Bu bölüme başlamadan önce, Ağustos 1956’da APA’nın Kongresinde ADDT (Akılcı Duygusal Davranış Terapisi) hakkında yazdığım ilk makalede ve 1962 yılındaki Psikoterapide Mantık ve Duygu adlı makalede tekrarladığım bir konuya vurgu yapmak istiyorum. Normalde düşünmek ya da inanmak dediğimiz şey, “beyin hücrelerindeki biyoelektrik yüklerden meydana gelen ve hatırlama, öğrenme, problem çözme vb. psikolojik süreçleri kapsayan bir kavram olmakla birlikte, duyusal, motor ve duygusal bir davranıştır. Dolayısıyla ‘Jones bulmaca hakkında düşünür’ demek yerine, ‘Jones bulmaca ile ilgili olarak algılar, hareket eder, hisseder ve DÜŞÜNÜR’ dememiz daha doğru olacaktır. Çünkü her ne kadar, Jones’un bulmaca hakkındaki etkinliği büyük oranda onu çözmeye odaklanmak ve sadece tesadüfen anlamak, hareket etmek ve bulmaca ile ilgili duygularını göstermekse de, bizler Jones’un sadece düşündüğüne dair vurgu yapıyor olabiliriz.

Duyguyu, tıpkı düşünme ve duyusal-motor süreçlerde olduğu gibi, insanın diğer tüm algı ve tepki süreçleriyle tamamıyla ilişkili olan, insan tepkisinin son derece karmaşık bir durumu olarak tanımlayabiliriz.(Duygu, bir tepki olarak son derece karmaşık bir durumu temsil eder ve insanın diğer tüm algı ve tepki süreçleriyle tamamıyla ilişki halindedir.) Duygu tek bir şey değildir, görünüşte farklı ama aslında yakından ilişkili birkaç olgunun bütünsel birleşimidir.”

Evet, 1956 yılında açıkça bunu söylemiştim. Fakat yıllar boyunca ADDT’nin A-B-C’sini geliştirirken, A harfini harekete geçiren veya sıkıntı veren olaylar, B’yi inançlar ve C’yi de A kere B’nin duygusal ve davranışsal sonuçları olarak formüle ettim. Bu formülasyon, B’yi saf düşünce olarak yorumlayan ve benim B’yi inanç ve düşünceye ve ayrıca duygu ve davranışın önemli yönlerine odaklanma olarak gördüğümü unutan okuyucuların kafasını karıştırmış olabilir. Bu sebeple, gözden kaçırdığım bu noktayı, özellikle İyi Hissetmek, İyi Olmak, İyi Kalmak ve Yıkıcı İnançların, Duyguların ve Davranışların Üstesinden Gelmekbaşlıklı son kitaplarımda düzelttim. Bu kitaplarda, okurlarıma inanç kelimesinin duygusal ve davranışsal yönü de içerdiğini anımsatmak için, bu kelimeyi yatık biçimde gösterdim. Bu kitapta da aynısını yapacağım.

Bu kitap, psikoterapi ve kendine yardım terapisine karşı oluşan pek çok direnç çeşidini ele alacak ve bir terapist olarak sizin bu dirençlerin nasıl etkin olarak üstesinden gelebileceğinizi tanımlayacaktır. Sizin (ve elbette danışanlarınızın) direncin üstesinden gelmek için kullanabileceğiniz birçok teknik sunulacaktır. Fakat açıkçası, bu kitap, 1955’te başlattığım ve 1960lar ve 1970lerde Bilişsel Davranışçı Terapi olarak geliştirilen Akılcı Duygusal Davranış Terapisi’ni destekleyecektir. Son yarım yüzyılda bu iki temel terapibiçimi ile pek çok deneyim elde edilmiş ve yapılan sonuç çalışmaları, bu terapilerin çoğu açıdan etkili olduklarını göstermiştir.

Benim yapacağım vurgu bir dizi bilişsel, duygusal ve davranışçı teknikler üzerine olacak ve bu sebeple Arnold Lazarus’un çok modaliteli terapisi ile benzerlik gösterecektir.

Öncelikle, BDT’nin en popüler varyasyonlarının bazıları tarafından şöyle ya da böyle benimsenenADDT’nin ABC’sini açıklamama izin verin.

ADDT ve BDT’de kullanılan ABC’yi onaylamak, özellikle zor ve dirençli danışanlar için doğal değildir. Neredeyse bütün insanlar, sıkıntı veren bir olay (A) gerçekleştiği zaman ve genellikle hemen ardından işlevsiz sonuçları (C) deneyimledikleri için, olayın (A) sonuçları (C) doğurduğu sonucuna otomatikman varır gibi görünürler. Belki de böyle yapmaya biyolojik açıdan yatkın oldukları içindir. Çünkü eğer bu şekilde farz edip hemen durumu değiştirmeye çalışırlarsa – örneğin, bir aslandan kaçmaya veya onu öldürmeye çalışırlarsa – hayatlarını kurtaracak ve nesillerini koruyacaklardır. Dolayısıyla, genelde ADDT’nin B ==> C (B, C’yi etkiler) bağlantısını kurmaya karşı direnç gösterirler – İnançlarının (B) başlarına gelen olaylara (A) büyük oranda eşlik ettiğini ve bu sebeple de sonuçlara (C) güçlü bir şekilde katkıda bulunduklarını görmeye karşı direnç gösterirler. Eğer ADDT ve BDT’yi kullanıyorsanız ve bunu özellikle çabuk ve etkin bir şekilde yapmak istiyorsanız, kendinizin ve danışanlarınızın bilişsel yapılanma ve yeniden yapılanmanın ABC’siniöğrenmiş olmanızda fayda var. Bu çoğunlukla aşağıda belirtilen noktalara vurgu yapmanızı içerir:

  1. Yukarıda da belirtildiği gibi, ADDT’de ağırlıkla vurgulanan B’ler – danışanın inanç sistemleri, hemen her zaman danışanın duygu ve davranışlarının önemli yönlerini kapsarlar. İnançlarınkarmaşık doğasını size hatırlatmak için inançlar kelimesini yatık olarak göstermeye devam edeceğim.
  2. Özellikle rahatsızlık verici olan duygular ve davranışlar, A’yı, B’yi ve C’yi içerirler. İnsanlar, son analizde, algıladıkları ve düşündükleri biçimde hisseder ve davranırlar; fakat bunu çevresel koşullar içerisinde yaparlar. Dolayısıyla, kendilerini rahatsız hissettiklerinde ve olumsuz davrandıklarında, içinde bulundukları durumu, olayla ilgili inançlarını görmeye ve duygusal ve olay merkezli sonuçları gözlemlemeye çalışmaları iyi olacaktır. Onların içsel/endojen depresyon gibi saf biyokimyasal reaksiyonları olabilir, ilaç kullanıyor ya da tedavi görüyor ve duyguları doğrudan deneyimliyor olabilirler. Fakat bu biyokimyasal kaynaklı rahatsızlık bile bilişsel-duygusal yönlere sahip görünür. Bu sebeple, danışanlar sık sık ikincil A, B ve C’ye sahip olurlar. Eğer kendilerini depresif hissediyorlarsa (C), depresyonlarını ikincil bir A (Sıkıntı veren olay)haline getirirler, “Maalesef depresifim!”. Sonra kolaylıkla kendilerine B (inanç) seviyesinde “Depresif olmamalıyım! Depresif olmak kötüdür!” derler ve depresyonları hakkında kendilerini tekrar depresyona sokma Sonucunu (C) deneyimlerler. Ya da, endojen olarak depresif hale geldikleri takdirde kendilerine B (inanç) seviyesinde “Depresyonumdan dolayı ilaç almak zorunda olmam ne korkunç. Almak zorunda olduğum için güçsüzün biriyim!” diyebilirler. Ve tekrar C (duygusal ve davranışsal sonuç) seviyesinde kendilerini depresyonlarından dolayı tekrar depresifleştirebilirler.
  3. Danışanlarınızın, talihsizlik olarak algıladıkları bir olay hakkındaki hislerini en iyi ifade eden duygularına odaklanmalarını ve bu duyguları deneyimlemeye çalışmalarını sağlayın. Özellikle yarışma duygusu, depresiflik, endişelenme gibi sağlıklı olmayan olumsuz duygularını keşfetmeleri için onlarla işbirliği yapın.
  4. Hissettikleri diğer durumlar ve diğer rahatsızlık verici duyguların detaylarını anımsamalarını sağlayın.
  5. Özellikle –meli’ler, -malı’lar, gereklilikler, zorunluluklar gibi mutlakıyetçi ve işlevsel olmayan duyguları çağrıştıran özel düşünceler üzerinde odaklanmaları için onları destekleyin.
  6. Danışanların, hayal kırıklığı, üzüntü, pişmanlık ya da kızgınlık gibi işlevsiz olan ve sağlıklı olmayan duygularını işlevsel ve sağlıklı olanlarla değiştirmelerini sağlayın. Bu, temel olarak, MaxieMaultsby’nin ADDT versiyonu olan akılcı duygusal betimlemesini kullandıklarında yaptıkları şeydir.
  7. Sağlıksız duygular yerine sağlıklı duyguları koyabilmek için hangi düşünceleri kullandıklarını keşfetmelerini sağlayın.

Tekrar belirtmekte yarar var: bu odaklanma tekniği, yıkıcı duygular, düşünceler ve davranışlara yoğunlaşmanızda ve bunları daha işlevsel düşünce, duygu ve davranışlara dönüştürmeye odaklanmanızda size ve danışanlarınıza yardımcı olacaktır. Kısacası, odaklanmanın kendisi, çoğunlukla bilişsel gibi görünmekle birlikte,  aslında duygusal ve davranışsal öğeler de içerir. Bu kitapta ve diğer yazılarımda sürekli vurguladığım üzere, düşünceler, duygular ve eylemler bütünsel bir biçimde kaynaşmıştır ve deneylemenin her üç önemli yönünü de kapsarlar.

Eğer danışanlar duygularını ve davranışlarını sadece harekete geçiren olaylar ya da sıkıntı veren durumların etkilediğine içtenlikle inanıyorlarsa, belirtilerinden kurtulmak için, onları rahatsız eden bu sıkıntı verici durumları bir şekilde değiştirmek zorunda kalacaklardır. Bu bazen yapılabilir bir şeydir, fakat A’yı değiştiremediklerinde, onlara kendilerini iyi hissetmek için yeterli hareket alanı vermez.

Bu sebeple, ADDT ve BDT’yi etkin kılmak için, danışanları inançlarının ne kadar önemli olduğu konusunda ikna etmeniz ve bu inançları değiştirmenin gayet mümkün olduğunu ve bu şekilde rahatsız edici sonuçları düzeltebileceklerini göstermeniz iyi olacaktır.

Danışanlar, fonksiyon bozukluklarının oluşumunda önemli payı bulunan birçok olumsuz inançlarasahip olabilirler. Bu olumsuz inançların hemen hepsini ve bu inançları nasıl değiştireceklerini göstermenizin büyük ölçüde yararı olmakla birlikte, genellikle belirli alt başlıkları olan birkaç temel ya da çekirdek B’leri göstermek neredeyse her zaman daha etkili ve daha yaygındır. Bu sebeple, danışanlar aile üyeleri, arkadaşları, patronları ve hatta yabancılar tarafından reddedilerek rahatsız edildikleri zaman, bu bireylerin her birinin onları onaylamak zorunda oldukları inancını kendilerine göstermek sağaltıcı olacaktır. Fakat insanların çoğunun ya da tümünün onayını almaya karşı duyulan şiddetli arzunun bu akıl dışı ve özgün B’lerin merkezinde yer aldığını ortaya çıkarmak daha yararlı olabilir.

Eğer ADDT teorisini kullanıyorsanız, genellikle danışanlarınızın bir ya da daha fazla temel İB’lerini(mantık dışı inançlarını) oldukça çabuk fark edersiniz. Nitekim arayacağınız en yaygın inanışlar, kendi kendini rahatsız eden insanların çoğunda yer alan 3 temel isteği yansıtır: (a) “Kesinlikle çok iyi performans göstermeliyim ve kayda değer kişiler tarafından onaylanmalıyım!” (b) Sizler (diğer insanlar) kesinlikle bana hoş ve adilce davranmalısınız! ve (c) “Koşullar kesinlikle benim istediğim gibi olmalı!” Bu isteklere sırasıyla, “Eğer yetersiz olursam ve insanlar bana kötü davranırsa ve koşullar kötüyse, (a) Ben oldukça değersiz biriyim! (b) Bu berbat ve çok korkunç! (c) Dayanamıyorum! (d) Dünya rezalet (boktan) bir yer! ve (e) Durum umutsuz! Benim için her zaman kötü koşullar var olacak!”  gibi düşünceler eşlik eder.

Eğer bazı danışanlarınızın temel mantık dışı inanışları olup olmadığına bakarsanız, genellikle bunları çabucak bulabilir ve danışanları bu inançlarının gerçekdışı, mantıksız ve kendilerini engelleyici inançlar oldukları konusunda ikna etmeye başlayabilirsiniz.

Genellikle danışanlarınıza temel mantıkdışı inançlarının büyük oranda birbirini etkilediğini ve birbiriyle bağlantılı olduğunu gösterebilirsiniz. Nitekim, danışanların yoğun başaramama korkuları okulda, işte, sekste, aşkta ve sporda başarısız olma kaygısına ve aileleri, arkadaşları, patronları ve yabancılar tarafından reddedilme kaygısına neden olur.

Danışanlarınıza –ki bu yaygın inanışın tersi olduğundan bazen zor olsa da– çok nadiren saf düşüncelere, saf duygulara ve saf davranışlara sahip olduklarını göstermeye çalışın. Neredeyse her zaman, onların düşüncelerine kendi hisleri ve eylemleri eşlik eder; duygularına düşünceleri ve hisleri eşlik eder. Bu insan doğasıdır ve insanlar bütün olarak ve aynı anda düşünür, hisseder ve davranırlar. Eğer danışanlarınız bunu anlar ve duygusal açıdan rahatsız oldukları anda düşünce, duygu ve davranış elemanlarını bulmaya çalışırlarsa, işlev bozuklukları ile daha iyi başa çıkabilir ve muhtemel rahatsızlıkların önüne daha rahat geçerler.

Danışanlarınıza –ne kadar güçlü olduğu mühim değil– ne duygularının, ne düşüncelerinin ne de davranışlarının, bir şeylerin gerçek ya da geçerli olması konusunda kanıt sayılabileceğini göstermek yararlı olacaktır. Eğer yoğun bir şekilde bir kanguru olduklarını düşünseler, bir kanguruymuş gibi hissetmeye çalışsalar ve mobilyaların üstünde sanki bir kanguru gibi zıplayıp dursalar da, bunları hiçbiri onların gerçekten kanguru olduklarını kanıtlamaz. Ve eğer tanrı ya da şeytan tarafından yönetildiklerini güçlü bir şekilde düşünüp hissedip davransalar bile, bu onların tanrı ya da şeytan tarafından yönetildiklerini kanıtlamaz.

Danışanlarınız temel inanç-duygu-davranışlarını değiştirme konusunda istekli ve motiveler mi? Eğer değillerse, böyle yapmanın faydalarını, bunları değiştirmemenin sebep olduğu acıları ve değiştirmek için kararlı olmalarının doğurduğu kendilerini gerçekleştirme ve mutlu olma imkânını göstermeye devam edebilirsiniz.

Danışanlarınız inanç-duygu-davranışlarını değiştirmek için yeteri kadar mesai harcıyor ve uygulama yapıyorlar mı? Uzun vadeli ve efor gerektiren metotlara devam etmeyip kendilerini daha ziyade rahatlatıcı teknikler tarzında geçici şeylerle mi meşgul ediyorlar? Soruşturun! (Araştırın!)

Danışanlarınız, özellikle de direnç gösteren danışanlarınız, inanç-duygu-davranışlarını yalnızca kendilerinin değiştirebileceğinin ve değiştirmeleri için ne kadar istekli olursanız olun, sizin değiştirme gücüne sahip olmadığınızın farkındalar mı?

Direnç gösteren danışanlarınız temel mantıkdışı inançlarının değişimiyle çatışan büyüsel inançlar gibi diğer güçlü ve kalıcı inançlara sahipler mi? Eğer öyleyse, bu büyüsel inançları bulmaya ve bunların mantıkdışı inançlarının temel değişimiyle uyumsuzluklarına işaret etmeye çalışın.

Zor danışanlarınız, değişemeyeceklerine ve durumlarının umutsuz olduğuna kendilerini inandırılmışlar mı? Eğer öyleyse, bu tek ana önemli inanç gelişmek için gösterecekleri pek çok çabayı durdurabilir. Onlara bunun işe yaramayacağını gösterin!

Rian McMullin de önerdiği gibi, dirençli danışanlarınız sizin terapi biçiminizi reddedebilir ve sizin bir terapist olarak onlar için yanlış kişi olduğunuz hissine kapılabilirler. Şayet öyleyse, onlara başka bir terapistle ya da terapi yöntemiyle çalışmakta özgür olduklarını ve eğer işe yaramazsa tekrar size ve sizin yöntemlerinize dönmeyi seçebileceklerini söyleyebilirsiniz.

Bazen danışanlarınızın terapideki işleyişlerini engelleyen gizli gündemleri olabilir. Bu sebepten annelerinden ya da onları değişmeleri için zorlayan kişilerden nefret edebilirler. Ya da, eğer gelişirlerse, özürlülük maaşlarının kesileceğinden korkuyor olabilirler. Bazılarının bu çeşit gizli gündemleri olabileceğinden şüphelenip araştırın.

Bilişsel, duygusal ve davranışsal ev ödevleri yapmak genellikle danışanların değişimine yardım etmek açısından çok önemlidir. Terapi seansı dışında herhangi bir çalışma yapıp yapmadıklarını görmek için onları kontrol edin. ADDT’nin temel anlayışı olan düzenli çalışma ve uygulama taahhüdünün değişime öncülük etmek için uygun olduğunu vurgulayın.

Ben, altı yıl boyunca psikanaliz uygulamaları yaptıktan ve nihayet bu uygulamayı terk ettikten sonra, 1953 ve 1955 yılları arasında akılcı duygusal davranış terapisinin teori ve pratiğini, geliştirdim. John B. Watson’un ve radikal davranışçıların da dediği gibi, insanların rahatsızlıklarının temel kaynağı olarak çocukluk çağı koşullarına aşırı vurgu yapılmasının yanlış olduğunu; son derece zaman öldürücü ve yetersiz olduğunu; psikanalizin doğrudan doğruya insanların bilinçaltı isteklerini ve düşüncelerine vurgu yaptığını, ama onların bastırdıkları derin şeylerin sıklığını abarttığını, çok pasif olduğunu ve yol gösterici olmadığını ve bilimdışı olduğunu, karmaşık sebepler ve insanların duyguları ve davranışları hakkında yorumlar uydurduğunu ve sonra bunları deneysel olarak doğrulamak için kanıtlar aramaksızın dogmatik olarak danışanların ve hastaların üzerine yamadığını düşündüm –ya da Occam’ın Usturası yöntemine göre, daha basit ve daha az tartışma götüren açıklamalar aramadım.

1947 ve 1953 yılları arasında psikanalizi uygularken bile, daha bilimsel ve daha etkili olması için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım ama bariz şekilde başarısız oldum. Psikanaliz hakkındaki eleştirilerim, zaten psikanalize şüpheyle yaklaşan ancak psikanaliz müessesesinde hiçbir gedik açmamış pek çok terapist tarafından coşkuyla karşılandı. Dolayısıyla 1953 ile 1955 yılları arasında terapininvaroluşundan bu yana bütün temel tekniklerinin kapsamlı bir çalışmasını yaptım ve aynı zamanda 16 yaşından bu yana hobim olan felsefe okumalarını yeniden yaptım ve filozofların söyledikleri şeyler arasında psikoterapi için faydalı olabilecek olanları yeniden keşfettim.

Bu araştırmanın sonucu olarak, 1954 yılının sonuna doğru ADDT ile ortaya çıktım ve Ocak 1955’te bu terapi yaklaşımını uygulamaya başladım. Başlangıcından bu yana pek çok duygusal-çağrışımsal ve davranışsal yöntemleri – bazılarını 1943’de psikoterapi ve seks terapileri yapmaya başladığımdan beri kullanıyorum – içerse de, teorik olarak esasen bilişseldi ve bugün, George Kelly’nin deyimiyle, yapısalcı olarak anılabilirdi. Bu teoriyi esas olarak filozoflardan, özellikle de 2000 yıl önce “İnsanlar meydana gelen olaylardan değil, olaylar hakkındaki görüşleri nedeniyle rahatsızlık olurlar,” diye net bir şekilde düşüncesini belirten Epictetos’tan (1890) yola çıkarak oluşturdum. Diğer filozoflar, Gautama Buddha, Epicuros,Epictetos’tan önce gelen Yunan stoacıları Seneca ve Marcus Aurelius da temelde aynı şeyi söylemişler; modern zamanlarda, Bertrand Russell, Martin Heidegger, Jean Paul Sartre ve daha birçokları da aynı görüşleri dile getirmişlerdir. Hepsi aynı kanıdadır ki, insanlar davranışlarını düzenlemede çok az seçeneğe sahip olan ve sadece biyolojik ya da sosyal olarak koşullanan varlıklar değillerdir. Tersine, hatırı sayılır derecede özgür irade ya da hareket olanağına sahiptirler ve kendi düşünce, duygu ve davranışlarını seçebilirler – ve sonra yeniden seçim yapabilir ya da seçimlerini değiştirebilirler.

Düşüncenin yapısalcı çizgisini takip ederken, 1955’te şimdilerde bir şekilde ünlü olan duygusal rahatsızlığın ve tedavisinin ABC’sini formüle ettim. Bu teori, hemen bütün insanların kendilerini başka insanlar, birkaç yakın arkadaş ile birlikte eğitsel ve mesleki açıdan mutlu etme arzusu eğilimi ile doğduğu ve yetiştirildiğini, temel özlemleri bloke olduğu ya da engellendiği zaman, sağlıklı bir biçimde hayal kırıklığına uğramış, üzülmüş ya da sinirlenmiş olmayı seçebilirler ve böylece kendilerini istedikleri şeyi elde etmek ya da istemediklerinden kaçınmak için daha çok çabalamalarını sağladığını söyler. Ya da, özlemlerinin tatminini engelleyici, sağlıklı olmayan ve kendi kendini baltalayıcı duygular olan endişeli, depresif ve öfkeli olmayı ya da kendine acımayı tercih ettiklerini söyler.

Bu, sanırım, psikoterapi alanında özgün bir ayrışmaydı – o zamana kadar kabul edilen, içten gelen duyguların neredeyse tamamı iyidir ve yüzleşilmesi ve açığa çıkması gerekir – sonrasında insanlar istedikleri şeyleri gerçekten elde edebilecek ve duygularını bastırmayacak ya da inkâr etmeyeceklerdi. ADDT bir şekilde farklı bir bakış getirdi: şöyle ki, özlemleri engellendiği zaman hissettikleri negatif duygular sağlıklı ve faydalı ya da sağlıksız ve kendini baltalayıcı olabilir – ve insanların bu iki tür negatif duygular arasında ayrım yaparak, sağlıksız olanları en aza indirmeleri, sağlıklı olanları da çok fazla arttırmaları önemlidir. Böylece, bu olumsuz duygular kendilerine göreceli olarak az rahatsızlık verecektir. ADDT, diğer Bilişsel Davranış Terapilerinden farklı olarak, özellikle kaygı, keder, pişmanlık, kızgınlık ve sıkıntı gibi sağlıklı olumsuz duygularla, panik, depresyon ve şiddetli öfke/hiddet gibi sağlıksız ve yıkıcı duyguları birbirinden ayırır. Hatta sevilen bir kişinin ölümü üzerine tutulan yoğun yas gibi bazı son derece olumsuz olan duyguları, bu duygulara depresyon eşlik etmediği takdirde, sağlıklı olarak değerlendirir. ADDT insana özgü duygulara karşı değildir ama sadece kendi kendini ve sosyal yönden engelleyici olma eğilimi olanları sorgular.

ADDTT, insanlar A (harekete geçiren olay ya da can sıkıcı durum) noktasında özlemlerini gideremedikleri ve C (sonuçlar) noktasında endişe ve depresyon gibi sağlıklı olmayan olumsuz duyguları tecrübe ettikleri zaman, A’nın C’ye neden olmadığını ya da C’ye öncülük etmediğini hızlı ve açık bir biçimde göstererek, insanların terapiden yarar sağlamalarına yardım eder. Tersine, C’ye sebep olan ya da öncülük eden şey çoğunlukla B, yani onların A (olaylar) hakkındaki inançlarıdır. Elbette, A (sıkıntılı durumlar, zorluklar) önemli derecede dengesiz duygulara katkıda bulunurlar ancak psikanalizcilerin ve davranışçıların çoğu kez iddia ettikleri gibi doğrudan sebep olmaz ya da bu duyguları ortaya çıkarmazlar.

ADDT’nin rahatsızlık teorisi, bu sebeple “A kere B eşittir C”yi içine alır. İnsanlar hayatlarındaki A(sıkıntılı durumlar)’ları sadece algılayarak değil, bu olayları mantıkdışı ve engelleyici bir tutum içinde görerek, büyük ölçüde kendi nevrotik duygularını yaratırlar. Mantıklı ve yardımı dokunan inançlara (B’ler) sahip olduklarında C (sonuçlar) noktasında sağlıklı duygu ve davranışlara sahip olma eğiliminde olurlar ve A’lar (sıkıntılı durumlar) hakkında sağlıksız duygu ve davranışlara sahip olduklarında mantıkdışı ve sağlıksızinançlara sahip olma eğilimdedirler.

Bununla birlikte, ADDT’yi bir yıl boyunca uyguladıktan sonra, insanların büyük ihtimalle, başlarına gelen olaylar hakkında onları duygusal ve davranışsal açıdan rahatsız olmalarına neden olan mantıkdışıinançlarına (IB’s) daha yakından baktım. Bu mantık dışı inançların, kısmen Karen Horney’nin zekice belirtmiş olduğu “Gerekliliklerin Zulmü”nden yola çıkarak, kısa bir özetine ulaştım. Karen Horney’nin fikirleri üzerinde ayrıca düşündüm – ve klinik deneyler yaptım – ve insanların sıkıntı veren durumlarda icat ettiği mantıkdışı inançların (IB’s), hepsi de mutlakıyetçi ya da koşulsuz –meli, -malı’lar olan, üç ana başlık altında toplanabildiğini gördüm:

  1. Önemli addettiğim işlerde yalnızca iyi performans göstermeyi ve önemli insanların onayını kazanmayı tercih etmemeliyim, mutlaka bu şekilde yapmalıyım! Aksi halde, bu çok kötüdür ve ben başkaları tarafından sürekli reddedilen ve başarısızlığa uğrayan yetersiz, değersiz bir bireyim.” Bu mantık dışı inanç, güçlü bir şekilde süregeldiğinde, endişeye, depresyona, kendini lanetlemeye ve değersizlik duygularına öncülük eder.
  2. “Sadece, bana kibar, anlayışlı ve adaletli davranan insanlara sahip olmayı tercih etmemeliyim, onlar her zaman bana karşı öyle olmalılar! Aksi halde, bu korkunç bir şeydir ve onlar kötülükleri nedeniyle ciddi şekilde cezalandırılması gereken berbat insanlardır.” Bu mantık dışı inanç, özellikle sıkı sıkıya bağlanıldığında, öfke, kin, kavga, düşmanlık, savaş ve soykırıma neden olur.
  3. “İçinde bulunduğum koşullar sadece tercihan kolay, iyi ve eğlenceli olmamalı, aynı zamanda her zaman mutlaka bu şekilde olmalıdır. Aksi halde, bu korkunçtur, buna dayanamam ve dünya benim için yaşanması çok zor ve berbat bir yerdir!” Bu mantık dışı inanç, dış koşullardan hoşlanılmadığı zaman bunu değiştirmede, düşük başarısızlık toleransı, depresyon ve yetersizliğe neden olur.

There are no comments yet.

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked (*).

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>