Psikiyatri ve Kültür adlı makaleye ait dvd video konuşmasını satın almak için http://yayin.psikoterapi.com adresimizi ziyaret edebilir ya da Buraya tıklayarak sipariş verebilirsiniz.

PSİKİYATRİ VE KÜLTÜR

Ben Psikiyatrist Doktor Tahir ÖZAKKAŞ. Tabii bu adam nerden geldi neyin nesi. Kısa biraz özgeçmişimden bahsedeyim. Ben tıp doktoruyum, psikiyatrist olarak çalışıyorum. Psikiyatrinin daha çok psikoterapi kısmıyla ilgiliyim. Onun dışında lisans eğitimimde siyasal bilgiler fakültesi kamu yönetiminde çalışmam oldu. Ayrıca halk sağlığı anabilim kürsüsünde doktoram var. Yayınlanmış on üç- on dört tane kitabım mevcut. Kitaplar genelde psikiyatri, psikoterapi ve hipnoterapiyle ilgilidir. Spesifik olarak hipnozla ilgiliyim. Birçok konferansta katılımcı konuşmacı olarak görev aldım. Son zamanlarda da Yeditepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinin düzenlemiş olduğu ilk hipnoz kursları komite başkanı olarak görev yapmaktayım. Orada hipnozun psikiyatride, psikolojide ve tıpta kullanımı hakkında binin doktor olan arkadaşa eğitim programı verdim. O programlarımız devam ediyor.

Bugün buradaki konuşmamız psikiyatri ve kültür başlığı altında bahsedildi. Psikiyatri ve kültür geniş bir konu aslında, süremiz ne kadar, sabaha kadar. Tabii bilim evrensel bir olgudur. Bilimin bilim olabilmesi için çeşitli yerlerde, mekânlarda ve insanlarda sınanabilmesi, denenebilmesi ve aynı sonuçların alınması gerekir. Bu bağlamda bilim dalları daha çok spesyalize olarak dallanmıştır. Psikiyatri bir bilim midir? Bir sanat mıdır? Bunun tartışmasını hala biz kendi aramızda yapıyoruz. Psikiyatri daha çok bir bilginin kullanıldığı sanat olarak nitelendirilmektedir.Psikoloji bir bilimdir, fizyoloji bir bilimdir, anatomi bir bilimdir, biyokimya bir bilimdir. Bu bilim dallarının oluşturmuş olduğu bilgilerden istifade ederek bir sanat icra etmek, hastalıkların tedavisinde bu bilim dallarının bilgilerini kullanarak, gelişimlerinden yararlanarak bir sanat icra etmek psikiyatriyi oluşturmaktadır.

Bu manada da peki psikiyatri evrensel midir? sorusuyla karşılaştığımızda evrensel olduğunu iddia edenler var. Onun karşısında kültürel olduğunu iddia edenler var. Bu bağlamdan girerek kültür ve psikiyatriyi ele alalım istiyorum. Psikiyatri, insan beyninin entellektüel yetenekleri olan zihinsel faaliyetleriyle ilgilenir. Vücudumuzun bir organizması var. Bu organizma, hemostazis dediğimiz bir üst denge haliyle bir organik bütünlüğü korumaya yönelik faaliyet gösterir. Bu vücudun zihinden bağımsız, kendi içindeki girdi ve çıktılarla dengeye geçmeye çalışan bir sistem. Bütün canlılarda olan bir sistem. Yani bizim bedensel yapımız, bir hayvandaki yapıyla aynı, pek farklılık arz etmez. Bu benzerlikten dolayı yola çıkarak, organizmamızdaki bir takım faaliyetleri anlayabilmek için hayvan deneyleri yapılır. Hatta ilaç çalışmaları önce hayvanlar üzerinde yapılır ve onlarda etkin bir takım sonuçlar alınırsa, bu sonuçlar daha sonra insanlar üzerinde denenmeye başlanır. Çünkü hücre yapısı, hücrelerin çalışması, organların çalışması, kalp, nefes sistemleri bütün canlılarda aynı mekanizmalar perspektifinde yürümektedir. İnsanı hayvanlardan ve diğer canlılardan ayıran temel mekanizma ise bilinçlilik halidir. Düşünce ve idrak etmesidir. Düşünebilmesi, kıyas yapabilmesi ve bir sonuç çıkarabilmesidir. Dünyayı anlamlandırabilmesi, kendi varlığını anlamlandırabilmesidir. Bu mana da diğer canlılardan ayrılarak bir anlam arayışına girmektedir. İşte diğer canlılardan ayıran bu özellikler insanın insan beyninde, insan korteksinde diğer canlılarda bulunmayan bir takım, bizim entellektüel yetenekler dediğimiz yeteneklerle donanmasına neden olmuştur.

Bunun en başında düşünme gelir, konuşma gelir, irade gelir, dikkat ve konsantrasyon gelir, idrak gelir, duygulanım gelir, davranışlar gelir. Bunların hepsi insana has özelliklerdir. İnsana has bu özelliklerin, sağlıklı bir zemin içerisinde kendisiyle barışık ve toplumla barışık bir perspektif de doğal mekanizmalar içerisinde seyretmesi haline biz, normal insan diyoruz. Bu bahsetmiş olduğumuzun komponentlerin birinde hatalar meydana gelir ise, burada hastalıklı yapı ortaya çıkmaktadır. İşte bu algılaman bozulması, “perception” dediğimiz algının bozulması beynimizin bir takım biyolojik nedenlerine bağlı olarak ortaya çıkabildiği gibi, psişik bir takım etmenlere bağlı olarak da ortaya çıkabilmektedir. Eğer organik nedenlere bağlı olduğu netleşirse, burada evrensel bir bilgiden bahsediliyor. Yani bir Japon’un beyninde olanla, bir Türk’ün beyninde, bir Amerikalının beyninde olan şey aynı şeydir. Dolayısıyla bununla ilgili tedavi süreçleri ve teknikleri de evrenseldir. İşte, buna benzer beynimizdeki bir takım rahatsızlıkların makes koyduğu bir takım rahatsızlıklar, bu şizofreni, manik depresif, psikoz, alkol paranoyası gibi bir takım bilinen rahatsızlıklarda terapi teknikleri ve yöntemleri bir noktada evrenselliği temsil etmektedir.

Ama bunun ötesinde beynimizin organik yapısında bir hasar ve kusur bulunamadığı, ancak kişilik ve kimlik gelişimi itibariyle bebeklikten itibaren, sanki bir ruhsal genetik olarak ortaya çıkan anne ile çocuk arasındaki ilişkilerin bağlamında bir yapılandırma süreci var. Bu da yine evrensel yasalarla ortaya çıkıyor. Bu yasalardaki anne- çocuk- ebeveyn arasındaki ilişkilerde bir takım kusurlar ve hatalar meydana gelirse, burada bir takım klinik tablolarla karşılaşıyoruz. Bu tablolara daha çok nevrotik tablolar ismini veriyoruz. Bu tabloların çoğunda her ne kadar genetik temayül söz konusu olsa da, büyük bir kısmında herhangi bir genetik veya organik etkiye rastlamıyoruz. Sadece çocuğun yetiştirilme ortamında, çevresiyle beraber bütünleştirdiği sistem içerisinde böyle bir yapı ortaya çıkabilmektedir. Nitelendirilen rahatsızlıklardır. İşte tam bu noktada toplumun kültürel yapıları veya kültürel değer yargıları bireylerin oluşum süreçlerini çok çok etkilemektedir. Bir toplum için normal kabul edilen bir çıta, bir başka toplum için anormal kabul edilebilmektedir. İşte o toplumun verileri içerisinde bir olayı değerlendirirken normallik, anormallik nerede başlıyor, nerede bitiyor? Belki kültür ve psikiyatri bağlamında biraz tartışmak gerekir düşüncesindeyim.

Bilim dünyası insanlarım kimlik ve kişilik oluşumlarını sanki bilimin gelişmesiyle birlikte evre evre izah etmişler. Mümkün olduğu kadar somut kalmak, mümkün olduğu kadar olayı objektif değerlendirebilmek, mümkün olduğu kadar öznellikten uzak kalabilmek için insanların dışarıya yansıttığı hareketlerini, davranışlarını, davranış kalıplarını inceleyen bir yaklaşım tarzı, ilk defa bir paradigma olarak bilim dünyasına hâkim olmuştur. Biz insanı algılamak için davranışlarını gözlemleriz. Bu gözlemlediğimiz davranışlara göre de karar veririz demiştir. Ve uzunca bir süre davranışcı ekol dediğimiz behavior ekol psikolojiye bu bağlamda da psikiyatriye egemen olmuştur. İnsanın dıştan gözlemlenen davranışlarına göre de yargılar ortaya çıkmıştır. Üzüntüsü, sevinci, kederlenmesi, öfkesi, kızgınlığı, içe kapanıklığı, dışa açıklığı bir veri olarak kabul edilmiştir. Bu verilere göre de ortalama bir takım sonuçlar ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Fakat tabii insanın, hayvanın davranışlarını gözlemleyerek belirli bir sonuca ulaşılması gibi bir sonuçla anlaşılamayacağı, çok kısa süre içerisinde anlaşılmıştır. Bunun en güzel örneğini; ağabey -kardeş arasındaki ilginç bir fıkrada anekdot olarak aktarılmış. Ağabey, kardeşinin ne kadar aptal olduğunu arkadaşlarına gösterebilmek için masanın üzerine bir beş cent, bir on cent koymuş. Arkadaşlarına demiş ki, benim kardeşim o kadar aptal ki her seferinde beş centi alır. İsterseniz tekrar bir iddia yapalım demişler. Beş ve on cent koymuşlar yine kardeş gelmiş bakmış yine bir beş cente bakmış, bir on cente bakmış, bir abisin arkadaşlarına, bir abisine bakmış beş centi kapmış ve gitmiş. Daha sonra herkes gülüşmüş, aralarında çocuğun ne kadar aptal olduğu ile ilgili karar vermişler. Orada on cent durduğu halde, her seferinde beş centi alıyor. Daha sonra çocuğa sormuşlar; niçin böyle yapıyorsun? niçin on centi bırakıyorsun da beş centi alıyorsun. Ben aptal değilim demiş. Ağabeyim her seferinde bir deneme yapıyor, ben eğer on centi alırsam, bu deneme bir daha asla gerçekleşemeyecek ve ben tekrar para kazanamayacağım. Ben hep beş cent’i alıyorum ve beş cent kazanıyorum demiş. İşte burada beş cent ve on centlik bir hikâyede davranışın dışarıdan gözlemlendiğinde hiçte dışarıdan gözlemlendiği gibi olmadığı, onun arkasında kognitif dediğimiz bir bilişsel sürecin olduğu, bir mantığın olduğu, bir yargılamanın olduğu görünüyor.

İşte bu noktada insanlar neden bu hareketleri yapıyor? sorusuna herkesin öznel gerekçesinin olduğu belirlenmiştir. Herkes kendi iç dünyasında, kendi öznelliğini yaratmaktadır. İşte bu öznellik de herkesin bireysel olarak tekliği ve biricikliği kavramını getiriyor. Bu teknik biriciklik kavramının çeperini de kültür çiziyor. İşte bir romanda okuyoruz, sokakta İstiklal Caddesinde aşağıya hızla koşan bir genç kız. Sınır Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi’nde yukarıdan aşağıya hızla koşan bir genç kız. Her birinizin simgesinde o kızın imgesi farklı cereyan etti. Kimisi üzerine blue jean giydirdi, kimisi güzel bir palto giydirdi, kimi kış günü koşturdu, kimi yaz günü, kimi bahar günü, kimi sevgilisine koşturdu, kimi korktuğundan ,kaçtığından bahsetti. Herkes kendi dünyasında öznelliğini yaşadı. O çerçeve içerisinde işte, bu öznellikle yaşadığımız bizim bireysel kültürümüz ve tarihimizdir. İşte, bu manada kültürlerinde kendine has tarzları vardır. Bunlar yola gelerek bilgi işleme sistemi dediğimiz, beynimizin olaylara bakış tarzında, bireysel tarihimizin, bu manada ailesel tarihimizin, bu manada sülalesel tarihimizin, bu manada kentsel ve ülkesel ve toplumsal tarihimizin kültürünün damgası yatmaktadır. Ne kadar siz bunun dışına çıkmaya çalışırsanız çalışın, binlerce yıldır girilmiş olan kültürel kodlar en ince ayrıntınıza kadar işlemiştir. Bu manada insan kültürüyle insandır. Kültürel varlığı ile insandır. Bir kültür içerisinde en maksimal marjdan, bir uçtan diğer uca kutuplaşmış insanlar dahi o kültürün potasındadırlar. Bir başka kültürün kodlarına çok uzaktırlar. Bu çok net olan bir şey ama bu kendi içimizde, kültür içerisinde insanlar birbirlerine kavgalı olabilir, husumet besleyebilirler, hatta öldüresiye düşman olabilirler. Ama kültürel kodlar birbirine o kadar iç içedir ki tarif etmek çok zor. İşte bu bağlamda bireyin bu bireysel geçmişi, toplumsal geçmişiyle çok yakından iç içelik arz etmektedir. Kimliğimizin oluşma süreci ile ilgili olarak birkaç basit örnek vereyim:

Biz toplumsal olarak çeşitli medeniyetlerden evrimselleşerek geldik. İşte ta orta Asya’dan çıkıp, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti ile ilintili olarak. Bizde vatansızlık diye bir kavram yoktur. Bizim çocuklarımızda, gençlerimizde, kimliklerimizde. Biz hep yönetmek, güçlü ve kudretli olmak gibi duygular hissederiz. Bu o kadar içimize işlemiştir ki, bunu her insanda olabilecek doğal bir duygu olarak nitelendiririz. Ama bir Filistinliyi alırsanız onun en büyük özleminin, ruhunda en büyük eksiklik hissettiği şeyin bir vatan kavramı ve bir devlet kavramı olduğudur. Hep yönetilendir, hep ikinci sınıftır, hep dışlanmıştır, hep kenardır. Onun için hep özlemi,derinden derine kompleksi bir yönetici devlet olamamanın getirmiş olduğu bir duygudur. Tabii kültürel yapılar kendi içerisinde bir takım psikolojik,psikiyatrik açılımlar da getirmektedir. Son dönemlerde, son yirmi- otuz yıldır kültürel psikiyatri, psikiyatrinin bir alt dalı olarak gelişmektedir. Evrensel bir takım ruhsal rahatsızlıkların yanında, yöreye özgü, kültüre özgü rahatsızlıklar isimlendirilmektedir. Bundan birkaç tane örnek vermek isterim;bizim ülkemizden, yurtdışına giden işçilerimizden bir kısmı orada kendi ailesel gelenekleri ve dini yaşantıları itibariyle bir takım yaşantılara yönelmektedir. Bunlardan bir tanesi iktifa eden belki de yanlış ifade ediyor olabilirim bir uzlete çekilme, bir kırk günlük çilehaneye çekilme yani Mevlana’nın Yunus’un yaptığı gibi bir olma sürecinde kendi kendine tüm nefsi arzularından uzaklaştırarak, yemenin- içmenin minimuma indiği, dış dünya ile irtibatın kesildiği içe kapanma dönemi yaşanır. Bu dönemde ihtiyacı kadar su ve kuru ekmek, sadece tuvalete çıkmak için bulunduğu mekânı terk eden bir felsefe vardır. Bu dönemde konuşulmaz, insanlarla irtibat kurulmaz. Konya’daki veya Anadolu’daki camileri gezerseniz bir takım camilerin altında bu tip mahzenler vardır. Mezar gibi ve orada uzlete çekilen bir takım dervişlerin hayatlarından bahsedilir. İşte Türk işçilerden bir tanesi böyle deruni bir hisle kendisini bir uzlet haline, iç dünyasına çekip, iç dünyasında bir tefekkür hali yaşamak için bir şeye başlar, konuşmadan çekilir. İç dünyasındaki farklı bir hallere döner. Bu durum çevre tarafından fazla anlaşılmadığını için konuşulan, konuşmalara cevap vermediği için bu akıl hastası oldu der ve psikiyatriste götürürler. Bir Avrupalı Alman psikiyatrist arkadaşımız olayı budizm olayını, konuşmama, içe kapanma, ağır depresyon hatta psikotik bir hal olarak değerlendirerek bir yıl anti psikotik ilaç verir. Ve bu anti psikotik ilaçların altında tamamen sersemlemiş, beyni uyuşmuş, kendini ifade edemeyen bir varlık haline gelmiş ve o ilaçlar devam ettiği sürecede toparlanamayan bir yapı. Bir müddet sonra bu arkadaşımız Türkiye’ye gelir.Türkiye’deki psikiyatrist bir arkadaşımız, (kongrede sunulan bir vaka olduğu için bunu sizinle paylaşıyorum) durumu dinlediğinde ilaçları hemen keser, ilaçlar kesildikten sonra bir buçuk yıldır süren hastalık tablosu, o sarhoşluk hali, o baygınlık hali, iletişim kuramama hali tamamen ortadan kalkarak normalliğe dönmüştür. Yine kültüre özgü, yine bizim yapımıza özgü konulardan biriside cin ve büyü konusudur. Her toplumda vardır ama bizde oldukça yoğundur. Cin bizde halüsinasyon olarak değerlendirilir. Psikiyatri terminolojisinde yani bir insan cin görüyorsa, sesler duyuyorsa, bir takım dışarıdan görüntüler algılıyorsa, bu algıladığı şeyler normal algının dışındaysa, bunun algısında “perception” da duygulanımında ve düşünce sistematiğinde çok ciddi bozukluklar olduğu kabul edilir ve bir psikotik hal olarak değerlendirilir ve psikoz perspektifinde tedavi edilir. Tabii böyle bir ölçü Amerikan ölçüsüdür. Bu ölçü, bizim toplumumuza ve kırsal kesime vurduğunuzda bütün köylerimizin etrafını tel örgü ile çevirmeniz gerekir. Çünkü cin görmeyen azdır. Böyle bir yapı, tabii cin kavramı bizim kültürümüze özgü bir kavramdır. Ve önemli bir kavramdır ve dini kaynakta cinlerle ilgili bir takım bilgilendirmeler mevcuttur. Dini kaynakta bahsedilen cin kavramını bir tarafa bırakarak, bana klinikte müşahede ettiğim, karşılaştığım cin diye benim karşıma gelen insanlarda neler oluyor, bunu kültüre özgü olarak değerlendirmek isterim. Yüzlerce böyle vaka ile karşılaşıp, bunlara müdahale etme durumunda kaldık. Cin toplumumuzda bir nevi kişiliğin korunması, kimliğin kurtarılması, kendisine olan saygının devamı için bir emniyet subabı görevi görmektedir. Ruhsal bir patlamanın önüne geçmektedir. Nasıl mı? Bir hanım kızımız geldi bana Anadolu’dan, aylardır cinlerin esareti altında, zaman zaman cinlerin tesiri ile nöbetler geçirip, kendini yerden yerlere atıyor, perçinleşiyor, acı ve ızdırap çekiyor. Cinlerin tesiri altında, çevredeki bir takım insanlara zarar veriyor. Tabii böyle bir yapı, ilginç bir yapı. Normalde ilk baktığınızda sanki akıl hastasının, bir şizofrenik yapının veya psikotik bir atağın belirtileri gibi geliyor. Hastayı incelediğimizde, ilk nöbetinin annesinin vefat günü ortaya çıktığını öğreniyoruz. Annesine karşı yoğun bir bağlılık ve bağımlılık içinde olan bu kızımız, annesinin ölümü ile beraber bir suçluluk duygusu, ona karşı gereği kadar hizmet etmediği, onu üzdüğü, belki üzüntüsünden dolayı annesinin hastalandığı ve öldüğü şeklindeki bir içsel yargıyla, bir bunaltı ve sıkıntı halindeydi. Kırsal kesimde ölülere karşı yapılan yas tutma reaksiyonları biraz abartılı, biraz sesli ve gürültülüdür. Ne kadar çok ağlarsanız, ne kadar çok bağırırsanız o kadar seven insan konumunda bir size paye verilir. İşte bu bir varoluş şeklidir aslında, daha çok ölen insandan ziyade geride kalanların kendi aralarında bir varoluş, iktidar alanları paylaşım şeklindedir sanki. İşte, kızımız böyle bir varoluş sürecinde, annesine karşı hislerini dile getirebilmek için yoğun ağlama krizi, ağlama krizinin ardından bayılma nöbetleri geçirir. Bayılma nöbetleri geçirirken civardan bu konuya yorum getiren bir takım konu komşu, kız cinlendi aman tanrım kıza cin çarptı şeklinde bir bilgilendirme alır. Cinlenmek mağdur ve mazlum olmaktır, cinlenmek diğer insanların size karşı ilgi ve alakasının artmasıdır. Cinlenmek bir takım sorumluluklardan sizi azade kılmaktır, uzak kılmaktır. Cinlenmek yapacağınız bir takım yaramazlıkların bu cinlenme kavramı altında meşrulaşmasıdır. Şimdi, böyle bir yapı karşısında, 22–23 yaşındaki kızımızın bir takım arzu ve istekleri var. Bu arzular temelde cinsel arzular ve bunu köy yerinde, kırsal kesimde şehirdeki gibi flört gibi bir takım yollarla tatmin etmesi mümkün değil. Orada oturup bekleyecek, kısmeti gelecek ki evlensin. Evlensin ki meşru yoldan cinsel duygularını tatmin etsin. Evet, bu tatmin genelde mastürbasyon yoluyla sağlanır kırsal kesimde, kentsel kesimde de. Bu kızımız cinlenme kavramını içselleştirerek cinle ilgili bir takım duyumlar hissetmeye başlar. İnsan beyni bu şekilde algı çarpıklığı yaparak böyle bir şey hissetmesi mümkündür. Ego orada parçalanır. Bu yoğunlaşan her bireyde olabilecek olan zihinsel bir disosiyasyondur, zihinsel bir süreçtir. Toplumun altyapısı da buna uygun bir çanak olunca, bu kızımız bu cin kavramını abartılı bir şekilde yaşamaya başladı. Ve cinlerin kendine tecavüz ettiği şeklinde bir iddia ile ortaya çıkar. Her gün birkaç cin gelip, ona zorla sahip oluyorlar, o kendini koruyamıyor, kilitliyor kendisini ve bundan büyük bir ızdırap duyduğunu söylüyordu. Ve köylüler buna çok acıyorlardı. Doğudan batıya, kuzeyden güneye meşhur bütün hocaların, üfürükçülerin, muskacıların muskaları duaları, üfürükleri fayda etmiyordu. Kısa süreli iyileşmeler sağlanıyor, ardından aynı nöbetler tekrar devam ediyordu. Biz bu kızımızla karşılaştığımızda bu rahatsızlığı bir psikotik hal olarak nitelendirmedik. İlahi bir mesaj olarak da değerlendirmedik. Psikolojik yapısındaki bir eksikliğin, kültürel kodlara uygun olarak bir kullanımı olarak değerlendirdik. Yaşadığı cin kavramı ve cinsel hissettikleri, duyguların beynin disosiye olma hali dediğimiz, egomuzun, kimliğimizin ve kişiliğimizin parçalanabilme yetisinden kaynaklanmaktadır. Bunu biz doktor olarak bireylerde suni olarak yapabilmeliyiz. Bu da hipnotik trans altında mümkün olabilmektedir.

Hipnotik transı yapabilen hekimler insanların suni olarak beyinlerini bölebilirler. Onların kimlik yapılarını ayrıştırabilirler, zihinlerinde ayrı kimlikler oluşturabilirler. Algılarını çarpıtabilirler. İşte, biz de bu hastamıza hipnotik trans altında, cin kavramının nasıl oluşturduğunu, yeni cinlerin nasıl oluşturulabileceğini, eski cinlerin nasıl yok edilebileceği ile ilgili bunun kendi kontrolünde olduğunu anlatan bir bilgilendirme ve eğitim sürecinden geçirdik. Bu kızımız doğal olan duygu ve dürtülerinin farkına varan, onları sağlıklı bir yoldan deşarj etmek yerine onları böyle kapalı yoldan deşarj etmeyi tercih ediyordu. Ve biz buna kendi kimliğine ve kişiliğine saygı duyup, bu farkındalığını arttırdığımızda aslında cinler bana tecavüz etmiyordu, ben onların benimle ilişkiye girmesinden çok hoşlanıyordum diye bir itirafını da bizimle paylaşmıştır. Yani aslında yaptığı şey kendi kendine bir öz severlik, bir oto seksti. Oto cinsel ilişkiydi, kendi kendine cinsel ilişkiydi. işte bu dışarısıyla sağlıklı bir iletişim içerisine giremeyen bireylerde, hem erkeklerde hem kadınlarda bir nevi hayali bir dış nesne yaratılarak, zihninde onun kendisine sahip olduğu şeklinde bir fantezi ile kendi kendine seks yapmak mümkündür. Bu bir tatmin yoludur. Zihinsel olarak bir imaj çerçevesidir. İşte, bunu da anlamlandırabilmek için toplumsal kültüre uygun olarak, cin kavramı çok hoş bir alt çanak tutmuştu. Bu kızımızın İstanbul’da ağabeysi vardı. Onun yanına yerleştirdik, kıyafetlerini değiştirdik. Ağabeysine rica ettim, bir kuaföre götür, bir elini yüzünü düzgünleştir. Bir makyaj yaptırın, kendisine olan sevgisi ve beğenisi artsın, kendisiyle barışık hale geçsin, en az diğerleri kadar kendisinin değerli ve önemli olduğunu hissetsin. Biz de terapilerimizde kendisinin çok değerli ve önemli olduğunu, içindeki potansiyelleri ortaya çıkarabileceğini ifade ettik. Ve çok spontan bir şekilde beste yapıyordu, daha çok bu Ferdi Tayfur müziğine ne deniyordu hocam, arabesk müzik tarzında hemen sözler yazıyordu, spontan bir şekilde ve bunu çok güzel besteliyordu. Grup terapilerinde bu kızımızın mahareti ortaya koydurduk, alkışladı arkadaşları. Grup terapisinde doktorlar, mühendisler, avukatlar var, onlarla kendisini eşit hissetti. Ardından ağabeysiyle beraber yaşadığı mekândan, en son geldiği seansta ben o marketteki çocuktan hoşlanıyorum o yakışıklı çocuktan, onunla telefonlaşıyoruz, diye son mesajını geçmişti. Ve bu arada aylardır ne bir cin gelmişti, ne bir cin gitmişti her şey yoluna girmişti. Bu kültürel yapı itibariyle bir cin vakasını sizinle paylaşmam kültürün psikiyatri de ne kadar egemen ve önemli olduğudur. Tabii bu yapıyı bilmeyen bir yabancı psikiyatrist için bu vaka karmaşa ve kaoslarla dolu bir vaka olabilirdi. Bir başka kızımız, benzeri bir özellikte. Bu da Ortakö’yken gelen bir kızımız. Çok modern bir yerden gelen kızımız, o da cinle geldi bana. İşte, kültürel kodların ne kadar etkin ve egemen olduğunu anlatabilmek için bunları paylaşıyorum. Çok modern bir yaşantı içerisinde olan rahatlıkla pub’a, gidebilen bara gidebilen bir kızımız. İşte cinlerin kendisini esir aldığını ve cinin kendisiyle evlendiğini, ondan iki çocuğu olduğunu ifade ediyor. Tabii ailesi buna çok üzülüyor. Bu cinlerden kurtulmak için İstanbul’daki hocalara, hoca efendilerin hepsiyle aylar süren bir mücadele, servetler harcanıyor. Bu arada bu cinlerin kovulmasıyla ilintili olarak en son meşhur hocalardan bir tanesi ki, o dünyanın hocalarından kast ettiğim valla. Bu bizim işimiz değil, bu Hıristiyan bir cine benziyor, sen büyük adanın papazına gideceksin şeklindeki bir ifadeyle ki, o zaman öğrendim papazlarla imamlar arasında böyle bir karşılıklı ilişki olduğunu. Büyük adanın papazına gidip, o cin çıkarma merasimiyle ilgili bir takım muskalar yazılır, bir takım sular vererek cinini çıkarmasına gayret edilir. Ama maalesef, o da cinin çıkmasına muktedir olamıyor. Bir şekilde bana geldiğinde vakayı incelediğimde; ilk cin kavramının ne zaman çıktığını algıladım. İşte, önemli yani ilk cin, bir semptom olarak cin kavramıyla karşılaşması. İlk dedi, burun estetiği operasyonu olmuştum. Operasyondan sonra hastane de yatıyordum uykuyla uyanıklık arasında, yatağımın başında bir varlık hissettim dedi. Bu hipnogojik bir halisünasyon aslında. Anesteziden sonra bu tip görüntülerin olması gayet doğal bir şey fakat bu “learning theory” yani öğrenme teorisi bağlamında zihninde bir yerde böyle bir şey oluyormuş. Olmayan bir varlık, orada olmaması gerekir ama yatağının başında bir varlık duruyor, bir insan gibi varlık duruyor. O varlık orada var olabiliyor böyle bir şey. Tabii o insanoğlu için zihinde bir kenara, elde bir şeklinde yazılan bir veridir.

Hayatta bir takım yaşantılar “experience”lar, deneyimler daha ileride savunma düzeneği olarak karşımıza gelecek olan bir mekanizmayı bize bildirir. Bu kızımız, bir delikanlıyla çıkıyor. Gayet iyi bir ilişkileri, birliktelikleri var. Bu delikanlıyla ramazan aylarında oruç tutuyor, her ne kadar modern bir yaşantısı varsa ramazan aylarında farklı bir şey var. Oruç tutuyorlar, delikanlı da oruç tutuyor. Bir oruç günü çocuğun bürosu var çalışıyor, varlıklı bir çocuk. Kızımızın altında arabası, ofiste ezan okunup oruçlarını açıyorlar. Fakat oruçtan sonra bir sevişme faslı var , bu sevişmeden sonra kızımız ilk defa ilişkiye giriyor ve bekâreti gidiyor. Her ne kadar modern bir aileye mensupsa da bekâretinin gitmesi aileyle rahatlıkla paylaşabilecek, ifade edebilecek bir atmosferde yok. Ve bir müddet sonra da delikanlı bundan ayrılıyor. Onunla evlenme hayalleri ve ümitleri suya düşünce bu kızımız bir açmaza düşüyor ve bunu kendisine, civarına nasıl izah edecek. Bir müddet sonra uykuyla uyanıklık hali arasında bir sabah kalkarken bir varlık geldiğini görüyor. İlk hissetmişti elde bir olarak oraya koymuştuk ya o varlık benzeri. Bu sefer uykudan uyanırken kendini buluyor ve onu zihninde daha çok netleştirme çıkıyor. Bu netleştirme devam ederken ruhunun bir parçası olarak ona bir cin kavramı oluşturuyor. Ve yavaş, yavaş o cinin onunla arkadaşlık etmesi, zihninde onunla bir nevi disosiasyon bağlamında, psikotik bağlamda değil irtibat kurup, konuşturuyor ve cin buna evlenme teklif ederek evleniyor. Zihninde bir hayali fantezi ile onunla cinsel hayat yaşıyor ve ondan çocuğu oluyor. Annesine diyor ki anne ben, ben çok kötü bir şey yaptım. Ne yaptın kızım diyor. Bir cin bana sahip oldu ve ben onunla evlendim diyor. Vah vah kızım, geçmiş olsun, nasıl oldu. Tabii önce inanılmıyor. Hocalara gidince evet bu kızımızda cin var, hem de güçlü cin var diyip de bu cini çıkarmak için bu kadar para lazım diyince, aile bir felaketle karşı karşıya kalıp, mağdur ve mazlum olan kızlarını kurtarmak için ellerinden geleni yapıyor. Yalnız diyor benim bekâretim de gitti bu yüzden artık mağdur ve mazlum olan kızımızın bekâretinin olmadığının izahı da çok net bir şekilde ortaya çıkmış oluyor. Tabii bu sistem bir müddet sonra, sistemi kontrol ediyor bilinç dışı öğeler faktörü bağlamında. Tabii bu sistemler çözüldükten sonra bu şekilde anlatıyoruz. Çözülmeden bunların hiç birinin farkında olmadığı bu cinler, otomatik çalışan sistemler halinde onu etki atlına alıyor. Daha sonra onlarla yaşıyor, sonra bekâret kavramını bu şekilde izah etme durumu hâsıl oluyor, bundan kurtulmaya çalışıyor, kurtulamıyor. Bir tarafta yine bu manada oto seks kavramı var. Kimseye ihtiyaç duymadan her an tatmin hazır. İstediği kılıkta kıyafette gelebiliyor, imajine edebiliyor. Bunlar yani nesnel gerçekliği öznelliğe dönüştürüyor. Eflatun’un dediği gibi, ideler âlemindeyiz, gerçekliğin sadece yansımasını yaşıyoruz. Kızımız o yansımayı geri plandan yaşıyor. Gayet hoş, gayet makul geliyor bana… Yok. İşte burada da yine bir kültürel koda geleceğim esas önemli olan koda. Bu paylaşımlar sırasında , terapi esnasında kızımız çok acı çekiyor, çok suçluluk duygusu yaşıyor. Ardından dini yönelimi artmış. Sadece yılda bir ay oruç tutan kızımız, namaza başlıyor ve ben örtüneceğim diyor. Neden? diye sorduğumuzda büyük bir suçluluk duygusu, kirlenmişlik duygusu nedeniyle arınma ihtiyacından kaynaklanıyor. Orada mübarek bir gün diye nitelenen bir ramazan günü ve oruçtan sonra böyle bir eylemi, yasak bir eylemin yapılmış olması suçluluk duygusunu kat be kat arttırıyor. Arınma ihtiyacını kültürel kodlar nedeniyle çok daha fazla hissediyor. Konuşma esnasında, ben zina yaptım dedi, yani ben dedi zina yaptım. Benim bildiğim kadarıyla senin yaptığına zina denmez dedim. Zina, bildiğim kadarıyla yanlış bilebilirim dedim, evli bir insanın evli bir insanla yapmış olduğu ilişkidir. Ve bunun iki şahit tarafından tespit edilmesi bağlamında zina denir. Eğer ki taraflar evli değilse , taraflar kendi iradeleriyle böyle bir işlem yapılıyorsa bunun İslam hukukundaki yeri farklıdır. Cezası da farklıdır. Zina yapılırsa bunun cezası recim cezasıdır. Bekârları bu şekilde iki şahitle tespit edilirse bir cinsel ilişki bağlamında kırbaçlandırma cezası ile cezalandırılır, diyince kızımızın gözleri bir anda parladı. Öyle mi diyorsunuz, ben zina yapmadım mı? Recim edilmeyeceğim mi? O tabii çok okumuş dini konuları vs., böyle bir bilgilendirmenin ardından kızımızın tüm semptomları kayboldu.

Konuşmacı: Şimdi bu söylediklerini hipnoz halinde mi yapıyor.

Tahir ÖZAKKAŞ:: Bunların bir kısmı hipnoz halinde, bu konuşmamız normal karşılıklı konuşma da ama o yaşananlar cin gelme kavramları cinin değişmesi. Buradaki sizin bir kültürel birikimden istifade ederek söylediğiniz bir bilgi karşıda insanların semptomlarının bir anda kaybolmasına neden oluyor. O suçluluk duygusuyla tüm bunları yaratıp arınma ihtiyacını farklı bir kültürel koddan beslenerek yapıyordu. Ama böyle bir bilgilendirmede, bir recim cezası evli birinin evli birisiyle ilişkisinde öyle bir cezanın uygulanacağı veya bunun adının zina olduğunu diğerinin adının da zina ama bu manada farklı bir kategoride değnek veya kırbaçlama cezasıyla cezalandırılır. Ben yüz tane, bin tane kırbaç yerim şeklinde, o cezaya zaten razı olan o ruhsal arınma halini isteyen bir yapının, kültürel kodunu burada belirtmek istedim. Tabii bunun gibi aslında uzak doğuda Çin’de kızılderiler arasında, Afrika kabilelerinde farklı kültüre özgü rahatsızlıklar vardır. Bunlar velev ki o kültürlerdeki insanlar bize gelseler, biz onları hastalık kabul ederiz. Kültürün insan ruh yapısında ne kadar önemli olduğunu belirtmek için, eğer bu kodlama sisteminde davranış ve düşünüş şekli kültüre özgü ve kültürce kabul edilecek anlamdaysa bu bir hastalık değildir. Tabii kültür ve psikiyatri arkasında bir insan anlayışı yorumu getirir. Bugün egemen olan paradigma Amerikan kültürüdür. Amerikan kültürünün getirmiş olduğu hastalık sınıflandırması da bireyci, bireye dayanan bir anlam arayışından yola çıkarak, bireyin özerkliğini ve sınırlarını koruması bağlamındaki bir anlamdan çıkmıştır. Dolayısıyla bizim kültürümüze karşı bir tezatlık teşkil eder. Biz nasıl bir kültürü temsil ediyoruz, biz henüz cemaat tipi bir kültürü temsil ediyoruz, Türk toplumu ve Türk toplumunun gerisindeki toplumlar. Belki balkanlar hala cemaat tipi toplum ne demektir. İlişkileri bireyden ziyade kamunun yarattığı, bireyden ziyade ailenin yarattığı, bireyden ziyade sülalenin yarattığı, bireyden ziyade bir hiyerarşik yapının korunması bağlamında sürdürülmüş olan ilişkilerde, toplumsal ve cemaat ilişkisi vardır. Eğer bir sistem içerisinde kaynananın görevi, kayınvalidenin görevi, eltinin görevi, görümcenin görevi kategorize edilmiş, birileri birilerinden üstün, biriler birilerinden alt bir etkileşim içerisinde, birleri birilerine hesap vermede. Bir düğün, dernek geleneklerinde geleneksel bir takım kuralların uygulanması hep toplumsal hiyerarşideki geleneksel yapının korunmasına yönelik tedbirlerdir. Bizim düşünüş tarzımız ne kadar modernize olursak olalım doğuludur. İlişkimiz doğuludur. İşte, bu ilişkilerin doğululuğundan batılı maceraperest, insanlarının birey olarak deniz aşır, okyanus aşır ülkeye yani Amerika’ya gidip orayı fethetmeleri, orada yalnız başına maceraperest bir kimlikle bireysel özerkliğini, kendi özgüvenine dayanarak kurması sonucunda çok farklı bir medeniyet oluşuyor. O medeniyet bugün dünyaya egemen oluyor. Hepimizin özlemi de o medeniyete doğru gitmektir. Tabii bu birey ve özerk olmanın getirmiş olduğu çok olumlu ve güzel gelişmeler var. Bunun bedeli nedir? Toplumsal yakınlıktan, toplumsal sıcaklıktan uzak kalma, paylaşımdan uzak kalmadır. Böyle ağır bedel ödemektedirler. Milyonlarca kalabalık şehirler içinde hep yalnızlık hisseden, paylaşımın sıcaklığını hissedemeyen, her şeyi bir materyal bağlamında alan insanlardan oluşan bir toplum. Herkesin yetik sorumluluk ve görevleri belirlenmiş. Bizim toplumumuzda ise bireysel özerkliğiniz yok edilmiş, yatak odanıza kadar işgal edilmiştir. Anneniz tarafından, babanız tarafından, kardeşiniz, sülaleniz tarafından veya kurallar tarafından, kaideler tarafından, gelenek ve görenekler tarafından. Tabii, buna baktığımızda bunun ekonomik bir alt temeli var. Toplumsal tipi kültürler veya cemaat tipi kültürler, tarıma dayalı toplumlarda toplumsal yapının devam etmesi için bir ataerkil, bir egemen gücün etrafında odaklanmış bir sistemin olması lazım. Yani bir baba veya dedenin olması lazım. Onun iktidarını kabul eden, alt sistemlerle iş bölümünün düzenli bir şekilde yapılması gerekir ki sistem devam etsin. Evde bulaşığı kim yıkayacak, tarlaya kim gidecek, üretimi kim yapacak, inekleri ki sağacak, hayvanlara yemi kim verecek bunlar hep hiyerarşik bir zeminde, binlerce yıldır gelmiş olan bir sistemin uzantısı olarak egemen olmuştur. Biz bu toplumsal yapıdan, batıya doğru göçe başladık, kültürel göçe. Biz cemaat tipi toplumdan cemiyet tipi topluma geçebileceğiz dedik. Biz iki yüz yıldır bunun yolculuğunu yapıyoruz. O kadar kolay bir yolculuk değil aslında. Bu yolculukta tam ortasındayız, tam boğaz köprüsünün ortasında duruyoruz. Bir ayağımız doğuda, bir ayağımız batıda.Bu arabesk bir yapıyı, çok anarşist bir yapıya getirdi. İki cami arasında kalmış beynamaz gibi ve en çok bunların acısını çekenlerde bizleriz.

Gelen hastalarımıza nasıl bir dünya ön göreceğiz, ne diyeceğiz. Batılı değil ki toplum, batılı bireysel özerlik yapılarına göre bir kişilik şekillendirmesi oluşturalım, yapabiliriz mümkündür. Oluşturduğumuz zaman toplumuna yabancı bir insan. Toplumsal yapıya uygun bir kişilik örgütlenmesi yaptığımız zaman, bireysel özerkliğini yok etmiş, kendi olamamış geleceğe kanatlanamamış bir yapı. Böyle bir sentezi ilk defa Türk toplumu yapıyor. Türk toplumunda en yoğun olarak yapan Ege kısmı İzmir ve İstanbul ekseninde bu yaşanıyor. Doğuya gittikçe cemaat tipi toplumun ağırlığını görürsünüz. Batıya geldikçe de bunun hafiflediğin görürsünüz. Peki batıya geldikçe İstanbul’da veya İzmir’de batılı insan mı var, yok. Doğulunun içinde ama batılı olmaya çalışan bir yapı içersindeyiz. Şimdi bana hastalar geliyor. Benim muayenehanem Bostancıda Bağdat Caddesinde. Bağdat Caddesi üzerinde oturupta, bana bir takım şikâyetleri nedeniyle gelen hastalarıma benim yaklaşımım farklıdır. Bağdat Caddesi ile E–5’ in arasında kalan insanlara benim yaklaşımım farklıdır. E–5 in üstünden gelen insanlara benim yaklaşımım farklıdır.

Bu ne demek? Bu şu demek, insan biyo-psiko-sosyal bir varlıktır. Biyolojik yapısı var, ihtiyaçları var, psikolojik yapısı var, sosyal yapısı var ve toplum içinde yaşıyor. Bağdat Caddesindeki modern bir aileden gelen kızımız, partneriyle ilişkilerinde sorun yaşıyor ve bu nedenle bana geliyor. Bu kızımızın bir bekâret problemi yok, bunu ailesiyle de paylaşıyor, annesiyle -babasıyla da paylaşıyor. Onlar diyor ki, eğer bir şey paylaşacaksan sevdiğin birisiyle paylaş ve sevdiğin insanla evlenmeni dileriz. Evlendiğin insanla böyle bir şey yaşa ama tercih senindir.Arkadaşın olabilir, erkek arkadaşını getir, tanıştır görüşelim. Bunda gayet doğal bir konsept var. Bu nesle baktığımız zaman, bu nesil bu iki yüzyıllık kesimden önde giden kesim. Bir kısmı da kozmopolit yapı, farklılaşmak için farklılaşan sindirilmemiş yapı. Yani öyle değil, onun yapısı kopmuş bir yapı. Bir kısmı da cidden jargonuyla, yaşantısıyla, eğitim ve kültürüyle bireyselleşme ve özerkleşmeye ruhsal olarak inanmış bir kitlenin çocukları. Bir kısmı da tamamen onları taklit etmeye yönelik kozmopolit, geçmişi inkâr eden, reddeden tepkisellikle ortaya çıkan bir yapı. Bu yapıda, biz daha çok nesne ilişkilerinde, özel ilişkilerinde saygınlığı yıkmış, bir hanımın veya delikanlının ruhsal tamiri ile uğraşıyoruz. Eğer bu yapı, bir üst kademeden geliyorsa bekâretiyle ilgili konuda daha hassas davranmasını öneriyoruz. Çünkü orada birey ve özerk ol, ama toplumun bir takım temel temayülleri karşısında da hassasiyetini kaybetme, çünkü toplumundan dışlanabilirsin. Toplumundan dışlanmış bir yapının yaşama şansı, daha doğrusu sağlıklı ve huzurlu yaşama şansı çok zayıftır. Daha öbür tarafa geçtiğiniz de, işin üstüne biraz daha gittiğinizde, sosyo kültürel etmenlerin biraz daha gettolaşmanın, biraz daha toplumsal, kültürel değer yargılarının, şehirleşmeciliğin ve bölgeciliğin daha egemen olduğu bir kültür var. Orada, flörte bile izin veremezsiniz. Çünkü orada flört yaptığı tespit edildiği zaman aile mahkemesi kurulabilir. Şimdi böyle bir yapı içersinde doktor olarak ne yaparsınız? Siz arzu ediyorsunuz ki, her insan hayatını kendi belirlesin ve özerk davransın, tercihlerini istediği gibi kullansın. Size gelen bireyleri, her üç katmandan gelen bireyleri bu bağlamda özerkleştirme ve bireyselleştirmeye çalıştığınızda birinci katmandakiler çok mutlu ve huzurlu olacak, ikinci katmandakiler bedel ödeyecek, üçüncü katmandakiler belki intihar edecek dışlanacak sonuç itibariyle. Bu bir Amerikalı doktorun sorunu değil. Amerikalının böyle bir sorunu yok. Bu, bizim şu an geçiş döneminde olmamız nedeniyle, psikoterapi yapan ve kimlik üzerinde çalışan hekimlerin sorunları. Diğer taraftan dini inançları ve değer yargılarıyla kendisine dünya çizmiş olan insanların, kendi içinde sıkıntıları var. O sıkıntılar bağlamında, onların özgüven kayıpları, değersizlik hisleri, dışlanmışlık hisleri. Bu toplumun asli evladı mı? üvey evladı mı? Bununla ilgili bilimsel çalışmalar var. Bunlara yardımcı olmak zorundasınız. Çünkü hekim olarak siz, insansınız ve insana yardım etmeye yemin etmişsiniz. İnsanın özerk bir şekilde kendini var etmesinin esas amaç olduğunu, ne olursa olsun, neyi düşünürse düşünsün, neye inanırsa inansın, her… Zorundasınız. Bu da kültürün, kültürel değişmenin getirmiş olduğu bir yapı. İşte bu kültürel değişim bu yolculuğu sindire sindire, sentez yapa yapa bu sentezleri mimarimize, işimize… Modamıza, estetiğimize yansıya yansıya bir değişim içinde top yekûn bir değişim içinde…