Kısa Dinamik Psikoterapiler

Kısa Dönemli Dinamik Psikoterapi’nin başlıca amacı, hastanın acı verici veya korkunç olduğu için savuşturmak  istediği şimdi ve geçmişle ilgili gerçek duygularını deneyimlemede ki içsel direnci yenmeye yardımcı olmak. Teknik, hastanın bu savuşturulmak istenen duygularını mümkün olduğunca maksimum derecede tecrübe etmesine yardımcı olmayı amaçladığı için yoğun olarak yapılandırılmış. Bu tecrübeyi mümkün olduğunca çabuk başarmaya çalıştığı için kısa dönemli, bilinçdışı güçler ve aktarım duygularıyla çalışmayı içerdiği için de dinamik olarak yapılandırılmış.Hastalar terapiye semptomlar veya kişilerarası problemlerden dolayı geliyorlar.

Semptomlar anksiyete ve depresyon gibi geleneksel psikolojik problemleri kapsıyor, ayrıca acı verici veya  yasaklanmış duyguların bilincin dışında tetikleniyor ve üzücü durumlarda ortaya çıkan başağrısı, nefes darlığı, halsizlik tıbbi olarak açıklanamayan gibi semptomları içeriyor. Terapi, 1960 lardan 1990 lara kadar Montreal’de psikanalizin yıldıran uzunluğu ve sınırlı etkisi ile hayal kırıklığı yaşamış olan psikiyatrist ve psikanalist Dr. Habib Davanloo tarafından geliştirildi. Direnci yenmede ne tip müdahalelerin en çok yararlı olduğunu mümkün olduğunca kusursuz belirlemeye, hasta görüşmelerinin video kayıtlarını yapmaya başlayarak ve bunları dakika dakika detaylı bir şekilde inceleyerek belirledi. Birçok makaleye ek olarak, temel metinleri “Bilinçdışınının Kilidini Açmak”

PSİKOLOJİNİN BÖLÜMLERİ

1.Felsefi Psikoloji
2. Deneysel Psikoloji
a. Psikolojinin illiyet kanunlarının bulunması
aa.Laboratuvara dayalı olması
bb. Nörofizyolojik bir meseledir.
cc. Evrenseldir
dd. Tüm canlılara şamildir.
ee. Psi’yi incelemez, psi’nin fonksiyon gördüğü
organı inceler.

– G. T. Fechner (1801-1887)
– Helmholtz (1821-1894)
-W. Wundt (1832-1920)

ÜSTÜN SÜREÇLERİN DENEYSEL İNCELENMESİ
– F. Galton (1822-1910)
-H.Ebbinghaus (1850-1909)
-O. Kulpe (1862-1915)
-A. Binet (1857-1911)

BİÇİM PSİKOLOJİSİ
-M. Werthaimer (20.yy.’ın 1. yarısı)
-W. Koehler ” ” ”
-K. Koffka ” ” ”

FİZYOLOJİ VE PSİKOLOJİ
– Claude Bernard
-I.P. Pavlov (1849-1936)
-V. Besterev (1857-1927)

HAYVAN PSİKOLOJİSİ VE İNSAN PSİKOLOJİSİ
-H. Pieron
-J. B. Watson
-E.C. Tolman
– K. S. Lashtey
-C. L. Hull

SON GELİŞMELER
-R. A. Fisher
-C. E. Shannon
-W. Weaver
-W. E. Estas
-R. R. Bush
-F. Nosteller

HAYVAN PSİKOLOJİSİ
-E. Thorndike (1874- 1940)
-L. Boutan
– R.M. Yerkey
-Koehler
– Guillaume
– Meyerson

YÖNTEMLERİN EVRİMİ
– Thardik
-W. S. Small
-K. Lorenz

FARKLAR PSİKOLOJİSİ
W. Stern

BİREYSEL FARKLARIN İNCELENMESİNİN KÖKENİ
-F. Gaiton
-K. Pearson

Bireysel Farklar İle ilgili Kuramlar
-Ribot
-P. Janet (1859-1947)
-G. Dumas (1866- 1941)

Psikolojinin Tarihi

Kaynak:İnancın Psikolojisi (Yayınlanmamış Kitap)
Yazar:Tahir Özakkaş

PSİKOLOJİNİN TARİHİ
19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başlarında felsefenin içinde bir
disiplin olarak görülen;psikoloji, kendi bağımsızlığını ilan ederek, yeni
teoriler geliştirdi. Bu çerçevede bir çok ekoller psikolojinin alanını
tanımlamaya ve ona bağımsız bir karakter vermeye çalıştılar.
Bunlar arasında en çok dikkati çeken, başlangıçta STRUCTURALISM
olarak tanımlanan, yapısalcılık akımıdır. Pozitivizmin hakim olduğu o
dönemlerde, her olayın laboratuvarda gözleme indirgenmesi sonucu gelişen bir
akımdır. Bunlara göre insan psikolojisini oluşturan her öge, bütünün bir
parçasıdır. Bu parçalar anlaşıldığında, bütün kavranmış olur.
Nasıl ki, kimyasal tepkimelerde, tepkimye giren bileşiklerin etki ve
sonuçları belli ise; insan psikolojisine etki eden her türlü impuls’da insan
beyninde bir cevabı vardır. Her şey ögelerden oluşmuştur. Bu impulsların ne
anlama geldiği ve ne olduğunu anlamak için bireyler İÇ GÖZLEM (
INTROCPECTİON) yapmallıdır. Soğuğu, sıcağı, acıyı, tatlı duyumları nasıl ve
ne şekilde hissettiklerini iç gözlemle anlamalıdırlar. Bu temel ve tek
ögelerin izahı halinde, daha karmaşık görülen duyumlarında bir sentez
halinde anlaşılabileceğini iddia etmişlerdir.
İkinci olarak ortaya çıkan psikoloji okulu,FUNCTIONALISM ‘dir. Bu
okulun temel kurucuları William James (1842-1910) ve John Devey
(1859-1952)’dir. Bunlara göre bireyler davranışlarını ve zihinsel
faaliyetlerini çevre ile etkileşerek oluşturuyorlardı. Tüm bu etki ve
tepkinin amacı çevreye uyumdur. Bireyler çevreye uyum gösterecek şekilde
davranış modelleri sergilerler. İşte psikolog bu uyumun nasıl olduğunu
anlamaya çalışır. Çevreye uyum Darwin’in etkisi altında kalmış ve
Darwinizmin psikolojideki bir yansımasıdır.
John B. Watson (1878-1958)’la gelişen BEHAVIORISM ekolü, iç gözlemi
tamamen reddetti. İnsan beynindeki zihinsel süreçlerden ziyade, insanların
davranışlarını gözlem altında inceledi. İnsanların neden ve niçin bu şekilde
davrandıklarını irdeleyerek, davranışların kanunlarını bulmaya çalıştılar.
Psikolojinin alanının insan ve hayvanların davranışını incelemekle sınırlı
olduğunu bildirdiler. Bunlar üç temel öge üzerinde ısrarla durdular. Bunlar;
a. Şartlı reflekslerin önemi,
b. İçgüdü ve fıtri yetenekleri inkar ederek öğrenilmiş davranışların
önemi,
c. İnsanın anlaşılabilmesi için hayvan davranışlarının
incelenmesidir.
Pragmatist hedefleri olan bu bakış açısı etkinliğini günümüzde de
sürdürmektedir.
Önemli diğer bir okulda Almanya’da geliştirilen GESTALT
PSİKOLOJİSİ’dir. Temel özelliği daha önceki ögeci, psikolojik yaklaşımlara
karşı bir tepki şeklinde ortaya çıkmasıdır. Parçadan bütüne değil, bütünden
parçaya gelmeyi savunmuştur. Ögeler tek tek olarak ele alındığında bir anlam
yüklü iken, bütünün içine girdiğinde farklı bir anlam yüklüdür. Öge bütün
etkilediği gibi, bütün de ögeyi etkileyebilmektedir. Bu nedenle davranışlara
bütüncül olarak yaklaşmak zorundayız. Gri renk, beyaz rengin üzerine
konduğunda, koyu bir görünüm arz ederken, siyahın üzerine konduğunda açık
bir renk arzeder. Yani bütün içindeki kavranışı değişmektedir.
Son olarakta psikolojiyi etkileyen bir okul S. FREUD’un
PSIKANALİZ’idir. Oldukça karmaşık ve yer yer kendi içinde çelişkileri olan
bu kurama göre davranışlarımızın temel nedeni bilinçaltımızdaki
taleplerimizdir. Bilinçaltı taleplerimiz bastırıldığında yer yer fırsatını
bularak çeşitli kılıklarda ve görünümlerde davranışlarımızı etkiler.
Günümüzde ise psikoloji okulları iki çerçevede toplanmıştır.
İNSANCIL VE MODERN DAVRANIŞÇILIK ekolleri günümüz psikolojisine hakim olan
unsurlardır.

Psikoloji; İnsan ve hayvan davranışlarını inceleyen bir bilimdir.

BİLİŞSEL (KOGNİTİF) PSİKOTERAPİLER

 

Kognitif kelimesi temelde düşünce proçesini ihtiva etmektedir. Davranış
terapilerinin başlangıcında her şey yalın etki tepki prensibine göre
şekillendirilirken, insan düşüncesi bir nevi ihmal edilmiştir. Gerçekte ise
insanın eylemlerinin içeriğine bakıldığında çok değişik yapılanmalar
görürüz. Etkilere karşı verilen tepkilerde insanların ruh dünyalarındaki
duygulanımları çok önemlidir. Algıları, beklentileri, geçmiş yaşantıları,
hatıraları, çevresel yargılamalar velhasıl düşünceyi oluşturan tüm iç dünya
tepkinin şekillenmesinde çok önemlidir.
İşte etki ile tepki arasında iç dünyamızda şekillenen düşünce zincirinin
oluşmasına müdahale etme ve sonucu etkileme kognitif psikoterapinin temelini
oluşturmaktadır. Davranış terapilerine göre biraz daha insan modeline
yaklaşılmış, insanı basit bir makine olmaktan dışarı çıkarmıştır. İnsanın
düşünce zincirindeki tüm halkalar çeşitli boyutları ile incelenebilir ve
tepkiyi oluşturan tüm faktörler incelenerek ortaya serilebilir.
Konuyu bilimsel olarak ilk inceleyen bilim adamı Beck ve ekibidir.
Duygularımızın tepkilerimizi ne derece etkilediğini ortaya koymak bu kuramla
mümkündür. Kognitif psikoterapiler, analitik psikoterapiler gibi bilinçdışı
dürtüleri, rüyaları veya birtakım anlamlı motor davranışları (tikler, dil
sürçmeleri v.b.) ele almazlar ve yaklaşım tarzlarında bir nevi bunları
dışlarlar. Bu anlamda da analitik psikoterapilerden ayrılırlar.
Kognitif psikoterapilerde, kognisyonlar; “Dış ve iç dünyadan gelen
uyaranları algı süreçlerine dönüştüren, bunları belirli bir düzen ve
bütünlük içinde işleyen, değerlendiren (bir anlamda onları anlamlandıran),
depolayan, yeniden belleğe çağırıp hatırlayan ve yeniden değerlendiren
ruhsal süreçlerdir.
Bu tanımdan da nalaşılacağı gibi kognisyon bir üst kavramdır. İçeriğini
dolduran süreçler de, kısaca özetlenirse, uyaranların düzenlenmesi,
yapılanması ve değerlendirilmesidir. Söz konusu zihinsel işlemlerin
gerçekleşmesi için işe karışan ruhsal süreçler şunlardır:Algılama,
hatırlama, düşünme, dil, tutumlar (attitude), değer yargıları, beklentiler
(antisipasyonlar) ve problem çözme stratejileri.”(Güleç, s:85, 1993)
Kognitif psikotarepi yöntemini zaman zaman hipnoterapi uygulamalarımızda
kullanmaktayız. Analitik bir incelemeye gerek duymadığımız veya temelde
bilinçdışı analitik bir gerekçe düşünmediğimiz vakalarda kognitif
psikoterapiyi başarılı bir şekilde kullanmaktayız.
Özellikle çarpık algılamaya bağlı olarak farklı ve hatalı savunma
mekanizmaları geliştiren hastalrımızda hipnodrama yöntemi ile başarılı
sonuçlar almakatayız. Büyük şehirlerin çok zalim olduğu, dişlileri arasında
taşradan gelen insanları her zaman yok edip yuttuğu, herkesin zalim,
üçkağıtçı ve dolandırıcı olduğu, kimseye güvenilmemesi gerektiği şeklinde
yıllarca şartlandırmaya tabi tutulan genç veya kişi günün birinde büyük
şehirde yaşamak zorunda kaldığında ne yapacaktır? Bu kişinin egosu iyi
gelişmiş ve oluşan şartlara adaptasyon yeteneği güçlü ise bir takım
zorlukları daha rahat atlatacaktır. Şayet egosu zayıf veya bağımlı bir
kişilik sergiliyır veya şizoid bir yapısı varsa işler tamamen sarpa
saracaktır. Kişi yoğun bir anksiyete çiresine giricek, çevre ile iyi
ilişkiler içerisine giremeyecek, çevresindekilerin desteğini alamayacak ve
bu güvensizlik duyguları içerisinde hastalıklı bir çok savunma düzeneği
geliştirebilecektir. Sonuçta belki de ağır bir depresyona girerek kendini
korumaya çalışacaktır.
Aynı şahıs yetiştirildiği ortamda büyük şehirlerin veya metropollerin
fırsatlar ülkesini insana sunduğunu, bu fırsatları değerlendiren bireylerin
çok başarılı olduğunu, insana yardımcı olan çeşitli kurum ve kuruluşların
olduğunu aileden veya çevreden öğrenmiş ve buna şartlanmış olsaydı, çok
değişik olumlu savunma düzenekleri geliştirebilecekti. Bu kişinin hayat
anlayışı, çevreden beklentileri, olaylara karşı tepkisi, kişilerarasındaki
ilişkileri de bu şartlanmaya göre değişecekti.
Yukardaki örneğimizde de görüldüğü gibi insanın düşünceleri çevreyi
algılamada ve tepkisel eylemler geliştirmede çok önemli bir rol
oynamaktadır. Bu tip vakalarda kognitif terapilerin yapacağı çok şey vardır.
Hekim bu tip vakaları detaylı irdeleyerek hatalı düşüncenin ve yanlış
şartalandırmanın kaynaklarını bulmalıdır. Bulduğu bu kaynaklardan yola
çıkarak bir tedavi yeniden şartalandırma daha doğrusu gerçeği tekrardan
gasterme ve öğretme yöntemini uygulamalıdır. Bu tip problemi olan bireylerin
düşüncede meydana gelen hatalı öğretimleri hipnotik transta çözmek ve
alternatif çözüm önerilerini yine hipnotik transta öğretmek mümkündür.
Bu eğitim ve öğretimde direk, inderek telkinler kullanılabildiği gibi
hipnodrama uygulamaları ile beklenen davranış kalıpları kişiye
öğretilebilir. Bu öğretimin normal kognitif psikoterapiden farkı, kısa
sürede başarıya ulaşmasının yanında olası gelecek olayları hipnodrama
vasıtası ile denemek, kişinin bunlara verdiği motor ve emosyonel cevabı o
anda alabilmektir. Alınan bu cevaplar sayesinde kişinin öğrenmedeki ve
dolayısıyla tedavideki başarısını objektif olarak o anda değerlendirmek
mümkündür.
Kognitif Psikoterapinin kurucusu Beck’e göre depresyonda sık görülen
kognitif çarpıtmalarla ilgili belli başlı konuları aşağıdaki şekilde
incelemek mümkündür:
1. Kendine saygının azalması,
2. Kayıp duygusu,
3. Mahrum olma düşüncesi
4. Kendini eleştirme,
5. Kendini yerme ve suçlama,
6. Kendini uyarma ve kendine hükmetme,
7. İntihar düşünceleri. (Güleç, s:90, 1993)
Beck’e göre etki-tepki zinciri arasında oluşan düşüncedeki otomatik kognitif
kalıplarda şunlardır.;
1.Keyfi çıkarım (arbitrary inference)
2. Seçici soyutlama (selective abstraction)
3. Aşırı genelleme (over-generalization)
4. Abartma ve küçümseme (magnification-minimization)

Varoluşçu Psikoterapiler

 

İnsan beyninin çalışma prensipleri ile ilgili son yıllarda ilginç çalışmalar
var. Beyin yarım kürelerinin fonksiyonları üzerine araştırmalar yapan bilim
adamları bir takım ciddi sonuçlara uluşmışlardır. Bu çalışmalara göre insan
beyin yarım küreleri farklı fonksiyonlara sahiptir. Sağ beyin sentezci,
hayalci, keşfeden, yaratan ve sanatçı özelliklere haiz iken, sol beyin
analizci,parçacı, mantıklı düşünen, matematiksel bakan, determinal bağlara
sıkı sıkıya bağlı ve dilin yapılanmasını sağlayan bölümdür.
Yukarıdaki cümlelerimin konu ile bağlantısı olmadığını düşünen okuyucular
olabilir. Gestalt psikolojisini mikst beyin yapısının bir ürünü görüp diğer
psikoloji ve terapilere bakacak olursak hep sol beyin fonksiyonları
açısından insanları inceliyorlar gibi. Ancak varoluşçu psikoterapi yaklaşımı
diğer tüm yöntemlerin karşısına farklı bir kimlikle çıkıyor ve hepsini
reddediyor.
Prof. Dr. Özcan Köknel Varoluşçu Ruhbilim yaklaşımı hakkında güzel bir özet
yaparak şunları söylemektedir.”Varoluşçuluğu oluşturan düşünce akımları 19.
yy. ortalarında başlamıştır. Gizemci düşünür Kierkegaard’ın (1813-1885)
gizemsel düşüncelerinden yararlanan Heidegger (1889-1976), insanın kendi
varlığının kendisi tarafından yaratıldığını ileri sürerek bu öğretiyi ortaya
atmıştır.
Varoluşçuluk öğretisi, insanın kişisel anlamını değerlendirmesini, yaşama
sürecinde kendi yolunu seçmesini, düşman ve amaçsız bir evrenin doğurduğu,
kişiliğin yitirilmesi tehlikesine karşı, insanın kendi özgür istemiyle
direnmesi gerektiğini savunur.
Gabriel Marcel7in (1889-1973) öncülüğünde Tanrıcı varoluşculuk; Jean Paul
Sartre’in (1905-1980) öncülüğünde Tanrısız varoluşculuk adını alarak iki
ayrı akım olarak kısa bir süre içinde gelişmiş ve yayılmıştır.
19. ve20. yy.’da, Varoluşçu Ruhbilime katkısı olan ilk ruhbilimci olarak
Franz Brentano (1838-1917) gelir. Brentano, bilinç alanında ancak duyu
organlarıyla algılanabilen süreçler üzerinde durarak, aynı zamanda görüngüye
(fenomen) dayanan öğretiyi de kurmuştur.
Husserl (1859-1938) bu öğretiyi geliştirmiş, varoluşçu çözümlemeyi getirmiş
ve Freud’un yapısal kuramını kabul ederek hastalara yaklaşımda kullanmıştır.
Bunları, Ludwig Binswanger (1881-1966), Karl Jaspers, Eugen Minkowski,
Medard Boss,Erwin Strauss, Antonia Wenkart izlemiştir. Bu bilim adamları
varoluşçu öğretinin ruhbilim ve ruh hastalığının tedavisinde kullanılan
yöntemler içinde yer alıp gelişmesine öncülük eden görüngücülük öğretisinin
de kurucuları olmuşlardır.
Varoluşçuluk öğretsine göre, evrende kendi varlığını kendisi yaratan tek
varlık insandır. İnsandan başka tüm varlıklar, varoluşlarından önce
yapılmışlar, biçimlenmişler, nitelik kazanmışlardır. insan kendini nasıl
yapar, varlar ve değerlendirirse insan odur. Yaşama anlam veren insanın
kendisidir. İnsan kendini varladığı için özgür ve sorumlu olmak zorundadır.
Bu sorumluluk nedeniyle bunalım, sıkıntı, kaygı duyar. Varolma
sorumluluğundan doğan bu kaygı ve sıkıntı, insanın temel davranış ve eylem
gücünü oluşturur.
Görüldüğü gibi, Varoluşçuluk, enesnel varlığı insana, insanı kişisel
varlığa, kişisel varlığı da düşünceye bağlayarak idealizme varmaktadır.”
(Köknel s:29-30, 1984)
Varoluşçulara göre insan davranışları doğadaki diğer fiziksel olaylar gibi
değerlendirilemez, incelenemez, kategorilere ayrıştırılamaz. Aİnsan
davranışları bu bağlamda açıklanamaz, ancak anlaşılabilir. İnsan
davranışlarının anlaşılabilmesi için veya insanın bütüncül olarak
anlaşılabilmesi için tüm yargılardan ve ön fikirlerden uzak olmak gerekir.
İnsan mekanik bir aygıt olmadığından onun davranışlarını bir takım gruplara
ayırmak, sistematize etmek , şablonlaştırmak insanı anlamak değil , tam
tersine onun anlaşılmasını zorlaştıran temel faktördür. Hele hele bir takım
hastalık isimleri altında insanları birer kemiyet gibi değerlendirmek,
bilgisayar proğramlarına kodlamak, sistematize etmek insana yapılacak en
büyük ihanetlerden biridir.
İşte varoluşçu felsefeden yola çıkan bilim adamları insanı anlamak için
toptan psikiyatriyi reddeden antipsikiyatri anlayışlarına da kaynaklık
etmişlerdir. belki de insana insanca bir yaklaşım tarzını varoluşçu
terapilerde bulmak mümkündür. İnsanın gerçekten insan olarak
değerlendirildiği hasta ile hekimin eşit şartlarda gerçeği aradığı anlayış
ve yaklaşım tarzı sadece varoluşçu tedavilerde mümkündür. Bu kadar
müsamahalı ve geniş bir yaklaşım tarzını ihtiva etmesi nedeni ile uygulamada
geniş bir yelpazenin varlığıda otamatikman ortaya çıkmaktadır.
Bu tedavi proğramında kişi hekimi ile eşit şartlar altında kendini anlamaya
çalışır, patoloji olarak görülen bozuklukları anlamaya hayatını anlamlı
kılmaya ve aktif bir üretkenliğe dönmeye çalışır.
Varoluşçu psikoterapistler arasından Victor Frankl’ın görüşlerine ve
eklektik tarzına bakmakta yarar vardır. Ona göre;” Ego’yu tedavi etmek amacı
ile O, eklektisizme yönelerek hipnoz, davranış tedavisi, ilaç tedavisi, ve
gevşeme egzersizlerini bir arada kullanmaya kadar işi ileri götürmüştür.
Buna kendi yarattığı Logoterapi adlı yöntemi de eklemiştir. Bu yöntemin
temel hedefi hastada az ya da çok miktarda kaybolmuş olan egonun temel
gücünü, yani iradeyi geliştirmektir. Frankl’a göre yaşamında artık anlam
göremeyen bir kişi hastalanır, çünkü insan anlam yokluğunda varolamaz.
Logoterapide anlama ve özneye saygı şu yönlerde ortaya çıkar. Varoluştaki
kişisel amaç ve değerlerin keşfedilmesine engel oluşturan şeylerin analizi
zorunlu olarak anlama çabasını ve öznelliğe saygıyı gerektirir. Ama
logoterapi aynı zamanda iradeyi ve sorumluluk duygusunu uyandırmaya ve
desteklemeye yönelik teknikleri de içerir” (Güleç,s:111,1993)
Her hasta farklıdır. Semptomların ifadesinde kullanılan dil her hasta için
farklıdır. Hastaların ifadeleri ancak kendi içsel ve dışsal dinamikleri ile
birleştirildiğinde anlam kazanır. Hastanın ruhunu anlamadan yapılan yaklaşım
tkarzları her zaman hatalıdır ve kişiyi yanlışsonuçlara götürür. Hastaya
gerçekten yardımcı olmak istiyorsak tüm şahsi düşüncelerimizi bir tarfa
bırakarak hasta gibi hissetme , onunla beraber düşünmek zorundayız. Hasta
ile olan ilişkilerimizde , hastanın geçmişine kilitlenme deği , geçmişten
günümüze intikal eden şu andaki sorunlara yoğunlaşmak gerekir. Geçmiş şu
anda hastayı etkiliyorsa önemlidir.
Her hekim az veya çok varoluşçu bir yaklaşım tarzını benimsemek zorundadır.
Hastaların kendi dünyalarında bağımsız ve özgür bir fert olduğunu
kavrayamayan , insan olarak onlara gerçekten değer veremeyen hiç bir
yaklaşım tarzının fazla yararlı olammayacağı kanatindeyim.

GESTALT TERAPİ

 

Gestalt Almanca bir sözcük olup “kendine özgü bir bütünlüğü olan şekil, örüntü” anlamına gelmektedir Geştalt psikolojisine göre her varlık bir takım parçalardan oluşur ama bu parçaların oluşturduğu bütünlük parçaların toplamından başka ve fazla bir şeydir. İnsan çevresinde!» olayları nesneleri, durumları bir bütün olarak algılar, onları oluşturan parçaları değil, Daha çok algı psikolojisi üzerinde duran geştalt psikologlarına göre her nesne bir zemin üzerinde algılanır. İnsan dikkatini bir nesneye, yönelttiğinde o nesne zeminden ayrılır, şekil olarak algılanır. Dikkat bir başka nesneye yöneldiğinde ilk nesne zemine geçer ikincisi şekil olur. Geştalt terapi geştalt psikolojinin bu temel kavramı yanında, psikanalizin, varoluşçu yaklaşım, ve Zen Budizm inancının temelini oluşturan kavramları yeni bir biçimde bütünleştiren ve buna dayanarak psikolojik sağlık alanına bazı yeni teknikler getiren bir terapi anlayışıdır.

Geştalt terapi yaklaşımını ortaya atan Frederic Pearls ( 1969 ) de, çoğu kuramcı gibi, başlangıçta psikanaliz ile ilgilenmiş ve onun yetersiz olduğu alanları görmüş bir kişidir. Pearls’a göre insan yaşamına bir bütün olarak başlamakta, ama büyürken, gelişirken geçirdiği rahatsız edici yaşantılar yüzünden bazı parçalan ile bağlantıları zayıflamakta ya da kopmaktadır. Terapinin amacı bu parçalanmışlığı bütünlüğe dönüştürmektir. Pearls’e göre bir gereksinmenin ortaya çıkması ile diğerleri zemine geçer ve bir parçalanma olur. O gereksinmenin karşılanması ile bütünlük ( geştalt ) tekrar oluşur. Bu defa başka bir gereksinme zeminden ayrılıp öne geçer bu defa onun giderilmesi için harekete geçilir ve bu süreç böyle devam eder. Pearls’e göre organizmanın net hücresi, her organı, her hangi bir fazlalığı atmaya, eksik olanı tamamlamaya ve böylece denge durumuna gelmeye çalışır. Bu dinamik sayesinde değişen koşullara karşın organizma homeostasis denilen bu kararlılığı korumuş -: Şimdi ve burada olma : Pearls insanların kendileri ile ve başkaları ile ilişkilerinde bütünleşme yolu olarak şimdi ve burada olana yoğunlaşmanın gereğine inanır. Şimdi ve burada olma» durumunun farkında olma, duyumları tam olarak alma, duygulanma ve bütünleşme, yaşarken ve davranışta bulunurken olup bitenlerin ayırdında olma demektir. Olan olmuş, olacak olan da henüz olmamıştır. Bir kimsenin sürekli geçmiş olaylar üzerinde durmasının ya da henüz olmamış olayları olmuş gibi değerlendirmesinin yıkıcı etkileri olacağı görüşündedir. Kaygı şimdi ile sonra arasındaki açıklıktır. Kişi şimdiki zamandan kopar, sürekli olarak gelecekle ilgilenirse kaygı duyar. Çünkü ya gelecekte olabilecek felaketleri düşünerek bunalıma girer ya da hiçbir zaman gerçekleşmeyecek harikulade durumlar hayal eder. Bunlara erişemedikçe hayal kırıklığı yaşarlar.

İlişkisel Terapiler

 

Psikoterapötik ilişkinin doğasını, psikoanalitik teoride sistematik düşüncenin yerini, içgörü, deneyim ve kabulün psikoterapideki rolünü yeniden mercek altına alan bu zengin kuramda, ilişkisel perspektifin klinisyenler için ifade ettiği anlam açıklığa kavuşturulmaktadır.

Masterson Terk Depresyonu Kuramı

 

Terk Depresyonu ve Sahte Benlik Oluşumu

Masterson’a (1990) göre ortaya çıkmakta olan benliğin nesne desteğinden yoksun olması çocuk tarafından terkedilme olarak yaşantılanır ve terk depresyonu olarak adlandırdığı bir dizi şiddetli duyguya yol açar. Çocuk bu durumda kendi ölümcül âcizliğine terk edildiğini hisseder. Ölümün kokusunu almıştır.

Masterson’ın kendi özgün kavramı olan “t erk depresyonu” deneyimi günlük yaşamımız içinde gelip giden depresyon biçimlerinden çok daha ciddi ve tahrip edicidir. Benlik bu zihinsel duruma karşı kendini savunmak için, sahte benlik tarafından teşvik edilen ve yıllar içinde bu terk depresyonunu savuşturacağını öğrendiği savunmacı paternlere sığınır.

Terk depresyonu aslında şemsiye bir kavramdır: depresyon, panik, öfke, suçluluk, çaresizlik, umutsuzluk ve boşluk. Bu duyguların şiddeti ve aciliyeti, benlik hisleri şiddetli şekilde zedelenmiş kişilerde dayanılmaz bir hal alır. Bu kişiler için, özbenlik sürekli bir şekilde saldırı altındadır ve kuşatma zihniyeti kendilerini ve dünyayı gerçekçi açılardan algılama becerilerini tahrip etmektedir.

Kuşatılmış benliğin gözünde; dünya, kişinin en yakın ilişkileri ve hatta kişinin kendi bedeni bile düşman haline gelebilir. Dünya düşmanlık besleyen bir çevre gibi gözükmektedir, öylesine yabancı ve tehditkârdır ki, benlik, diğer insanların gerçeklikle baş etmek için kullandığı standart teknikler konusunda şüpheli ve bilgisiz halde “yabancı topraklarda bir el” gibi yaşar. İlişkiler boğucu, kuşatıcı; benlik incinmiş ve terkedilmiş halde, her an parçalanmanın eşiğindedir. Kişi, bu acı verici duyguların ruhsal dünyasında yarattığı tahribatı savuşturabilecek güçlü ancak sahte bir savunucuyla kirli bir ittifakı tercih eder. Zaten bu aşamada daha iyi bir seçeneği de yoktur. Sahte benlik gecikmeksizin kurtarmaya gelir ancak “güvende hissetme”nin bedeli özbenliğinden feragat etmek olur (Masterson, 1990). Kişi sağlıktan ilelebet vazgeçme pahasına, ölümü görüp sıtmaya razı olur.

Özbenlik ve Sahte Benlik

Nesne ilişkileri teorisi açısından özbenlik; spontan arzulardan, benliğe ve önemli diğerlerine dair intrapsişik imgelerin toplamından, söz konusu imgelerle ilişkili duyguların yanısıra bu imgeler tarafindan yönlendirilen ve çevrede girişilecek eylemler için gerekli kapasitelerden oluşmaktadır (Masterson, 1990). Özbenlik, psişik dengeyi koruman ı n bir yolu olarak, arzu tatminini hedefleyen gerçeklikle ba ğ lant ı l ı görevlerde ustal ı k kazanmaya güdülenmiştir . Gerçekliğin gerekleriyle arzu tatminini ustalıkla uzlaştırmaya çalışır. Öte yandan, s ahte benliğin amacı uyuma değil savunmaya yöneliktir; benliği acı verici duygulardan korur. Bir başka deyişle, sahte benlik gerçeklik üzerinde egemenlik sağlama amacını gütmez; acı verici duygulardan kaçınmanın peşindedir, bu amaca da ancak gerçeklik üzerinde egemenlik sağlamaktan vazgeçme pahasına ulaşılabilir.

Kendilik Psikolojisi

 

Kendilik Psikolojisi(Self psikolojisi)

 

Bu en son gelişen psikanaliz ekolü Heinz Kohut’un çalışmalarından ortaya çıkmıştır.Kendiliği  “id, ego ve süperego’nun” toplamı olarak gören bu anlayış, “kendilik deneyiminin parçalara bölünemeyen sürekliliği ve özgüven” üzerinde durmaktadır.Kendilik psikolojisinin “kişilik bozukluklarını” anlama çabasında nesne ilişkilerinden ileri bir durak olarak görülmesi  zaruridir.Kohut bilinçdışı,birincil süreç düşünce ve psişik determinizm gibi psikanalizin temel kavramlarına sadık kalmakla birlikte , güdülenimin cinsel temelde değil narsistik temelde olduğu iddiası ile bazı çevrelerce klasik psikanalizden kopmuştur.Bu ne anlama gelmektedir? Ortodoks psikanaliz cinsel dürtülerin “haz ilkesi” çerçevesinde doyum aradığını iddia eder. Oysa Kohut ,gelişimin erken dönemlerinde güdüleyici temel etkenin  çocuğun mükemmelliği ve gücü her şeye yeterliliği olduğunu söyler.Çocuk mükemmeliyetini “kendilik nesnesi”denilen ve çoğu kez annenin temsil ettiği nesnenin gözlerinde,gülümsemesinde ,sözlerinde görmek ister.Böylece kendini beğenme  ihtiyacı karşılanmış olur.Bir dönem sonra çocuk annenin ima-söz ve davranışları sayesinde  kendisindeki kimi eksiklikleri ,yetersizlikleri görecektir.Zamanla kendisi gibi idealize ettiği annesinin de eksikleri olduğunu anlayarak  “kendisini beğenme ile kimi eksikleri olma” arasındaki dengeyi kuracak biçimde kendiliği gelişecektir.Eğer bu esnada kendiliği beklendiği  gibi gelişemez,olgunlaşamazsa ve kendi mükemmelliğine yönelik bir saplantı içinde kalırsa bu durumda narsistik bir kişiliğe sahip olacaktır.

 

Kohut görüldüğü gibi  ruhsal yapıyı oluşturan “id-ego-süperego” üçlemesinin yerine “kendilik” denilen  kişinin içinde duyumsadığı bir imajdan söz etmektedir.Kendilik  kişinin zaman ve mekan içerisinde bütünleşmiş ,tek bir kendilik şeklinde duyumsanır.Ancak bu da birden olmaz.Ancak çocukluktan itibaren uzun bir gelişim süreci sonunda ortaya çıkar.Narsistik kişiliklerde gelişimin duraklaması sonucu kendiliğin bir bütün halinde değil parçalar halinde algılandığı görülür.

 

Kohut’un terapi anlayışı da klasik psikanalizden farklılık gösterir.Geçmişe odaklanmak yerine şu anda elde bulunan kendilik üzerinde çalışılır.Geçmişten söz edilmesi mümkündür.Ancak bu da kendiliğin üzerinde çalışılması için bir art plan görevi görür.Yani psikanalizdeki gibi bastırılmış anıların-arzuların ortaya çıkarılması ve bir çatışmanın çözülmesi söz konusu değildir.Terapi ,hastanın “kendiliğinin” ,kendilik nesnesi olarak  seçtiği terapistin “kendiliğinden” aldığı ve “dönüştürerek içselleştirdiği” yani kendisine mal ettiği tüm güçlülükten uzak,gerçekçi bir profilin oluşması için uğraşır.Bu esnada başlangıçta terapistin ölçülü bir şekilde de olsa hastanın narsistik ihtiyaçlarına saygı gösterdiği bir dönem olması gerekir.