|
Psikoterapi nedir? Bilimsel bir aktivite
yürütebilmek için ilgili bilim dalının kullanacağı bir teknik
dil lazımdır. Belirli disiplinlerde ve alt disiplinlerde bilim
adamlarının birbirlerini anlayabilmesi için belirli kelimelere
standart bir anlam yüklenmesi gerekir. Bilimsel aktivitenin
temel şartı bir kavramın bilinen teknik anlamında
kullanılmasıdır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde psikiyatrinin
de kendine ait teknik kavramları mevcuttur. Bilimsel aktivite bu
teknik kavramlar sayesinde yürütülür, çalışmalar yapılır,
tartışılır ve yorumlanır. Belirli bir kavrama farklı anlamlar
yüklenirse bunun sonucunda kaos ve karmaşa çıkar. Psikiyatri
genç bir bilim dalı olarak bu kavramlaşma sürecini henüz
tamamlamamıştır.
Psikoterapinin sözlük anlamı, ruhsal
yolla tedavi etmek şeklinde tanımlanabilir. Batı dillerinde
kullanılan psikoterapi terimini İngilizcesi olan “psychotherapy”
kelimesinden hareketle izah edersek, bu terimin iki kelimeden
oluştuğunu görürüz. Buradaki “psycho” kelimesi “psyche’ anlamına
olup can ve ruh manasınadır. “Kelimenin kökeni Grekçe de yine
can, nefs ve ruh anlamlarına gelen, psukhē
olup nefes almak anlamına gelen “psukhein XE "psukhein" ”
fiilinden türemiştir. Kelime Latinceye “psỹchē
(psişe)” olarak geçmiştir. Terapi kelimesi de (İngilizce
Therapy) bir hastalık ya da bozukluğun tedavisi demek olup,
kelimenin kökeni Grekçe “tıbbi olarak tedavi etmek” anlamına
gelen “threapeuein” fiilinden türeyen “therapeia” kelimesidir.
Bu iki kelimenin birleşmesinden meydana gelen psikoterapi (psychotherapy)
teriminin sözlük anlamı ruhsal tedavi demektir. Burada ruhsal
tedaviden kasıt psişik hastalıkların ilaç ve cerrahi yöntemler
kullanılmadan tedavi edilmeye çalışılması anlamına gelmektedir.
Yukarıda verilen açıklamalarla birlikte
psikiyatrinin, bilim dilinde ortak olarak uzlaşılmış bir anlamı
mevcut değildir. Psikoterapiye verilen anlamlar çok geniş bir
yelpazeye yayılmaktadır. Bunlar, hasta ile hekim arasındaki her
konuşmayı bir psikoterapi olacak şekilde yorumlayarak
psikoterapiyi en geniş anlamıyla alan eğilimlerden belirli
ruhsal hastalıkları, belirli tedavi teknik ve stratejileriyle,
belirli şartlarda uygulamayı standardize etmiş olup, terimi dar
anlamıyla kullanan eğilimlere kadar bir dağılım göstermektedir.
Bu durumda karşımıza, müphem ve çerçevesi çizilmemiş bir terim
çıkmaktadır. Bazı bilim adamlarına göre, her hekimin her
hastasına uyguladığı yaklaşım özel bir psikoterapi iken;
bazılarına göre ise ancak çok katı kuralların uygulandığı
standardize edilmiş programlar psikoterapidir. Psikoterapi
teknik bir bilimsel terim olarak ele alınacaksa mutlaka
çerçevesi belirlenmeli, programı yapılandırılmalı ve evrensel
uygulanabilirliği standardize edilmelidir. Eğer psikoterapiden
kastedilen şey; hastanın medikal ve cerrahi tedavi yöntemler
dışındaki her yöntemle kendini iyi hissetme hali ise bu çok
geniş bir alanı kapsamaktadır.
Bu bağlamda öğretmenin öğrencilere
verdiği bilgilendirme, telkin, ikna, modelleme; din adamının
cemaatinde uyguladığı benzer uygulamalar, ebeveynin evladına
gösterdiği yaklaşımlar, şamanın halkına verdiği tılsımlı ve
gizemli bilgi ve malzemeler sonuçta bir etki yaratmaktadır.
Bunların hepsine de psiko-terapötik etki demek mümkündür. Bir
şeyin etkili olması farklı bir şey; bilimsel olması ise farklı
bir şeydir. Bu etkiyi yaratan faktörlerin neler olduğu, etkin
tarafın konumu, tavrı, hareketi, statüsü ve mistik gücü gibi
faktörler mi yoksa kullanılan malzemenin (konuşma, söz, tılsım,
muska, büyü vs.) içeriği veya edilgen tarafın iç dünyasında
hazırladığı şablonlar mı olduğu konusu tamamen ayrı bir
araştırma konusudur.
Biz burada çeşitli insan ve kurumların,
çeşitli yöntem ve araçlarla yarattığı etkinin nasıl, kime,
nerede ve ne zaman etki ettiğini araştırmanın ayrı bir konu
olduğunu; bilimsel bir disiplin olarak psikoterapinin
çerçevesinin, aracının, hedefinin, etki alanının ve sınırlarının
ne olduğunun belirlenmesinin de ayrı bir konu olduğunu belirtmek
istiyoruz. Birinci bağlamdaki psiko-terapötik etkiyi başka bir
yerde incelemek üzere bir tarafa bırakırken, temel konumuz olan
psikoterapiye dönmek istiyorum. Başlangıçta çok muğlâk ve
çerçevesi çizilmemiş olan bu kelimenin psiko-terapötik etki
yaratan tıp dışı faktörleri bir kenara bıraktığımızda
muğlâklığının büyük ölçüde azaldığını görüyoruz. Burada
kastettiğimiz psikoterapi, hekimle hasta arasında ilişki
bağlamında değerlendirilir. Bunun dışındaki yaklaşımların
hiçbiri psikoterapi kelimesiyle ilişkilendirilemez. Hastayla
hekimin arasındaki ilaca ve cerrahi müdahaleye başvurmadan
yapılan ve hastalığı olumlu yönde etkileyen yaklaşımların tümü
psikoterapi midir? Hayır. Tıp bilimi, dâhili ve cerrahi
hastalıklar olmak üzere iki ana grupta kümelenmiş onlarca alt
disiplini barındıran ve hastalarını medikal ve cerrahi
yöntemlerle tedavi eden birçok bilim dalını içerir. Ruhla
bedenin iç içe geçtiği, bedensel rahatsızlıkların ruhu
etkilediği; ruhsal rahatsızlıkların bedeni bozduğu bir sistem
içerisinde hekimlerin hasta ile kurdukları her türlü iletişim
pozitif veya negatif bir etki yaratabilir. Bu etkilerin pozitif
olanlarına psikoterapi demek mümkün müdür? Bu sorunun cevabı da
yine ‘hayır’dır.
Psikoterapi, hastalığı belirli bir
psiko-patolojik anlayış içerisinde,
belirli bir kavram dizinine oturtarak ve yapılandırılmış bir
program içerisinde tedavi etmek amacıyla planlı bir şekilde
yürütülen uygulamalardır. Peki, böyle bir uygulama var mıdır?
Evrensel olarak kabul edilmiş, standardize edilmiş tek bir psiko-patolojik anlayışa dayanan böyle bir psikoterapiden
bahsetmek henüz zor görünmektedir. O halde psikoterapi ya da
psikiyatri bir bilim değil midir? Bunu bu şekilde ifade etmek
haddi aşmak olur. Tek bir psikoterapiden bahsetmek de
cüretkârlıktır. Tıbbın en kesin en net olarak bildiğimiz
hastalıklarında dahi tedavi yaklaşımları, stratejileri ve
uygulamaları açısından geniş bir yelpaze söz konusudur. Hatta bu
yelpazenin uçları birbirine zıt noktalara kadar gidebilmektedir.
Henüz psikiyatrik bozuklukların birçoğu hastalık olarak dahi
tanımlanmamışken bunların tedavilerinde standardize edilmiş ve
evrensel olarak uygulanabilir bir programın çıkması imkânsıza
yakındır veya çok zordur.
Her bilim dalında evrensel gerçekliğin
bir alanını deşifre etme çalışmaları yoğun bir şekilde
sürmektedir. Evreni bir yap-boz ’a benzetirsek
yap-boz’un parçaları yavaş yavaş birleşerek görüntü ortaya
çıkmaktadır. Bu gayretlere bilimsel çalışmalar diyebiliriz. Bir
yap-boz parçasının yapısını devasa bir kütleye benzetirsek ve bu
yap-boz’un içindeki küçük bir yap-boz parçasının devasa bir yapı
olduğunu, o yap-boz parçasının içinde de küçük yap-boz
parçacıklarının olduğunu varsayalım. Burada tıp, büyük bir
yap-boz iken bilim dalları bu yap-boz’un parçalarıdır. Bunlardan
biri olan psikiyatri insanı anlamanın çözmenin bir yolu olan tıp
yap-boz’u içindeki yerini alırken bu psikiyatri yap-boz
parçasının içindeki hastalıklar, bozukluklar ve tedaviler bu
yap-boz’un sınırlarını netleştirmektedirler. Bunların bazısı net
ve açık, bazısı sisli, bazısı değişken ve bazı parçalar da
eksiktir. İşte bu parçaları anlamlandırabilmek için hipotezler
ve teoriler gündeme getirilmektedir. Bunlar sınandıkça ve test
edildikçe doğru olanlar kalmakta, yanlış olanlar dışlanmaktadır.
Böylece her gün yeni bir yap-boz parçacığı ana yap-bozdaki
yerini almaktadır. Psikiyatri içerisinde psikoterapi de
sınırları zaman zaman muğlâk, zaman zaman belirsiz, zaman zaman
değişken bir yap-boz parçasıdır. Ama yap-boz her gün daha
netleşmekte, daha bütünleşmekte ve parçalar bütünleştikçe
karşımıza yeni bir resim çıkmaktadır. Biz burada bu resmin
oluşum çizgilerini görmeye çalışıp tepeden bakarak bütünü
yakalamaya gayret edeceğiz. Gerçeğin parça parça ortaya konduğu
bilimsel aktiviteleri olabildiğince kuşatarak, notaların yanında
besteyi okumaya çalışacağız.
Psikoterapi iki kişi arasında geçen
sıradan bir sohbet değildir. Psikoterapi insanı izah eden,
insanın gelişimini açıklayan felsefi ve bilimsel bir arka plana,
bir insan modeline dayalı bir sistemi kabul ettikten sonra bu
sistemden belirli nedenlerle sapma gösteren yapıların belirli
stratejilerle düzeltilmesini amaçlayan bir bilimsel disiplindir.
Peki, bu psikoterapi tek bir yöntem midir? Hayır. Bugün dünyada
sekiz yüzün üzerinde psiko-terapötik teknik uygulandığı iddia
edilmektedir. Bunların çoğunu biz de bilmemekteyiz. Ama bunları
ana başlıklar altında incelersek bunların dört ana kümede
toplandığını görürüz:
Bunlar:
1- Kaynağını
Pavlov
’un
hayvanlar üzerinde yapmış olduğu çalışmalardan alan ve koşullu
şartlanmayı temel kabul eden Davranışçı Psikoterapi tekniği.
2- İnsanı
hayvandan ayıran temel yapının düşünce olduğunu iddia eden ve
algılama farklılığı üzerinde duran Bilişsel Psikoterapiler.
3- İnsanın
problemlerini kesitsel olarak almayıp geçmişle bütünleştirerek,
geçmişin ana şablonlarının bugünkü izdüşümleri yarattığına
inanan Dinamik Psikoterapiler.
4- İnsanın
en temel varlık nedenlerini irdeleyen ve cevap bulunamayan
sorularla ilintili olarak insanın kriz yaşadığını iddia eden
Varoluşçu Psikoterapiler.
Buna göre ilk psikoterapi çalışmaları
davranışı ele alan davranışçı psikoterapi teknikleridir.
Davranışçı psikoterapi insanı mutsuz ve huzursuz eden, sıkıntıya
neden olan davranışları düzeltmeyi amaçlayan psikoterapi
tekniğidir. Bu teknik kişiye rahatsızlık veren belirli
davranışları bir anlam çerçevesi içerisinde değerlendirmiş,
standardize etmiş, nasıl geliştiğini anlatmış, bunu bilimsel
çalışmalarla ispat etmiş ve bunların belirli tekniklerle
değiştirilebileceğini kanıtlamış olan tedavi tekniğidir.
Kaynağını daha çok Pavlov XE "Pavlov"
’un köpekler üzerindeki deneylerinden almıştır. Hayvan
deneylerinde, Pavlov, Torndike XE "Torndike" , Skinner ’in yaptığı hayvan davranışları model alınarak insan
davranışları izah edilmiş ve davranışların oluşum sürecine
bakılarak tedavi teknikleri geliştirilmiştir. Görüldüğü gibi
burada bir insan anlayışı ve modeli vardır. Davranışlar
laboratuarda test edilmiş, incelenmiş ve bunlara uygun tedavi
yöntemleri geliştirilmiştir. İnsanı davranışçı ekolün bakış
açısıyla izah etmek, insan yap-boz XE "yap-boz" ’unun bir
parçasını açığa çıkarmaktır. Canlılar belirli etkilere maruz
kalınca belirli tepkiler vermektedir. Belirli uyaranlar bazı
uyarıcılarla eşleştirildiğinde benzer sonuçlara ulaşılmaktadır.
Pavlov
’un klasik koşullu refleks olarak isimlendirdiği bu davranışsal
öğrenme modeli insanların da birçok davranışını izah etmektedir.
Bunun detaylarıyla ilgili birçok çalışma yapılmış, uyaranların
insan davranışlarında ne tür etki yarattığı, bunların nasıl
oluştuğu, nasıl ortadan kalktığı ve nasıl tekrar aktive edildiği
bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Sosyal öğrenme ve modelleme teorileriyle ilgili bilgilerimiz
geliştikçe insanların davranışlarını anlamamız ve izah etmemiz
daha kolay olmaktadır. Bu model insanın iç dünyasına girmeden
onu dıştan gözlemleyerek hareketlerin neden ve niçinlerini
araştıran, tüm davranışları belirli kalıplarda izah etmeye
çalışan ve daha çok bir öğrenme modeline dayanan bir yaklaşım
tarzıdır.
İnsan, hayvana göre daha gelişmiş şartlı
reflekslerden ibaret, daha komplike bir hayvan mıdır? Yoksa
insan belirli uyarıcılara karşı belirli tepkileri verme
mecburiyetinde olan, robota benzer bir hayvan mıdır? Ya da insan
etrafında modellediği davranışları otomatik olarak yapmaya
mahkûm, aciz bir organizma mıdır? İnsanın tüm varlığını şartlı
refleksler ve sosyal öğrenme modeliyle izah etmek mümkün
değildir. İnsanın bir takım davranışlarını bu kalıplara sokmak
uygun iken birçok davranışın arkasında öğrenme ilkelerinin çok
ötesinde bir takım karmaşık sistemler mevcuttur. Elli tane
köpeği alıp bir laboratuara koyduğumuzu varsayalım. Her öğle
yemeğinde yemekleri hayvanların önüne koyduğumuzda bir zili
çalalım yemekle zil uyaranını eşleştirelim. Pavlov ’un yaptığı bu deneyi biz de uyguladığımızda bir süre sonra
önüne yemek koymadığımız halde köpeklerin salyalarının aktığını
hep birlikte hayretle tespit edeceğiz.
Aynı deneyi insanlara uyguladığımızı
düşünelim. Elli insanı bir lokantaya koyup, her gün aynı saatte
yemek verelim ve her yemek vakti zile basalım. Bir müddet sonra
zili çaldığımızda ne tür tepkiler alacağız. Muhtemelen
insanların bir kısmının salyası akacak. Bir kısmı bu şakaya
sinirlenecek, bir kısmı ise küfredecek ve bir kısmı da camı
çerçeveyi indirecektir. Bunun böyle olacağını ispat etmek için
elli insanı böyle bir ortama sokmaya gerek yoktur. Çünkü bu her
gün tezahür etmektedir. Büyük bir depreme maruz kalan insanlar
aynı bölgede, aynı şartlarda, aynı depreme, yani aynı uyarana
maruz kaldıkları halde o insanların aynı tepkilerde bulunması
beklenirken hepsi farklı tepki vermektedir. Depreme maruz
kalanların bir kısmı korku ve panik içine düşmekte, bir kısmı
depresyona girmekte, bir kısmı öfkelenmekte; bir kısmının inanç
ve değer yargıları değişmekte, dindar olanlar dinsiz, dinsiz
olanlar dindar olabilmektedir. Bunun gibi farklı sonuçlar ortaya
çıkabilmektedir. Uyaran aynı olduğunda tepkilerin aynı olması
beklenirken farklı tepkiler ortaya çıkmaktadır. Burada
davranışçı ekol çaresiz kalır. İnsanların davranışının ön plana
çıktığı patolojik durumlarda, davranışçı terapi teknik ve
stratejileri çok yararlı sonuçlar sağlamıştır. Özellikle
fobilerin tedavisinde, yüzleştirme, cevap engelleme ve kaçınma,
davranışı ortadan kaldırmaya yönelik davranışçı tedavi ilkeleri,
taklit, modelleme, rol provası gibi diğer davranışçı tekniklerle
birleştirilerek çok yararlı sonuçlar elde edilmiştir. Fobilerin
bir grubunda (özellikle soysal öğrenme ve modellemeye göre
öğrenilmiş fobilerde) davranışçı terapi teknikleri işe yararken
daha karmaşık ve kompleks nedenlere dayalı fobilerde davranışçı
terapi yetersiz kalmaktadır.
Bu durumda yap-bozun yeni parçalarını
ortaya çıkarmak ve anlamlandırmak gerekmektedir. Bu kez
karşımıza yeni bir teori ile bilişsel (kognitif) psikoterapi
çıkmaktadır. Bunlar bir taraftan davranışçı sosyal öğrenme ve
modellemeyi kabul ederken, diğer yandan insanın tüm
davranışlarını izah etmek için bu yaklaşım tarzının yetersiz
olduğunu ileri sürerler. Bilişsel ekol insanın bir hayvan
olmadığını, hayvandan farklı olarak algılama araçlarıyla
dışardan algı alan, bunu bilgi olarak değerlendiren, beyinde
insan olmanın temel özelliği olan yorumlama kavramıyla algılanan
bilgiye şekil veren ve bu bilgiyi yorumlayan, yoruma bağlı
olarak da tepki gösteren bir varlık olduğuna inanmaktadırlar.
Her şey beyindeki komuta kontrol bölgesindeki yorumlama merkezi
tarafından idare edilmektedir. Beş duyu ile alınan algılarımız
özel, bireysel ve sübjektif filtre sistemlerinden geçirilerek
merkeze alınmakta, merkeze alınan bu bilgiler orijinal
yapılarının dışında bir anlama büründürülebilmekte ve bu
anlamlandırmaya bağlı olarak da cevaplar üretilmektedir. Sistem
basittir: girdi=> yorum=> çıktı.
Bu bağlamda her türlü dışsal algı, her
türlü değişime tabi tutularak her türlü sonucu mümkün
kılmaktadır. Burada tam bir kaos, karmaşa veya rölativite vardır. Bir telefon santralindeki sekreterin
telefon hatlarını istediği hatta bağlayabilmesi gibi bir model
çıkarılabilir. Fakat bilişsel ekol bu sistemin kaotik, kompleks
ve rasgele çalışmadığını göstermiştir. Bilginin algılanmasından
başlayarak, cevabın oluşmasına kadar geçen süredeki bilgi işleme
sürecinin belirli bir model-yapıyla oluştuğunu bize
göstermiştir. Eğer bir bilgi, yanlış bilgilendirmeye tabi
tutulacaksa, değiştirilecekse, bozulacaksa ve yok sayılacaksa
bunun için beynimiz özel yöntemler uygulamaktadır. Mesela beyin,
seçici algılama, abartma, küçümseme, bireyselleşme,
genelleştirme, ya hep ya hiç tarzında düşünme veya keyfi
çıkarsama gibi yöntemlerin birini veya birkaçını uygulamaktadır.
İnsan beyninin bilgiyi nasıl işleme tabi tuttuğu ve nasıl
yorumladığı ile ilgili üç katmandan oluşan bir izah
getirilmektedir. Bunlar, bir Hindistan cevizi gibi üç katmandan
oluşur. En dış katman, kabuk kısmı, patolojiye neden olan
öğrenilmiş olumsuz düşünceler katmanıdır. Orta katman, kişinin
temel kabulleri veya ayıltılarıdır. En alt katman ise çekirdek
kısım veya Hindistan cevizinin öz suyunun bulunduğu yer, temel
şemalardır. Bunu her insanın bir mevzuat hiyerarşisi olarak
kabul edersek, tüzük ve yönetmelikleri olumsuz otomatik
düşüncelere; kanunları, temel kabullere; ana yasa maddelerini de
temel şemalara benzetebiliriz. Bu metaforik örneklerden yola
çıkarak, Hindistan cevizinin dış kısmına ulaşmak kolaydır. Tüzük
ve yönetmelikleri bir bakanın ve genel müdürün değiştirmesi
mümkün olduğu gibi bu bağlamda olumsuz otomatik düşünceleri
değiştirmek, düzeltmek, yakalamak, yüzeydeki bir alanda daha
mümkündür. Bunların arkasındaki gizil ve görünmeyen temel
kabulleri yakalayabilmek için Hindistan cevizinin kabuğunu geçip
orta katmanına ulaşmak lazımdır. Bu husus, olumsuz otomatik
düşünceleri yakalamaktan daha zor ve daha çok dikkat gerektirir.
Bunları yakaladıktan sonra değiştirmek ise, tüzük ve
yönetmeliklere göre yasaları değiştirmenin zorluğu gibidir.
Temel kabullerin ve sayıtlıların üzerine bina edildiği temel
şemaları yakalamak ve kavramak, Hindistan cevizinin öz suyuna
ulaşmak kadar zordur. Temel şemalara ulaşıldığında ki bunlar
bebekliğimizden ve çocukluğumuzdan getirdiğimiz ana kimlik ve
kişilik iskeletleridir, bunları değiştirmek anayasanın
maddelerini değiştirmek kadar güçtür.
Bilişsel insan anlayışı bu üçlü katmana
bağlı olarak insanın bir kimlik geliştirdiğini, bir kendilik ve
dünya algısının olduğunu, kendini ve dünyayı bu üçlü filtre
sisteminden veya merceğinden geçirdikten sonra bir anlam
yükleyerek kabul ettiğini ve buna bağlı olarak da tepki/cevap
ortaya koyduğunu göstermektedir. Hastalıkların oluşum zincirinde
bu yapıyı ortaya çıkarmak mümkündür. Yapının oluşum ve gelişim
modelini bu şekilde izah edebiliyorsak, bunu değiştirmenin de
mümkün olabileceğini varsayabiliriz. Bilişsel çarpıtmalarla, bu
üçlü katmandaki hatalarla oluşmuş olan hastalıklar, bunlara göre
uygun olarak geliştirilmiş olan bilişsel tedavi stratejileriyle
düzeltilebilmektedir. Davranışsal tedavi tekniklerinin yetersiz
kaldığı birçok durumda hastaya bilişsel tekniklerle
yaklaşıldığında bilişsel psiko-terapötik tekniklerin olumlu
sonuçlar doğurduğunu görmekteyiz.
Bu bilgilerin ışığında yap-bozun ikinci
parçası da netleşmektedir. Notalar ortaya çıktıkça bestenin
ahenkli melodileri de duyulmaya başlamaktadır. Fakat hastaların
bir kısmı hala karşımızda direnmekte, davranışçı gayretler,
bilişsel tekniklerle açığa çıkarılan otomatik olumsuz
düşünceler, temel kabuller ve şemalar hasta tarafından garip bir
şekilde bertaraf edilmekte, dışlanmakta ve kabul edilmemektedir.
Hasta size iyileşmek için gelmekte, ancak verdiğiniz programları
uygulamamakta, kısaca direnç göstermektedir. Direnç için
bilişsel terapinin yapabileceği hiçbir şey yoktur. Çünkü direnç
bilinçdışı dinamiklerle işleyen psiko-dinamik
yapının temel bir kavramıdır. Hastayı ne kadar
bilgilendirirseniz bilgilendirin, hastaya ne kadar bilişsel iç
görü kazandırırsanız kazandırın, hasta çocukluk dönemindeki
yaşantıladığı anne, baba, çocuk üçgenindeki temel yapıları
bugünkü yaşantısında hep tekrarlamaktadır. Bu yapıyı bilişsel
tekniklerin yöntemi doğrultusunda akılla, mantıkla ve bilgiyle
değiştirmek mümkün değildir. Bu yaşantılama tekrar sahneye
konmalı, bir üst kalıp üzerinden geçilerek yeni bir
biçime/kalıba dökülmelidir. Tedavi ancak o zaman mümkün
olabilmektedir. İşte bu yeni tarz yaklaşıma psiko-dinamik
yaklaşım modeli denmektedir.
Psikodinamik model kaynağını Sigmund
Freud ’dan alarak bugüne kadar birçok değişim,
gelişim ve farklılaşma göstermiş dahası geniş ve dinamik bir
yelpazede birçok ekolün kurulmasına öncülük etmiştir. Bu model,
insanı en geniş bir şekilde tanımlamaya çalışmakta, insanın
ruhsal yapısının gelişim evrelerini ortaya koymakta, bu gelişim
evrelerinde meydana gelebilecek zararlı etkilere bağlı olarak
ortaya çıkabilecek hastalıklı sonuçlar hakkında öngörülerde
bulunabilmektedir. Böyle bir insan modeli bu evreleri detaylı
bir şekilde izah etmekte, bu evrelerde meydana gelebilecek hata,
arıza, bozukluk ve yanlışlıkların nasıl ortadan kaldırılıp
tedavi edilebileceği ile ilgili bir standart program ortaya
koymaktadır. Bu programın uygulanmasında değişik psiko-dinamik
modeller arasında çeşitli teknik farklılıkların bulunmasına
rağmen, insanın ruhsal modeli anlayışları açısından aynı, fakat
tedavi stratejileri bakımından yaklaşımları farklıdır.
Davranışçı ve bilişsel modellerle izah edemediğimiz, izah etmeye
çalışsak bile tedavi edemediğimiz vakalarımıza dinamik bir
formülasyonla yaklaştığımızda olayın çözümlendiğini görmekteyiz.
psiko-dinamik yaklaşım, insanı sadece bir davranış, bir bilişsel
süreç olarak değil; onu, davranışı, düşüncesi, duygulanımı,
sosyal yapısı, ailesi, coğrafi yapısı ve kültürel özellikleri
ile bir bütün olarak ele almakta, buradaki dinamik yapının ve
etkileşim sistemlerinin nasıl oluştuğunu ortaya çıkarmaya
çalışmaktadır. Bu bağlamda da normal bir bireyin gelişiminden
bireysel patolojinin oluşumuna, tarihsel belirleyicilikten dinî
inançların oluşumuna, siyasetten edebiyata geniş bir yelpazede
kendisine ilgi alanları bulmuş, tartışmaya açılmış ve böylece
psiko-dinamik yapı birçok alana eklemlenmiştir. Siyaseti,
sanatı, edebiyatı, kısacası insanı ve insanın ürettiklerini
etkilemiştir.
Tüm bu bilinenlere rağmen insan ruhsal
yap-bozunda bilinmeyen o kadar çok şey vardır ki yüzyıl önce
bildiklerimize baktığımızda, bugün bildiklerimiz muhteşem ve
harikulade bir noktadadır. Bildiklerimiz arttıkça cehaletimizin
boyutunu ve derinliğini kavramaktayız. Bilinmedik o kadar çok
şey var ki! Psikoterapi ve psikoterapistler cahilliğin
cesurluğunu yaşamaktadırlar. Uğraştığımız ve düzeltmeye
çalıştığımız yapı o kadar komplike, karmaşık, kaotik ve ama bir
o kadar da kendi içinde düzenli, tutarlı, determinal (zorunlu
nedensel) bir yapı içermektedir. Milyonlarca faktörün bir araya
getirdiği ruhsal aygıtın bir faktörünün değişmesiyle diğer
faktörlerin hepsi etkilenmekte ve ortaya çok farklı sonuçlar
çıkmaktadır. Ruhsal yapıda müthiş bir rölativite (görecelik) vardır. Ruhsal yapı zaman kavramını geçmişi ve
geleceği bugüne taşıyarak yaşayabildiği gibi, bugünün yapısını
geçmişi örtmek ve geleceği belirlemek için de
kullanabilmektedir.
Yukarıda belirttiğimiz gibi insanın
ruhsal yapısı katman katmandır. Bazı bilim adamlarına göre
ruhsal aygıtın en basit, en anlaşılabilir kısmı ve katmanı dışta
gözlemlediğimiz davranışsal kalıplardır. Davranışsal kalıplar en
kolay çözümlenebilen, anlaşılabilen, bozukluğu varsa tedavi
edilebilen yapılardır. Onun altındaki katman bilişsel katmandır.
Burada işler biraz daha karmaşıklaşmakta; davranışla
etkileşerek, davranışı etkilemekte ve davranıştan
etkilenmektedir. Daha derin katmana indiğimizde psiko-dinamik
bir yapıyla karşılaşıyoruz. Burada işler daha da karışmakta
sistem daha da komplike olmakta, girdiler çoğalmakta, girdilerin
şekil değişikliği çeşitli kılıklara bürünebilmektedir. Bu temel
girdiler bilişsel süreçleri, bilişsel süreçler de davranışı
etkilemekte, davranış ve bilişsel süreçler dinamik yapıyı
değiştirebilmekte ve farklı kılıklara sokabilmektedir. Çekirdeğe
indiğimizde en derin katmana ulaşıyoruz. İnsanın varoluşsal
katmanı. Bu katman tüm şekil şartlarından uzak, dışsal
gerçekliğin zorunluluklarından uzak, kendi içsel varoluşunu
sorgulayan bir zihnin yarattığı bir insan anlayışıdır. Bu
katmanı konu edinen varoluşçu psikoterapi, insanın bu içsel
varoluşunda yaşadığı varoluşsal krizlerini irdelemeye
çalışmaktadır.
Her insan tüm yaşantılarının arkasında
temel birkaç sorudan kaçmakta ve bu sorulara cevap aramaktadır.
Hepimizi ürküten bu sorular zaman zaman patolojilerimizin temel
kaynağını oluşturabilmektedir. Hayatın anlamı nedir? Geleceği
bilmek ve belirlemek bugünden mümkün müdür? Geleceğin
belirsizliği karşısında ne yapabilirim? Bugünkü mevcut konumumu
ben mi oluşturdum, bu konumda olmamın nedeni ben miyim, yoksa
başkaları mı? Geleceğim ile ilgili bildiğim tek şey ölüm gerçeği iken niçin bir ömür boyu bunu yadsıyorum, inkâr
ediyorum. Göbek kordonumun kesildiği andan itibaren anneden
ayrıldığım gerçeği yani yalnız olduğum, duygularımın,
düşüncelerimin, acılarımın kederlerimin ve sevinçlerimin sadece
bana ait olduğu ve benim içimde yaşantılandığı gerçeğini yani
yalnız olduğum gerçeğini kabul mü edeceğim, yoksa kendimi mi
kandıracağım? İşte bunlar temel sorulardır. Ya bu soruları inkâr
edeceğiz. Bir yanılsamanın içinde kaybolup gideceğiz, ya da
bizim irademiz dışında varolduğumuz bir dünyada bilmediğimiz bir
süre içerisinde, bize verilen enstrümanı en güzel bir ahenkle
çalıp varoluşumuzun keyfini mi yaşayacağız. İşte varoluşçuların
insanı ve dünyayı anlama, kavrama ve yorumlama şekli budur.
Bu bakış tarzından yola çıkan varoluşçu
terapistler insanın bir takım sıkıntı ve problemlerini bu
varoluşsal sorulara atfetmekte, kişinin ölüm ,
yalnızlık, belirsizlik ve anlamsızlık karşısında yaşadığı
çaresizliği patolojik bir varoluşla yatıştırmaya çalıştığını, anksiyeteyi ve sıkıntıyı hissettikleri hiçlik ve yokluk
karşısında bir ödün olarak verip varoluşu hissettiklerini
savunmaktadırlar. Varoluşçu terapistler bu soruların cevaplarını
anksiyete oluşturmadan çözümleyecek cevaplar
araştırmaktadırlar. Hastalarına bu yolla yardımcı olmaya
çalışarak varoluşçu psikoterapi uygulamaları yürütmektedirler.
Hastaları etkilemekte, teşhis koymamakta, onları anlamaya
çalışmakta ve her bir vakayı özgün kabul etmektedirler.
Yap-bozun diğer bir parçası da açığa
çıkmaya başladı. Her bir yaklaşım, her bir bilimsel aktivite
insanı anlamamızda ve yorumlamamızda bize yeni bir ışık tutmakta
ve yap-bozun yeni bir parçasını bize sunmaktadır. Dört katmanda
izah ettiğimiz insana bakış tarzı, birbiriyle uyumsuz görünse de
bu sistemler bir bütün olarak varlığını sürdürmektedir. Bu
katmanların herhangi bir zaman diliminde herhangi bir fenomene
istinaden aktive olması ile birlikte görünür tablo tamamen
değişebilmektedir. Bir yangının başlangıcı bir kıvılcım olduğu
gibi aynı ateşi su söndürebilmektedir. Bu da insanın ruhsal
yapısının bireye özgü göreceli bir yapı olduğunu göstermektedir.
Bu yapı zamana, mekâna ve şartlara göre her an değişebilen, uyum
sağlama yeteneği olan ve farklılaşan bir yapıdır. Bu bizlere
muğlâklık, müphemlik, sınırsızlık ve karmaşayı çağrıştırsa bile
değişebilen dinamik yapı değişebilmeyi, müdahaleyi, düzenlemeyi
ve tedaviyi mümkün kılmaktadır. Bu da bizim kazancımızdır. İnsan
etkileyen ve etkilenen bir varlıktır.
|