır. Muhtemelen insanoğlunun yaratılışındaki yalnız olamama duygusu veya genetik açılımı, insanı hep birileriyle birlikte yaşamaya sürüklemiştir. ‘Yalnızlık Allah mahsustur’ özdeyişindeki gerçek de herhalde buraya gönderme yapmaktadır. Yalnızlık ürkütücü bir şeydir. Yalnızlık çaresizliktir. Yalnızlık belirsizliktir, yalnızlık kaostur.
Çocuğun gelişim evrelerine baktığımızda, ilk bir yaşında nesnelerin dans ettiği kaotik ortamda bunları düzenli hale getiren, korkulur olmaktan çıkaran, onları bir anlam sırasına sokan bir bakıcı mevcuttu. Genellikle anne olan bu bakıcı bizi cehennemden çıkarmış, anne kucağıyla bütünleştirerek ve kaynaştırarak bir cennete ulaştırmıştı. Bu birleşme arzusu, birileriyle bir olma isteği içimizde ömür boyu hep süregelecektir. Gerçeklik ise ayrı olmak, birey olmak ve özerk olmak zorunluluğudur. Annenin göğsünden inmek ve hayatın içine yürümek gerekmektedir. Birileriyle beraber olurken hayatın zenginliğini ve birey olmanın mutluluğunu kaçırıyor, anneden uzak olduğumuzda ise annenin cennetini terk ediyoruz. Bu zıt duygular, bu ambivalans bir ömür boyu ruhumuzda çeşitli nesnelerle olan ilişkilerde izdüşümlerini hep var ederek devam edecektir. Yalnızlıktan kaçıp anne kucağını arayacak, zaman zaman da özgür olmaya kanat açacağız. Üç yaşında kalabalık bir markette annesini kaybeden bir çocuğun o kalabalıklar içerisindeki yalnızlığı ve çaresizliği nasıl yüzünden okunuyor ve kalabalıklar derdine derman olamıyorsa, hepimiz de bunun izdüşümlerini bir ömür boyu yaşayacağız.
Yalnızlığı bir bağlamıyla bu şekilde ele alıp dinamik sürece gönderme yaparken diğer bağlamıyla duygusal yaşantımızın tekliğini ve biricikliğini ifade etmeye çalışacağım. Herkesin hayatı kendine hastır. Herkesin yaşantısı kendi içindedir. Herkesin hissettiği kendi malıdır. Kendi iç dünyamızdaki yaşantıları, hissedişleri bir başkasına tam manasıyla aktarma-mız, anlatmamız mümkün değildir. Duygu imgeye dönüşürken ve imge de söze bürünürken orijinalinden çok şey kaybeder. Dahası sözü kavrayan karşı birey, kendi söz dağarcığıyla bilgiyi çaprazlar, sözleri kendi imgelerine çevirir. Kendi imgelerini kendi duyguları olarak anlamaya çalışır. Orijinal bir duygunun diğer bir kişi tarafından mutlak olarak anlaşılması mümkün değildir. Anlaşılamamasının yanında veya ötesinde bir başkasının duygusunu ondan almak, ona iştirak etmek ve onu değiştirmek, azaltmak veya artırmak mümkün değildir. Bütün bunlara ancak bireyin kendisi karar verip bunları yaşama geçirebilir. Dolayısıyla insanlar yalnız başına duygulanan ve yalnız başına yaşayan zavallı yaratıklardır. Bu yalnızlık duygusu, içimizdeki yaşadıklarımızı başka tarafa aktaramama, anlatamama, içimizdekileri başkalarıyla paylaşamama çaresizliği insanda müthiş bir bunaltı ve kaygı yaratır. İnsan bir ömür boyu bu yalnızlığını yaşayacaktır. Acılarını, çaresizliğini, bunaltısını, öfkesini, kızgınlığını, umutsuzluğunu mutlak manada sadece kendisi hissedecek ve yaşayacaktır. Karşı tarafın aynı şekilde bunları hissetmesi mümkün değildir. Hissettiği şeyleri karşı tarafın azaltması veya artırması mümkün değildir.
Yalnızlığını derinden idrak eden birey bu kaygıdan, bu bunaltıdan kurtulmak için, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi kendisini yalan bir dünyanın kollarına atacaktır. Hayatta yalnız olduğunu yadsıyacak, hep çevresinde eş-dost, arkadaş ve sevgililer oluşturacaktır. Tüm bu faaliyetler ve çalışmalar derindeki yalnızlığı kapatmaya yönelik alınan tedbirlerdir. Günün birinde yaşadığı bir travma karşısında, çok iyi tanıdığı çevresindeki insanların duygusal olarak kendinden ne kadar uzakta olduğunu gördüğünde gerçeği biraz daha yakından idrak edecektir. Acıyı gerçek manada o yaşamakta ve çaresizliği gerçek manada o hissetmektedir. Ve ölüm kapıya gelmiş, dayanmış, sadece onu beklemektedir. En yakın bildikleri dahi, onu ölüme uğurlamak için gelmişlerdir. Kimse onun yerine ölememektedir. Hayat boyu sınavlara kendi girmiştir. Kaygıyı kendi yaşamıştır. Başarısızlıkları kendi hissetmiştir. Hüsranları, hayal kırıklıkları ve acziyeti sadece kendisine aittir. Öyle duyguları vardır ki kendisine dahi itiraf edememektedir. Bu kadar yalnız ve çaresizdir. Gerçeğin bu tarafını görmektense düşünmeden, idrak etmeden, farkında olmadan birçok insanla iletişim içine girip zamanı alelacele doldurmuş, telaşı ön plana çıkarmıştır. İnsanoğlu kendi kendini böyle kandırmakta ve çılgınca dostluklar ve arkadaşlıklar kurmaya gayret etmektedir. Ancak hayatta yalnız olduğuna dair yalın gerçek çoğu yerde yüzüne tokat gibi vurmaktadır.
6- Sonuç
Yukarda bahsetmiş olduğumuz temel sualler insanoğlunun açmazlarıdır. Varoluşçu psikoterapi anlayışına göre bu ve benzeri suallere insanoğlunun cevap verememesi ve bu gerçeklerle karşı karşıya kalması onu bunaltmaktadır. Bu bunaltı ve kaygı çok değişik klinik tablolar altında karşımıza gelmektedir. Ölüm korkularının arkasında ölüm kaygılarını bulmak, duygu durum bozukluklarında varoluşsal bunaltıyı hissetmek mümkündür. Klinik tablolara baktığımızda, anksiyete bozukluklarında, somataform bozukluklarda, cinsel işlev bozukluklarında, yeme bozukluklarında ve diğer birçok klinik tabloda varoluşçu krizlerin izlerini görmek mümkündür. Çözüm nedir? Varoluşçu terapistlere göre kişi bu temel gerçeklerden kaçamaz. Yalancı ve kurgulanmış bir dünya yerine gerçeği kabul eden ve ruhuna sindiren bir oluşumu yaşamak zorundadır.
Elinde olmayan nedenlerle, kendine sorulmadan bu dünyada her birey var olmuş, varlığa fırlatılıp atılmıştır. Bu, varoluşun başlangıç hikâyesidir. Bilmediğimiz bir süreçte, belirsizlik içinde, anlamsız olan bir hayatta, yalnız başına, sorumluluğun bize ait olduğu ve ölüm gerçeğinin her an kapımızın önünde olduğu bir gerçeği yaşamak zorundayız. Bütün bu gerçekleri yürekten kabul eden, bunu ruhuna sindiren güçlü bir benlik yapısıyla bu dünyadaki bilemediğimiz yolculuğumuzu var olmak için geçirebiliriz. Hedeflerden değil süreçlerden oluşan bir anlayışı ruhumuza egemen kılabiliriz. Bu kubbede, yaşamımızı hiç ertelemeden bir hoş seda bırakmak zorundayız.
Vücudumuz ve ruhumuz bir enstrüman gibidir. Elimizde olmadan bu enstrüman ile beraber var olmuşuz. Yapmamız gereken şey kendimizi kandırmak değil bu enstrümanla en güzel besteyi çıkarmaya çalışmak, kendimiz için kendi bestemizi oluşturmaktır. Bu, yaşamı ertelemeden her an keyif veren bir varoluşun hikâyesidir. Bu enstrümanımızı en maksimal düzeyde, en güzel dizaynda, en güzel besteyi yorumlayacak şekilde kullanmalıyız. Süreci olabildiğince içten, kaliteli ve özellikle yaşamı ertelemeden yapmalıyız. Bu, varoluşsal psikoterapinin temel dinamiğidir. Gerçeklerden kaçarak hiçbir yere varamayız. Gerçekten var olmak istiyorsak gerçeklerle yüzleşmeli ve onlarla hesaplaşmalıyız. Bu güce erişmiş olan bireyler hayatta var olmayı anlamlandırmış, sorumluğunu üzerine almış, belirsizlik karşısında o anı ve süreci yaşamış, ölümü kabullenmiş, kendi bestesini kendisi için terennüm eden bir oluş içindedir. Bu da bireye mutlak hazzı, mutlak keyfi yaşatmaktadır. Var olmaktan daha güzel ne vardır!

Ergenlik Evresi

Ergenlik Evresi

Dinamik kuramın kurucusu Freud hazzın yönelimi açısından gelişim evrelerini tanımlamaya çalışırken, temelde üç ana evre üzerine odaklanmıştır. Bunlar, oral, anal ve ödipal evrelerdir. Latent dönem ve ergenlik dönemi göreceli olarak üzerinde fazla durulmamış ve işlenilmemiş konulardı. Dinamik kuramın takipçileri özellikle ergenlik evresinin hayati bir önemi haiz olduğunu tespit etmiş ve bir kısım araştırmacılar çalışmalarını daha çok ergenlik dönemi üzerinde yoğunlaştırmışlardır.
A- Hazzın Gelişimi Açısından Ergenlik
Ergenlik tam bir kesişme ve kavşak noktasıdır. Fiziksel olarak 12–13 yaşlarında başlayıp 20 yaşlarına kadar uzanan fiziksel ve ruhsal bir gelişim dönemidir. Bu dönemde her şey değişmektedir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi ergen, fiziksel olarak tamamen bir değişim içindedir. Vücudu kendine yabancılaşmakta ve kendilik algısı yeni bir tasarıma dönüşmektedir. Erkek çocukta boy uzamakta, ses telleri kalınlaşmakta, sakal, koltuk altı ve etek bölgesinde erkeğe özgü kıllanma meydana gelmektedir. Kız çocukta ise göğüsler büyümekte, kadın tipi yağlanma meydana gelmekte, leğen kemiği kadına özgü şekli almakta ve ilk adet oluşarak kadınlığa adım atılmaktadır. Kız ve erkek tüm ergenler, bu yoğun fiziksel değişime adapte olurken, ruhsal gelişim olarak tam bir karmaşanın içindedir. Birinci kimlik evresini anal dönemde ebeveynin etkisiyle oluşturan genç, ikinci kimlik evresinde kendini, kendi iradesiyle yeniden yapılandırmak gibi bir şansa sahip olmaktadır. Bu evrenin en temel özelliği haz kaynağının olgun bir cinselliğe ve karşı cinse yönelmiş olması ve de birey olarak varlığının toplum tarafından onanmasıdır. Bu dönemde genç nasıldır? Bu dönemde genç şaşkındır, dağınıktır ve rastgele bir devinim yapar gibi görünmektedir. O güne kadar oyun çağı içerisinde olan, cinsel kimliğine ve sosyal rolüne oyunsu veya çocuksu bir hava ile yaklaşan ve toplumdan da bu yönde tepkiler alan ergen, bu kez toplumun gerçek bir bireyi olmak üzere sahneye çıkmaktadır. Karşısında aşması gereken yüzlerce soru ve sorun vardır.
Ergenin aşması gereken evreleri çeşitli bağlamlarda değerlendirebiliriz. Öncelikli olarak değişen fiziğine uygun bir kendilik fiziksel tasarımının oluşturulmasıdır. Yani, eski tasarımın yıkılarak yerine yeni tasarımın ikame edilmesidir. Ergenin fiziksel değişimi ne kadar süratli ve ne kadar yoğun farklılık arz ederse adaptasyon sorunu o oranda zor olacaktır. Ergen fiziksel kendilik tasarımını değiştirirken başkalarının gözündeki kendilik tasarımıyla ilgili yaşantılamasını da bu süreçte gözden geçirip değiştirmek durumundadır. Bunlar kat be kat açılan gelişim evrelerinin peş peşe olması ile mümkün olan bir süreçtir. O güne kadar emanet rollerle yaşamını sürdüren ergen, artık gerçek rolünü sahiplenmek ve o rolü oynamak üzere hayata soyunmaktadır. Burada iki temel probleme çözüm bulmak zorundadır. Cinsel kimliğinin netleşmesi ve kimlik bocalamasından kurtulması gerekir. İkisi de hayatı belirleyen çok önemli iki temel konudur. Gelişim evrelerini sağlıklı bir zeminde geçirmiş, yani temel güven duygusunu almış, normal bir kişilik ekseninde utanç ve kuşku duymadan özerkliğini yaşamış, suçluluk duygusu duymadan girişimci olmuş ve cinsel kimliğinin net olarak ayırdına varıp özdeşimlerle bunu kuvvetlendirmiş bir ergen bu dönemde de ya kimliğini netleştirecek ya da kimlik krizine veya kimlik bocalamasına girecektir.
Ergen öncelikle kendi cinsel kimliğinden emin olmak durumundadır. Cinsel duyumları ve arzuları çok yoğundur. Ergen kendini tam olarak bir kız ya da erkek gibi hissetmektedir. Vücudunda hormonal yapı çok yoğun bir şekilde etkisini göstermektedir. Bu hormonal yapı cinsel arzuyla birleşerek bir nesneye yönelmektedir. Bu nesne, karşı cinstir. Ergen kendini bir cinsel kimliğin tarafında hissederek doğal olan bu dürtülerini karşı cinse doğru yoğunlaştırıp dürtülerini karşı cins nesnesi üzerinde deşarj ettirebilme yeteneğini haiz ise normal bir cinsel kimlikten bahsedilebilir. Bu o kadar kolay olmamaktadır. Haz karşı cinse yönelirken bunu engelleyen içsel ve dışsal dinamikler bu süreci çok çeşitli aşamalarda bloke etmektedir. Bu blokajın nitelik ve niceliğine göre de ergenin cinsel kimlik yapılanmasında çeşitli değişimler ortaya çıkabilmektedir. Süperegosu yoğun ve cinsel duygularına tabu olarak yaklaşmış bir kültürel atmosfer içerisinde ergen, doğal olan bu tip arzular ve hislere yöneldiği için kendi kendini suçlayacak kendi kendini aşağılayacak, suçluluk ve utanç duyguları içine düşecektir. Veya tamamen bunları yadsıyacak ve cinsel kimliğin varlığını bir nevi reddedecektir. Bu da kendisini gerçeklikten uzak bir azize veya rahip yaşantısına sürükleyecektir. Daha yumuşak bir ortamda cinsel kimliği ve değişimi aile tarafından onanıp kabul edilmiş ve doğal olarak karşılanmış ise ergen için çözüm daha kolaylaşacaktır. Bu durumdaki ergen için problem cinsel objenin kim olacağı ve nasıl olacağıdır. Daha önceki kimlik evrelerinde ve özellikle Latent dönemde sosyal ilişkiler ağına girmiş toplumsal bir rolle var olmuş ergen adayı, ergenliğe girdiğinde çeşitli partnerlere karşı ilgi duyacaktır ve cinsel objesini onlardan seçecektir.
Ancak gelişim evrelerinde takılı kalmış problem yumağını bir sonraki evreye devretmiş olan ergen, cinsel obje seçiminde de çok yoğun sıkıntılara maruz kalabilecektir. Dışa tam bir açılımı olmadığı ve birey olarak özerkleşemediğinden veya ego sağlıklı bir gelişim evresi geçirmediğinden dolayı yoğun cinsel dürtüler en yakındaki objelere yönelebilecektir. En yakındaki cinsel nesneler ise karşı cinsten ebeveyn, kardeşler veya yakın akrabalar olabilecektir. Bu durumda ergen yoğun bir bunaltının içine düşecektir. Bir tarafta kültürel değer yargıları, diğer tarafta yoğun cinsel dürtüler ve yolunu bulamayan arzuların şaşkın bir şekilde etraftaki nesnelere otomatik deşarjı söz konusu olacaktır. Bunların hepsi ergenin ruh dünyasındaki fantazma düzeyindedir. Bunların hiç biri reel hayata henüz taşınmamıştır.
Ergenin tüm yaşantısı iç dünyasındaki fırtınalar gibidir. Ergen yakın çevresindeki karşı cinsten cinsel nesnelere yönelim yaparken bu dürtülerini bilinçdışında tutmaya çalışacaktır. Bu dürtüler zaman zaman kendilerini rüyalarda aktive ederken, zaman zaman flashback’ler halinde zihne hücum edebilecektir. Bu yoğun çatışmanın etkisi altında kalan ergen suçluluk duygusundan intihara kadar gidebilecek tepkiler gösterebilecektir. Tüm bu sıkıntıları başarı ile atlatmış ve kendi cinsel kimliğinden emin olmuş bir ergen, dışarıdaki karşı cinsten bir nesneye yönelecektir. Bu nesne okuldaki sınıf arkadaşı olabileceği gibi, mahallesindeki herhangi birisi veya televizyonda izlediği şöhret olmuş herhangi bir kişi de olabilecektir. Bu durumda tehlike daha azdır. Cinsel dürtü fiziksel olarak yolundan gitmekte ve toplumun da kabul edebileceği ensest içermeyen karşı cinse yönelmektedir. Bu sağlıklı bir gelişimin işaretidir. Ergen burada hem dürtülerini kabul etmekte hem kendini tanımakta hem karşı cinse yönelebilmekte hem de karşı cinsin kendini kabul edeceğinin duyumunu hissetmektedir. Üstü örtük veya açık bir şekilde karşı cinse göndermiş olduğu mesajlar herhangi bir şekilde karşı cinsten onaylanma anlamında döndüğünde ergen kendi cinsel kimliğinin formatını tamamlamış olacaktır.
Cinsel kimlik formatının tamamlanması kültürden kültüre değişiklik arz edebilmektedir. Gelişmiş ve modern kültürlerde bu yapı ergenin cinsel eylemini gerçekleştirmesi şeklinde onanırken ve bu doğal kabul edilirken bizim gibi kültürlerde bu evre flörtlükle sınırlı kalmaktadır. Flörtlüğün sınırları da örf, adet, gelenek ve dinî inançlarla şekillenmektedir. Flört yapmak konuşmak, elele tutuşmak, öpüşmek ve sarılmak şeklinde veya cinsel ilişkinin olmadığı sevişme şeklinde tezahür edebilmektedir. Burada süreci belirleyen toplumsal değer yargılarıdır. Bizim gibi geçiş kültürü yaşayan toplumlarda bu dönem ergenler için çok daha ciddi sorunları ve çatışmaları barındırmaktadır. Geleneksel kültürlerde, cinselliğin tabu sayıldığı bir anlayışla karşı cinsle iletişimin her türlü boyutta yok sayıldığı ve ilişkinin kesildiği durumlarda, karşı cinsle karşılaşılan çeşitli mekânlarda (okul, kantin, eğlence merkezleri vs.) ve karşı cinsle iletişimin desteklediği eğitim sistemlerinde süreçler farklı farklı yaşanacaktır. Ergenin yetiştirildiği aile kültür ortamıyla, eğitim ve öğretimini gördüğü kurumsal yapı arasındaki karşı cinse yaklaşım anlayışındaki tutarsızlık gençte ayrıca çok ciddi bocalama ve bunalımlara neden olacaktır. Bu tip çelişkilerin olmadığı aile ile sosyal kurumların aynı tip bir modeli benimsediği durumlarda ergenin kimlik oluşturma süreci sancısız ve rahat geçecektir.
Ergenin burada tek bir problemi kalmaktadır ki o da karşı cins tarafından fiziksel ve zihinsel olarak onandığının işaretini almasıdır. Ergen bunun için çeşitli denemelere girişecektir. Bu ilk defa fantazmadan çıkıp gerçekliğe adım atma başlangıcıdır. Bu teşebbüsler ergen için hayati önemi haizdir. Ergen bu teşebbüsleri yapabilecek metanette, cesarette ve girişim ruhunda olmak zorundadır. Bunları kazanabilmesi için daha önceki ruhsal gelişim evrelerini sağlıklı bir şekilde geçirmiş olması gerekir. Varsayalım ki bu evreleri sağlıklı olarak geçirmiş olan ergen, bu teşebbüslerde bulunma kararını aldı. Bu kararları alan ergen uygulamaya geçtiğinde çok daha ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Reddedilme, aşağılanma, dışlanma, hakarete maruz kalma, hatta saldırıya uğrama ihtimali her zaman mevcuttur. Bu teşebbüslerinde bu tip yanıtlarla karşılaşan ergenin girişimci ruhu kırılarak bu kişi içine kapanıp değersizlik hislerinin ve yetersizlik duygularının oluştuğu bir kimlik bunalımına girebilir. Hele hele aile ortamında saygın bir konumu bulunmayan, aile bireyleri tarafından onandığı çeşitli şekillerde gösterilmeyen ergen bu kaygılarla giriştiği teşebbüslerinde başarısızlığa ulaşınca kimlik krizi veya bocalaması varlığına hâkim olacaktır. Cinsel kimliğini bu şekildeki teşebbüslerle onanmış, karşı cins tarafından beğenildiğine inanmış ve karşı cinsle çeşitli boyutlarda iletişim içine girmiş ergende ise cinsel kimlik ile ilgili yapı netleşmiş ve özgüven duygusu hakim olmuştur. Burada ergen cinsel dürtülerini tatmin etmek için kendini bu alana kilitleyebilir. Düşüncesinin ve eylemlerinin büyük bir kısmı cinsel tatmin üzerine kurulabilir. Bu durum ergeni realiteden uzaklaştırabilir.
Bebeklik döneminde hazza ulaşmak için annenin memesini yakalayan, doyduğu halde memeyi bırakmak istemeyen bir haz yönelimi, dışkılama evresinde çiş ve kakası üzerine odaklanırken bu evrede cinsel ilişkiye odaklı ve mas¬tür¬bas¬yon ağırlıklı bir haz yönelimi şeklinde ortaya çıkacaktır. Her ne kadar hazzın birçok alana bölünmüş şekilleriyle de ergen tatmin olsa da esas ana eksik cinsel tatmin yönündedir. Cinsel tatmin ergende hoşnutluk ve rahatlama duygusu verir. Karşı cinsle kurulan her türlü iletişim cinsel tatminin belirli bir dozda hissedilmesi duygusunu ergene yaşatır. Karşı cinsin varlığını zihinsel olarak oluşturmaktan başlayan bu tatmin süreci; karşı cinsle yan yana oturmak, konuşmak, karşı cinse dokunmak, karşı cinsle şakalaşmak ve espri yapmak, karşı cinsle bir ekip çalışmasında faaliyette bulunmak, karşı cinsi seyretmek veya karşı cins tarafından seyredilmek ve son aşamada da karşı cins ile cinsel ilişkiye girmek gibi hepsi de cinsel hazzın belirli aşamalarında tatminini sağlayan deşarj yollarını takip eder.
Olgunlaşmış cinsel yaşamın getirmiş olduğu keyfi yaşayan ergen, toplumsal hayatında yaşamış olduğu stres, bunaltı, değersizlik, yetersizlik ve başarısızlık duygularının getirmiş olduğu durumlardan arınmak için mastürbasyona ve pornografiye yönelebilecektir. Böylece stresin çözümü doğrudan cinsel hazla tedavi edilmeye çalışılacaktır. Bu da ergeni toplumsal hayattan uzaklaştıracak ve gerçekçi olmayan bir dünyaya mahkûm bırakacaktır. Veyahut da erkek egemen toplumlarda güç ve iktidarın simgesi erekte olmuş bir penisle simgelendiği için ergen, toplumsal zaaflarını, yetersizliklerini ve çaresizliklerini erkek olarak her zaman erekte bir penise sahip olma özlemiyle ve uğraşıyla geçirecektir. Fırsatını bulduğu her ortamda mastürbasyon yapacak ve libidosunu bu alanda harcayacaktır.
Haz gelişimi açısından (Psikoseksüel açıdan) ergenin yönelimi her ne kadar karşı cinsle iletişim kurup olgunlaşmış bir cinselliği yaşamak ekseninde ise de bu yönelim, haz kaynağının diğer tatmin yollarından da yararlanmaya çalışmaktadır. Bunlar, fiziksel güzelliğin, sportmen vücudun, sınıf içindeki başarının ve herhangi bir hobideki üstünlüğün topluma gösterilmesiyle duyulan hazzın diğer yönelim alanlarıdır. Bunlar dengeli bir şekilde dağıldıkça gelişim evrelerinin bu aşaması da sağlıklı bir zemine oturmuş demektir.
B- Psiko-toplumsal Açıdan Ergenlik
Ergenlik dönemi kimliğin oluştuğu, netleştiği ve çerçevesinin çizildiği bir dönemdir. Kimlik, gerçek manasıyla ergenlik döneminde oluşur.
Kimlik, kişiye özgü değişmeyen sürekliliğini muhafaza eden, kişinin vasıflarını bize belirten ve kişiyi diğer bireylerden ayrıştırmamamızı sağlayan hususiyetlerin tamamına verilen isimdir. Kişilik tipleri çeşitli şekillerde tanımlanmışlardır. Kreşmer’e göre kişilikler fiziksel yapılarına göre sınıflandırılmış bu bağlamda atletik, astenik ve piknik tiplerden bahsedilmiştir. Bir başka araştırmacı içe dönüklüğü ve dışa dönüklüğü eksen alan endomorfik ve ekzomorfik kategorilere ayırmıştır. Çağdaş psikiyatri ise kimliği, ICD-10 ve DSM-4 sınıflandırmalarında kişilik örüntülerine ve klinik görünümlerine göre sınıflandırmıştır.
Ergen, bu bahsi geçen sınıflandırmaların herhangi birisindeki bir kimliği ya edinecek ya da kimlik bocalaması içerisinde kalacaktır. Psiko-toplumsal dinamik açıdan ise bu evre ergenin kimlik oluşturma evresidir. Ergen kimliğini oluştururken şu aşamalardan geçmek durumundadır:
1. Özerk olduğunu hissetmek: Ergenin temel uğraşı, ayrı bir kimliği ve kişiliği olduğunu kendine kabul ettirmek ve bunu diğerlerine onaylatmak ihtiyacıdır. Ergenin geçmişine baktığımızda irade ve ilk bağımsız hareket bir yaşından sonra ortaya çıkmaktadır. Civarındaki objelerle ilişki içerisine girmenin yolunu bulabilmek, ebeveynin o nesnelerle ilişkisini taklit etmekle mümkün olabilmektedir. İlk özerklik denemeleri anne ve babanın nesne ile iletişim kurma şeklini taklit ederken, diğer taraftan bu ilişkiye kendi bireysel rengi ve özerkliğini vermeye çalışmaktadır. Mesela dışarı çıkarken elbise giyilmelidir, ama hangi elbisenin giyilmesine çocuk kendi karar vermek istemektedir. Anal dönemi anlatırken bu konuya detaylı şekilde değinmiştik. Fiziksel olarak gücünün sınırlılığını bilen çocuk ergenlikte fiziksel gücünün de farkına vararak tam bir birey olduğunu ispata çalışacaktır.
Özerk bir birey olmanın tek yolu egemenliği altında olduğuna inandığınız güç ve iktidara karşı direnebilme ve ondan bağımsız olarak hareket edebilme yeteneğini haiz olmaktır. Ergenin psiko-toplumsal açıdan birinci problemi kendini yöneten ve yönlendiren üzerinde güç ve iktidar sahibi olan otoriteye yani ebeveyne baş kaldırmak şeklinde olacaktır. Eğer ergen ebeveynine karşı veya ebeveynin temsil ettiği her türlü güç ve otoriteye karşı açık veya gizliden, doğrudan veya dolaylı yolla isyan edebiliyor, başkaldırabiliyorsa özerk olmanın ilk adımlarını atabiliyor demektir. Bir insanın birey olabilmesi için eylemlerinin planlayıcısı, uygulayıcısı, takipçisi ve sonuçlarına da katlanabilme özelliklerini haiz olması gerekir. Kendi başına eylem planlayamayan, düşünce üretemeyen ürettiği düşünceyi eyleme sokamayan ve eyleminin sorumluluğunu üzerine alamayan bir insan birey olamamıştır. Bu insan başkalarına mahkûm bir köledir. İlginçtir ki sanki biyolojik bir açılımla genetik şifresindeki materyale yazılmış gibi ergenliğe giren gencin ilk tepkisi isyan etmek şeklindedir. İsyan, kendisini yönettiğine inandığı, üzerinde güç ve otorite olarak nitelendirdiği her şeye karşıdır. Yine ilginçtir ki isyanın içeriği hiç önemli değildir. Burada doğru ve yanlış kavramı yoktur. Otoritenin kendinden talep ettiği şeyin tersi yapılarak başkaldırı ortaya konulursa özerklik ancak temin edilecektir. Ergenin isyanında mantık aranmamalıdır. Zira ergen, mantıksal bir başkaldırıda bulunmaz. Başkaldırı içgüdüsel bir harekettir. Ergen, başkaldırısını sadece aklileştirmeye çalışır. Bu dönemde güç ve otorite sahibi konumundaki kişi ve kurumlar ergenin bu başkaldırısını anlayışla karşılar; onun farklı düşünce ve davranışlarına saygı ile yaklaşır; onun özerkliğini ve bağımsızlığını yürekten kabul eder ve ciddiye alırsa problem çözülür. Ergen bu durumda özerk bağımsız bir birey olduğu kanaatine varır. Sanki yeni bir cumhuriyet kurmuş gibidir. Aynen cinsel kimlikte olduğu gibi ergenin başkaldırı teşebbüsünde bulunabilmesi için ruhunun ve kimliğinin bu isyanı yapabilecek formatlarla daha önceden donatılmış olması gerekir. Bu da aile içinde daha önce sindirilmemiş bir kimliğin oluşmasıyla mümkündür.
Düşünce ve davranışlarıyla alay edilen, görüşleri dinlenilmeyen ve çocuk olarak dahi adam yerine konmayan bir aile ortamında ergenin böyle bir teşebbüsü aklına getirmesi dahi mümkün değildir. Bu durumda da ergen son şansını kaybetmiş, başkalarının peşine düşen, kendi fikir ve görüşleri olmayan bir birey halinde güdük kalmıştır. Bu teşebbüs imkânını bulmuş ergen, başkaldırı içine girdiğinde aile veya otorite bunu kendi iktidarlarına vurulmuş bir darbe olarak algılayıp bu girişimi ezerlerse ergenin özerklik ve birey olma mücadelesi de söndürülmüş olacaktır. Toplum ve aile sesi çıkmayan güdülebilecek bir bireyi oluşturmakta başarılı olmuştur.
Burada otoriteye başkaldırının temel niteliği her türlü ortam ve mekânda kendi inandığını savunabilmek cesaretini kazandırma yeteneğidir. Ergen, bunun formatını atmaya çalışmaktadır. Bu formatı atmış olan bir birey bağımsız, özgür ve özerk bir şekilde hayatının her aşamasında varlığını her yerde oluşturabilir.
2. Amaç edinebilme, yönelebilme, uygulayabilme yetisi: Ergenlik dönemine gelene kadar hep etrafındaki rolleri görmüş ve bu rollerden yamalı bohça gibi bir kimlik edinmiş olan birey kendine has bir kumaşla bir elbise yapmaya çalışacaktır. Ergen önüne hedefler koyacak ve bu hedeflere yönelerek bu amaçlarla ilgili uygulamalara girişecektir. Ergenin amaçları bu dönem itibariyle çeşitli, değişken, kısa süreli ve tutarsızdır. Ergen bir nevi amaç edinebilme yetisini ve bunu uygulayabilme yeteneğinin formatını oluşturmaya çabalamaktadır. Burada da içerik önemli değildir. Ebeveyn veya otorite bu format atma uğraşını kavrayamadıkları için olayın özüne değil içeriğine takılmaktadırlar. Bu da ciddi sorunlar doğurmaktadır. Ergen amaç edinirken bir taşla iki kuş vurmayı da yeğleyebilir. Özellikle otoritenin istemediği veya kabul etmeyeceği amaçlara yönelerek hem otoriteye başkaldırma formatını edinirken hem de bir amaca yönelebilme ve o amaç üzere eyleme geçebilme yetisini oluşturmaya çalışabilmektedir. Muhafazakâr bir ailenin çocuğu ebeveyninden ergenlik döneminde şarkıcı olmak için izin isteyebilir. Veya bir saz kursuna kaydolabilir. Bürokrat bir ailenin çocuğu minibüs muavinliğine soyunabilir. Veya bilardo oynayarak hayatını geçindireceğini iddia edebilir. Çok çeşitli meslek dallarına, hobilere ve çeşitli uğraşı alanlarına yönelirken hem otoriteye baş kaldırmakta hem de kendi seçtiği bir amaca doğru yönelebilme ve uygulayabilme yetisini oluşturmaya çalışmaktadır. Ergen kendi iç dünyasındaki yetenekleri açığa çıkarıp toplum tarafından o yönde saygın bir kimlik edinmeye yönelme gayreti içindedir. Çeşitli amaç edinmelerde içindeki keşfedilmeye hazır bir takım yeteneklerini aktive ederek başarılı bir rol oluşturabilir. Başarılı olunan roller kalıcılığını sürdürürken, başarısız olunan rollerden çarçabuk vazgeçilir.
Bu dönemde ergenin aile dinamiklerine uymayan amaç edinmesi ebeveynleri çok ciddi manada ürkütür ve bir takım tedbirler almaya iter. Ergenin bu tip girişimleri engellendiğinde hem özerk ve bağımsız bir birey olma formatı engellenmiş hem de bir amaç edinebilme ve o amaca yönelebilme yetisi kısırlaştırılmış olacaktır. Saçma, anlamsız veya imkânsız da olsa ergenin amaç edinmeyle ilişkin rol denemeleri cesaretlendirilerek onanırsa; ergen hem özerkliğini hissedecek hem de amaç edinebilme ve uygulayabilme yetisini var edecektir. Bu yetiyi oluşturmuş bir ergen daha sonraki hayatında önüne bir hedef koyabilmeyi bu hedefe rasyonel bir hazırlıkla yönelebilmeyi önüne çıkabilecek engelleri sağlam ego dinamikleriyle aşabilecek cesarete sahip olabilmeyi ve sonuca götürebilmeyi başarabilecektir. Bu formatı oluşturamamış ailesi tarafından engellenmiş bir ergen daha sonraki hayatında kendine ait hedefler edinebilme ve bu hedefleri başarıya ulaştırabilme yeteneğinden mahrum kalacaktır. Saz kursuyla, bilardo merakıyla, kelebek avcılığıyla veya pul koleksiyonuyla başlayan amaç edinebilme, uygulayabilme ve sonuca götürebilme denemeleri o ergeni daha sonraki hayatında ben bu ülkenin başbakanı olacağım ve bu ülkeyi yöneteceğim amacını rahatlıkla oluşturabilecek bir formatın temelini rahatlıkla atabilecektir. Aksi ise yönetilmeye mahkûm özerk olamayan güdülen insan topolojisini oluşturacaktır.
3. Sırdaş Edinme: Arkadaş çoktur. Arkadaş edinmek görece kolaydır. Ancak dost edinmek, sırdaş edinmek, sır verebileceği birisini bulmak ve birisinin sırrını saklayabilmek farklı bir şeydir. Ergen bu dönemde sırdaş olmanın da formatını atar. Yine burada aynı dinamikler söz konusudur. Öyle bir arkadaş ve sırdaş seçilmelidir ki bu hem otoriteye başkaldırı olabilsin, hem bir amaç içersin hem de sırdaşlığı özünde barındırsın. Genç ergen suni sırlar oluşturur. Bu sırlar onun için hayati önemi haizdir. Yakın dost olarak nitelendirdiği arkadaşıyla bu sırları paylaşırlar. Onların buluştukları gizli ve özel mekânlar vardır. Onların paylaştıkları gizli ve özel bilgiler vardır. Bu bir kıza duyulan ilgi olabildiği gibi bir marketten birlikte yürütülen çikolatalar olabilir. Veya düşman olarak nitelendirilen ortak bir düşmana karşı eylem hazırlığı içinde olabilirler. Bu eylem, notları kıt veren bir öğretmene karşı uygulanması düşünülen bir takım davranışları içerebilir. Veya bu sır, akşam ders çalışma bahanesiyle bir başkasının evinde kalmak için alınan izin, bir pub’da gece saatine kadar içilen bir biraya dönüşebilir. Bunlar sırdaş ve dost olan iki ergenin paylaşacağı sırlardır.
Aile veya otorite için ergenin hayatında açıklanamayan karanlık zaman dilimleri ve bölgeler vardır. Aile panikler, çocuk kontrolden çıkmak üzeredir. Aldatıcı ve sahte sözlerle arkadaşça bir yaklaşım tarzıyla “ben senin annenim, babanım, öğretmeninim, müdürünüm, biz dost ve arkadaşız, benimle her şeyi paylaşabilirsin” diyerek ergenden sırdaşına ihanet etmesi istenir. Ergen bu sözlere kanar da sırdaşına ihanet ederse bu sırdaşı ve dostu satmak anlamı taşır. Bu durum ergenin artık güvenilmez, dost olunmayacak kaypak bir kişi olduğu kanaatini besler. Daha sonraki hayatında hem hiç kimseye güvenemeyen hem de hiç güvenilmeyen bir kişiliğin, kimliğin temsilcisi olur. Bu tipler için diğer gençlerin koyduğu ilginç isimler vardır. ‘Yamuk’, ‘yalaka’, ‘anten’, ‘kalleş’, ‘muhbir’, ‘satıcı’, ‘ispiyoncu’ gibi isimler bu gencin sosyal ortamından dışlanmasına neden olur ve kaypak bir kimlik örüntüsü olarak hayatında devam eder.
Bu dönemdeki sırdaşlığı ebeveyn ve otorite tarafından anlayışla karşılanır hatta desteklenir ve saygı duyulursa ergende sırdaşlık, güvenilirlik ve sır saklama yetisi gelişecek; hem kendisi başkalarına güvenebilecek hem de kendisine güven duyulduğundan emin olma formatını geliştirebilecektir. Hayatta gerçek manada başarılı olan bireyler ergenlik döneminde sırdaşlık formatını atmış, bu sınavları başarıyla vermiş ve güvenilirliklerini kanıtlamış insanlardan oluşmaktadır. Bu tip bireyler toplum tarafından da saygı ile anılan, sözleri senet kabul edilen ve güvenilirlikleri çok yüksek kişiliklerdir.
4. Karşı cinsle iletişim ve beğenilme: Yukarıda da bahsettiğimiz gibi ergenlik döneminin temel niteliği hazzın yönelimi açısından cinsel kimliğin netleşmesidir. Bu da ancak karşı cinsle iletişim içerisine girip karşı cins tarafından beğenildiğine emin olmakla mümkündür. Ergen, karşı cinsle ilgili girişimlerinde ketlenmemeli, aşağılanmamalı ve suçlanmamalıdır. Bizim kültürümüzde mümkünse üstü örtük bir biçimde desteklenmelidir. Karşı cins tarafından beğenildiğine emin olan bir ergen, hayatının önemli virajlarından birisini daha dönmüştür. Bu dönemde ergenin fiziğine olan düşkünlüğü, saç bakımı, jölesi, makyajı, parfümü, kıyafeti, stili, tarzı yani her şeyi, kendini karşı cinse beğendirmek üzerine kurulmuştur. Hatta ergen, okula çoğu zaman okul için değil, oradaki kız veya oğlan için gider.
Bu dönemde karşı cins tarafından beğenildiğini düşünmeyen, teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlanmış, kendini çirkin ve yetersiz algılayan ergenin ileriki hayatında çok ciddi evlilik sorunları ve değersizlik hisleri, kendini objektif değerlendiremeyen ve tavize çok yatkın bir kimliğin inşasına neden olabilecektir.
5. Lider olabilme ve bir lidere bağlanabilme: Ergen, hayatının her aşamasında bir konuda önder olabilme, bazı konularda da bir önderin peşine düşebilme yetisini kazanmak durumundadır. Birilerine önder olarak onların sorumluluğunu alabilme, onları yönetebilme, yönlendire bilme ve organize edebilme bir yeti işidir. Ergenlik döneminde ergen bu yetisini çeşitli şekillerde tecrübe eder. Etrafında oluşturduğu arkadaş ya da hayran grubuna yönelik veya yetenekli olduğu bir alandaki yeteneklerini sergileme ve öğretme perspektifinde bir uygulamaya yönelerek liderliğe soyunabilir. Ufak gruplarla başlayan lider olabilme becerisi ve yeteneği, grupları büyülterek devam edebilir. Bu durum ergende özgüven duygusunu geliştirme sorumluluk sahibi olma, diğerlerinin sorumluluğunu yüklenebilme, onları belirli bir hedefe yönlendirebilme, o hedefe giderken onlara eşlik edebilme ve ekip başı olarak onları istenilen hedefe ulaştırma yetisini kazanır. Daha sonraki hayatında bir aile içerisinde aile reisi olabilme, bir işletmede yöneticilik vasıflarını kullanabilme, özel günlerde organizasyon yapabilme yeteneğini sergileyebilme becerisini eline geçirmiş olur. Bu tip teşebbüsler aile ve otorite tarafından desteklendiği ve yüreklendirildiği ölçüde gelişir özümsenir ve kimliğin bir parçası haline dönüşür. Önderlik ile ilgili girişimleri engellenen, alay konusu olan, dışlanan ve peşine kimsenin takılmadığı bir ergen daha sonraki hayatında bu yetiden mahrum kalır.
Ergenin çeşitli şekillerde eğlence amaçlı da olsa organizasyonları yapabilme, bu konuda liderlik edebilme, arkadaşlarını toparlayabilme ve onları bir hedefe yönlendirebilme çalışmaları takdir edilmeli ve desteklenmelidir. Yine ebeveyn burada olayın içeriğine takılmamalı ve ergenin liderlik vasıflarını ortaya koyabilme yetisine odaklanmalıdır. Böyle bir ergen devamlı desteklenir, organizasyonlarda liderlik eder ve liderlik hasletlerini geliştirirse hemen yanı başında bu ergen için bir tehlike ortaya çıkabilir ki bu da narsist kişilik örüntüsünün ortaya çıkma imkânıdır. Eğer her şeyi her yerde kendisinin örgütleyeceği ve her zaman önderliği kendisinin yapması gerekeceği şeklindeki bir inanç ve kanaat ergene hakim olursa arkadaşları arasında dışlanma tehlikesi ve yalnız kalma riskiyle karşı karşıya kalabilecektir.
Bunun için ergen bir başka öndere tabi olabilme yeteneklerini de geliştirmeli ve bundan bir aşağılanma ve gocunma duymamayı öğrenmelidir. Yani hem öncü olabilmeli hem de ardıl kalabilmelidir. Bazı organizasyonlarda başka arkadaşlarının önderliğine izin verip onların da bu yetilerinin gelişmesine destek olmalı ve onlarla iyi bir ekip çalışmasına işlerlik kazandırabilmelidir. Bu durumda da bir ekip ruhunu yaşayabilmeli, bundan mutluluk ve gurur duyabilmelidir. Böyle bir yapıyı oluşturabilmiş olan bir ergen toplumsal uyumu yüksek, her ortamda var olabilen ve gerektiğinde önderliği üzerine alıp gerektiğinde lideri takip edebilen sağlıklı bir birey olmuş demektir Bazı aileler ergen önder olurken onu desteklediği halde bir başka arkadaşının önderliğinde yapılan bir işe ardıl olarak katılmasına sıcak bakmamakta, ergeni bu konuda kışkırtabilmektedir. Bu da ergen için çok ciddi potansiyel bir tehlike arz etmektedir.
6. Dünya görüşü çeperi ve ideolojik bir bakış oluşturmak: Kimliğin birçok rol denemelerinin kavşak noktasında olan ergen kendilik tasarımını ve özerkliğini oluştururken bir taraftan da tüm dünyayı yorumlayabilecek bir geniş dış çepere ihtiyaç duymaktadır. Kimliği bir sıvıya benzetirsek bu sıvının bir kaba konması gerekmektedir. Bu kabın çeperi dışarıyla kendisini ayıran dünya görüşüdür. Bu dönemdeki ergen dünyayı anlamlandırmak üzere bir ideolojik bakış tarzına ihtiyaç duyar. Burada yine içerik önemli değildir. Muhtelif ideolojilerden birisini benimseyebilir. Gencin derdi, kendini boşluktan kurtaracak ve varoluşunun çeperini sağlamlaştıracak bir dayanağa ihtiyaç duymasıdır. Aksi takdirde sanki varoluş, askıda kalmış, boşlukta duran, dayanaksız ve temelsiz bir yapı şeklinde hissedilmektedir. Dünyayı algılama, anlama ve anlamlandırma, böyle bir ideolojik eksenden bakıldığında daha da kolaylaşmakta evrenin karmaşası ve kaosu netleşmekte ve evrenle iletişimin sınırları belirlenmektedir. Ergen için bu temel bir ihtiyaç gibi görünmektedir. Ergen bu dönemde katıksız solcu, katıksız sağcı, dinci, ateist, komünist, faşist veya hedonist bir ideolojiye yönelebilir. Bunların hepsi dünyaya bir anlam kazandırmanın, şekil vermenin veya ruhsal yapıya bir çerçeve çizmenin ya da çeper oluşturmanın araçlarıdır. Sanki bu yapı ergeni iki üç yaşlarında yaşadığı mikro-kozmosundaki kişilik örüntüsünü, anne-babayı kopyalayarak oluşturmasının makro kozmosu yani evreni anlamlandırmak için anne-baba yerine ikame edebileceğimiz ideologların dünya anlayışlarını kopyalamak gibi görünmektedir. Ev ortamındaki iki-üç yaşında bir bebek için bütün evren odayla sınırlı iken odadaki eşyalarla iletişim kurma modelinin anne-babanın iletişim yöntemleri olması gibi, ergenlik döneminde dünyada olup bitenlere karşı hadiseleri anlamlandırma ihtiyacı dolayısıyla ideolojik bir çepere gereklilik duyulmaktadır. Nasıl ki iki-üç yaşında anne-babadan emanet alınan kimlik özellikleri ergenlik ile beraber yeniden bir yapılandırılmaya dönüştürülerek kendi kimliğini özerk bir şekilde kendi kendine kazanma şansını elde ediyorsa, muhtemelen ideolojik bakış açısıyla hasbelkader alınan tercihler erişkinlik ve olgunluk döneminde ruhsal dünyamıza giren yeni verilerle özerk bir şekilde denetlenebilmekte, değiştirilebilmekte ve kendine has bir vasfa dönüştürülebilmektedir.
Yukarıda bahsettiğimiz çerçevede ergenin önü açılır, bu yetileri desteklenir ve bir kimlik oluşturma konusunda cesaretlendirilirse geliştireceği kimlik de kendine özgü bir kimlik olacaktır. Ruhsal açıdan sağlıklı bir çeperi içeren bu kimlik örüntüsünün zaman içerisinde içeriği doldurulacak, zenginleştirilecek ve hayatın içerisinde varolacaktır. Böyle bir ergenin geleceğinden korkmamak ve ümitvâr olmak gerekir.
Aksi takdirde ergen bu denemelerden başarısızlıkla çıkacak ve kimliğini netleştiremediğinden rol denemeleri mütemadiyen devam edecek, kimlik bocalaması veya kimlik bunalımı denilen klinik bir tablo ile karşımıza gelecektir. Kendini tanımlayacak bir kimlik bulamayan ergen sağlıklı yollardan bir çıkış bulamazsa alternatif çıkış yolları arayacaktır. Bu alternatif çıkış yolları ergene belki bir kimlik sunacak ancak bu kimlik daha hastalıklı ve daha büyük sıkıntılara gebe olacaktır. Daha sonraki bölümlerde bahsedeceğimiz bu klinik tablolardan birisi ergenin ters kimlik oluşturmasıdır. Ters kimlik kestirme ve kolaycı bir yolla ergene bir çeper çizebilir ve otoritenin kendisinden istediği her şeyin tersini yapmak onun kimliğini tanımlayan tek ölçüt haline gelebilir. Her yerde aksi her yerde inat her ortamda ters bir yapı sergilenir. Herkesle kavgalıdır ve her şeye zıttır.
Diğer bir hastalıklı kimlik örüntüsü hasta kimliği örüntüsüdür. Ergen bu sıkıntılar nedeniyle bir hekime gönderilip çözüm arandığında, ergene bir takım teşhisler konacaktır. Anksiyete, depresyon, kişilik bozukluğu, hipokondriyasis, obsesyon vb. doktorların da onaylamış olduğu aile tarafından kabul gören bu etiketlenme sistemi ergen tarafından bir rol olarak benimsenip bir kimlik halini alabilmektedir. O artık hasta bir bireydir. Hasta kimliği onun kurtuluş reçetesidir. O artık hem bir kimlik edinmiş, sorumluluklardan uzak kalmış, hem de mağdur ve mazlum birini oynamaktadır. Doktorlar da bu süreci devamlı pekiştirmektedir. Bu tablolar daha sonraki bölümlerde detaylı bir şekilde anlatılacaktır

Dinamik Açıdan Ruhsal Aygıt ve Parçaları

Ruhsal evrelerin gelişimini görmeden önce bu evrelerdeki gelişimi daha iyi anlayabilmek ve insanın ruhsal aygıtının çalışma dinamiğini kavrayabilmek için konuyu bir metaforla açıklamak istiyorum. Beş yaşını tamamlamış bir çocukta ruhsal kimlik, ruhsal aygıt ve bilinçlilik durumunu denizde yüzen bir buzdağı ve üzerindeki bir buluta benzetebiliriz.

İnsanın Değişik Yönlerini Metaforla İzah

İnsanın muhtelif boyutlardan görülmesi, gözlemlenmesi, hissedilmesi, nasıl ve ne olduğunun tam manasıyla anlaşılabilmesi oldukça zordur. Zor ve karmaşık olan bu konuyu anlatabilmek, insanın bütüncül tarafını size gösterebilmek için metaforik bir anlatımın daha uygun olacağı kanaatindeyim. Hikâyemiz bir bilardo topundan başlıyor. Bu bilardo topu bir imalatçının zihninde madde olarak üretilmek için önceden tasarlanıyor.

Hucüm Tedavi Terapisi

Psikoterapi ve kombine terapi grubuna rastgele örneklem yöntemi ile alinan hastalara psikoterapi uygulamasi baslandi. Hastalarin ilk fizik ve psikiyatrik muayenesi yapildiktan sonra, hastalarla tedavi plani ile ilgili görüsme yapildi. Tedavi planini kabul ettiklerine ve programa devam edeceklerine dair karsilikli söz verilip, imzalari alindi.

Psikoterapiler

Psişik etki vasıtaları ile hastaya yardımın bütün yönlerini kapsayan tedavi sistemidir. Başka bir ifade ile, hastayı ihata eden çevrenin düzeltilmesi ve onun vasıtasıyla hastalıklardan, hastalığı oluşturan etkenlerden uzaklaşılmasına yönelen bir tedavi usulüdür.

CİNSEL BOZUKLUKLAR VE CİNSEL KİMLİK BOZUKLUKLARI

Bu bölüm Cinsel İşlev Bozuklukları, Parafililer ve Cinsel Kimlik Bozukluğu için tanı ölçütleri setlerini kapsamaktadır.

DSM-IV Cinsel İşlev Bozuklukları

Bütün primer Cinsel İşlev Bozuklukları için geçerli olan özgül alt tipler S. 207’de sıralanmaştır. Bu alt tipler bu bozuklukların başlangıcını, çerçevesini ve etyolojik etkenlerini tanımlamak için kullanılabilir.